Son Haberler
09.02.2012 Perşembe 18:05
USD 1,7550 EUR 2,3310 EUR/USD 1,3282 IMKB100   60162/%-1,69
ISTANBUL Cuma: -1°C/3°CCumartesi: -1°C/5°CPazar: 1°C/6°C

Havadurumu ayarlari

Lutfen havadurumunu goruntulemek istediginiz sehri listeden seciniz.

2010, çok zorlu bir yıl olacak
Hülya Okur, HaberX okurları için Meliha Okur ile görüştü... "Türkiye’yi anlamakta güçlük çekiyorum... Eğer bir gün girişimci olursam bu işi yapmam... Demokratik açılım geri döndürülemez bir yolculuktur...  Kimse kimseyi çekemiyor bu ülkede... Kriz, Türkiye’ye aşama aşama geliyor... 2010 yılında Türkiye bütün tasarruflarını kamuya borç verecek... Bizim siyasetçilere Yunanistan ders olmalı..." 21.12.2009 10:24

“Aslında onun içinde bulunacağı kampanyanın adı,”Neşeli ol ki, genç kalasın”olmalıydı. Hatta ekonomi için yeni bir alan açılır ve ona da genel sanat yönetmenliği denirse rakamları harflerle dans ettiren bu değerli insanın neler yapabileceği daha iyi anlaşılırdı. Yada tecrübe, müşahedeye dayanan ve nazari olmayan maddi ilimlerin yani pozitif bilimlerin dalı değil ağacı kabul edilebilirdi…Yada en iyisi  Esma-i ilahin tecellisi olarak bizim,”Meliha Okur”umuz olarak kalsın…Çünkü ölümsüzlüğün ve kaliteli hayat sürmenin sırrı onda...Ve işte Meliha Okur sizlerle…”


“OKUMAYI TİCARETE TERCİH EDEN BİR BABANIN KIZIYIM BEN”


Dünyadaki aile şirketlerinin aksine, Koç uyum içinde ama bizim bilmek istediğimiz Meliha Okur’un, aile müktesebatı ve mevzuatı….


Ben çok mutlu bir çocukluk yaşadım. Ticari geleneği olan bir aileden geliyorum yani soy adım Okur, Okur olmasının nedeni; dedelerimin dedeleri dönemin medreselerinde okumuş. Okuyan bir aile. Genç Cumhuriyetle birlikte okurken, okumayı ticarete tercih eden bir babanın kızıyım ben. İş kültürü olan bir aileden geliyorum. Sözün namus sayıldığı, prensiplerden taviz vermeyen, ilkeli duruş hedefleyen ve her zaman tasarruf kültürünü ön plana alan bir aile geleneğim var. 


“BU KALP SENİ UNUTUR MU DİZİSİNDE KENDİMİ GÖRÜYORUM”


Peki bu ailenin devamı neden sizin bir aile kurmanıza kadar uzanmadı yani “Ben’leri koruyarak ‘Biz’ olunacağına inanmadığınızdan mı yalnızlığı seçtiniz? 


Hayır, Türkiye çok siyasi zemini kaygan bir ülke, ben nefes almaya başlayıp, kendimi anlamaya çalıştığımda ki kadın kimliğinin olmadığı bir ülkede yaşıyoruz biz, biz idealist bir kuşaktık yani kadının daha çok üretimde yer alması gerektiğine inanan, kendi kimliği ile üretimde yer alması gerektiğine inanan bir kuşaktan geliyorum ben, 80 öncesi kuşağıyım. Yani; düşünce, hayata bakış, var olma mücadelesi veren bir kuşaktan geliyorum. Çok özel bir şey bu, anlaştığınız insanlar olur, anlaşamadığınız insanlar olur, yani seçimleriniz onunla paralel, bugünkü kuşaktan farklı bir kuşak o. Ben, ‘Bu kalp seni unutur mu?’yu izliyorum şu an, bu diziyi izlerken bir anda kendi gençliğimi de yaşıyorum. Öyle bir kuşaktan geliyorum ben, onun için bugünkü değerlerle geçmişimi anlatmam çok mümkün değil ki benim. 


“BEN TÜRKİYE’Yİ ANLAMAKTA GÜÇLÜK ÇEKİYORUM”


Şimdi o kuşak sizin gazeteciliğe adım atmanızın da adı sayılabilir çünkü 80’li yıllarda başladınız gazeteciliğe. Politika ile ekonomi arasındaki tercihinizi İstanbul belirledi. Ekonominin nabzını neresinden yakaladınız?


Ben  1980’li yıllarda Türkiye’nin 70 cente muhtaç olduğu günlerde 12 Eylül’le birlikte başlayan IMF programı ve aslında Özal’ın başlattığı bu kapalı duvarlar arasından ekonomiyi çıkarttım yani ithal ikamecilikten, dışa açık büyüme modeline geçildiği dönemin gazetecisiyim. Bir ray değişikliği olmuştu Türkiye’de, bu kambiyo rejimindeki değişiklik aslında bir devrimdi o dönem için. O dönemde aslında siyasette de bir değişim oldu, demokrasi askıya alınmıştı, tek merkezli, tek kutuplu, herkesin o tek kutuplu güce boyun eğdiği bir süreç o. Ben Türkiye’yi anlamakta güçlük çekiyorum, bugün askeri karşısına alanların o dönem asker için nasıl şakşakçılık yaptıklarını da genç bir gazeteci olarak bilen biriyim ben. O dönemde ya Ankara’dan siyaset koridorlarına gidecektim ya da ekonomideki bu değişimi. Ekonomiyi tercih ettim. Onu tercih ederken de aslında Türkiye’nin temel ticari geleneği, Eminönü, Mahmut paşa da nabzı oralarda tutardım, ben oralardan Türkiye’yi tanımaya, anlamaya çalışma sistemimde öğrenmeye başladım. İyi ki oralardan başlamışım; hem iş dünyasının kulisleri, hem paranın akışı, hem ithalat-ihracatı büyümeyi hepsini oradan öğrendim, kendimi o anlamda şanslı görürüm ben. 


“HALA KENDİMİ HABERCİ OLARAK GÖRÜRÜM.”


Kapalı  odalardan ekonomiyi çıkarttım dediniz de, Sabah’a geldiğinizde de, çalışma odanızın yazarlar katında değil de, Yazı işleri ve ekonomi servisinin kalbinde olmasını istemiştiniz. Sizin konumunuzu yazarlardan farklı kılan şey neydi ya da ekonomi için nasıl bir tahsis alanı gereklidir?


Ben yazar çizer takılmıyorum, ben Sabah’a geldiğimde, Doğan gurubuyla uzun süren yolculuğumun bittiği bir noktadaydım, hem televizyonculuk yapar hem de yazı yazarım demiştim, bu gazeteye geldiğimde de yazı işlerin mutfağında yani günlük haberin göbeğindeydim ben. Bir gazetenin yazı işleri mutfağından çok daha hızlı haber mutfağını takip eden bir kadınım hala. Dolayısıyla dönemin patronu da benim o mutfağın içinde yer almamı istedi, ben de böyle bir tercihten dolayı çok mutlu oldum çünkü talep etmiştim. Hala kendimi haberci olarak görürüm. Haberi her yaşayan insanlarla iç içe olmak, onlarla tartışmak, gündemi takip etmek beni mutlu ediyor, benim işim bu da onun için. 


“DOĞRUDAN DOĞRUYA HALKIN, TÜKETİCİNİN DEĞİL AMA İŞ DÜNYASININ TAKİP ETTİĞİ BİR İSİMDİM”


Sabah’taki ilk yazınızın başlığı ’Bu sevda bitmez”idi. Ulusal basın ajansı, dünya ve milliyet gazetesi ile başlayan sevdanızın ‘borsa, döviz, faiz, kobi, ceo’ gibi argümanlarla kitle kazanmasını nasıl başardınız ve ne kadar zaman aldı? 


Ben gazeteye ekonomi haberciliğine başladığımda sokakların nabzını tutarak başladım, küçük küçük bugünün kobisi denilen, Türk ekonomisinin nabzını tutan tüm küçük birimlerin çekirdek nüvelerinden başladım. Yani paranın izini takip ettim. Bütün bunlar beni aşama aşama bir yere taşıdı. Buralardan sermaye piyasasına geçiş yaptım yani şirketlerin kurumsallaşması, iç kültürünün oluşması, çok ortaklı yapılar, sermaye piyasasındaki güç hep bunlar aşama aşama gitti. Sermaye piyasasında mikro ölçekli şirket analizleri yaparken Türkiye’nin fotoğrafını da çekmeyi çok net öğrendim. O mikro yolculuktan aslında paranın rotası; finans ve makro analizlerini öğrendim. Çok şey öğrendiğimi düşünüyorum ve 1998’de televizyon dünyasına geldiğimde aslında iş dünyasının iyi takip ettiği birisiydim ben, doğrudan doğruya halka, tüketiciye hitap eden birisi değildim ama iş dünyasının zaten takip ettiği bir isimdim. Televizyon benim kitlelerle buluşmamı sağladı. Televizyonda insanlara çok basit bir dille ama herkesin her zaman sorması gereken soruları sordum, benim, belki de Türkiye gibi kadının adının olmadığı, kadının üretimde hiçe sayıldığı bir ortamda en güçlü insanlarına” –Bir saniye! “deyip soru sorabilen birisiyim ben. Çünkü ben bir gazeteciyim, halk bunu sevdi, dolayısıyla televizyon benim halkla kitlelerle buluşmamı sağladı. 


“EĞER BİR GÜN GİRİŞİMCİ OLURSAM BU İŞİ YAPMAM”


Evet, Enis Berberoğlu’nun "Televizyonculuk yapacaksın" demesi üzerine TV dünyasına girdiniz ve CNN Türk-Parametre , Ntv-Yaşam koçu, Habertürk- Doğruyu söyle gibi programlar yaptınız. Bilinçlendirme çabası içindeki rolünüzü üretici noktasına taşımayı neden düşünmediniz? Yani bir şirket kurmayı…


Hayır düşünmedim çünkü ben gazetecinin özgür ve bağımsız olmasını kalem hürriyetiyle eş görüyorum, girişimci olmak güzel, girişimciliği hep takdir ederim ama girişimcilik kalem hürriyetiyle aynı anda gitmez, objektif olamazsınız. Ben o çerçevede düşündüm. Eğer bir gün girişimci olursam bu işi yapmam. Yani girişimciliğe başladığım noktada gazetecilik olmaz. 


Belki de bu nedenle Aydın Doğan’a küçülmesi tavsiyesinde bulunmuştunuz. 


Doğan gurubunun küçülmesi gerektiğine inananlardan birisiyim, sistemin sağlıklı işlemesi açısından. Türkiye’deki medyanın yapısına baktığınızda(dağıtımdan üretime) % 60’ını siz oluşturuyorsanız, reklam pazarındaki dağılımda bu şekilde ise başka yayınların nefes alıp, yolculuğa devam edebilecekleri, rekabete katılabilecekleri bir arena oluşmuyor, bu sistemin sağlıklı işlemesi açısından tehlikeli, ben bir gazeteciyim, benim çalışabileceğim çok alan olmalı, çok patron olmalı, sistem küçük ve esnek. Gazete, televizyon, radyo kriterleri üzerine kurulmalı, ben bu tezi savunuyorum o yüzden küçülmesi gerektiğini düşünüyorum bu gurubun.


“BUGÜNKÜ TABLOYA BAKARSAK ERKEN SEÇİME GİDİLEBİLİR”

 

Küçülmeyi ülke bazında değerlendirirsek…Yabancı yatırımcı pek çok iş insanına Demokratik açılıma yönelik sorduğunuz soruya,”Ülkenizde kurumlar arası kavga var, bu sandığa yansır, ufukta koalisyon görüyoruz”şeklinde yanıtlar aldınız. Sizce yabancı sermayenin girişi hükümetin düşmesine mi bağlı?


Tabi ki yabancı  sermayenin tavrını Türki siyasetindeki değişen dengelere bağlayamam ben. Ama yabancıları izliyorum, Türkiye’ye ilişkin analizlerine baktığımda, aslında bizi bizden çok daha iyi gözlemliyorlar, bizim sorunumuz; biz çok küçük detaylar üzerinde boğulup kalan, uzlaşma kültürü olmayan, o yüzden ortak akıl etrafında birleşip çözüm üretemeyen insanlarız, yabancı şirketlerin Ceo’larına, yöneticilerine baktığımda Türk siyasetindeki kutuplaşmayı, Türkiye’deki cepheleşmeyi bizden çok daha önce öngördükleri için, aslında bugün Türkiye’nin içindeki kavgaya baktığınızda da, diyorsunuz ki, “Adamlar müneccim mi?” Müneccim falan değiller. Böyle bir tablo çiziyorlar, önümüzdeki dönemde Türkiye erken seçime gider mi? Ben açıkçası 2010’un ilk üç ayında bu soruyla ilgili yanıtın verileceğini düşünüyorum. Türkiye bugünkü tabloya bakarsak, tabi gidebilir. Tabi seçimin finansmanı nereden olur, para nereden gelir bu en önemli soru. Bu meclis bugünkü tablodan bu şekilde nasıl çıkar? İşte asıl irdelenmesi gereken konu o, ben yabancıların yaptığı analizlere bakıp bu yazıyı yazmıştım, onlar daha çok ufukta, bu açılım meselesinin Türkiye’yi çok farklılaştıracağını düşünüyorlar. Bugün geldiğim noktada cepheleşmeyi görünce, “adamlar iyi analiz yapıyor” diye düşünüyorum.


“DEMOKRATİK TOPLUM PARTİSİNE OTURMUŞ ÇOĞU TOPRAK AĞASI OLAN MİLLETVEKİLİ, GERÇEKTEN AÇILIMI İSTİYOR MU?”,

”DEMOKRATİK AÇILIM, GERİ DÖNÜLMEZ BİR YOLCULUKTUR”


Bizim Ceo’larımızdan da konuşacağız ama sizin öngörülerinizle devam etmek istiyorum…Akp’nin kapatılma davasını, “Arızalı demokrasi faturası!” başlığıyla değerlendirmiştiniz. DTP’nin kapatılmasını hangi arızaya bağlıyorsunuz?


DTP’nin kapatılmasını  herhangi bir arızaya bağlamıyorum. Ben siyasi istikrar analiz raporlarını okudum, daha bir yıl önce AK Partinin kapatılmaması gerektiğine ilişkin  raporunu yapan Es Bilişim, daha bir yıl önce gerekçeli kararlarıyla birlikte Demokratik Toplum Partisi niye kapatılır’ı hukuksal bir şekilde analiz etmişti. Türkiye’nin olan bitene, “A niye böyle oldu” dememesi lazım, biraz okuması lazım, çok bildiğini sanan aydınların, çok bildiğini sanan kalemşörlerin de silkelenip kendine gelmesi gerekiyor. Ben sıradan bri gazeteci olarak önüme gelen bütün siyasi istikrar raporlarını okuyorum, analizlere bakıyorum. Elime böyle bir analiz geldiğinde siyaset yazanların niye bunun üzerinde durmadıklarını merak ediyorum. Açıkçası Anayasa Mahkemesinin 11 üyesinin çoğunluğuyla, gerekçeli kararları da verilmiş, DTP Kapatılmış. Ben de siyasi partilerin kapatılmaması gerektiğini düşünüyorum ancak, demokratik açılımı çok önemseyen ama demokratik açılımı, Kürt açılımı diye getiren ve Kürt açılımını da, terörle özdeşleştiren bir anlayışa şiddetle karşı çıkan biriyim. Türkiye’de Kürtlerin, kendi dilinde konuşması, yazması, kendini temsil etmesi, parlamenter sistem içinde nefes almaları benim için çok önemli. Ama terör örgütü denilen bir yapı ile Kürt meselesini özdeşleştirmem büyük bir tehlike. Onun için bu konuda çok hassasım. Bütün milletvekillerine bir bakalım, hepsi birer toprak ağası değil mi, nerede Kürt halkını temsil ediyorlar, biri bana anlatsın. Benim de önerim var, açılımla ilgili, ben diyorum ki, Türkiye’de toprak reformunu yapsınlar, tüm ülkenin Doğu’sunda ve Güneydoğu’sundaki halka toprağı versinler, bakın bakalım siz, 5-6 ay- 1 yıl içinde terör mü kalır? Meseleye doğru bakmak lazım. Demokratik Toplum Partisine oturmuş çoğu toprak ağası olan milletvekili, gerçekten açılımı istiyor mu acaba? Bu açılım kimlerin hesabına engel oluyor? Onun için meseleye bir de böyle bakalım. Demokratik açılım geri döndürülemez bir yolculuktur. Türkiye bu hesabı, bu işi tamamlamalıdır. Bunu tamamlarken siyasi tansiyon yükselmiştir, siyasetteki gerilim tırmanmıştır, bu Türkiye’ye çok şey kaybettirebilir. Türkiye burada çok dikkatli olmalıdır.

“EKONOMİ DİPLOMASİSİ, BÜYÜME İÇİN EN ÖNEMLİ SİLAH”


Sizin terör konusunda dikkatleri çekmeye çalıştığınız bir diğer konu “Teröre karşı tazminat davası!” idi. Türkiye’nin Irak’a tazminat davası açması için argümanı olduğunu duyurmuştunuz. Terör’e destek verdiği için Irak’a dava açmanın, analar ağlamasından daha etkili olabileceğini söyleyebilir miyiz?


Tabi ki söyleyebilirim, meselenin özü  geliyor Mahmur Kampına dayanıyor, ben, “A Şirketi çok güzel işler yaptı” diye yazan bir ekonomi gazetecisi değilim, ben ekonominin politikanın göbeğinde gören, dış politikanın ekonominin şekillenmesindeki en önemli argüman olduğuna inanan ve ekonomi diplomasisinin, Türkiye’nin büyümesi, iş ve aş yaratması için en önemli silah olduğuna inanan biriyim. Dolayısıyla bütün bu yazıları yazarken bu bakış açısını ortaya koyuyorum. Buyurun, Irak’ı izliyorum, 7 yıldır, en ince detayına kadar tüm raporları okuyorum, Irak’taki üç aynı yapıyı yakından takip ediyorum. Türkiye’nin Irak yolcuğunu takip ediyorum ve işe odaklandığımdan Türkiye’nin hassas noktalarını biliyorum; Kerkük, Musul gibi. Ve Türk Federasyonundan, Birleşmiş Milletlerin kapatacağı Mahmur Kampına bakıyorum, orada anaları babaları Türkiye’den göçmüş ama kimlikleri olmayan çocukları da biliyorum. Dolayısıyla mesele çok hassastır, Türkiye eğer bölgesel lider olacaksa, Türkiye modern ülke konumuna gelecekse eğer Türkiye lig sıçraması yapacaksa önce bütün bu meseleleri çözecek, çözerken tabi ki canlar yanacak, yerleşik düzeni temsil edenlerin çocuğunun, bu işlerden rant elde edenlerin keyfi kaçıyor, sıkıntının, cepheleşmenin temel noktalarından biri de bu.


Lig sıçraması dediniz de, bir ekonomi programında Trabzonspor Başkanına, hangi takımı tuttuğunu sormuştunuz, spora ekonomik yönden bakışınız nedir?


Ben futboldan anlamam ama spor çok büyük bir endüstri. Ve bu endüstrinin paraya dönüş yolculuğundan bahsediyorum. İyi buluyorum Fenerbahçe’yi çok, Galatasaray ve Beşiktaş sınıfta kalıyor.


“KİMSE KİMSEYİ  ÇEKEMİYOR BU ÜLKEDE”


Bir diğer öneriniz, Türk sermayesinin "Global şampiyonlar yaratabileceği yönünde. CEO olarak az para kazanmanın varlığını ispat etmekteki etkisi nedir?


Ben Türkiye’nin de global, küresel dünyada uçacak, yarışacak şirketlerinin Ceo’larının olması gerektiğine inanıyorum, neden olmasın? Yani bizim bir çok ülkeden niye farkımız olsun? Üstelik hem nüfusu genç, hem dinamikleri çok güçlü bir ülkeyiz. Şu kendi içimizdeki kavgayı, gerginliği bir yana bırakırsak çok net ortaya koyabiliriz, çok kötü bir huyumuz var, kimse kimseyi çekemiyor bu ülkede, biz başarıyı takdir etmesini bilmeyen bir toplumuz. Kendi mesleğimizden bakalım, birisi çok güzel bir haber yapar, onu kutlamasını bilmeyiz, birisi bir iş yapar, arkasından bir çıban ararız, ben ona bakmıyorum. İyi iş yapanı takdir etmek lazım, başarıyı ödüllendirmek lazım. Bunlar insanları hep bir adım öne taşır, onun için söylüyorum bunları.

“İNGİLTERE MODEL OLARAK ALMAMIZ GEREKEN BİR ÜLKE”, “KÜRESEL KRİZ HERKESİ SOSYALİST YAPTI”,”MARX TÜRKİYE’DE YAŞAMALIYDI”


Ülkemizin genel özellikleri bir tarafa, ticari olarak duruşuyla ilgili Fatma Barbarosoğlu, yeni şafaktaki köşesinde, “Kapitalizm önce ekonomi önce ekonomi diye inler, İslam önce insan önce insan diye. İslamiyet’te ticaret özendirilmiştir” diye yazmıştı. Bu özenti ülkemizde ticaretin dışa açılan yada içe bükülen hangi kısmında işlemedi sizce?


Hiç böyle bir tartışmaya girmeyeceğiz. Geçenlerde Marx’ı seyrettim; Almanya’da doğmuş, Londra’da büyümüş, gelişmiş ve Paris’te yaşamış ve ölmüş bir Marx. Marx bugün nerede yaşamalıydı diye sorulsa, Türkiye’de yaşamalı. Aynen anlatacağı şey Türkiye. Şimdi ben öyle büyük büyük bilmiş bilmiş laflar etmiyorum. Hasbelkader bir çok şeyi okuyup anlamaya çalışıyorum. Öyle dinle, siyasi, ticareti karıştırmayacak kadar aklım berrak benim. Küresel kriz herkesi sosyalist yaptı, dünya bu noktaya gelmiş durumda. Ben bu tabloya baktığım zaman biz niye ticaret yapamıyoruz, bu coğrafyada zaten sanayi yeşermiyor, bin yıllık coğrafyaya baktığınız da da bir ticaret kültürü var ama kurumsallaşmamış ve oturmamış. Ben her zaman İngiltere’yi çok yakından izlemek isterim, İngiltere bizim model olarak almamız gereken ülkelerden biri. İngiltere çok iyi bir ticaret kültürüne sahip, o ticaret kültürü İngiltere’de sanayiyi yaratmış, doğmuş, bizim öyle bir ticari kültürümüz yok ki, biz her şeye tersinden başlamışız. Dolayısıyla başaramamızın, yapamamızın temel nedenlerinden biri bu. İkincisi, aldığımız yol az değil tabi, ortak iş yapma kültürümüz yok, sermayemiz kıt ve sürekli kavga halindeyiz. Böyle bir yapı içinde nerede dünyayı kucaklayacaksınız, nerede ticaret yapacaksınız, temel sorun bu. Bunu aşmalıyız bence. 


“TÜRKİYE YAPISAL SORUNLARINI ÇÖZEMEDEN KÜRESEL KRİZ GELDİ”


Bu karşılaştırma yazılarınıza şu şekilde yansıdı:“Rakipler paket açıyor, Türkiye bakıyor” diye başlık attığınız bir yazıdan hemen sonra “Paketi bırak, yapısal sorunlara bak” adlı bir başka yazı...


Şundan dolayı. O turizm sektörü ile ilgili, turizm de iddialıyız diyoruz, 20 milyon ziyaretçi geliyor ama bir küresel kriz herkesi etkiliyor ve oraya baktığınızda sizin rakibiniz olabilecek ülkeler başta Mısır olmak üzere hemen turizmini korumak üzere önlemler alıyor ve siz hiç bir şey yapmıyorsunuz, ben bunu kastediyorum ama Türkiye!deki yolculuğa baktığımda bu ülkenin bir yapısal problemi var ekonomide, temel olarak. Türkiye yapısal problemlerini çözemeden küt diye küresel kriz geldi, ikisi iç içe geçmiş, buradan nasıl bir yolculuk çıkacak? Tek tek sektörel bazda paketler açarak mı çıkacak yoksa öncelikli sektörlerini belirleyip m yolculuğa çıkmaya çalışacak? Onları yazmaya çalışıyorum. Hizmet sektörü Türkiye için önemlidir. Orada treni kaçırmıştır, doğru önlemleri zamanında alamamıştır, Mısır bile almıştır, Türkiye alamamıştır, Türkiye batmıştır, yazık ya! Yok mu bu ülkenin Kültür ve Turizm Bakanlığı? Niye uyuyor? Onun için yazıyorum, gezmek ve şov yapmakla bu iş olmaz. Ama Türkiye’de ekonomi yönetimine baktığınızda küresel kriz ve yapısal sorunlarla ilgili yolculukta Türkiye kendi sorunlarını doğru çizmek zorundaydı, yapamadı, beceremedi, bugün soruyorum size tekel işçileri yürüyor, özelleştirmeyi konuşuyorduk, tekel işçileri hem gaz bombasını yiyor hem de buz gibi havada eylem yapıyor, niye? Sattık şirketleri, işçileri ortada bıraktık, böyle bir şey olabilir mi, insan isyan eder, topyekun çözmemiz gereken bir sorun. Bakıyorsunuz, polis itfaiyecinin suyunu itfaiyeciye sıkıyor, böyle bir şey olabilir mi, Türkiye’deki komediye bakar mısınız? Şimdi ağlanacak haldeyiz, ekonomi iyi gidiyor, işler yolunda, peki yolunda da nedir bu tablo? Gerçekçi olacağız! Tabi ki insanların moralini bozmayacağız ama yapısal sorunlar derken kastımız bu, bunları çözmeden de hava atmak üzerine paketler paketler açıp da kafaları karıştırmayacağız. 


“AÇILIMIN EN KÖTÜ YANSIMASI PİYASAYA”


Bu olumsuz tabloyu konuşmasaydık ekonomideki hangi durum, sizi öleceğini hastasına söyleyecek bir doktor psikolojisine sokuyor diye sokacaktım…


İnsanlara sürekli karamsarlık aşılamak doğru mu? Bu ülkede zaten işsizlik gibi bir sorun var. Ben 2003 yılından itibaren bu ülkeye; iş ve aş kavramını yerleştiren bir gazeteciyim, ben başlattım bir çok şeyi. Çünkü 2003’ten itibaren yani sermaye, teknoloji odaklı büyümede istihdam yaratamayan Türkiye’nin ne kazanıp ne kaybettiğini konuşurken daha 2003 yılıydı. “Türkiye’nin bir numaralı sorunudur, gündemimize alalım”dedim. 2006’ya geldiğimizde ortalama %7 büyüdüğümüzde, istihdam yaratmayan bir büyüme vardı karşımızda ve bizim için tehlikeydi. Teknolojiye yönelmek güzel ama nüfusumuz genç. Aş ve iş yaratmalıyız, kronik bir sorun var. Bugün geldiğimiz noktada hiçbir siyasi iktidar bu işsizlik dalgasının altında duramaz. Daha bugünler iyi günler Ağustos ve Eylül işsizlik 13, hiç değişmedi ama bunun geleceği var. O yüzden 2010 Mart- Nisan zorlu aylardır, bu  yüzden hep moral boza boza değil, zaten moralimiz bozuk değil mi bizim, sürekli kavga ediyor parlamento, insanlar cepheleşmiş, sokağa çıkıyorsunuz, nolacak bu açılım? diye soruyor, markete gidiyorsunuz, taksiye biniyorsunuz, insanların kafası karışmış, piyasa durmuş. Açılımın en kötü yansıması piyasaya…İnsanlar siyasi cepleşmenin getirdiği korkuyla bankalara olan borçlarını zor ödüyorlar, böyle sıkıntı var, bu gerilimin sonucu da para dönmüyor piyasada, çok zor bir durum, bunun üzerine tabi ki moralimizi bozmayalım ama bu ülkeyi yönetenlerin de adam gibi bu süreci yönetmesi lazım, yönetememişler bu süreci. ‘Her şey çok güzel olacak denilmesin’ ama ‘Her şey çok kötü olacak’da denilmesin. Gerçekler çok uygun bir dille halka söylenebilir, halk da özveri gösterir, Türk halkı her zaman sağduyuludur. Ama gelinen noktada görüyorum ki kriz, Türkiye’ye aşama aşama geliyor. Ki bu yıl çok zor bir yıl. Demokratik açılımın yarattığı siyasi gerginlik insanları ürküttü, zaten piyasalarda para yok, iyice insanlar içlerine kapandılar, gidin Anadolu’ya kimse alışveriş yapmıyor, dükkanlar siftahsız kapanıyor onu anlatıyorum.


“HARCAMA ÇEKLERİ VERİN, İÇ HAREKETLİLİĞİ DURDURMAYIN”

Peki, demokratik açılımın yarattığı sonuçların yanında ‘Alın-verin, ekonomiye can verin’ kampanyasının sonuçlarını konuşalım…Bu kampanya, hem eleştiri hem beğeni topladı. Öyleki Rauf Tamer, verilmek istenen mesajı muhteşem görürken, Cengiz Semercioğlu Cennet Mahallesinden teklif almamanıza üzüleceğini yazdı, Yüksel Aytuğ ise bir roman programının jürisi olmanız önerisinde bulundu. Her şey bir tarafına bu kampanyanın tüketim harcamalarına katkısı neydi?


Reklamcılar konseyinden ve reklamcılar derneğinden Yiğit Şerdan’ın ifadesiyle, kampanyanın yürüdüğü 1 aylık dönemde, %13,6’lık bir sıçrama oldu, bu hiç fena bir rakam değil. Bu kampanyada ben niye yer aldım? Ben insanların bu kadar umutsuzca sağa sola savrulmalarından hicap duyuyorum. Yaklaşan bayram, okullar açılacak, piyasalar hareketsiz, insanlar umutsuz…ben o yüzden bu kampanyaya gittim, insanlar alışverişten korkmasın, ekonomide işler durmasın. Ben Atv’de yaptığım yorumlarda da geçen yıl konunun üzerinde ısrarla durdum, iç tüketimin canlı olması lazım. Çok büyük hatadır iç tüketimi durdurmak, o yüzden harcama çekleri verin, iç hareketliliği durdurmayın diye programlar yaptık anlatmaya çalıştım.


Peki Evdeki hesap konusunda ne önerirsiniz,  Ekonomi Ekranında, bir aileye ekonomi koçluğu yapmıştınız. Bugün Evdeki Hesap konusunda ailelere çarşıdan dönmeyecek bir fikir verebilir misiniz?


Tabi ki insanların işsiz olmaması  lazım, bana önereceğiniz ailenin gelir düzeyiyle de ilgili bir şey bu. Herkese her öneriyi veremezsiniz, ailenin gelir düzeylerine bakmak lazım.


O da eleştirilmişti, köpeği olan bir ailenin ekonomi koçluğu yapmasını doğru bulmuyorum gibi yorumlar almıştı haber


Türkiye’de insanlar herşeyi eleştirmek istiyorlar. Ben doğadaki tüm canlıların yaşama hakkı olduğuna inanıyorum, kedisi, köpeği, kuşu, benim için canlı canlıdır. 


“2010 YILINDA TÜRKİYE BÜTÜN TASARRUFLARINI KAMUYA BORÇ VERECEK”


Peki "zor günler için paranı bir kenara koy" dan, "neyin varsa harca" diyen bir anlayışa geçmek kolay mı? Bu baştan yanlış yada hesaplanmamış kuramın doğrusu nedir?


Hayır değil. Biz hep neyi tartışıyoruz, bizim tasarruf kültürümüz yok, tasarruflarımız da bizim büyümemize yetmiyor, 2010 yılında Türkiye bütün tasarruflarını kamuya borç verecek. Yani kavrulayacağız biz borç ödeyeceğiz. Dolayısıyla varını yoğunu harca demiyorum ben. Her zaman eve kapanma, korkma, ihtiyacın olduğun kadar harca, bunu yaparken de hesabını kitabını yaparak harca bir yana da para bırak”diyorum. Temel bu. Türkiye’nin buna ihtiyacı var. Herkes kendisine ait olmayan hayatı bonkörce harcadı. Şimdi bunun faturasını ödemeye çalışıyor. Dolayısıyla bunun sıkıntıları çekilecek ama harcama yapacağız, gideceğiz çarşıya pazara alışverişimizi de yapacağız, çarklar dönsün, aksi takdirde olmaz. 


Peki bu çarkların dönmesi için bazı  ülkeler değişik yöntemlere başvuruyor. Örneğin, Birleşmiş Milletler, ABD’li bankaları kara paranın kurtardığını söyledi. Eğer ekonomiyi bir insanın kalbi gibi düşünürsek, nakledilen kalbin kimden geldiğinin bir önemi var mı?


Kara Para değil, kara para farklı bir konu ama kayıt dışı para ile ilgili, sırdaş hesaplarla ilgili, varlık barışı kapsamında gelecek paralarla ilgili konuşabiliriz, kara para bambaşka bir konu. Kara Para deyince, açılımı konuşuyoruz, açılımla paralel açılımın farklı ayaklarını da görmeliyiz; silah ticareti, uyuşturucu ticareti gibi…Hiç oraları düşünmüyoruz. Biz hep kayıt dışı paradan söz ediyoruz. 


“BİZİM SİYASETÇİLERE YUNANİSTAN, DERS OLMALI.”


Peki kriz bitti denilebilir mi, bizde bir rahatlama gözlemlenirken, 300 milyar dolar borcu olan komşumuz Yunanistan iflasın eşiğine geldiğini açıkladı. Kaza olmadan araba kullanmayı öğretecek, ekonomiyi hatasız kılan bir yöntem yok mu?


Yunanistan böyle bir açıklama yapmadı. Biz olayları doğru değerlendirmeliyiz, vay bizim ağlanacak halimize. Yunanistan gidiyor diye bakıyoruz, Yunanistan kaç milyon nüfuslu? 11 milyon. Yunanistan, ticaretle, hizmetlerle büyüyen bir ülke, deniz lojistiği, deniz lojistiğinin de ticaretinden para kazanan bir ülke. Ne yapmış Avrupa Birliği entegrasyon, Avrupa Birliğinden bol paralar ama o da bu küresel savurganlığın sürdüğü dönemde, kendine ait olmayan işlere girişmiş; finansta büyümeye çalışmış, bankalar almış, şirketler almış bunun sıkıntısını çekiyor. Biz kendimize bakacağız! Ne yaptı Yunanistan’ın başbakanı, “Ey halkım, hadi özveri!”dedi, bu bizim ders almamız gereken bir durumdu, biz,” Yunanistan batıyor, ay biz ne iyiyiz” demeyeceğiz. Biz 2010’da çok dikkatli olmalıyız. 2010 çok zorlu bir yıl. Bizim siyasetçilere Yunanistan ders olmalı. Ekonomiyi hatasız kılan bir yöntem yok ama hepimiz, ülkeyi yönetenlerin de bu meseleyi kişiselleştirmemesi lazım. Yani bir küresel kriz gelmişse, ekonominin yapısal problemleri varsa, sizi etkilememesi imkansız, dolayısıyla halkın karşısına çıkıp, “şu konularda iyiyiz, bu konularda problemimiz var, sizden şu kadar özveri istiyorum” deme kültürüne sahip olmalıyız. O zaman ne tekel işçileri yürür, ne itfaiyeciler yürür, ne de yolcular. 


“ŞEFFAF OLMAYI HERKES ÖĞRENECEK”


ABD, faizsiz bankacılık sistemi için ekip kurarken, siz ve Tevfik Bilgin farklı  çalışan bir akıllı bankacılığı istediğinizden söz ettiniz. Bu metot, bankacılık sistemini neye uğratır?Bir de bankaların insanları mağdur ettiği noktalar var mıdır?


Siz buraya gelirken ben de bugün  öğlen Tevfik Bilgin ile sohbet ediyordum, sohbetimiz döndü  dolaştı, bankacı, sanayi çekişmesi. Açıkçası 2010’da Türk Bankacılık Sisteminin de tabi yolculuğunu izlerken, biz Türkiye’de dört ayrı bilanço ile yola çıkan sanayicinin bankacılık sistemi üzerindeki şeffaflaşmasını konuşuyoruz, Bacel iki, diyorlar adına. Şeffaf olmayı öğrenecek herkes. Bankacılar ve sanayiciler de şeffaf olmayı öğrenecek. Ben şunu anlamaya çalışıyorum, hep olumsuz şeyler mi haber olur ya? Bu ülkede iyi şeyler olmuyor mu, oluyor, neden iyi şeyleri görmezden geliyoruz? Niye bunların bir haber değeri olmadığını düşünüyoruz? Dün akşam gittiğim restaurant muhteşemdi mesela, bu restaurant, yıldız almayı planlıyor, Türkiye’de yıldızlı restaurant yok. Çok iyi işler de oluyor. İktidarda olan bu partiyi düşünelim, 7 yıldır iktidarda, herşeyi mi kötü yapıyor? Hayır iyi yaptığı şeyler de var, ama yönetemediği, yanlış yaptığı çok şey de var, dolayısıyla artılar, eksiler var, ülkeyi kutuplaştırma, ayrıştırma yerine sorunları çok net bir biçimde ortaya koyup ortak akılla çözmek. 30 yıldır gazetecilik yapıyorum, 50 yıldır gazetecilik yapanların akıl sağlığını korumalarını bile kutluyorum hepsinin. Her şey kötü kötü kötü…Ha ülkenin bir numaralı sorunu, işsizlik, hiç tartışmasız bir sorun, bugünden yarına çözmemiz mümkün değil ama hepimiz ortak akılla işsizlik sorununda herkes bir araya gelecek. 


BU BORSA, BİZİM BORSAMIZ MI?


Siz olumlu tarafından da bakmamızı  sağlıyorsunuz olaylara ama karamsar, muhalif görüşler de bitmek tükenmek bilmiyor, mesela bir ekonomi yazarı sizin Borsa’nın kuruluş yılına dair hiçbir yazı yazmamanızı eleştirmişti, borsa editörlüğü yapmış olmanıza rağmen bu uzak kalışı kabul ediyor musunuz?


Bu Borsa, bizim borsamız mı? O zaman çok kafamı yormama gerek yok, bu kadar sanal bir balonla giden bir borsanın neyine bakıyım ben, neyi önerebilirim halka? Bu borsa bizim borsamız mı, ben buna uzun yıllardır yanıt arıyorum. Bu ülkede borsadaki vazo 2000 krizi sonrası kırılmıştır, yatırımcı hakları konusu dönemin konusudur ve gündeme taşıdı, ondan sonraki süreçte borsa, 55 binlere kadar gelmiştir. Ve o sürece ve Türkiye’deki yorumlara baktığınızda Irak savaşı olacak, borsa çözecek yorumları yapılırken ne hikmetse yabancılar gelip hisse senedi piyasasında yatırım yapmıştır, zaten kırılan, çatlayan vazonun altında haklarını kaybeden Türk yatırımcılarının yanına satış yapan Türk yatırımcısı çıkmıştır. Bugün gelinen noktada, bu borsa neyin alımını ve satımını yapmaktadır ben anlamıyorum. Geçen akşam Günseli Kato’nun sergisinde çok eski iki borsacı adamla karşılaştım. “A beni tanıdın mı”dediler, tanıyamadım, organik gıda satıyormuş, diğeri de hala borsacılığa devam ediyormuş, bana:”Bizim borsa mı?”diye söyledi. Ben de diyorum bu borsa bizim borsa mı? Olay bitmiştir. 


Çok teşekkürler, borsa kırılan bir vazo ama biz sizden aldığımız çiçekleri yerleştireceğimiz güzel bir vazoya sahip olduk bu sohbetle. 


Borsa kırılan bir vazo değil, borsaya yatırım yapan yatırımcıların hakları, hukukları, hisseleri gitmiştir, bu tamir edilmemiştir, güvene dayalı piyasalarda güveni tahsis etmek kolay değildir, bu yüzden Türk borsasında tasarrufu olmayan bireysel yatırımcının sermaye piyasasına olan inancını kaybetmiş, hepsi birer işletme olan şirketlerin yeri kalmamıştır. Ben şunu soruyorum, bu son kriz, reel sektör krizidir, sanayi gerçekten zor bir süreç geçiriyor. Şirket sahipleriyle konuşuyorum, durumu anlatıyorlar, çoğunun hissesi borsada uçuyor, biri bunu bana izah etsin ben de o borsayı anlayım..Rica ederim...

YORUMLARINIZ
Ben de seni tanıdım - 28.12.2009 21:46
AAA ne tesadüf ben de o uzun saçlıyı çakal gibi gören mağaradan kaçtığı hissini uyandırdığı diğer garsonum.Ayrıca bana göre o uzun saçlı bu bayanın kocası değil olsa olsa dedesi görünümünde
Ben sizi tanıdım - 26.12.2009 01:24
Sizi resminizi çekmiştim Ataşehir’de bir şeyler yemek için gelmiştiniz. Resimlerinizi ben çekmiştim. Siz gittikten sonra sizin arkanızdan konuşuştuk, Kocası çok karizmatik biri. Uzun saçları çok yakışmış. Burda sizi görürken şaşırdım. Devamlı sizi takip ederim ben
Ali Baksı - 23.12.2009 11:25
DEMOKRATİK TOPLUM PARTİSİNE OTURMUŞ ÇOĞU TOPRAK AĞASI OLAN MİLLETVEKİLİ, GERÇEKTEN AÇILIMI İSTİYOR MU?”, <br>Soru çok samimiydi, <br>Bir çok kişi bunu istemiyor,sadece halk istiyor,bunu kendine maal etmiş sistem var,o sistemin gölgesinden geçip gitmek neredeyse güneşe el uzatmak gibi olmalı! <br> <br>Yine güzel bir soruydu, <br> <br>Peki kriz bitti denilebilir mi, bizde bir rahatlama gözlemlenirken, 300 milyar dolar borcu olan komşumuz Yunanistan iflasın eşiğine geldiğini açıkladı. Kaza olmadan araba kullanmayı öğretecek, ekonomiyi hatasız kılan bir yöntem yok mu? <br> <br> <br>Cevabında şunu duymak isterdim diyemedim duyduklarım kafi, <br> <br>şu gerçek var ülkemizde çok fazla bir gerçeğe dayanan sistemden uzak kalmak istiyorlar,siyaset, yarğı,sistem metotları,yerel yönetimler,holding ve şirket toplulukları halkın tabanında eğitim gönüllüleri hala milat sancıları okuyorlar,80ler bir ışıktır karanlıkta bir aydınlık sunan ışıktır esasında,bunu kendilerine mal etmemiş olsay dılar, <br>kurumlar ve halklar insan olduklarını, <br>sadece bir ömrü tükettiklerini bilmeliler,asırlardır bu topraklarda mücadele etmiş halkları görmeliydiler,orataya çatışma çıkarılmamalı,ortaya mücadele temelinde güzel örnekler güzel sistemler çıkarılmalı. <br> <br>gerçekten güzel konulara deginilmiş düşünülmüş akil bir yorum okudum samimi sorular arkasında,gündem populer olmayışı daha ilginçti,samimi bir gündemi samimiyetle okdugum için,Teşekürler hülya okur, <br>Meliha okur <br> <br>Saygılarımla <br> <br>Ali Baksı <br> <br>
serdar öksüz - 21.12.2009 12:31
söyleşi için tşkrler.2010 yılı zorlumu geçecek.zaten halk varoluşuyla zorlukların içerisinde.al ver piyasaya can ver kampanyasını al ama verme diye yıllardır uyguluyoruz zaten.bize kimse ticareti ögretmeye kalkmasın.siz ahlaksıza ticaret ahlakı ögretin 2010 yılı güllük gülistanlık olur..
kazim hür - 21.12.2009 11:44
bu işlr hep böyledir. vahşi insanoğlu ve sistem buna müsaittir. dünyanın sonuna kadar birileri sürekli tüketecek ve insan oğlu için bu dünyayı yaşanmaz bir hale getierecektir.ve malüm son.
mehmet - 21.12.2009 11:26
artik kendine gercekten baska is bulma zamani gelmiste gecmis emeklilikte coktan gelmiste gecmis artik sana gore degil birak bu isleri meliha zaten anlamazdin ama ...
Bu sayfaya yorum yazarak tarihe not düşün.
1

Share on Facebook