Bu yıl neler yaptım diye düşünüyorum da Bilanço biraz ağır galiba. Bu yıl yaşadığım en kötü olay kayınpederim Orhan Okur’u kaybetmek oldu. En güzeli ise, hayatımın üstüne çöken kara bulutların dağılmasıydı. Hayatımda köklü değişiklikler yapabilmem için sakat ayağımı, ellerimle alıp yerine koyabildiğim bir yıl oldu diyebilirim. Görmeyen gözlerim için ise en azından bir oyuncak bebek gözü nakli olabildim sanıyorum. Soluk alıp verişimde büyük farklılıkların oluştuğu bir yıldı. Peki hep aynı kalan şeydi? İşte cevabı.
Kendimde hastalık aradım durdum mesela, uzun süre sesim kısıldı, ses tellerimden endoskopi yaptırdım, bir şey çıkmadı, mideden yükselen asit mi buna neden dedim, kameralı hortumu onikiparmak bağırsağıma kadar daldırdım, tüm iç dünyamı görüntülettirdim ve yine kaygılarımdan başka bir sonuca ulaşamadım. Hiçbir hastalık belirtisi olmadığı halde, hayatının manasızlığını ortadan kaldırmak için yüzünü gerdiren bir insana, estetiysen doktorunun ’Hasta’ demesi gibi yani durduk yere bıçak altına yatan sağlıklı bir insanı, zorla ameliyat olacağı için ‘Hasta’ diye tanımlaması gibi kendime zorla bu ‘kötü’ misyonu yüklemeye çalıştım bu yıl. Ama nihayetinde ağrıların geldiği yeri yine bilememiş, yanlış dişimi çektirmiştim.
Bunun dışında bir eve sahip olduk. Gelin geldiğim ev, doğup büyüdüğüm ev kadar tesirlidir üzerimde. O eve dönüş yaptım. Çünkü orada yaşayabilecek bizden başka kimse kalmamıştı. Gelinliğimle bir yata inmiştim(28 Haziran 1997), ilk gecem Poyrazköy’de demir atan bir yatta geçmişti ama duvarları lambriyle kaplı sıcacık odama ilk adım attığım anı hatırlıyorum da, yeni gelinim diye kanaviçeli yatak kenarlıklarıyla, havlu kenarları görünsün diye açık bırakılan çekmeceleriyle, kırmızılı kurdele ile süslenmiş yastıklarla, henüz yüzüne kimsenin bakmadığı yorgun olmayan aynalarıyla müthiş bir temizlik, tazelik ve yeni doğmuş bir bebeğin kokusu içinde karşılamıştı beni. Şimdi o noktadan bir hayli ötedeyim, değişmeyen tek şey, bu ev. Lambrili oda, oğlumun. Ama yine de yeni hayatımın başladığı yer olarak orada kendi ruhumu çağırıp, geçmişimle dertleştiğim oluyor.
Bu yılın bende yarattığı en büyük değişiklik ise tatil yapma imkanı bulabilmemdi. Çocukluk yıllarımda asker olan eşi dolayısıyla diyar diyar gezen teyzemler sayesinde birkaç turistik şehre gitmek nasip olmuştu da, tatilin keyfine hiç varmamıştım. Bu sene ailemin her yıl gittiği Bodrum’dan kendimi mahrum etmek istemedim. Çok da iyi yaptım. DENİZ, sorunlarla ağırlaşarak bedenimin bir kısmını yerin altına geçiren ve tırnaklarımın kültivatör olmaya yetmediği zamanlardan sonra, su üstüne hafifleşebileceğimi, ben ne kadar istesem de batmayacağımı, boğulmayacağımı adeta beni suda yaşayan canlılar sınıfına alarak büyük bir ustalıkla gösterdi.
Ve şimdi 2011 için hazırım. Bakalım bu yılın en büyük kaybı ne olacak ve sel sonrası derelerin sürüklediği odunlar, kışlık yakacağımı karşılaşacak mı? Ya da hayatımın o çok istediğim güneşleri sonrası yanıklarıyla mı uğraşırım? Ya da düğün sonrası gelen ölüm gibi çift taraflı bir kavuşma mı yaşarım? Yoksa herkesin yaşadığının tersine, sevgiden sonra aşkı getirmeyi başardığım gibi doğmadan büyüttüğüm bir çocuğum daha mı olur, kim bilir?
hulyaokur@haberx.com