
Âzürde, tüm incinmişlerin bir araya gelerek mırıldandıkları bir dua gibi... Sızı, kendiyle yüzleşmeye davet ediyor okurunu ve de her insanı... Yolcu, bir olgunluk masalı; inanmaya ve bildiğinden şaşmamaya odaklı. Kapalı, tekrar tekrar okunması cesaret isteyen bir masal; masala en yakın masal, bir kara masal... Buyurun, Binbir İnsan Masalları’na...
Cem Mumcu’nun Binbir İnsan Masalları serisinin beşinci kitabı yayımlandı: Hayat Gerçeğe Perde. 113. ‘masal’da kalmıştık, oradan devam ediyoruz. 27 ‘masal’ı var Cem Mumcu’nun bu kitapta; 139’da kapatmış defteri. Şimdilik... ‘Masal’lar, bin bir çeşit insana, insanlık haline ait. Birçoğunu yaşamış, başka birçoğuna da tanıklık etmiş olabilirsiniz. Tam da bu nedenle onların gerçekte ‘masal’ olmadığını iddia edebilirsiniz. En azından ruhunuzun, masalın bu kadar dolayımsızına, bu kadar sert olanına, bu kadar kısasına alışık olmadığını söyleyebilirsiniz. Ama o yine de bir ‘masal’dır. Her şey bir yana, hem çok yakın hem de çok uzak oluşu nedeniyle bir ‘masal’dır. Cem Mumcu, her birimize ait olabilecek yaşanmışlıkları anlatırken diğer yanıyla da öyle bir mesafe takınmış ki, kimsenin üzerine alınacağını, masalını sahipleneceğini sanmam! Hatta yazarın kendisinin bile. Oysa belki de 121 numaralı Yastık masalı, Mumcu’nunkidir... Yine de hem bir eğretilik vardır bu ‘tahmini’ ilişkide hem de Binbir İnsan Masalları’nın kahramanları öylesine hapis, öylesine katı bir gerçeklikle çevrelidir ki, hayır, herhangi bir kişinin oradaki herhangi bir masalın kahramanı olabileceğine kimse inanmaz, inanmak istemez. Bize öğretilen masallarda da öyle değil midir aslında? En güzel masalın bile sadece bir masal olduğunu, erişilmezliğini biliriz. Fakat her masaldan da bir ders çıkarırız kendimize. Özetle Cem Mumcu, daha baştan ‘masal’ diyerek okuruyla anlaşır gibidir: Bu, nasıl olacağını kestiremeyeceğimiz, biraz gerçek ama biraz da hayal bir yolculuktur.
Tedirginlik ve sessizlik
Masallardaki kahramanların ‘hapis’liği durumundan çağrışımla, ‘tedirginlik’ duygusu üzerinde dolanmak mümkün. Her biri çok ‘acıklı’ ya da ‘trajik’ olmasa da, (mesela, Yastık masalından bir durum komedisi çıkabilir pekâlâ. Ya da Endişe Senfonisi dramatik yapısına rağmen güçlü bir romantik çağrışıma da sahip) tedirgin bir tonu var masalların. Kapağını kapattığınızda hissettiklerinizi tedirginlik, ağırlık, karanlık sözcüklerini kullanarak tarif edebilirsiniz. Kendinize mukayyet olup bu duyguyu abartmamayı başarabilirsiniz ama galiba yazarının konumladığı yer anlamlı. Şöyle ki:
Sessiz bir yerden yazıyor masallarını Mumcu. İçinden. Her ne kadar bunun henüz ulaşılmamış bir amaç olduğunu söylese de bir masalında: “Kendim en büyük perdeyken mânâya, başka perdeleri nasıl yırtabilirim ki? Bildiklerim beni taşıdıkça, yani bildiklerime tâbi iken nasıl görebilirim ki? Bildiklerimin üstünden nasıl düşebilirim? Susmalıyım... Susunca duyabilirim. Susunca dinleyebilirim. Dinlediğimde anlayabilirim.” (Makber’in de, anlattığı şey bambaşka olduğu halde nihayetinde sessizliği öneren bir roman olduğunu hissetmiştim.)
Belki bu ‘iç’li hâl; belki sessizliğin kendisi, anlatılan masallara tedirginlik katıyor. Bazıları kendiliğinden, kendi yolunda akıp gidiyor; nereye gittiğini fark etmeden bir de bakıyorsunuz ki, varmışsınız bile o son noktaya; cümlenin bitimine... Galiba öyle masallarda ne söylendiği, nereye gidildiği gibi ayrıntılar da önemini yitirmiş oluyor; amaç dillin ritmine uymak ve salınmak oluyor. Kimilerinde, cümlenin bitimine varmışsanız bile yola devam edemiyorsunuz; aklınız kalıyor geride çünkü. Sizi mıhlıyor kendisine hatta!
Ve fakat bir de masalların kendisi tedirgin kılıyor okuru... Çünkü tüm o “biraz gerçek biraz hayal” sözüne rağmen, gerçek hikâyelerdir anlatılan. Mesela, Mediagnosia (numara 125) isimli masal, tam da hayatı perdeleyişimize, perdeleyenlere işaret eder gibidir. Kendinden geçmiş, bir türlü ayıltılamayan bir adamın etrafında oluşan kalabalığın, kamera ve mikrofon gelmesinden sonra yüzlerini kameraya, sırtlarını adama dönüp bir diğer yorumla adamı perdeleyip- nasıl da kendi yeni, yapay gündemlerine odaklandıkları anlatılıyor. Her birimiz perdelenebilir, perdeleyebiliriz...
Telaşsız konuşan biri...
Veya sonuçla ilgili tüm yönlendirmesine rağmen sonucu hayal gücünüzle değiştirebileceğinizi umut edeceğiniz masallar var... Aksak Semai, mesela... En etkileyici masallardan biri bence... “Nereye kadar dans edebiliriz sevgilim?” diye sormalı belki de insan, sevgilisine, çocuğuna, annesine... Bitimsiz bir dans, aslında bu masal...
Saklı, baştan bir trajedi, hikâyesi adında saklı! Âzürde, tüm incinmişlerin bir araya gelerek mırıldandıkları bir dua gibi... Bir olmak, birlik olmak, tam olmak, doğa olmak, Allah olmak... Sızı, kendiyle yüzleşmeye davet ediyor okurunu ve de her insanı... Tek olmak, aksak olmak, topal olmak, eksik olmak ama yine de ‘olmak’. Yolcu, bir olgunluk masalı; inanmaya ve bildiğinden şaşmamaya odaklı. Gitmektir asıl amaç, neye ve nereye gittiğinin bir önemi yoktur; gittiğinde zaten ona ve oraya gitmiş olursun! Kapalı, tekrar tekrar okunması cesaret isteyen bir masal; masala en yakın masal, bir kara masal... Bu bir itiraf mı yoksa bir hayal kırıklığı mı, kim karar verecek? Elma, bir şiir masal. Hem dramatik hem laubali. Fakat kadın olanla adam olanın ilişkisi belki de Adem’le Havva’dan bu yana hem dramatik hem de laubali değil mi?
Bu kitapta yazar, yavaş, sakin, telaşsız, nerede durduğunu, nereden baktığını bilerek konuşan biri gibi. Sadece masallar anlatmıyor, sorular da soruyor arada bir: “Ateşten korkmayı düşünün. İçine girip tümüyle yanıp kül olduğunuzda ateşten korkar mısınız? O zaman ‘zaten hiçbir şey olduğumuzu’ düşündüğünüzü biliyorum. Oysa öyle değil. Size şimdiki halinizi bir varoluş olarak gösteren ama bir kül olarak yok olduğunuzu düşündürten ne?” (Numara 131. Bitmeden Başlamayan)
SEMA ASLAN Radikal Kitap
Kitapla ilgili teknik bilgiler ve sipariş şartlarını görmek için bu linki kullanabilirsiniz...
| |
 |