Son Haberler
09.02.2012 Perşembe 13:16
USD 1,7500 EUR 2,3230 EUR/USD 1,3274 IMKB100   61411/%0,38
ISTANBUL Perşembe: -2°C/1°CCuma: -2°C/1°CCumartesi: -3°C/2°C

Havadurumu ayarlari

Lutfen havadurumunu goruntulemek istediginiz sehri listeden seciniz.

3'Ü BİR ARADA; DEDE, OĞUL, TORUN...
Türk basınının son 50 yıllına damgasını vuran Altan ailesi, şimdi de 3. kuşaktan bir yazarla tanıştı; Sanem Altan köşe yazılarına başladı. Vatan gazetesinde yazan Sanem Altan'ın babası (Ahmet Altan) Taraf'ta, amcası (Mehmet Altan) Star'da, dedesi (Çetin Altan) Milliyet'te yazıyor. 4 Altan'ın bugünkü yazıları şöyle... 15.08.2010 18:45


Sanem Altan'a köşesinde başarılar dileriz..

"Çetin"in, "Ahmet"in, "Mehmet"in ve "Sanem"in muhtelif gazetelerdeki bugünkü yazıları şöyle:


Sanem Altan / Vatan

Erman ile Ahmet Rıdvan'a karşı...

Naklen yayın ve tüm görüntüler her zamanki gibi Lig TVde.. Sansal Büyüka ve Mustafa Denizli Maraton'da..
45 milyon dolara özet yayın hakkını alan TRT maç bittikten 45 dakika sonra görüntü kullanabiliyor.. Onların Stadyum'daki ikilisi ise Hakan Şükür ve Feyyaz Uçar.. Bu sezon Lig TV ile TRT dışında hiçbir kanalda görüntü yok..
Hatta özet görüntüler, haftanın son maçı bittikten 12 saat sonra dağıtılacak. Pazartesi akşamı maç varsa, 9 maçın görüntüleri diğer kanallara en erken salı 12.00'de ulaşabilecek..

Bu yüzden, bütün spor programları konuşmaya dayalı.. Görüntüsü olmayanlar arasındaki bu yarışı ilgiyle izleyeceğim. Merak ettiğim, Rıdvan Dilmen'li NTV ile Erman Toroğlu-Ahmet Çakar'lı Kanaltürk arasındaki rekabet..
NTV, Rıdvan'a 1 sezon için 2 milyon $ ödüyor.. Bu rakam, TV'nin en astronomik ücreti..
Kanaltürk ise yıllık olarak Ahmet Çakara 150, Erman To-roğlu'na 200 bin $ veriyor.. Yani ikisinin fiyatı Rıdvan'ın 6'da l'i..

Bakalım Erman-Ah-met'in stand-up becerisi mi, Rıdvan'ın futbol bilgisi mi galip gelecek?

Hayatınız Sizin Elinizde...

12 Eylül'de yapılacak olan Anayasa değişikliği referandumu beni heyecanlandırıyor. Aslında evet-hayır arasına sıkışmış bütün karar anları beni heyecanlandırır. Bir hayatın, küçücük bir an içinde, dudaktan çıkacak 4 ya da 5 harfle değişecek olması, insanı dehşete düşürecek kadar ürpertici gelir bana. O harflerle geleceğinizi belirlersiniz... Bazen kendi tarihinizi doğru bir yönde değiştirirsiniz, bazense o harfleri doğru yerde kullanamadığınıza kızarsınız kendinize... Doğru yerde "evet" ya da doğru yerde "hayır" deseydik şimdiye

kadar, şu kurduğumuz hayatlarımıza saklanmış kaç tane daha farklı hayat olabilirdi, kim bilir? Herşey bambaşka olabilirdi, hâlâ da olabilir...
Hiç düşündünüz mü geleceğiniz için bu referandumda "evet" derseniz ne olur, "hayır" derseniz ne olur? Aslında bu referandumla ilgili en güzel sözü geçen gün bir arkadaşım söyledi: "Evet-hayır aşk kelimeleridir, bir referandumda zayi edilmesi ne kötü..."
Ne diyeceksiniz referandumda, çok güçlü bu "iki kelimeden" hangisini seçeceksiniz? Söyleyeceğiniz sözle toplumun ve siyasetin kaderini belirlediğinizi düşünürken aslında kendi

kaderinizi belirleyeceğinizi biliyorsunuz, değil mi? Hangi kelimenin arkasında arayacaksınız geleceğinizi peki?
Doğru kelimeyi seçerseniz, doğru geleceği de seçeceksiniz. Hayatı belirleyecek iki küçük kelime. Kelimelerin küçüklüğü ile sonucun büyüklüğü arasındaki ilişki ürpertiyor beni... Bunlara hiç aldırmadan, evet diyenlerle hayır diyenler kavga ediyor şimdi... Birbirlerine karşılar, birbirlerinin dediklerine aldırmadan... Siz kelime lerin gücüne inanın, kavga edenlerin değil...

Gerçekten Türk müsünüz?

Geçtiğimiz ay Çeşme'de mesaj kutuma beni gülümseten bir mesaj düştü: "Çeşme'deyim.."
Bu iyi haberdi, çünkü Uğur'u (Yücel) severim ve genellikle huysuz bir anı değilse de ondan çok eğleneceğim şeyler öğrenirim.
Ben National Geographic temalarının tutkulu bir okuyucusu ya da izleyicisi olmadım hiçbir zaman. O yüzden ne zaman bir arkadaşım oralarla ilgili bir şeyler anlatsa büyük bir ilgiyle dinler, hayatla ilgili yepyeni şeyler öğrenmenin tadını sonuna kadar çıkarırım.

Uğur huysuz olmadığı zamanlar eğlenceli şeyler anlatır demiştim ya, buna bayılacaksınız...
"Kime Türk denir?" denir diye sohbet ederken. Uğur kendi genetik köklerinin Afrika'dan çıkıp Van Gölü kıyısında bittiğini, bir kısmının Kırgızistan-Ukrayna-Erme-nistan tarafına doğru gittiğini, diğer kolunun Orta Asya'dan geçtiğini anlattı..
National Geografic web sitesinde dolanırken bir gün, The

Genografic Project diyeküçük bir kutu görmüş..
2005'te IBM sponsorluğunda başlayan bir proje bu. İnsanlık göç tarihinin ner-den başladığını araştıran, dünya üzerinde genetik antropoloji haritası çıkarmak için uğraşan bir proje..
Genetik soy-ağacınızı söylüyor size...
99 dolara bir kit satın alıyorsunuz. Siz gönderilen aletle yanağınızdan aldığınız tükürüğü o kite koyuyorsunuz, onlara geri gönderiyorsunuz. Size tüm gen ağacı- nızı, atalarınızı çıkarıyorlar... Nerelerde akrabalarınız var, buluşmak isterseniz ne yapabilirsiniz, söylüyorlar. İsterseniz sizi onlarla buluşturuyor da.. 2010 nisanına kadar 350 binden fazla kişi bu kiti satın almış.. İki çeşit kit var, anne soyunuzu ya da baba soyunuzu bulabiliyorsunuz.
Genellikle 8 hafta içinde size sonucu gönderiyorlar.. Amerika'da hâlâ tartışılan bir konu bu..Bu projeye karşı çıkanlar da var... Açıkçası ben kendiminkini merak ettim.. Ve hemen bir kit satın aldım..
Sonuçlar, 8 hafta sonra..

Şefin Tavsiyesi

Hıncal Uluç ve Haşmet Babaoğlu anlaşılan çok kızmışlar birbirlerine..Bunu başka konular üzerinden tartışarak yazı konusu haline getirseler de bana kalırsa düpedüz kavga ediyorlar, neden lerinin de yazdıklarından çok başka olduğu açık.. Onlara tavsiyem bir odaya kapanıp bu sorunu konuşarak bir an önce çözmeleri... Birbirine gerçekten yakın insanlar böyle yapmaz mı zaten? Yoksa...


*******
Tunus'un eski adı, Kartaca'ydı... Çok güçlü bir ordusu vardı. Roma İmparatorluğu ile sık sık savaşırlardı.
Bir gün Kartaca Elçisi, Roma İmparato-ru'yla görüşmeye gitti. Elçi ile imparator şöminenin önüne yerleştirilmiş karşılıklı koltuklara oturup konuşmaya başladılar.. Roma İmparatoru bazı isteklerinin elçi tarafından kabul etmesini istiyordu, elçi de reddediyordu.. Sinirlenen imparator, elçiyi tehdit etti..
- Biz adama gerektiğinde işkence etmesini de biliriz...
Elçi imparatorun yüzüne hiçbir şey söylemeden baktı, sonra elini uzatıp, yanan ateşin içine soktu. Ve eli ateşin içindeyken imparatora sordu:
- Tam anlamadım haşmet-meap, ne demiştiniz?
Tarihe geçen bu olay sık sık tekrarlanacak bir olay değil kuşkusuz. Ama şöyle bir düşündüm
de bizim liderlerimiz olsaydı imparatora ne derdi? Referandum gündeminin gayet tehditkâr olduğunu düşünürsek:
-» Tayyip Erdoğan: "İşkenceni de al git, biz ne imparatorlar gördük Roma Efendi!"
-* Kemal Kıhçdaroğlu: "Teamüllere uygunsa olur."
-» Devlet Bahçeli: "İşkence için ip lazımsa bende var."
-* Numan Kurtulmuş: "Buna şimdilik evet diyorum, sonra tamamen size karşıyım. Hatta söyleyeyim, ben Roma İmparatoru olacağım."
-> Deniz Baykal: "Ben işkencecilerin avukatıyım, bana bunu yapmayın."
-* Selahattin Demirtaş: "Konunun muhatabı biz değiliz."
-» İlker Başbuğ: "İşkencenin ıslak imzası yoksa sayılmaz."

________________________________________


Ahmet Altan / Taraf

Büyük insanlar

Ateşkes ilan edildi.

Bu ne demek biliyor musunuz?

Çocuklar ölmeyecek demek.

Bundan daha önemli, daha sevindirici bir şey olabilir mi?

Üstelik bu ateşkes belki de gerçek ve kalıcı bir barışın kapısını açacak.

Bu toplum Türküyle, Kürdüyle huzura kavuşacak.

Bu ihtimal önümüzde duruyor.

Çok acılı bir geçmişimiz olduğunu biliyorum, unutulması belki de imkansız acılar çekildi, belki affetmek de mümkün değil ama bütün bunlara rağmen “geleceğe” bir şans tanımak gerekiyor.

Geçmişle gelecek arasında bir tercih imkanının sunulması demek bu.

Hangisini seçeceğiz?

Geçmişin içine kısılıp kalmayı, öfkeyle, acıyla, intikam istekleriyle yanarak, ölerek, öldürerek, hiç bitmeyen endişelerle ve tedirginliklerle yaşamayı mı?

Yoksa sorunların konuşarak çözüldüğü, gençlerin birbirini öldürmediği, özgür, eşit, mutlu bir hayatı yeni baştan yaratmayı mı?

Ben, gelecekten yanayım.

Böyle bir gelecek için mücadele edilmesi gerektiğini de biliyorum.

Bu ülkeyi ve çocukları kurtarmak isteyenler olduğu gibi, bu ülkeyi ve çocukları kendi hesapları için feda etmeyi arzulayanlar da var.

Küçücük bir örnek bile nelerle mücadele etmemiz gerektiğini ortaya koyuyor.

Ateşkes ne zaman ilan edildi?

Öcalan’ın avukatları İmralı’ya gittikten sonra.

O avukatlar daha önce de gidebilirlerdi İmralı’ya, ateşkes daha önce de ilan edilebilirdi.

Ama birileri İmralı’ya giden kosteri bozuverdi, yolculuk iptal edildi.

Eğer o koster dört gün ya da beş gün önce İmralı’ya gitmiş olsaydı belki de üç çocuk daha bugün yaşıyor olacaktı.

Kosterin önceki gün gitmesi belki de bugün başka üç çocuğun hayatını kurtardı.

O kosterin gitmesi için Başbakan’ın devreye girmesi gerekmiş duyduğumuza göre.

Bunu sağladığı için sizi bilmem ama ben Başbakan’a minnettarım.

O kosterle gelen avukatlarla konuşan Apo da bu “ateşkesin” gerçekleşmesini sağladı.

Bunun için de Apo’ya minnettarım.

Bugüne kadar ne olduysa oldu, bundan sonra tek bir çocuğu bile kurtaracak herkese minnettar olurum ben.

Benim için hakkaniyetli, Kürtlerin ve Türklerin iç rahatlığıyla kabul edeceği bir barıştan daha önemli hiç bir şey yok.

Bunları söylediğim için bana kızacaklar olacağını biliyorum ama kızgınlık, öfke bu aşamada neye yarar?

Hem bu çok bencilce bir öfke değil mi, siz kendi öfkeniz için çocukları ölüme göndermeyi gerçekten ahlaka ve vicdana uygun buluyor musunuz?

Çocukları kurtarma fırsatı elinize geçmişken sırf kendi kızgınlığınız yüzünden bu fırsatı heba etmek haksızlık olmaz mı?

Öfke, hep ölüm getirdi.

Öfkeyle hiç kimseyi yaşatmayı beceremedik.

Öfkeyle öldürdük sadece, acı çektirdik ve acı çektik.

Kendimize, ülkemize, insanlarımıza bir şans tanımanın vakti gelmedi mi?

Daha ne kadar savaşılacak, daha ne kadar insan öldürülecek, hiç kimsenin kazanamayacağı bir savaş daha ne kadar sürdürülecek?

Durmalıyız.

Durmalı, düşünmeli ve yeniden başlamalıyız.

Geleceği yaratacak gücü, kararlılığı göstermeliyiz.

Kızgınlıklar içinde kaybolup giden küçük insanlar gibi değil, hayata çok geniş cephelerden bakan, kızgınlıkların üstüne çıkmayı başaran, insanların kaderlerine hükmeden büyük birer lider olmalıyız hepimiz, yetmiş milyon lider, yetmiş milyon Kanuni, yetmiş milyon İskender, yetmiş milyon Eyyubi olmalıyız.

Olamaz mıyız, kısacık bir süre için bile olsa “büyük birer lider” gibi düşünemez miyiz, “geleceği belirleyenlerden biri de bendim” diyemez miyiz?

Yetmiş milyon büyük “lider” olmaya küçük jestlerle de başlayabiliriz, şu son yirmi dört saatte hiç silah patlamadıysa, hiç çocuk ölmediyse bunda Öcalan’ın önemli rolü var, hiç olmazsa ona da diğer mahkumlara tanınan hakları tanıyıp, hücresinde bir televizyon seyretmesini, sabahları gazete okumasını sağlayamaz mıyız?

Bir ateşkes jestine minicik de olsa böyle bir jestle cevap veremeyecek insanlar mı Türkler?

Karşılıklı olarak öfkemizi gösterdik, cesaretimizi gösterdik, biraz da karşılıklı olarak hoşgörümüzü, büyüklüğümüzü gösteremez miyiz?

Çocuklar için bunu yapamaz mıyız?

Yaparız deyin be, yaparız deyin, kurtaralım şu çocukları, yaşatalım.

Bir de kaderin dizginini biz tutup, o kaderi mutluluğa doğru biz sürelim.


_____________________


Çetin Altan / Milliyet

Masasız bir bilardo


Cuma sabahı saat 10’da, Nişantaşı’nın bazı semtlerinde, örneğin Hüsrev Gerede Caddesi’nde elektrikler kesildi.
Elektrik kesintisi, akşam saat 22’ye kadar sürdü; yani tam 12 saat.
* * *
Bundan 35 yıl önce de, Susurluk skandalıyla kepazeliğine, “faso fiso” diyen bir Başbakan, sık sık:
-Yılda 100 bir tank üretecek ve nötron bombaları yapacağız, ülkeyi atom santralleriyle donatacağız, diye nutuklar çeker dururdu.
* * *
O tarihlerde bir Bakan’ın da gazetelerde çıkan “2 yıla kadar savaş uçakları yapacağız” demeci yanında, bir fotoğraf yayımlanmıştı.
Ünlü bir zengin, büyük otellerden birindeki aile düğününe, elinde bir petrol lambasıyla gelmişti.
Çünkü elektrikler çok sık kesiliyordu.
* * *
Bendeniz de, Bakan’ın o demeciyle; ünlü bir oteldeki düğüne, elinde petrol lambasıyla gelmiş zenginimizi görünce yazdığım fıkrayı; 150 yıldır tekrarlana tekrarlana aşınacağına, siline siline parlatılmış gümüş bir vazoya dönen Ziya Paşa’nın “Terkib-i bend”indeki o malum beyitlerle bitirmiştim:

Yıldız arayıp gökde nice turfe müneccim
Gaflet ile görmez kuyuyu rehgüzerinde
Ayinesi iştir kişinin lafa bakılmaz
Şahsın görünür rütbe-i aklı eserinde
* * *
Aynı mısraları bir kez daha tekrarlamak, bunaltıcı sıcakların sürüp gittiği bir ağustos pazarına pek yakışmayacak gibi olsa da; cuma günü Hüsrev Gerede Caddesi’ndeki elektrik kesintisi, tam 12 saat sürdü.
* * *
Sinirlendiğiniz politikacılardan biri, kazara Nasreddin Hoca’nın karşısına dikilip de:
-Kimsenin aklına gelmeyen bir şey söyle bana, diye tuttursaydı.
Hoca herhalde şöyle derdi:
-Çok mükemmel bir adamsın sen.
* * *
Vaktiyle bir Amerikan kasabasındaki bir bankaya, kovboyun biri gelip bir çek bozdurmak istemiş.
Veznedar başlamış sormaya:
-Doğum yerin, sürekli oturduğun adres, kimlik kartın, kefil göstereceğin kişiler vs...
* * *
Kovboy:
-Buraya bak veznedar, demiş; sen daha önce bu kasabada yargıç olarak adam asarken bile, bu kadar belge aramazdın... Ne oldu sana?
* * *
Veznedar:
-Ee, demiş; burada giden bizim para. Şayet giden senin hayatın olsa, yine üstünde o kadar durmazdık.
* * *
O tip veznedarlar acaba şimdi buralarda, siyasetçi, bürokrat falan mı oldular; ne dersiniz?
* * *
Ünlü heykeltıraş Rodin’e:
-Bu şaheser heykelleri nasıl yapıyorsunuz, diye sormuşlar.
Rodin de:
-Taşın fazla tarafını atıyorum, demiş; geriye heykel kalıyor.
* * *
İyimser bir yorumcu, Rodin’in bu sözünü tekrarladıktan sonra:
-Bizde de, demişti; politikadan avantacılarla, zartzurtcuları çıkarabilsek, geriye demokrasi kalacak.
* * *
Karamsar bir yorumcu da:
-Evet ama, demişti; yine de bir kuşku düşüyor insanın içine, ya geriye hiçbir şey kalmazsa, diye...
* * *
Bektaşi Babası’na:
-Biliyor musun, dediler; bu ramazanda, Kuzey İskandinavya’daki Müslümanlar günde 20 saat oruç tutuyor, Malezya’da 12 saat, bizde ise 16 saat... Ne diyorsunuz, bir adaletsizlik yok mu bunda?
* * *
Baba erenler:
-En iyisi benimki galiba, dedi; benim oruç, karnım acıktığında mutfağa gidinceye kadar sürüyor.
* * *
Referandum kampanyasındaki kutuplaşmalar; “yer” küresinin ısınmaya başlayan Kutuplarına bir yellenti savurur gibi kaynamaya başladı.
* * *
Kuzey Kutbu’ndan kopan bir buz dağı, Avrupa kıtasını tehdit ediyor.
Bizdeki kutuplaşmaların da neleri tehdit ettiği, açık oturumlarda tartışılıp durmakta.
* * *
Değişen Dünya’ya biz de böyle ayak uyduruyoruz herhalde; Almanya’da olduğu gibi, silahlara harcanan paraları azaltarak uymak yerine.
* * *
Bir göz doktoruna gözlerinden yakınan bir hasta gelmiş.
Doktor kendisini bir sandalyeye oturtmuş ve karşısındaki ekranda, en miniğinden başlayarak, gitgide büyülttüğü harf dizileri göstermeye başlamış.
* * *
Önce en minik olan harf dizisini göstermiş:
-Okuyabiliyor musunuz bu harfleri?
-Hayır, okuyamıyorum.
***
Harf dizileri biraz daha büyümüş:
-Ya bunları okuyabiliyor musunuz?
-Hayır, okuyamıyorum.
* * *
Harf dizileri gitgide büyüdükçe büyüyormuş.
-Ya bunları okuyabiliyor musunuz?
-Hayır, okuyamıyorum.
* * *
Nihayet harflerin en büyükleri gelmiş ekrana:
-Peki, bunları okuyabiliyor musunuz?
-Hayır, okuyamıyorum...
* * *
Doktor:
-Size gözlük gerekmiyor, demiş; beyaz bir baston gerekiyor.
* * *
Bu fıkrayı da, yakıştırabilirsiniz istediğiniz lidere...
* * *
Faruk Nafiz’den bir şiirle bitirelim yazıyı:

Gönül
Bağından her güzel bir gül seçerdi.
Bundan mı sarardın, soldun ey gönül?
Kadınlar geçerdi, kızlar geçerdi,
Bir zaman aşk için yoldun, ey gönül!

Dünyaya baksan da gülümser gibi,
Uzuyor hayatın bir keder gibi;
Ellerde dolaşan kadehler gibi
Yıllarca boşaldın, doldun, ey gönül!

Çare yok, matemin çok derinse de,
Hasretin tükenmez yaşın dinse de.
Gençliğin hoş geçti, eğlendinse de;
Sanmam ki bahtiyar oldun, ey gönül!


________________


Mehmet Altan / Star

Babamın o yazısı

Geçen gün televizyon kanallarından biri benim “eski Ramazanlarımı” sordu... Anlattım... Bir de her Ramazan anımsadığım babamın bir yazısından söz ettim.

Sözünü ettiğim yazı sadece babamın Edirne’deki ilk hatırladığı Ramazan’ı çocuk gözünden hikâye etmekle kalmaz, yazarlık açısından anlatımı hiç de kolay olmayan bir sahneyi de içerir...

***

O yazının benim anılarımdaki önemi sadece babam, babamın çocukluğu ve yazarlık açısından anlatımı zor bir paragraftan ibaret değildir...

O anlatımı zor sahnenin ağabeyimin bir yazısına da konu olup dolayısıyla bizim ailede kuşaklar arası gizli bir yazı iletişiminin simgesi olmasıdır.

Ağabeyim bunu bir yazısında şöyle anlatmıştı:  

“Çocukluktan gençliğe geçmeye çalıştığım dönemlerde yazarlık hayalleriyle dolu olduğumu gören babam, ‘yanağını cama yapıştırıp, evin çaprazındaki caminin şerefesinde iftar zamanını haber veren ışıkların yanmasını, ışıklar yanar yanmaz bunu bağırarak haber verdiğinde büyüklerin aferinini almak için heyecanla bekleyen bir çocuğu anlatabilir misin’ demişti.

Yaklaşık kırk yıldan beri o çocuk aklımdadır.

Hala o sahneyi ve o çocuğu en iyi biçimde nasıl anlatacağımı bulamadım.

Ama bu görüntü benim yazarlık temrinlerimden biri oldu.”

***  

O sahne ve o çocuk “en iyi biçimde” nasıl anlatılır?

Tabii ki babamın anılarına döndüm...

Son on yıllık Ramazan yazılarını bir kez daha taradım...

Kendi çocukluğundan “torununun çocuğuna” görünmez bir ağ atan ve “o sahneyi” de içeren geçen yılki Ramazan yazısında karar kıldım:

“Bendenizin ilk hatırladığım ramazanlar, 1930’larda Edirne’ye kadar uzanmakta.

O tarihlerde bendeniz, 3-4 yaşlarında falan olmalıyım.

O yaşlardaki çocuklarda zaman zaman, büyüklerle de bir işbirliğini başarma çabasının gösterileri çıkar ortaya.

Edirne’deki ramazanlarda iftar yaklaşırken bir yer sofrası hazırlanırdı.

Önce yere geniş bir örtü serilirdi.

Örtünün de ortasına tersine çevrilmiş 4 ayaklı alçak bir tabure konurdu.

Ve taburenin de üstüne; koskocaman yuvarlak, kalaylanmış bakırdan bir tepsi...

Bendenizin büyüklerle işbirliği yapma çabasının konusu, Üçşerefeli Camii’ndeki kandillerin yanmasını gözleyerek:

-Kandiller yandı, diye haber vermekti.

Kendimce yüklediğim görev o kadar da kolay değildi.

O zamanki Hükümet Konağı’nın tam karşısındaki, kapısına çift taraflı birkaç basamakla çıkılan beyaz evin ön pencereleriyle, Üçşerefeli Camii’nin minareleri aynı hizada gibiydi.

Bendenizin, minare şerefelerinden birinde kandillerin nihayet yandığını görebilmem için; minderin üstüne çıkıp, pencerenin camına yanağımı yandan iyice yapıştırarak, epey beklemem gerekiyordu.

O sırada herkesten önce yer sofrasına bağdaş kurarak oturmuş olan babaannem, dualar mırıldana mırıldana orucunu bozmaya hazırlanırdı.

Ve de iftar olduğunu haber veren topun patlayışı, yanağım yandan cama dayanmış, kandillerin yanmasını gözleyen bendenizle, inatçı bir rekabete girişirdi.

Ben tam:

-Kandiller yandı, diye bağıracağım sırada patlardı.”

***

1932 yılının Edirne’sinden 2010 yılı İstanbul’una...

O tarihlerdeki herkesten önce yer sofrasına bağdaş kurarak oturmuş dualar mırıldana mırıldana orucunu bozmaya hazırlanan babamın babaannesinden onu hiç anımsamayan bu yaşımdaki bana...

Babamın beş yaşından “torununun çocuğu” Leyla’nın beş yaşına...

Babam sayesinde öğrendiğimiz ve galiba artık bu diyarların epeyce yabancısı kalan yazarlık dünyalarının temrin çalışmaları...

***

Bazen öyle olur...

Size birisi gelir “eski Ramazan’ları” sorar...  

Uzun uzun anlatırsınız...

Bir de her Ramazan anımsadığınız babanızın bir yazısından söz edersiniz...

Sözünü ettiğiniz yazı sadece babanızın Edirne’deki ilk hatırladığı Ramazan’ı çocuk gözünden hikâye etmekle kalmaz, yazarlık açısından anlatımı hiç de kolay olmayan bir sahneyi de içerir...

Ama...

O yazının sizin içinizdeki coşkulu tınısı o sınırlı bir iki cümleye sığmaz ve muhataba ulaşmaz... Aceleciliğin katlettiği bir maktul gibi ortada kalır...

Huzursuz olursunuz...  

O zaman yazı imdada yetişir...

Ve o maktul yeniden canlanır...

***

Ve bizim ailede kuşaklar arası gizli bir yazı iletişiminin simgesi olan soru da baş köşedeki yerini alır:

“Yanağını cama yapıştırıp, evin çaprazındaki caminin şerefesinde iftar zamanını haber veren ışıkların yanmasını, ışıklar yanar yanmaz bunu bağırarak haber verdiğinde büyüklerin aferinini almak için heyecanla bekleyen bir çocuğu” nasıl anlatırsın?

YORUMLARINIZ
imbat - 01.09.2010 00:25
Eyvah eyvah Altan ailesinden umarım bir daha gazeteci çıkmaz diye düşünürken bu kız çıktı.
Cemalettin Ark - 20.08.2010 08:30
Tıpkı stalone un bilim kurgu filmindeki "3 deniz kabuğu "gibiler maşallah. Bulundukları yer ve işlevleri itibarıyla saygımızı hakediyorlar.(filmi izleyenler anlamıştır)
- 18.08.2010 11:37
sizleri tebrik ediyorum
Cem Kaya - 17.08.2010 17:59
ALLAH altan ailesini başımızdan eksik etmesin Kİ onlar da ocağımıza incir ağacı dikmeye devam etsinler
ali atmaca - 15.08.2010 22:32
allah ahmet ve mehmet altan kardeşleri başımızdan eksik etmesin. dede ve torunu pek tanımam.

ahmet ve mehmet altan kardeşlerin türkiye için şans olduklarını düşünüyorum. doğrusu bilge ve aydın insanlar. birinin kalemine diğerinin yüzüne (mehmet altanın ekran yüzüne):) sağlık..
zaza bahtiyar - 15.08.2010 20:34
altan ailesine tüm içtenliğimle başarılar dilkiyorum
Bu sayfaya yorum yazarak tarihe not düşün.
1

Share on Facebook