Güngüren’deki bombalı saldırının üzerindeki esrar perdesi henüz aralanmadı ama, konu Ahmet Altan ve Umur Talu arasında sitemkar bir polemiğe dönüştü. Altan, Talu’nun bombacı diye tutuklanan sanığın Silopi’ye giriş yaptığını nerden öğrendiğini sorarken; Talu da, Hürriyet gazetesi ve Bakan ile yan yana konulmasından üzüntü duyduğunu söylüyor.
Özetleyeyim:
17 insanın katli içimi kavurur, bir masumun haksız suçlanıp acı çekmesi de acı verir.
Ergenekon tipi yapılardan tiksinirim; kim olursa olsun, henüz zanlı (veya sanık) sayılanların suçlu diye teşhirinden de.
Bunların sonuçlar açısından nitelik ve nicelik farklılıkları olabilir; ama bunlara bakarken, özünde vicdan, akıl ve meslek anlayışım birdir. Yanılırım zaman zaman, yanlış da yaparım, ama temelim budur, haksızlık etmemeye uğraşırım.
Öyle
"manipülasyon, hükümet aklamacısı" gibi isnatlar ise canımı sıkar.
Bunca seneyi ve onca kukayı
"üflemeli çalgı" olmak için devirmedim!
Meramımı iyi anlatamamış olabilirim, kimi hassasiyetleri(mi) biraz ıskalamış da. Gerektiğinde çok üzülür, içten özür de dilerim.
Ama, bu ülkede
"çok sesli basın" a bir ses kattığını düşündüğüm Taraf’tan bir meslektaş beni arayıp
"Onun suçlu olduğundan eminsiniz, değil mi? Silopi’den giriş yaptığından da" filan diye buyurduğunda, nazik sesini telefonda kırmamak için söylemediğimi, onca yılın hatırına
Ahmet Altan’ a diyeyim:
Benim, gazete haberlerini, "iddialar"ı alt alta getirip "
sorular sormalı" diye giden bir yazımı "kesin suçlama, masumiyete saldırı" diye yorumlar ve üstümde gölge bırakırken... "İddia"nameleri, hatta "iddia"name öncesi "iddialar"ı kesin kanıt, suçun belgesi, mahkumiyet gibi sayfa sayfa sunanlar için de aynı hassasiyeti görmek isteriz bu pistlerde. Bir de ricam olacak:
Ne derseniz deyin de, beni öyle
"Bakan’ın sözleri" ve
"Hürriyet’in haberi"yle pek
"yan yana" koymayın!
Ben burada, yalnız başıma kalayım. Öyle, herhangi bir hizaya girmeden, dağınık! Daha ziyade, bir ağaç gibi tek ve hür...
Ahmet Altan / Taraf (7 Ağustos 2008)
Sacco ile Vanzetti
Joan Baez’in onlar için yazdığı şarkı bir aralar bütün dünyada söyleniyordu.
İki İtalyan anarşistiydiler.
Birinin adı Sacco, diğerinin adı Vanzetti’ydi.
İki kişinin ölümüyle sonuçlanan bir cinayetin sorumlusu olarak tutuklandılar.
Suçlu olmadıklarını söylediler.
Gösterdikleri tanıklar İngilizceyi kötü konuşan İtalyanlar’dı.
Mahkeme onlara pek aldırmadı.
Sanıkların “suçsuzuz” demelerine de aldırmadı.
Ortada “kanıt” yoktu, ona da aldırmadı.
Daha sonra başka bir mahkûm, o cinayeti bir çeteyle birlikte işlediğini itiraf etti ama ona da kimse aldırmadı.
İtalyan olmaları, anarşist olmaları “suçlu” sayılmalarına yetti.
Yedi yıl hapishanede yattıktan sonra elektrikli iskemlede idam edildiler.
Yıl 1927’ydi.
Son sözleri “biz masumuz” oldu.
Aslında onların idam edilmeleri, Amerikan adaletinin taammüden işlediği bir cinayetti.
Amerikan adaleti de, Amerikan toplumu da bu ağır yükten kurtulamadı.
Onlar için şarkılar söylediler.
Kitaplar yazdılar.
Piyesler sahneye koydular.
Ama o vicdan azabını hep hissettiler.
Onları suçlayan haberler ve yazılar yerine, onları savunan güçlü haberler ve yazılar yayınlansaydı o iki masum insan kurtulur, koca bir toplum derin bir pişmanlıkla yaralanmazdı.
Aradan seksen yıldan fazla geçti.
Yıl 2008.
Türkiye’de hapiste sekiz kişi var.
Kürtler.
Bu insanlar, Güngören’deki bombalı saldırının “suçluları” olarak toplumun önüne atıldılar.
Aralarından birinin bombayı “bizzat” attığı söylendi.
Hürriyet gazetesi manşetinden, Hüseyin Türeli isimli bu sanığın, “bombayı patlatıp seyrettim” dediğini iddia etti.
Sabah gazetesinde Umur Talu, Türeli’nin bir başka bombacıyla birlikte Silopi’den Türkiye’ye giriş yaptığını yazdı.
İçişleri Bakanı ve İstanbul Valisi, “bombalı saldırının faillerinin ele geçirildiğini” açıkladı.
Hürriyet gazetesi manşetine taşıdığı “ifadeyi” gösteremedi, bir insanı çok ağır biçimde suçladıktan sonra sanki böyle bir haber yapmamış gibi davrandı.
Umur Talu, yazdığı iddianın kanıtlarını ortaya koymadı.
Bakan ve Vali, bu sanıkları neye dayanarak “bombacılıkla” suçladıklarını ayrıntılı bir şekilde belirtmediler.
Hükümet bu konuda, “ikna edici” bir açıklama yapmadı.
Hep birlikte bu insanları “bomba atmakla” suçladıktan sonra hep birlikte çekildiler.
O sekiz kişi hapiste kaldı.
O sanıklara ne poliste, ne mahkemede bombayla ilgili bir soru sorulmadığı anlaşıldı.
Zaten “bomba atmak” suçundan değil “yardım yataklıktan” tutuklandılar.
Dün Taha Akyol, Milliyet gazetesinde, sanık Türeli’nin “bombayı patlattım, seyrettim” dediğinin yalanlanmasının “önemsiz bir ayrıntı” olduğunu yazdı sütununda.
Bilmiyorum hapiste olan kendisi ya da bir yakını olsaydı, böyle ağır bir iftirayla damgalanmak gene “önemsiz bir ayrıntı” gibi mi görünürdü kendisine?
Cevap veremeyecek bir durumdayken Hürriyet’in manşetinde “Taha Akyol ‘bombayı patlattım, seyrettim’ dedi” diye bir haber okusaydı, bu durumu gene bu kadar hafifseyerek kabul edebilir miydi?
“Önemsiz bir ayrıntı” der geçer miydi?
Sanki kendisi için böyle bir iddia ileri sürülseydi, kendisine böyle bir iftira atılsaydı biraz daha ciddiye alırdı gibi geliyor bana.
Ama başkası için olunca “önemsiz bir ayrıntı” gibi gözüküyor demek insana.
Bazıları için “vicdan” da bazen “önemsiz bir ayrıntı” olabiliyor.
Şimdi asıl soru şu:
Niye bunca insan hapisteki bu sanıkları böyle suçlamak için ortaklaşa hareket ediyor?
Niye böyle bir suçlama orkestrası ile karşı karşıyayız?
Polis sorgusundaki suallerden, mahkemenin sorduğu sorulardan, tutuklama gerekçesinden artık hepimiz biliyoruz ki bu sanıklar “gerçek bombacı” değil.
Gerçek bombacı dışarıda dolaşıyor.
Belki bu olayın içinde bir rolleri vardır, belki aralarından bazılarının “gerçek bombacıyla” bir ilişkisi hatta işbirliği bulunuyordur, bilmiyorum.
Ama mahkemenin “bomba atmaktan” tutuklamadığı bu insanların “bombayı attığına” bizi inandırmak için bu çaba nereden kaynaklanıyor?
Bu çaba, sadece bu insanları suçlamıyor aynı zamanda “esas bombacıyı” da gözlerden saklıyor.
Hükümetin de içinde rol aldığı “gerçeği saklama” konusundaki bu ortak eylem kuşku verici işte.
Bu kuşkuyu Taha Akyol’un yazarı olduğu Milliyet gazetesi’yle Vatan gazetesi de paylaşıyor.
Daha önce Akşam gazetesi de bu konudaki kuşkularını birinci sayfasına taşımıştı.
Bu, dalgalar halinde yayılan ciddi bir kuşku.
Asıl suçlular dışarıdayken “çeşitli nedenlerle” başka insanların suçlanmasına daha önce de rastladı insanlık.
Sacco ile Vanzetti bunların en unutulmazlarıdır.
Onlar kurtarılabilirdi, başkalarının hayatlarını “önemsiz ayrıntılar” olarak görenlerin kurbanı oldular.
Biz de yeni kurbanlar mı vermeliyiz?
Yazı yazmak, suçsuzları kurtarmaya yaramıyorsa ne işe yarıyor?
Gerçek suçluyu yakalayamayan bir siyasi iktidarın insafsız yalanlarına destek olmaya mı?
*******
Umur Talu (4 Ağustos 2008)
İstihbarat çuvallaması (mı)?
DTP, özellikle "duyarlı" Ahmet Türk, kınamış oldukları katliamda "Güngören faillerinin adının konması"ndan sonra, önemli, ciddi, derin ve yüzü ile sesi her yana dönük bir açıklama yapabilmeli.
"PKK’nın üstlenmediği" söylenen bir olayda "katliam sanıkları"nın "PKK’lı çıkması"nın da bir izahı olmalı. Peşin hüküm vermek şart değilken, katliam bombasına başka fail isimleri takanların da izahatı bulunmalı.
Bir de aşağıdaki sürece şaşırmalı, soruları eksik etmemeliyiz.

1. Kayıtlara göre, kasım ayında Silopi’de sahte pasaportla giriş yapan
"bir kişi" yakalandı.
Bülent Öztürk adındaki kişiyle birlikte (yakalanmayan)
"Bir Kişi Daha" giriş yapmıştı.
2. Öztürk, bir patlayıcıdan da sorumlu tutuldu ama delil bulunamayınca serbest kaldı.
3. Kısa süre sonra Ankara’dan uyarı geldi:
"Öztürk çok tehlikeli bir bombacıdır." 4. Öztürk kayıplara karışmıştı...
5. Belki de karışmamıştı!
6. Sonradan dendiğine göre, İstanbul polisi bir ay boyunca
Öztürk’ü izlemeye aldı.
7. Aralık’ın 24’üydü. Açıklamaya göre,
Öztürk, İstanbul Mecidiyeköy’de metro için
"Akbil" alırken üstüne atlayan bir polis tarafından yakalandı. İki keskin nişancı da gerekirse vurmak için tetikteydi...
8. "Yenibosna’daki hücre evi" nden çıktıktan sonra da izlenmiş,
"bombalarla yakalanabilmesi için" bu kadar süre beklenmiş, metroya bomba koyacağı anlaşılınca yakalanmış, üstünde iki tip düzenek ile ölüm oranını artırmak için bilyeler de yüklenmiş 3.5 kilo A 4 patlayıcı ele geçmişti.
9. Kimi açıklamada, ilk bir ay önce Silopi’de yakalanıp bırakılan
"bombacı"nın
"aylarca izlendiği" bile söyleniyor, kimi açıklamada ise
"6 bin kilometre takip edildi" deniyordu.
10. Ocak 2008’de,
"Diyarbakır bombacısı"nın da
Öztürk ile
"aynı ekipten" olduğu belirtildi.
11. Kasımda Silopi’den giriş yapan
"Bir Kişi Daha"nın kimliği aylar sonra ortaya çıktı.
12. O da
Öztürk gibi
"aylarca izlenmiş" miydi,
"bombalarla yakalanması için beklenmiş" miydi,
"günlerce takip edilmiş" miydi... Tam bilmiyoruz ama özellikle
"bombalarla yakalamak için beklemek" üstüne laflar mevcuttu.
13. "Bir Kişi Daha" nın Güngören’de bombayı koyup patlatan
Hüseyin Türeli olduğu şimdi açıklanıyor veya onun da Silopi’deki ikinci kişi olduğu iddia ediliyor.
14. O zaman tekrar ve tekrar sormak gerekiyor:
a) Güngören’de bombaları koyan ve bir süre sonra hücre evlerinde kolayca yakalanan Hüseyin Türeli (ve diğer 7 kişi) de günlerce (aylarca) izlenmiş miydi? b) Bombalı yakalanması için günlerce (aylarca) beklenmiş miydi?
c) Böyle ise, metro bombacısı yakalanabilirken o neden ıska geçildi? d) İzlenmemişse bile, diğeri yakalandığı halde, onunla aynı tarihte girdiği söylenen
Türeli nasıl atlandı?
e) Metro kapısında bomba yüklü birini yakalamak istihbarat ve emniyet başarısı ise, aynı yollarda hareket halindeki bir diğerini yakalayamamak istihbarat ile emniyetin nesi olabilir? f) Günlerce, aylarca izleme ve bazen yakalayıp bazen ıskalama işlerinin sorumluluğu nasıl bir şeydir?
g) İzlenen bombacıların bazen serbestçe dolaşabilmesinde başka bir zaaf da var mıdır!
Ahmet Altan (5 Ağustos 2008)
Kuşkulu işler
Adaletin asıl amacı suçluları yakalamak değildir.
Adaletin asıl amacı masumları korumaktır.
Suçluları, masumları koruyabilmek için yakalayıp cezalandırır.
Ve, adaletin en büyük endişesi bir suçsuzu cezalandırmaktır.
“Bir suçsuz mahkûm olacağına, bin suçlu cezasız kalsın” anlayışı adaletin belkemiğini oluşturur.
Biz, adaleti bir tür “intikam” gibi gördüğümüzden bizim için “cezalandırmak” asıldır, arada suçsuzların da kurban edilmesine pek aldırmayız.
Hatta kurban ayinleri düzenleriz.
Son Güngören saldırısıyla ilgili yakalananlar konusunda doğrusu adaletin bütün ölçülerine dikkat edildiğine pek emin değilim.
İçişleri Bakanı’nın, onu desteklediğini açıklayan AKP hükümetinin, hükümetin bu olaydaki tutumuna destek olmaya koşan medyanın açıklamaları bende çok ciddi kuşkular uyandırıyor.
İçişleri Bakanı, “suçluların” yakalandığını ve kesin kanıtların bulunduğunu söyledi.
Hürriyet gazetesi, yakalananlardan “bombacı” Hüseyin Türeli’nin “bombayı patlatıp seyrettim” diye ifade verdiğini manşetten duyurdu.
Sabah gazetesinden Umur Talu da, Türeli’nin bir başka “bombacı” ile birlikte Silopi’den giriş yaptığını yazdı.
Bakanın sözleriyle Hürriyet gazetesinin haberini ve Talu’nun yazısını yan yana koyduğunuzda Türeli’nin “suçluluğuna” inanmamak mümkün değildi.
Üstelik “bombacının” sözleri insanları öfkeden çıldırtabilirdi.
Ama bir sorun vardı.
Bütün bu “kesin kanıtlara”, “patlattım seyrettim” türünden net itiraflara, Silopi’den giriş yaptığına dair bilgilere rağmen mahkeme Türeli’yi ve arkadaşlarını “bomba atmaktan” değil “örgüt üyesi olmaktan” tutukladı.
Kanıtlar, itiraflar, bilgiler bu kadar sağlamsa bu sanığın “katliam” suçundan tutuklanması gerekirdi.
Neden örgüt üyeliğinden tutuklandı?
Ya bakan ve medya yalan söylüyor ya da mahkeme yanlış nedenle tutukladı.
Eğer ortada bir yalan varsa bunun iki dehşet verici sonucu olacak.
Birincisi, “bombayı atmamış” birileri işlemedikleri bir suçtan cezalandırılacak.
İkincisi, suçsuz birileri suçlanarak “asıl suçlular” saklanacak.
Çünkü “bombacı” ilan edilen Türeli gerçek “bombacı” değilse, ele geçirilmemiş ve artık “aranmayan” bir başka bombacı olmalı.
Bu karışık ve kuşkulu durumun aydınlığa kavuşması için İçişleri Bakanı’nın, bu sanığın bomba attığını belgeleyen kanıtları açıklaması gerekir.
Hürriyet’in “patlattım seyrettim,” sözlerinin yazılı olduğu ifadenin tutanağını yayınlaması gerekir.
Onlar bunları yaparsa, o zaman da dönüp mahkemeye “neden bomba atmaktan ve katliamdan tutuklamadınız” diye sorarız.
Beni, AKP hükümeti ile medya arasındaki bu “koordinasyon” kuşkulandırıyor.
Sadece bakan konuşmuş olsaydı ya da sadece Hürriyet yazmış olsaydı, “bir hata yapmış olabilirler” derdik ama böylesine bir “uyum” insana “hatanın ötesinde” bir şeyler olabileceğini düşündürüyor.
Bilmediğimiz bir şeyler mi oluyor?
Bir şeyleri saklamak için işbirliği mi yapılıyor?
Bu arada, PKK bir açıklama daha yaparak “Güngören olayıyla bir ilgisi olmadığı” konusunda ısrar etti.
Daha şaşırtıcı olanı ise Alman İstihbarat Teşkilatı başkanının Bild gazetesine bir demeç vererek, “bunun PKK’nın işi olmayabileceğini” söylemesiydi.
Alman İstihbarat Teşkilatı neden bir başka ülkedeki bir patlamayla ilgili açıklama yapsın?
Bir istihbarat teşkilatının böyle tuhaf bir iş yapması için çok önemli bir nedeni olmalı.
O neden ne?
Sadece bakanın iddialarına, Hürriyet’in yazdıklarına, PKK’nın açıklamalarına, Almanların sözlerine dayanarak durumu anlamaya çalışmakla yetinmedik elbette.
Arkadaşlarımız Türeli’nin oturduğu mahalleye gitti, akrabalarıyla ve mahallenin muhtarıyla görüştü.
“Bombacı” ailesiyle birlikte yaşıyordu.
Kandil’den geldiği, Silopi’den girdiği söyleniyordu ama mahallenin muhtarı, “beş yıldan beri bu mahallede oturuyor ” diye ikametgâh ilmühaberinin üstüne el yazısıyla not düşüyordu.
Sanık bir tekstil firmasında çalışıyordu.
Bordro dökümleri vardı.
Kandil’de bulunduğu iddia edilen dönemde yattığı hastanenin kayıtları bulunuyordu.
Bu işte bir tuhaflık hissediliyor.
Türeli belki gerçekten suçludur, bunu bilemeyiz.
Ama İçişleri Bakanı ile Hürriyet’in kanıtları ve ifadeleri mutlaka göstermesi gerekiyor.
Aksi takdirde bütün bunların bir plan dahilinde yapıldığı, birilerinin insanları kandırmak için özel bir senaryo yazdığı kuşkusundan kurtulamayacak hiç kimse.
AKP, asıl suçluyu saklamak için gizli anlaşmalar mı yapıyor?
Şu sırada dokunulmaması gereken bir “asıl suçlu” mu var?
Hürriyet’in yayınladığı ifadenin tutanağı nerede?
O tutanak varsa mahkeme onu niye göz ardı etti?
Talu’ya, sanığın Silopi’den bir başka bombacıyla birlikte giriş yaptığını kim söyledi?
Bu iddianın kanıtı ne?
Türeli katil mi yoksa bir senaryonun kurbanı mı?
Bombayı o attıysa niye “bombacılıktan” tutuklanmadı?
O suçsuzsa, asıl suçlu kim ve nerede?
Adaletin amacı suçsuzları korumaktır.
Komploların amacı suçluları saklayıp suçsuzları mahkûm etmektir.
Adaletle mi, komployla mı karşı karşıyayız?
Güngören’de ölen masum insanlara, o insanların acı içindeki yakınlarına, öfkeyi ve ıstırabı ruhunda hisseden milyonlarca insana karşı bir sorumluluğumuz varsa, bu sualin gerçek cevabını bulmak zorundayız.