1955’DEN 2008’E MESAJ!
Çok kötü!..
Kılıçlar kından çekildi, kalkanlar parıldamaya başladı!..
Beş buçuk yıldır ülke yönetiminde olan bir iktidar, artık gerilimin odağı olmuş durumda…
Açık ve net olarak ortaya çıktı ki ülkede “iki taraf” oluşmuş durumda… Laikler ve dinciler. AB-D ciler ve ulusalcılar.
Türbanlılar başı açıklar…
“Kapatılanlar” “Ergenokoncular.”
Peki ülkeyi kim uzun vadede 25 – 30 sene içerisinde, kısa vadede 5-6 sene içerisinde bu duruma getirdi?
“Oyyyyyyy verdiklerimizzzz” değil mi?
Geçin başımıza bizi yönetin ve yüceltin dediğimiz “siyasetçilerrrrrr” değil mi? Basın diye bildiğimiz, halkın gerçek anlamda gözü kulağı olması ve doğruları savunması gereken koca koca “gazetelerrrrr” ve “ televizyonlarrrrr” değil mi?
O büyük büyük “medya patronlarııııı” değil mi?
Kimse durumu görmemezlikten gelmeye ya da hafife almaya kalkmasın!
Türkiye’de artık bir iç savaş başlamıştır.
Kılıçlar çekilmiş kalkanlara siper olunmuştur.
Çatışmada işin sonu nereye kadar gidecek belli değil!
Kimin yarın tutuklanıp içeriye atılacağı kestirilemiyor!
Taraflar, “karşı devrimciler” ve ulusalcılar!
Sözü fazla uzatmayalım, söylenmesi gerekenleri tarihe ve şimdi hayatta olmayan duayen bir gazeteciye bırakalım. Demokrasi ihlallerinde, diktatörlüğe ve totaliter idareye gidişlerde, asıl ve gerçek suçlular kimler oluyormuş birlikte görelim.
İşte 1955’den bugüne yani 2008’e mesaj!..
Yarım asırdan bu yana değişen bir şey olmamış…
X
“Zamanımızda diktatörlükler bir günde kurulmuyor.
Böyle bir rejimi yerleştirmek için artık uzunca bir müddete ihtiyaç duyuluyor.
O yolda ilk adımlar evvala ürkek ürkek atılıyor, ancak mukavemetle karşılaşılmadığı takdirde ki sürat artırılıyor ve bir sabah uyandığınızda bakıyorsunuz totaliter idare başınızın üstündedir.
Hele iktidara hükümet darbesi yaparak değil, demokrasinin usullerinden faydalanarak, yani milletin reyi ile gelmiş bulunanlar sonradan bir diktatörlük hevesine kapıldıklarında mutlaka ve mutlaka ihtiyatlı davranıyorlar, artık belli olmuş sırayı takip ederek hürriyetleri teker teker azaltıyor, muhalifleri teker teker susturuyor, sonra hepsini birden yok ediyorlar.
1932 ile 1925 arasında Alman siyasi hayatının nasıl geliştiğini tetkik etmek bu hususta son derece faydalıdır.
Totaliter rejimlerin yerleşebilmek için bir zamana ihtiyaç göstermeleri milletlerin büyük şansıdır.
O müddet zarfında diktatörlerin ümitlerini kırmak, hayallerinin asla gerçekleşemeyeceğini kendilerine hissettirmek, gidişe karşı barajlar kurmak mümkün hale gelebilmektedir.
“Eğer bir memleketin münevveri (aydınları) türlü sebepler altında, bahis mevzu zaman içinde demokrasiye ihanet etmezlerse orada totaliter idare ( Demokratik hak ve özgürlüklerin baskı altında tutulduğu, bütün yetkilerin bir elde veya küçük bir yönetici grubunun elinde toplandığı demokratik olmayan (devlet düzeni), bütüncül. – TDK.) asla kurulmaz.
Ne var ki teşebbüsü beşiğinde boğmak lazımdır.
Bunun içinse her şeyden evvel hakimlerin ve gazetecilerin, vazifelerini bir an dahi ihmal etmemeleri gerekir.
Bir milletin ana muhafızı nasıl orduysa, ayni şekilde demokrasi rejiminin ilk müdafileri de hakimler ve gazetecilerdir.
Bir idare o Seddi aştı mı artık onu diktatörlük(Egemen ve mutlak siyasi bir gücün, bir veya birçok kişinin oluşturduğu bir yürütme organınca, denetimsiz olarak yürütüldüğü siyasi düzenJ) yolundan alıkoymak son derece güçtür.
Totaliter rejime giden memlekette sıra aynıdır.
Evvala basın susturulur. Bu iş için kullanılan organ adliyedir.
Gazeteciler en sudan sebeplerle mahkemelere sevk edilir.
Onlar hakkında kolaylıkla hüküm alınırsa, bazı hakimler sızlayan vicdanlarına rağmen – bunlar yakınlarına vicdanlarının sızladığını söylerler, sonra ellerine havaya kaldırıp ‘ne yaparsın birader’ diye üzerlerine tazyik yapıldığını hissettirler- hükümetin istediği haksız kararları verirlerse, hele temyiz ayni sebepler yüzünden bunları tasdik ederse memlekette tazyikin artırılabileceğine kanaat getirilir ve bir adım atılır.
Basına böylece dehşet salındıktan sonra sıra mutlaka muhaliflere, onların elebaşlarına gelecektir.
Bu sefer adliyeden onlar hakkında hüküm istenilir.
Hür basın ve muhalefet susturulunca diktatörlüğe giden yol açılmıştır.
Halbuki bu müddet zarfında iktidara ‘hayır’ demek kabildir ve o kadar zor değildir.
Eğer niçin takibata maruz bırakıldıkları herkes tarafından mükemmelen bilinen gazetecilerin davaları sırasında bütün basın onları tek bir vücut halinde tutarsa, onlar hakkında cereyan eden muameleyi tafsilatıyla ve büyük başlıklarla, resimler verirse, meseleyi umumi efkârın meselesi haline getirirse, iktidar bu neviden maceralara tekrar girişmekten ürkecektir.
Arkadan bir tek hakim kendisine istenilen haksız kararı vermeyip, hak ve hakikati tazyik yapanların suratına çarparsa diktatorya heveslileri mutlaka durur. Bunu yapacak hakim ise sadece şeref kazanır.
İdare makamları kendisine ne yapabilirler ki.
Olsa olsa işine son vereceklerdir.
Böyle bir meselede ki kararından dolayı mağdur edildiği bilinen hakim bir kahraman mertebesine yükselir ve başkalarının avukatlıkta yıllarca elde edemediği şöhrete bir tek günde varır.
Bu aç kalmak mı lütfen söylenir mi?
Eğer Nazi Almanyasında muhalefet liderleri susturulurken böylesine davranabilseydiler, eğer Nazi Almanyasında ilk Tevfik edilen muhalefet liderini bir hakim derhal serbest bıraksaydı, eğer gazeteciler ve hakimler demokrasiye süfli sebeplerden dolayı ihanet etmeselerdi, ne kadar tazyik yapılırsa yapılsın sadece vicdanlarının ve vicdanlarının sesini dinleselerdi bir Hitler memleketin başına bela kesilebilir miydi?” ( Metin Toker - Akis – 27 Ağustos 1955)
Yazının alındığı kaynak; “Metin Toker’den Akisler” – Özden Toker – Kurtul Altuğ- Bilgi yayınevi – Birinci Basım Ekim 2007 – Sayfa 21-23.
BURHAN ÖZBEY