“Ben bir ‘sır’ keşfettim. Daha doğrusu o sırra ulaştım ancak The Secret gibi, “Bu sırrın ne
olduğunu söyleyemem, tek bildiğim var olduğu” demeyeceğim size. Hatta Mevlana gibi, “Bir canım, gel gör ki var yüz bin tenim, Neyleyip, netsem ki ağzım sır benim” de demeyeceğim..O sırrı bir an önce açıklayacak olursam şunu derim: Bir insanın nelerden vazgeçip nelere sığındığına dair çok az örnek vardır dünyamızda, sadece dinini değiştiren için muazzam bir yapılanma diye söz ederiz, fakat ruhunu, ahlakını, yüreğini altın suyuna batıran insanlardan hiç söz etmeyiz. İçinin kumuna gömülürken, akıl sondajıyla suyun kaynağını bulan, sonra ondan ürettiği elektrikle insanlara şifa dağıtan insanların varlığını bir sır olarak kabul etmeyiz ama etmeliyiz... Bundandır ki Özer Çiller; beni kendi sırlar alemine çekmeyi başardı, umarım sizde de aynı etkiyi uyandırır”
“MEVLANA BENİM BÜYÜK AMCAMIN OĞLU”
İkinci Bayezid, Yavuz Selim ve Kanuni Süleyman devirlerinin meşhur şeyhülislámı Zenbilli Ali Efendi’nin 12. göbekten torunusunuz. Peki bu soyluluğun sardığı kuşağın etkisini çocukluğunuzda nasıl duyuyordunuz?

Biz bunu 2002 senesinde duyduk. Rahmetli babamın kardeş çocukları bunlar, şair Turgut Yarkent, Üsküdar gazetesini çıkartan bizim Odabaşı diye bir arkadaşımız var, onun yakın dostu ve kendileri çok seviştikleri için, o amcazade anlatıyor, bir araştırma yapıyorlar ve bir secere çıkartıyorlar, fakat 2002’den önce bilinmesine rağmen amcazadem bize söylemek istemiyor çünkü biz iktidardayız, siyasetteyiz, yanlış anlaşılır diye, daha sonra biz siyaseti bırakınca bana haber veriyorlar Üsküdar gazetesinden, ben de tanımış oluyorum amcazademi, tanımıyordum o güne kadar, 22-23 sayfayı bana da yolluyorlar, ben de Ertuğrul Özkök’ü aradım çünkü bir gün bana uçakta giderken, bana reenkarnasyon var mı dediler, ertesi gün ‘Özer Çiller önceki yaşamında Rus Çarığıymış diye çıktı. Ben de dedim, Mevlana’nın, Hz. Ebubekir’in torunuyum diye, bunlar yoktur böyle bir şey derler diye, Murat Bardakçı’yı görevlendirdi o zaman. O geldi, amcazademin evinde etüt ettik, baktık, o götürdü araştırdı, böyle bir şey var mı, yok mu diye, sonra da Pazar günü yayınlanan gazetenin kendi köşesinde bir sayfa olarak yayınladı, orada dediği de 12’nci kademe olan Zembilli Ali Efendi’ye kadarı doğrudur ama öbürkü tarafı, genelikle o dönemin insanları hep ileriye meyl eder diye. Sonra biz bir araştırdık, Topkapı müzesinde bu arşivler var. Yani ben, 33’ncü göbekten, Hz. Ebubekir’in torunuyum. Mevlana benim büyük amcamın oğlu.
Bunu bilmeseniz de çocukluğunuza etkilerini yaşamış olmalısınız
Belki bilmeden genetik olarak. Çünkü küçüklüğümden beri,-Tanrı nedir? diye bilinmeye karşı merakım vardı. Hatta Tansu hanımla tanışmamızın ikinci gününde ona sormuşum, Tanrı nedir, yaşam nedir falan diye. O da ‘bu çocuk uçuk mudur, nedir?’ demiş.
Ama o da babanızı tabiatı itibariyle Mevlana’ya benzetmiş, çok geriden gelmediğini söyleyemeyiz.
Doğru.
Son kitabınız Yazgı da, sizin Türkiye’de sertifikalı ilk dört balık adamdan biri olduğunuz yazıyor. Fakat, bir vatoz balığı ile yaşadığınız acı tecrübe, korku olarak sizde yerleşmiş. Hayatın size tattırdığı en büyük korku bu mu, soyut olarak ne gibi korkulara sahipsiniz?
Tek korku bu şimdilik. Onun da nedeni var. “Korkuları yeneceksiniz diyorsunuz, niye siz yenemediniz bu korkuları?”diyorlar. Doğru bir sual ama ben de şu şekilde ifade etmeye çalışıyorum:”Çünkü akılla korkuyu yenmeniz lazım, korkuyla yüzleşeceksiniz, bu fobi kökenli bir korku bu. Fobi demek, onu gördüğünüz an tetikleniyorsunuz çünkü bir korku var, bir de stresler var yaşamımızda, bu fobi kökenli bir korku. Asansörden korkuyorsanız, asansöre bakım yaptırırsınız devamlı, asansörün düğmesi var, gelir kurtarırlar sizi, köpekte de sinersiniz, korktuğunuzu göstermezsiniz, kurtulursunuz, mezardan geceleyin geçerken korkarsınız, onu da kendinizi inandırırsınız, şimdiye kadar hiç böyle bir şey olmamış diye. Ama düşünün, tekneniz var, batıyor, her an bir köpek balığı gelebilir ama nereden geldiğini bilmiyorsunuz köpek balığının
Savunmasız yakalanıyorsunuz
Savunmasız yakalanırsanız, onu aklım çözemiyor ama yavaş yavaş tekneden atlıyorum 30-40m atlayıp çıkıyordum, ama şimdi onu yavaş yavaş yenmeye çalışıyorum.
“YARADAN’DAN KORKMAK ÇOK ÖNEMLİ DİYORUM”
Sonra en olumlu korkunun Yaradan korkusu olduğunu vurguluyorsunuz. Sizce Yaradanın varlığını onun yarattığı korkuyla kabul etmek en doğrusu mu?
Yaradan’dan korkmak çok önemli diyorum, çünkü Yaradan sizin içinizde. Tanrı’ya inanıyorsanız, Tanrı sizin içinizde, siz Tanrı’ya yalan söyleyemezsiniz ki, dış dünyanızda yalan söyleyebilirsiniz ama iç dünyanızda Tanrı’ya yalan söyleyemezsiniz. Onun için Tanrı dürüstlüğü çok önemli.
“YARATAN’DAN, YARADAN’A GELDİK, YARADAN’DAN, TANRI’YA GELDİK. “
Allah’tan yazar kesiminden sıkça duyduğumuz şekliyle ‘Tanrı’değil de, ‘Yaradan’ şeklinde bahsediyor olmanızın özel bir anlamı ve iması var mı?
Ben Sırrı Sırrı kitabımda, ‘Yaratan’dedim, bu kitabımda da, ‘Yaratan’ dedim fakat Doğan Kitap, Yaratan’ı, Yaradan’a çevirdiler. Yaratan da doğru, Yaradan da doğru, Tanrı da doğru, Allah da doğru ama Allah sırf Müslümanlığın ele aldığı, bu kitap ise evrensel bir konuyu ele aldığı ve Tanrı da evrensel olduğu için, ben ona, Tanrı diyorum şimdi. Yaratan’dan, Yaradan’a geldik, Yaradan’dan, Tanrı’ya geldik.
“KİMSE DE BANA BUNU SORMADI, NİYE BENZER BENZERİ ÇEKİYOR?”
’’Hayatta Başarıların Sırrı’’isimli kitabın çeviri, sizi sırrın sırrını aramaya mı zorladı, kendini sevmeye kadar uzanan bu sır yolculuğunuzun doğuş öyküsü nerede başlıyor?
Bunun doğuş öyküsü şöyle başladı, Rhonda Byrne’nın bir kitabı vardı, secret, milyonlarca sattı, burada da Türkçe’ye çevrildi, bu benim birinci kitabımla ilgili, 1990’da yazdığım, ‘Mutlu ve Başarılı olma sanatı’diye, olumlu düşünme sanatı ile ilgili bir kitap. Benzer benzeri çeker, olumlu düşünürsen, olumlulukları bulursun, olumsuzu düşünürsen, olumsuzluklarla karşılaşırsın, bütün kitap bu, milyonlarca sattı, ‘benzer benzeri çeker’, kimse de bunu sormadı, niye benzer benzeri çekiyor, hâlbuki mıktanıslık özelliği aynı kutuplar birbirini iter, bu niye çekiyor diye kimse bana da sormadı. Bu bunun başlangıcı şöyle. 2005 yılında, ben, tamamlayıcı bir tıp kliniğinin kurulmasında öncülük ettim, konsepti benim konsepti, orada biz enerji ile uğraşıyoruz çünkü bizim bir fiziksel bedenimiz bir de dört tane akılsal bedenimiz, duygusal, ruhsal, eterik, akısal…bunlar enerji bedenlerimiz. Hastalıkların bir kısmı genetik, bir kısmı travmadan gelir. Onun dışında bütün hastalıkların çoğunluğu stres kaynaklıdır, o bakımdan bizim poliklinikte yaptığımız enerji bedeniyle ilgilidir, çünkü bütün hastalıklar o enerji bedenlerinden gelir, enerji bedenlerinde bir sorun varsa o fiziksel bedende blokajlar doğurur, çünkü bizim enerji üretir(mitokondriyalar) ama bu metobolizma için kâfi değildir, Onun için biz dışarıdan, kuantum evrenden bütün enerjiyi alırız, o enerji sağlıklı bir şekilde gelmiyorsa, fiziksel bedende blokajlar olur ve bunların çoğu kronik hastalıklardır, migren, alerji gibi. Onu siz ortodoks tıpla çözemezsiniz, çünkü enerji kaynaklıdır o, biz de bunları kullanırken, orada sistem enformasyon terapisi yapıyoruz. Çünkü beden bilgi verir daima, bizim organlarımız değişik titrerler, titreşim tıbbı vardır zaten benim Sırrı Sırrı kitabımda bir bölüm titreşim tıbbı vardır, o anlatır rezonansı, ve onun bilgisayarında kayıtlıdır bu organların titreşimi, farz edelim bir insan genelde 65 ile 70 kere titrer saniyede, siz bu cihaza girdiğiniz zaman bütün titreşimlerinizi kaydeder, eğer karaciğerde bir düşüklük varsa, az titriyorsa orada bir dejenerasyon var demektir, çok titriyorsa orada bir enflamasyon var demektir, o bilgiyi size verir, cihaz otomatikman o titreşime kendini ayarlar ve o titreşimi o bölgeye verir, o zaman iki enerji çarpıştığı zaman oradaki blokaj çözülür, bunu somut olarak anlatmak istersem, ben köprü mühendisliği de yaptım Amerika’da, köprü dizayn ettiğimiz zaman o köprünün bir titreşim frekansı vardır, mesela Takahoma Bridge 1950’de çöktü, Amerika’da, çok büyük bir köprü ve bir adam çıktı dedi ki, bu köprü yıkılacak dedi ve 1950’de film makinesi alarak filme aldı, çünkü dedi, burada senenin bazı günlerinde ters rüzgarlar eser, o ters rüzgarın titreşiminin frekansı, bu köprünün frekansına eşittir ve bu köprü çöker dedi ve çöktü, rezonans bu, aynı iki frekansta gelen karşılaştığı zaman çöküntü olur. Mesela biz o cihazlarla iyi bir şey vermek istiyorsak, etnişyanın titreşimini koyarız kapıya, o titreşimi içeri veririz, içeride patlar çünkü faydalıdır, bütün hücrelere yayılması lazım. Sigara bırakmak istiyorsanız, nikotini koyarız onu dışarıda patlatırız.
Bu klinik hala faaliyette mi?
Evet hala var
“ENGİNLERİ KEŞFETME, BİLİNMEYE KARŞI BÜYÜK BİR HEYECAN DUYUYORUM”
Geç kalmanın sırları, ezoterizm , doğal beslenme, çekim yasası, rezonans ve titreşim tıbbı, kader-yazgı gibi konular, insanların edinimleri eksik kalan bilgiler olduğundan mı, kendi kendini satacak kadar ilginç konular olduğundan mı yoksa sizin üzerinde çalıştığınız, araştırma konuları olmasından mı bize sunuldu?

Ben küçüklüğümden beri enginleri merak ederim. Enginlerde neler var, hatta Tansu Hanım da zaman zaman şakalaşır benimle, enginleri keşfetme, bilinmeye karşı büyük bir heyecan duyuyorum, merak duyuyorum, bilinmeyenlerle uğraşıyorum, kader de bir bilinmeyen, somut olarak göremiyorsunuz. Bu gibi konuları okurken gerçek mi hakikat mi onu bilmeniz lazım. Bizde gerçek de, hakikat de aynı, değil! Gerçeğin iki yönü vardır, bir felsefi yönü vardır, bir de bilimsel gerçek vardır, bir de hakikat vardır, gerçek nedir? bir filozof bir inanç sistemi yazar, o onun kendi gerçeğidir, bir kişinin gerçeği, kuantum felsefede gerçek diye bir ey yoktur her şey görecelidir, ben sizi kendim başka başkası başka görür. Kitapta da var bu, bir kadın figürü, bu kadına bakınca genç görürüm, sonra yaşlı kadın göreyim diyorum, gözümü değiştirmiyorum, yaşlı kadını görüyorum. O kadının yüzünü, yaşlı kadının burnu olarak görün, gördünüz mü yaşlı kadını, o zaman gerçek insanın gözüyle ilgili.
“TANRI’YA İNANMIYORSANIZ, KADERE DE İNANMIYORSUNUZ”, “TÜRKÇEYE YAZGI ANLAMINI DOĞRUCA GETİRMEK İSTİYORUM”
Tabiat boşluk kabul etmez diyorsunuz belki bilimin eksik kaldığı noktada mucizeleriyle hakikat yetişiyor, birbirlerini tamamlıyorlar… Kitabın birinci amacını, yanlış algılanan kader kavramına açıklık getirmek ve Yaradan gerçeği bilir, insanların yapacaklarını önceden belirler gibi yanlış yorumlarına dikkat çekmek olarak belirtiyorsunuz. Peki kader kimin belirleyiciliği altındadır?
Kaderin belirleyicisi tabi ki Tanrı’dır, Tanrı’ya inanmıyorsanız, kadere de inanmıyorsunuz demektir, onun için Tanrı her şeyi bilir ve belirler çünkü bizim Müslümanlık bu konuda çok zengin, 3 tane din var semavinin, bizim dinimizde çok ayrıntılı kader konusunu işlemiş. Halbuki bizim sokaktaki vatandaşımız, tevekkül et, herşeyi Tanrı’ya bırak ama Ali İmran Süresi (Ayet 159) o der ki, tevekkül et ama tedbirini de al, Lefi Mahfus dedikleri ana kitap var, Lat Süresi (39) o der ki, Tanrı istediği yeri siler, istediği yeri silmez, yani senin kaderinde istediği yeri siler, istediği yeri öyle bırakabilir. Yani bizdeki bu iki ayetten alınacak şey, kaza-i mutlak- kaza-i muallak, kaza-i mutlak, kaza-i mutlak kaderimiz, kaza-i muallak yazgımız ama bizim Türkçemizde, benim bu kitabı yazmamın sebebi, ilk defa Türkçeye yazgı anlamını doğruca getirmek istiyorum. Çünkü yazgı ile kader aynı anlamda, yazgı kaderin yeni Türkçesi diyelim.
“SEÇİMLERİNİZİ DOĞRU YAPACAKSINIZ, O ZAMAN TANRI SİZİN KADERİNİZİ YENİDEN BELİRLİYOR”
Peki neden İnanç düzeyinde bile bu kavramları ayırmaya çalışıyorsunuz?
Öyle zaten bizim din kitabımız da bunu söylüyor, kaza-i mutlak, kaza-i muallak…Kaza demek kader demek Arapçada.
Kitapta kaza-i mutlak, kaza-i muallak olarak ifade edilen kader çizgilerinin külli ve cüzi irade şeklinde anlatım bulmayışının nedeni nedir, iradenin kader üzerindeki etkisine inanmıyor musunuz?
Onun için yazgının tanımına geldim. Kaderin tanımı belli ama yazgının tanımına girdim, Yazgının tanımı, kendi hür irademizle, seçimlerimizle, kişiliğimizle ve tanrının evrensel yasalarına gösterdiğimiz uyuma göre tanrı tarafından belirlenen yeni bir kaderdir. Hem siz kendi hür iradenizle seçimlerinizi doğru yapacaksınız, o zaman Tanrı sizin kaderinizi yeniden belirliyor, kendi takdiri ile. Tanrı hem bilir kaderinizi, hem de belirler. Onu siz belirliyorsunuz, tanrı takdir ediyor, doğru ise o çizgiye ‘evet’ diyor.
“KADER BAŞKA YAZGI BAŞKA.”
Kitabın bir yerinde ise yazgı yolculuğumuz üzerine bir dilekte bulunuyorsunuz, ‘Yazgı yolculuğunuzda, hayal denizlerinize kendi rüzgârlarınızla dümen tutup yeni limanlar keşfedebilirsiniz’ diyorsunuz. Yazgıyı kaderden daha mı mühim görüyorsunuz?
Kader başka yazgı başka. Kader size bir anne babadan doğmuşsunuz, o ülkenin bir şehrinde doğmuşuz, anne-babanız varlıklı ya da varlıksız, kültürlü veya kültürsüz doğmuşsunuz, o sizin kaderiniz ama siz derseniz, “Tanrı’ya tevekkül ediyorum, her şeyi Tanrıya bırakıyorum” derseniz, nehirde giden bir ağaç yaprağı gibi olursunuz, oradan oraya sürüklenirsiniz, ama bir şey yapmak istiyorsanız kendi yazgınızı değiştirmek için, bütün o tanrının evrensel kanunlarına uyacaksınız, kişiliğiniz doğru olacak ve tanrı da takdir edecek.
Sonra ise kaderi yazgıya dönüştürme süreci içine giriyorsunuz. Bizim ihtiyacımız olan yazgımızın mı, kaderimizin mi dönüşümünü sağlamak?
Tabi ki kaderin yazgıya dönüşümünü sağlamak.
“AMA TANRI GERÇEK DEĞİL, HAKİKAT”
Kitabın bir yerinde, “İnancı şöyle tanımlamışsınız, inanç kesin olduğunu kavrayamadığımız bir şeyin kesinliğidir” Antonim ile yani karşıt görüşlerle içinizdeki karışıklığa mı yoksa hala ulaşılmayı bekleyen bilgilere mi işaret ediyorsunuz?
Yok hayır, ancak tanrıyı hakiki, hakikat olarak ifade edebilirsiniz. Ama mesela Einstein’ın, izafiyet kanunu gerçektir. Ama tanrı gerçek değil, hakikat. Çünkü hakikatte yalnızca bilimsellik yok, hakikatin ön koşulu bilimsellik değil, hakikat, algısal, duygusal ve ruhsal öğeleri içinde barındıran bir anlam taşır. Bilimsellikte duygusallık, ruhsallık, algısallık yok. Görüyorsunuz, kesinleşmiş, kimsenin itiraz edemeyeceği gerçektir diyorsunuz. Tanrı’ya diyebilir misiniz öyle? İnançlara da diyemezsiniz.
“MESELA TANRIYA İNANMIYORLARSA ONLARA BİR SÜRÜ SORU SORACAKSINIZ”
Peki nihai sonuca ulaşmak adına başka ironi konulara değinecek misiniz, hakikate yolculuğunuz nasıl devam edecek?

Tabi yeni bir kitabı daha yazmaya başladım, Tanrının Enformasyon Parçacıkları diye. Bu aşama aşama gidiyor, ilk önce rezonansı, rezonanstan tanrıya geçiyorsunuz. Tanrıyı bir şekilde ifade etmeniz lazım. Mesela tanrıya inanmıyorlarsa onlara bir sürü soru soracaksınız, bir sürü ateist, agnostistler var, ateistler felsefi olarak inanmıyor, agnostistlerse bilimsel olarak inanmıyor, ben göremiyorum diyor, kesinleşmiş bir şey yok, tanrıyı göremiyorum, o zaman inanmıyorum diyor. Ben de diyorum ki; bir başlangıç var değil mi? Birincisi, tek hücreli canlı metabolizma kendiliğinden nasıl var olur? Ne Darvin, ne Einstein biliyor…nasıl ortaya çıktı bilinemiyor, evrensel yasaları kim ortaya çıkardı, DNA’nın dizaynını kim yaptı, o da bulunmuş değil ve bu evrim nasıl başladı? Anlatın bakalım bunu! İşte ben burada giriyorum, Serde yapılan Tanrı’nın enformasyon parçacıkları ile oldu diye yani tanrısal bir sistem var bizim göremediğimiz ama tanrısal sistem, 6,5-7 milyon insan var dünyada, tek tek, ben Hülya hanımın defterini tutuyorum bakalım, onu yapayım demiyor, tanrısal kodlama sistemi var, nasıl bilgisayar -01-kodluyor, o da tanrısal kodlama ama onu zaten siz kendiniz kodluyorsunuz. Şu anda söylediklerim evrende enerji parçacıkları olarak geziyor, niye dua edilir?
Dua niye edilir deyince kitaptan bir soru daha geliyor aklıma, Harvard hocası Herbert Benson’un, dua etmenin yanı sıra amin demenin depresyonu engellediğine dair ifadelerini inanarak mı kullandınız, yani onayınızdan geçmeyen ve sırf bilgi olsun diye sunduğunuz şeyler var mı?
Yok hayır, hep inanarak yazdım, inanmadığım bir şeye inanmıyorum diye yazarım.
Kendimize verdiğimiz değerin, başkalarının bize verdiği değerden daha önemli olduğu realitesini karşımıza çıkartıyorsunuz. Her bölümün başlangıcında yer verdiğiniz Mevlana vecizelerinden biraz farklı bir görüş mü bu? Bu incelemeler esnasında Mevlana ile ters düştüğünüz hususlar oldu mu?
Hayır ben Mevlana üzerine ihtisas yapmış bir insan değilim ama tabi Mevlana soyundan geldiğim için ilgimi çeken bir insan. Muhteşem bir insan. Zaten onun için Hz. Mevlana deniyor, her bölüme de onunla ilgili bir şeyle başladım kitabımda, o konuyu bizden senelerce evvel görmüş o! O bakımdan Mevlana ile ilgim.
Pascal’ın, ‘İnsan büyüklüğünü bir uca giderek değil, her iki uca dokunarak gösterir’sözünü kullanmıştınız. Siz ideolojik olarak kaç değişik uca dokundunuz?
Çok benimsediğim ilkeler var, bir tane değil, tanrının zaten kitaplarını okuduğunuz zaman ve hakikati göze alarak baktığınız zaman, onların bana verdiğinin dışında bir görüşüm yok.
“BENİM GİBİ TANRIYI İFADE EDEN ÇOK FAZLA DEĞİL MAALESEF.”
Eskisinden daha sofu, inançlı, muhafazakar mısınız, Allah ile ilişkinizin yoğunlaştığını söyleyebilir misiniz mesela?
O epeyi zamandır var ama son 3-4 senedir kendimde bir evrimleşme gördüm. Ve bu evrimleşmeyi de buna yoruyorum, benim bu kitaplarıma, bu düşüncelerime, tanrıya yaklaşmamda, tanrıyı ifade etmemde. Benim gibi tanrıyı ifade eden çok fazla değil maalesef. Ben hem bilimselliği, hem gerçekliği hem de hakikati ortaya koyuyorum. Bir nevi sentezliyorum. Benim alışverişim hep kendi içimde ve kendi içimde hissettiğim tanrı ile. Çok daha dürüst bir insanım, bütünsel dürüstlük diye bir kavram yok ama ben bütünsel dürüstüm. Dürüst olmaya çalışıyorum, eğer bir hatam varsa da onu düzeltmeye çalışıyorum.
O zaman hemen o anketi yapalım. Çünkü siz ünlülerle karşılaştığınızda, Kendinizi seviyor musunuz diye sorduğunuz birkaç soruda herkesin dengeli bir insan mısınız sorusunda takıldığını yazmıştınız... Bu soruları ben size sorsam; 1-Olumlu ve sevgi dolu bir insan mısın?2-Dürüst bir insan mısın?3-Başkalarının menfaatini kendi menfaatin önüne koyar mısın, 4-İyiliksever, hayırsever misin?ve dengeli misiniz?
Herkes değil ama bazıları dengeye takılıyorlar, Pascal’ın dediği gibi iki uca dokunmuyorlar, hep tek uçtalar ve dengesiz oluyorlar. 1-Evet, 2-Evet, 3-Zamanı geldiğinde, 4- Çok, 5-Evet.
“BEN OLUMLU İNSAN OLACAĞIM DEDİĞİNİZ ZAMAN OLAMIYORSUNUZ”
Peki…Aslında yazgı teması kitabın bütününde hakim değil, olumlu düşünce gücüne de epeyi yer veriyorsunuz. Peki Olumlu düşünce, sırf olumsuz düşünceye kafa yormasını yasaklayan bir tür baskı değil midir?
Tabi bu bir süreç, sabır ve sebat isteyen bir şey, elektrik düğmesini çevirmek gibi bir şey değil. Ben olumlu insan olacağım dediğiniz zaman olamıyorsunuz, onun bedelini ödemeniz lazım, o aklı kullanacaksınız, arabanın direksiyonu gibi, olumsuza gitmeyecek, giderse bir yere çarpar.
“YAŞAMI BİLMİYORUZ, YAŞAMIN İÇİNDE YAŞIYORUZ BALIKLAR GİBİ.”
Zaten bir okurunuz, bilinçaltımızdaki olumsuz kalıpları temizlemeden, yerine yeni duygu programları yüklemeden bu olumlu düşünce yasalarını çalıştırmanın mümkün olmadığını yazmış size. Tortu ve kalıntıların fermantasyonu nasıl olur, bilinçaltı temizliği yapılabilir mi sizce?
Çok güzeldi o mail. Şimdi tabi orada korkularla stres kaynaklı sıkıntılarımız, kuruntularımız, takıntılarımız vardır ya, biz hep geçmişteki pişmanlıklarla, gelecekteki kaygılarla yaşarız değil mi, hiç anımızı yaşamayız, hâlbuki anımızı yaşamamız lazım, onun için bir bakarız 30 yaşındayken, gelmişiz 70 yaşına. Ölüp de yaşayanlar, yaşayıp da ölenler gibi biz ölü mü yaşıyoruz, yoksa yaşıyor muyuz? Balıklar denizi bilmiyor, bizler de yaşamı mı bilmiyoruz? Yaşamı bilmiyoruz, yaşamın içinde yaşıyoruz balıklar gibi.
“YAŞAM ADİL DEĞİLDİR”
Yaşamı bilmiyoruz derken, yaşam içinde sizi bir çok mücadele konusu buldu. Bunların içinde en büyük yeri verdiğiniz adalet savaşı alıyor. “Hakimin temele ölüm cezasını verdikten sonra Temel’in , bu da bana ders olsun demesinin gerçek hayattaki karşılığı gülümseme olmayacaktır”diyorsunuz. Adalete devreden her konunuzun karşılığı gülümseme olabildi mi?

Zaten yaşam adil değil, niye adil değil? Çünkü kanunlarda belirli kalıplar var, o kalıplara uyacaksınız, o kalıpların içinde duygusallık, ruhsallık yok, varsa biraz akıl var. Doğru, kanunların da öyle olması lazım, duygusallığı koyduktan sonra bir hakim, çok yufka yürekli insandır, kimseye ceza vermez, kanun öyle olması lazım, onun için yaşam adil değildir. Çünkü yaşamda duygusallık yok, halbuki hakim bilse, o bir hata yaptı ama o hatanın neleri var? o suçu azaltıcı unsurlar olarak görebilir ama hakim göremez onu. Hakim de duygusallık, ruhsallık yok, kalıp neyse o kalıba göre karar verir.
“AYDIN DOĞAN’A, KİMSE ;”ŞU ADAMI ATIN!”DİYEMEZ, CESARET EDEMEZ.”,”28 ŞUBAT TANSU ÇİLLER’E YAPILDI, ERBAKAN’A DEĞİL!”
Yaşam adil değil ama basın sizin için ne kadar adildi?Nebil Özgentürk’ün "Cumhuriyetten Günümüze Basının Kısa Tarihi"kitabında, sizin için Ertuğrul Özkök’ün ağzından, Aydın Doğan’a; ’Emin Çölaşan ile Uğur Dündar’ı sustur, istediğiniz her şeyi yapalım’ dediğinize dair bir aktarım olmuştu. Basın şimdi en az o yıllar kadar acımasız mı yoksa gerçek suskunluğu mu yaşıyor?
O konu ile ilgili o kadar yanlış ki! O konuyu ortaya atan Aydın Doğan’ın kişiliğini bilmiyor! Aydın Doğan, bugünkü olayları da atlatır, düşünebiliyor musunuz, Aydın Doğan bir imparatorluğun başında. Bütün medya %50. Kimse ona gidip yüzüne veya Ertuğrul Özkök kanalıyla;”Şu adamı atın!”diyemez, cesaret edemez. Başbakan dahi söylememiştir onun yüzüne. Ama mesajlar gidiyorsa gidiyordur. Ama yüzüne karşı kimse söyleyemez. Aydın Doğan’ı tanımıyorlar. Böyle bir şey kimse Aydın Doğan’a söyleyemez, ben de kimseye böyle bir şey söylemem. Ne haddime? Ergenekon şu bu bunların hepsi bir evrim. Bu evrimi geçirmeden evrimleşemeyiz. Bunlar geçecek, demir perde çöktü, Berlin duvarı çöktü, artık Türk Silahlı Kuvvetleri başka konumdalar, bu bir evrim, bunlar keşke olmasaydı ama biz 28 Şubat’ı yaşadık, 28 Şubat kime yapıldı, Tansu Çiller’e yapıldı, Erbakan’a yapılmadı.
Susurluk raporunda, kamu bankaları üzerinde siyasi baskılar yarattığınıza dair ifadeler olduğunu söylemişti Ecevit. Bugün susurluğu ve ergenekonu uzaktan izlediğinizde aslında bu davalara daha da yabancı olduğunuzu söyleyebilir misiniz?
Tansu Hanımın benim değil!...Evet çok yabancıymışım ben, ne kadar biliyorlarmış, herkes biliyor, biz bilmiyoruz. Burnumuzun dibinde olmuş bu işler de ama bizim haberimiz yokmuş.
Emin Çölaşan, “Bu ikiliyi belleklerden silmemek gerekiyor”diye Muhteşem İkili kitabını çıkartmıştı sizi anlatan. İlk kez 1999 seçimlerinde eşinizin yanında kürsüde yer almış olmanıza rağmen neden sizi onsuz, onu sizsiz düşünemediler?
Niye o zamana kadar yan yana değildiniz o mu sual? Birlikte hareket ettik tabii, biz et tırnağız, 48 sene oldu.
“BAŞBAKAN EŞİ OLMAK, BÜTÜN SIKINTILARA, PİŞMANLIKLARA DEĞER”
O kadar da değil, siyasette Tansu Çiller’in akıl hocası olduğunuz söylendiği gibi, Robinson, Tarzan veya Başbakan eşi olmak dışında hiçbir sıfatı olmayan”gibi nitelemelerde de bulunuldu. Ailelerinin tüm olanaklarını kullanarak kendini kanıtlayan ya da kendini kanıtlamanın yolunun, ailelerinin verebileceklerini tümüyle reddetmek olduğunu düşünen bir ergen gibi hissettiniz mi kendinizi?
Tabi bir fedakârlıktı, çok güzel bir dönemdi, çok eğitici. Türkiye çok önemli bir ülke, gittikçe daha da önemli olacak, ilk ona girecek çok önemli bir ülke, tek laik Müslüman ülkesi, bir örnek, 70-80 milyona gidiyor çok büyük bir ülke, orada ilk defa bir kadın Başbakan oluyor, ben de onun eşiyim. Bu yetmez mi, bu bütün o üzüntülere, sıkıntılara, pişmanlıklara değer bence.
“TÜRKİYE’DE EŞİNİN SOYADINI ALAN BİR İLKİM AMA OĞLUM KIZ SOYADI ALSA KENDİ ÖRNEĞİMDEN DOLAYI EVET DERİM”
Hatta onunla da kalmayıp soy ismini almanız üzerine yaşadığınız serüven…. Faruk Bildirici’nin ‘Maskeli Leydi’ kitabında sizin Çiller soyadını ilk olarak ‘Uçuran’ soyadını sevmemenizden, ikincisi ise Tansu Çiller’in babası Hüseyin Necati açısından ‘Çiller’ soyadının, erkek çocuğu olmadığı için büyük önem taşıması nedeniyle almanızdan bahsedilmişti. Bu soyadı benliğiniz üzerinde egemenlik kurdu mu?

Benim için soyadı pek önemli değildi, uçuran soyadı da pek benimsemediğim bir soyadıydı, neyi uçuruyor? Benle alay ederlerdi, sen neyi uçuruyorsun diye? Ama Tansu Hanım için önemliydi çünkü babası bir erkek çocuk isterdi, soyadının sürmesini isterdi, ben de düşündüm, o, o kadar arzu ediyorsa diye. Türkiye’de ilk benim galiba. Ama her şeyden önce ben akıllı davrandığımı düşünüyorum. Her evliliklerde, kavgalar değil de anlaşmazlıklar vardır, bazı anlaşmazlıklar da fındık kabuğunu doldurmaz, ama iki taraf bir türlü empati yapmaz ve iki taraf da inat eder, öyle bir an olduğu zaman ben diyordum ki, ‘Bak Tansucuğum ben senin soyadını aldım, değer mi bunun için beni kırmana? ‘dediğim zaman ben kazanıyordum. Annem, babama gelince, babam rahmetli ölmeden önce bana vasiyet etti, -Oğlum Çiller soyadını benim kabristanıma da yazdır ve ben yazdırdım onu.” Ama işte o da Mevlana soyundan geldiği için böyle oldu. Yoksa hangi aile kabul eder, şimdi benim çocuklarım gelse, kız soyadını alsa, ‘ben bile’ kendi örneğimden dolayı ‘evet’ derim.
Sizin haksız servet nedeniyle uğraştığınız davalar oldu. Bir röportajınızda "Robert Kolej’de okudum ama zengin çocukların okulunda okuyan en fakir çocuk bendim"demenize rağmen mülk meraklısı olarak görünmenizde, geçmişin hıncının etkisi var mı?
Ben inşaat mühendisiyim ve tabi gayrimenkulle alakalı olacağım yani, hiç onlarla alakası yok.
Evet Tansu Hanım da bu mülk konusunda fazla hassas davrandığı için pişman olduğunu beyan etmişti….Neyse size dair bir başka görüş…"Zihinsel detoks" , NLP uzmanı(Neuro Linguistic Programming) Cengiz Eren, “Bir dönem İstanbul Bankası Genel Müdürü’ydü, başbakanın eşiydi, gücü temsil ediyordu, o güç tamamen kaybolunca, bir guruya dönüştü!”demiş. Siz gücünüzden bir şey kaybettiniz mi?Ya da sanıldığı kadar güçlü müydünüz?
İyi bir şey mi bu?
Sanki alçaltıcı bir ifade gibi geldi bana…Bir dönüşümden bahsediyor sizin adınıza, zirveden aşağıya düşmek gibi!...
“GELMİŞ GEÇMİŞ EN ÇOK TEVAZU SAHİBİ BAŞBAKANLIĞI TANSU HANIM YAPTI”
Ama guru olmak çok güzel bir şey, keşke guru olsam! Tabi bugün gücümüz yok ama o gün vardı. Şimdi Tayyip bey 7 senedir iktidarda, görüyorsunuz gücünü değil mi? Şimdi bir Başbakanın gücünü görüyorsunuz, Tansu Hanımda da, Demirel’de de aynı güç onlardaydı…Biz çok tevazu sahibiyiz, bilhassa Tansu hanım benden çok daha tevazu sahibi. Yani öyle insanlarla mesafe koyarım, onun için çok fazla arkadaşım da yok ama Tansu Hanım inanılmaz tevazu sahibi, her sokakta gördüğüyle konuşur, onlara yardım eder, toplulukta sanki bir Başbakan değilmiş gibi…Ya bir Başbakan ne demek? Sen Margaret Thatcher’la, Bill Clinton’ın karısının yanına gidebilir misin, konuşabilir misin, yaklaştırmazlar, bir Başbakansın sen ya! İki dudağının arasında bir çok şey. Biz o konuda gelmiş geçmiş… en çok tevazu sahibi Başbakanlık yaptı Tansu Hanım.
“ESKİDEN MUTLULUKLAR PEŞİNDEYDİM, ŞİMDİ HUZUR PEŞİNDEYİM. “
Kitapta, her şeyin yükselip sona erdiğini, zaman, her üzüntüyü bizden uzaklaştırdığına göre üzülmek niye diye sorguladığınızı biliyoruz fakat yolunuzun aşağı eğimlenmesi bir tevekküle ya da tersi bir gocunmaya itti mi?
O Buda’nın lafıdır, her şey yükselir, sona erer, bir üzüntünüzü alın 4 sene evvel, sonra o üzüntünüzü unuttunuz değil mi? Hem üzüntü sona erer, hem başarı sona erer. Başbakansın, sonra düşersin. Ben şimdi kendimi çok seviyorum, çok daha huzurluyum, eskiden mutluluklar peşindeydim, şimdi huzur peşindeyim.
“BUGÜNKÜ HÜKÜMET ÜLKE İÇİN İYİ ŞEYLER YAPIYOR”,”HATALARI OLABİLİR AMA BU ÜLKENİN KÖTÜLÜĞÜNÜ İSTEMEZLER”
Bunca zamandır iktidarını koruyan hükümetin, ülke adına iyi şeyler yaptığını düşünüyor musunuz?
Tabi, bakın, ‘Taç giyen baş, akıllanır”Bunlar da ülke için iyi şeyler yapıyorlar. Ama sizin gerçeğiniz başka ise siz onu başka türlü görüyorsunuz . Onun da hataları olabilir. Kim hata yapmıyor ki, Tansu Hanım derdi ki:”10 karardan 4’ünü doğru yapan lider, iyi bir liderdir” Onların da hataları olabilir ama bu ülkenin kötülüğünü istemezler. Onların inançları öyle, onlar o inanca sahipler ama zamanla onlar da evrimleşiyor. Evrimleşmediler mi, nerede başladılar, şimdi neredeler…?
“ÇOCUKLARIMIZA CAN SUYU VEREMEDİK,”GELİNİME MOZART DİNLETİYORUM”
Kitapta kendinize ait tek eleştiri, yaşınız kemale erdikten sonra ergenlik dönemini sorgulamaya başladığınızdı. Burada kendi ergenliğinizden mi, çocuklarınızın ergenliğini anlayamadığınızdan mı söz ediyorsunuz anlamadım.
Tam hatırlamıyorum ama ergenlik yaşına kadar çocuklarla meşgul olmanız lazım anlamında söyledim. Can suyu veremedik çocuklara. Hep mutluluklar peşindeydik, mutluluk hedefleri peşindeydik, çocuklarla oturup, onlara sevgi verelim, zaman geçirelim, onları seviyorduk, gidiyorduk işe, o mutluluktan bu mutluluğa, daha iyiye, daha iyi araba, en büyük televizyon hep onların peşindeydik. Ana rahminde başlıyor bu ilgi. Ben gelinimize hep Mozart dinletiyorum, onu seviyorum, onu tenisçi yapacağım zaten, bol bol konuşmaya başladım.
Gelinimiz deyince… 3 Kasım günü Doğru Yol Partisi’nin aldığı oylara üzülürken, oğlunuz Mert Çiller’in düğünü olmuştu. Yaşam programlarınızın merkez noktası hep siyaset mi oldu, siz mi Sayın Başbakan’a, Başbakan mı daha çok size uydu?

Burada çok küçük bir toplantı olmuştu, düğün bile olmamıştı. O dönem öyleydi, 12 senede siyaset ön plandaydı, o kadar sorumluluk alıyorsunuz ki, toplum size o sorumluluğu vermiş, onun da gereğini yapmak lazım, hedefimizde hep o vardı.
“TANSU HANIM ZEKİDİR, BEN AKILLIYIM”
Tansu Çiller’i, şair Ümit Yaşar Oğuzcan’ın daha 14 yaşındayken "Bu kız Türkiye’yi yönetecek" dediğini biliyoruz. Sizin bu kadın hem beni hem ülkeyi yönetir dediğiniz zaman aynı zaman mı?
Bu kadın beni yönetir diye hiç düşünmedim. Tansu Hanım zekidir, ben akıllıyım, biz birbirimizi tamamlarız. Tanışma seromonimiz, bir dansta, topuğu kırıldı, bir özür bir özür..”Allah bu zengin kızlar hiç özür dilemez” dedim.