10.01.2009 Cumartesi 02:24
USD 1.5470    EUR 2.0930    EUR/USD 1.3520    IMKB100 26470 / 260
 
Dumanlı: Tayyip Erdoğan’ı yasaklasanız Mandela olur
12.08.2008 03:35
12 Punto 14 Punto 16 Punto 18 Punto
Dumanlı: Tayyip Erdoğan’ı yasaklasanız Mandela olur Anayasa Mahkemesi’nin AK Parti’yi kapatmamakla aslında kendini kurtardığını vurgulayan Ekrem Dumanlı, “Anayasa Mahkemesi ve yargı siyasallaşma üzerine kötü bir imaj ortaya koydu. Neredeyse CHP’nin noteri haline geldi” diyor. HaberX’e konuşan Dumanlı’ya göre siyasette sadakat yoktur; Özal’ı generallerinin tavsiyesinin aksine iktidar yapan vatandaş daha sonra öyle ağır cezalandırdı. Bu durum AK Parti için de geçerli.
Hülya Okur’un Zaman Genel Yayın Müdürü Ekrem Dumanlı’yla yaptığı söyleşinin ikinci bölümü

Ahmet Hakan ‘kim kime yakın’ diye başladığı, Gül’e ve Erdoğan’a eşit mesafede ya da mesafesizlikte olduğunuzu belirttiği yazısında, “Bir gün Abdullah Bey tarafından, "Ekrem... Bu iş böyle gitmez... Artık safını seçmelisin" diye sıkıştırılsa... Gazeteciliği bırakır da yine bir seçim yapmaz.”şeklinde görüş beyan etmiş. Böyle bir şey varsa buna tarafın tarafsızlığı mı demek lazım?

Ahmet’in hinliği bu. Hinlik yapmış. İnsan olarak siyasetçilerle ilişkiler ayrıdır ama bir takım tutar gibi yaklaşmak ayrıdır. Ben insan olarak Deniz Baykal’la çok samimiyimdir. Hatta biz beraber bir sinemaya gitmişiz, filmin on dakikalık arasında gazeteciler geldi haber yapıldı. Aleyhine de bir sürü şey yazıyoruz, geçen gün anjiyo oldu, duyar duymaz telefon ettim, “Geçmiş olsun, nasılsınız, bizi korkuttunuz” dedim. Bu ayrı bir şeydir, Baykal’la, Erdoğan’la, Muhsin Yazıcıoğlu ile insan olarak bir ilişkinizin olması ayrıdır ama görevinizi yaparken çok incitmeden, kırmadan haberlerini yapmak ayrıdır… Ben bu konuda çok önemli, ölümcül darbeler vurduğunu düşünüyorum. Bu kadar hırpalamaya, rencide etmeye gerek yok. Ahmet’in muzipliğine veriyorum. Ama temel duruşum da odur. Neden ikisinden birini tercih edeyim yani?

Yine Ahmet Hakan sizin, en tatsız konuları, çok aşırı bir kibarlık içinde ele aldığınızı söylerken, Baykal’a karşı ödünsüz, Erdoğan’a karşı incelikli, Ağar’a karşı ise sorgulayıcı bir çizgi adamı olduğunuzdan, avantajınızın dersinize iyi çalışmanız, dezavantajınızın da espri anlayışından mahrum olduğundan bahsediyor. Sizce de laubaliliğe kaçmamak bir dezavantaj mı?

 

Seçim olduğu gece, biz Fikret Bila, Murat Yetkin falan TRT’deyiz. Ben bir iki defa-Sayın yetkili demişim. Murat dedi ki: ‘Canlı yayındayız, bırak bu sayını falan’ dedi. Ya Muratcığım, TRT’deyiz, ayıp olmasın dedim. Eskiden edebiyatı şöyle tanımlardık, Mükteza-i hal ve makamı mutabık söylenen söz. Ne demek bu? Mükteza-i hal, yani halin gerektirdiği ve makamın gerektirdiği. İnsanlar hal ve makamı çok karıştırdıkları için zaman zaman mutsuzluklar da yaşıyorlar. Mesela, Genelkurmay kışlada, hal ve makam disiplini gerektirir. Bir el hareketi, bir kaş işareti her şeyi idare eden orkestra şefi Genelkurmay Başkanı. Ama Genelkurmay başkanı, aynı disiplini evine taşısa, çocuklarına yat-kalk yaptırsa felaket olur veya evindeki yumuşaklığını kışlaya taşısa bir felaket olur. Televizyon programı yapıyoruz, Ahmet’e ne diyeyim ki, ben orada fıkra mı anlatayım?

Yakından tanımayan için söyleyeyim, oldukça sempatiksiniz, espri yeteneğiniz oldukça var görüküyor.

Sağolun , teşekkürler.



Bir eleştiri de Umur Talu’dan gelmiş….Umur Talu, eski Ankara Büyükelçisi olan Eric Edelman’la beyin fırtınası yaptığınızı söylemenizi eleştirmiş, bir gazeteci için elçi haber kaynağı olur, Ya ziyaretçi gibi ağırlar, sonra "bay bay" deyip uğurlar; ya da sorularıyla yorar” demiş. Gazeteciyi danışman ve cemaat üyesi olması dışında bir elçi ile beyin fırtınası yapamaz duruma getiren nedir?

Ben Umur Talu’nun eleştirilerine katılmıyorum. Edelman Sabah’a bir eleştiri yapmıştı, herhalde ondan rahatsız oldular. O zaman konsoloslukta bir yangında mı, kazada mı onun cenazesi için geliyorlar. Gazeteyi de ziyaret etmek istediklerini söylediler. Gazeteyi ziyaret etmek isteyen kim olursa olsun, Doğu Perinçek ziyaret etmek istedi, buyurun dedim. Gayette güzel bir görüşmeydi, üyelerinden bir tanesi biraz kibar olmayan laflar söyleyecek oldu, İşte binayı kahverengiye boyasaydınız gibi, oradan başladı, lüzumsuz şeyler söylüyor. Doğu Perinçek, kusura bakmayın, arkadaşımız biraz heyecanlı gibi bir şey söyledi. “Yoo, estağfurullah, bizim geleneğimizde misafire saygı esastır” dedim. Söylediği şeyler çok yaralayıcı değil zaten. Sonra Yeni Şafak’a röportaj verdiğinde, sormuşlar, ”Nasıl karşılandınız Zaman’da?” diye. Türk adet ve göreneklerine göre karşılandım demiş. Sonra sordum, gelmişken bir röportaj düşünür müsünüz? Edelman sıradan bir büyükelçisi değil, bir Amerikan büyükelçisi, ikincisi, beyaz saraya çok yakın, yazarlarımızı da davet etsem, onlarla bir Ortadoğu sohbeti yapabilir miyiz? Ben dış haberler sorumlusu ve ilgili arkadaşları davet ettim. Abdülhamit Bilici, Mehmet Yılmaz vardı, bir de bunun yanında Şahin Alpay’ı, Nevval Sevindi’i çağırdım. Bizim orda çok ağır sorularımız var. Mesela Şahin Alpay, “Ben Amerika düşmanı değilim ama Bush yönetimine şiddetle karşıyım” dedi. Bunlar konuşuldu ve yazıya da intikal etti. Ben orada bir önsöz yazmışım, Büyükelçi Zaman’ın misafiriydi, onunla beyin fırtınası yaptık. Ne olmuş? Bunda ne mahsur var? Her gazete yapar… Her şeyin bir ilki var, bu mu eleştirdiği şey? Edelman Murat Yetkin’e telefon açsaydı, Biz Radikal Ankara temsilciliğini ziyaret etmek istiyorum hatta gelmişken muhabir yada yazarlarınızla mülakatta yaparım deseydi, Hayır mı diyecektiniz? Çok iyi bir röportajdı aslında. İnternette çıkan bir haberin doğru olmadığını ve bunun Sabah ve Yeni Şafak’ta yazılmasına kırıldığını söyledi, biz onu intikal ettirdik. Evet, Edelman haklıdır, Sabah ve Yeni şafak haksızdır falan da demedik. Ama çok alınganlıkla karşıladılar. O günden bugüne niye geldi bir büyükelçi diye aklımdan geçmedi? Bize şu soruyu da sorsaydın, bu soruyu da sorsaydın diyorlar. Kardeşim onu da siz sorun ya! O anda aklımıza gelen bütün soruları sorduk.

ABDULLAH ÖCALAN STALİNİST BİR ÖRGÜT ÜYESİ GİBİ

Doğu Perinçek demişken, Terör örgütü elebaşısı Abdullah Öcalan’dan gül alırken çekilen fotoğrafa da değinen Doğu Perinçek, “O fotoğraf, son 50 yılın en çok yayınlanan resmi” İfadesini kullanmış, “Türkiye Apo’yu birlik ve beraberlik için kullanamıyor, avucundaki insanı ABD ve Avrupa kullanıyor” demişti. Sizce Apo’nun önüne gülleri sermek bu vahşeti durdurur mu?

Apo üzerinde ben ne ciddi bir bilimsel çalışma yapıldığını gördüm, ezber üzerinden konuşuyoruz hepimiz, bebek katili, bebek katili… Tamam ama hiçbir psikologun bu konuda bir şey yazdığını görmedim. Halbuki en çok merak ettiğim şey bu. Kimdir bu adam, nasıl bir psikolojiyle örgütünü yönetiyor? Uzaktan bakınca Stalinist bir örgüt üyesi gibi. Stalin’e çok benzetiyorum. 30 senelik bir örgüt bu. Hiç mi içinde bir lider adayı çıkmaz? Zaman zaman sağ kol, sol kol gibi adamlar çıkıyor ama gözden kayboluyor. Kaç yıldır tek kişilik hücrede kalıyor. Dünyanın herhangi bir yerinde bu kadar karizmatik ve örgütüne hükmeden, örgütünü her olaya sevk edebilen bir adam bu kadar sene ek başına bir hücrede kaldığında, hele hele o örgütün bir de siyasi kanadı olduğu söyleniyorsa, bir şekilde bir çatlama olur ama içeride sanki bir korku var. Bana çok yakın birisi, “biraz Haşhaşilere benziyor tarzı“ dedi. Hakikaten öyle midir? İşin doğrusu Kürt aydınlar da bu konuyu çok konuşmuyor. Kürt meselesinin çözümü, Kürt aydınlarının cesaretinden geçiyor. Türk milliyetçiliğinin tehlikeli bir boyutu varsa, özellikle milliyetçi duyguları güçlü olan aydınların aklı başında ortaya koyacağı teorilerle ancak kurtulunabileceğini düşünüyorum. Radikal İslam varsa, ki var, hariciler diye bir grup var sonuçta. Öyle bir gurup ki, yalan söylemeyi, kâfir olmak sayıyor, diyor ki, “günah, kâfir eder insanı.” Biz de günah günahtır ama insan Müslüman olarak kalabilir. Yalan söylemiyor ama gidiyor, camide insan öldürüyor. Çünkü onu sapık, kâfir görüyor. Eğer radikal İslam diye bir tehlike varsa bunu ancak, aklında başında Müslüman aydınlar engelleyebilir. Apo kimdir, bu örgütü kurarken gizli bazı ittifakları var mıydı, Ergenekon’la yada başka bir Gladyo ile dolaylı yada açıktan irtibatı var mıydı? Ergenekon da şunu gördük ki, bazı roller dağıtılırken, ipler farklı insanların ellerinde olabiliyor, yönetildiğini bile düşünmeyen kuklalar çıkabiliyor, sağ-sol kavgasının 12 Eylül’de ortaya koyduğu en önemli gerçek de buydu.



12 Eylülzedelerden biri olarak, 16 yaşında 12 Eylül’ün ertesi günü bir yıl gibi bir süreyle cezaevinde kaldınız. Bu mahkûmiyetin davası bugün devam etseydi mahkemede neler söylemek isterdiniz?

Mahkumiyetim değil, tutukluğum. Mahkumiyetim olmadı, beraatım oldu. O zaman 12 Eylül’de davalar çabuk görülmüyordu. Konya sıkıyönetime bağlıyız, ve bunu ülke ocakları ve MHP davası olarak görüyor sıkı yönetim. Ankara’daki MHP davasıyla beraber görülmesi lazım. Dosyamız Konya’ya 3-5, ordan Ankara’ya 3-5 ay daha. Ordan tekrar Konya’ya gönderiyorlar, yerel bir dava diyorlar, ordan tekrar ana davanın bir parçası deniyor. 12 ay’a yakın dosyamız gitti geldi. Anakara Mamak cezaevine gittik, ilk mahkemede ben tahliye oldum ve ondan sonra beraat ettim. Kenan Evren’in sözüdür:” Hele bekleyelim de, şartlar olgunlaşsın” diye yapılmış bir psikolojik hazırlık safhasından, Süleyman Demirel’in 11 Eylül gecesi günde 40 kişi ölüyordu, 12 Eylül sabahı bir kişi bile ölmedi, 11 Eylül günü bizim hangi vermediğimiz yetkiyi 12 Eylül günü kullandınız?İkisinin arasında bir muhasebesinin yapılması lazım.

Düştüğü yeri öpüp kalkmak, harika bir deyim….Cumhurbaşkanına mekanında ne okuduğunu sorduğunuzda Cumhurbaşkanlarının anılarının yanı sıra Rusya’da, Orta Asya’da rejim çöktükten sonra 10 yıl içinde nasıl bu kadar zengin çıktığına dair merakını da ’Sale of the Century’ (Yüzyılın Satışı) isimli kitapta giderdiğini söylemişti. Bu hükümetin satışını yapamayacağı şeyler olarak neleri görüyorsunuz?

Türkçe’de satış kelimesinin negatif bir anlamı var. Tayyip Erdoğan, ülkemizi pazarlamak zorundayız demişti kıyameti kopardılar. Bunlar hep, tercüme hatası. Türkçe’mizi bozan en önemli şey, tercüme Türkçe’sine teslim olan filmler. Bütün kelimeler Türkçe ama cümle Türkçe değil. ‘Kendine iyi bak’dilimize oturdu ama böyle bir şey söyleyemez aslında Türkler. Bayım nasılsın?diyor mesela. Sokakta söylesen döverler. Kelimeleri Türkçe ama kalıp itibariyle İngilizce olan bir sürü cümle girdi dilimize. Türk Dil Kurumuna da kızıyorum, kelime avcılığı yapıyorlar. Geçen gün bir yerden geçiyorum,”Dream….”Ya rüya diye bir kelime varken dream’e ne gerek var kardeşim? Bu araştırma konusu bu. Şöyle bir araştırmanın yapılmasını çok isterdim. Bir dönem binlerce çocuğun adı, Menderes. Adnan Menderes’in asılmasını içine sindiremeyen vatandaş, çocuğunun ismini Menderes koyarak tepki de bulunuyor. Bugümn Menderes ismi çok az. Mesela Deniz Gezmiş’in asılmasını protesto etmek için bir dönem bir çok insan çocuğunun adını Deniz koyuyor. Bu isim koymaların sosyolojik ivmeyi gösteren bir yönü var. Sadece insan değil, iş yeri isimleri incelense toplumsal ivmenin, ibrenin nereye gittiği çok rahat analiz edilebilir. Bu tür şeylere kafa yorulmuyor. Rektörleri kim seçmiş de diye kıyamet koparken, Sezer zamanında hakkaniyetle seçiliyordu, onu da eleştir, bunu da eleştir. Birine sus, öbürüne konuş yanlış. Satılamayacak şeyler vardır, onur, gurur, vatanın kutsallığı…Vatanı vatan yapan insan. Vatanı kutsuyorsun, insanı dövüyorsun, böyle bir vatanperverlik olmaz. İnsanını, insanının geleceğini, onunla beraber bu ülkenin kutsallarını hiç kimse satmaz. Abdullah bey satmaz da, Baykal satar mı? O da satmaz. Biz aslında güzel bir milletiz, tek derdimiz gölgeler savaşı.



ANAYASA MAHKEMESİ NEREDEYSE CHP’NİN NOTERİ HALİNE GELDİ

Bu gölgeler savaşında neredeyse kapatılacak olan bir parti gündemimizdeydi

“AK Parti kapatılırsa ne olur, kapatılmazsa ne olur?” başlıklı yazınızda, kapatılmamasına karşın aylarca kapatılma endişesiyle yaşayan bir partinin çıkaracağı derslere değinmiştiniz. Bu ders çıkartma retoriğine bazı siyaset bilimciler AKP’nin hatalarından ders çıkarma kapasitesini eleştirerek katkıda bulundular. Sizce bu sarı kart, kırmızı karta dönüşür mü?

Valla dönüşebilir ama Türkiye’de herkesin, vatandaşın da cebinde bir sarı, kırmızı, mor kart taşıdığını unutmaması gerektiğine inanıyorum. 27 Mart bildirisi yapıldı, sonra halk yönetime el koydu. Çünkü insanlar incindi, rencide oldu, o metni yazan adamın da aklından şüphe etmek lazım. Ben de onu tanırım, bu kadar zayıf bir bildiri yazacağını tahmin etmiyordum. Kardeşim, kutlu doğum haftası yazılıp da, Genelkurmay’ın web sitesinden yayınlanır mı ya? Kutlu doğum dediğin, Hz. Muhammed’in doğum haftası. Olay siyasi boyutundan çıkardı. İddianame de öyleydi. Ben iddianameyi çok tehlikeli buldum. İddianame, bir temel mantık üzerine kurulurdu. Kurduğu mantık şu: ”Laiklik bir yaşam biçimidir.” Peki öyle olsun. Ondan sonra da özelilikle dini konularda sorgulamaya başlıyor. Neye kadar? Ramazan çadırını, yerel yönetici Kuran-ı Kerim dağıtmış hacca gidenlere (Sefa Sirmen de dağıtmıştı…Sefa Sirmen dağıtınca bir şey olmuyor, AK Partili biri dağıtınca kıyamet kopuyor) onu sorguluyor…Başka birisi başka mana arar ama sokaktaki vatandaş bunu mukaddeslerin sorgulanması gibi anlıyor. Kırmızı kart gösterilir…28 Şubat için 100 sene de sürer deniyordu. Sürsün hadi bir 100 sene de göreyim. Mümkün mü? 1960’da darbe oluyor, en kısa sürede demokrasiye geçiliyor. Neden? Hazır ele geçirmişsin işte, kalk kışlandan, ülkenin hazinesi de senin elinde, 71 muhtırası bir sarsıntıya sebebiyet veriyor, sonra normalleşiyor. En kendi gerekçelerini oluşturan darbe, 80 darbesi. O zaman halk mahkemeleri kuruluyor, insanlar birbirlerini yargılıyorlar, cinnet ya. Bu şartlarda darbe yapıyorsunuz, 83’de seçimlere gidiyorsun, mürüvveti 3 sene. Sonra kendini garanti altına alıyorsun, beni yargılamayın diye. Korkuyorsun çünkü. 28 Şubat’ı o dönemin Genelkurmay başkanı bin sene de sürer demişti. Süremez çünkü sosyal dinamizm bu deli gömleğine razı olmuyor. Türkiye’de her türlü sadakat vardır, eşine, ülkesine, insanına, ama siyasette sadakat yoktur. Özal’ı generallerinin tavsiyesinin aksine iktidar yapan vatandaş daha sonra öyle ağır cezalandırdı ki Turgut bey şöyle dedi: ”Tamam, Biz bunu hak ettik ama kantarın topuzu fazla kaçtı” AK Parti’yi de yarın bir gün halk eğer istediği hizmetleri atamazsa, kutuplaşmanın vebalini onun üzerine yıkarsa, ülkenin ekonomisi kötü giderse tasfiye edebilir. 22 Temmuz seçimlerinde tarım sektörü AK Partiden çok şikâyetçiydi. Ama o tarım kesimi götürdü AK Partiye oy verdi. Döve kardeşim, dövme ki adam yıpranabilsin. Sen yıprattığın zaman halk rahatsız oluyor bundan. Bazı arkadaşlar televizyonlara çıkıp; sistem, devlet, yargı kırmızı kart gösterdi diyor. Göstersin. Size şunu söylemek zorundayım: Anayasa Mahkemesi aslında kendini bir miktar kurtardı. Çünkü Anayasa Mahkemesi ve yargı siyasallaşma üzerine kötü bir imaj ortaya koydu. 367, korkunç bir imajın oluşmasına sebebiyet verdi. Neredeyse Cumhuriyet Halk Partisinin noteri haline geldiler. Halk bunu böyle algılıyor. Hep manzara şu: Hükümet bir yasa çıkartıyor, Önder Sav ve avenesi ellerinde bir dosya. Nereye? Anayasa Mahkemesine. Ya bir de halka git kardeşim ya! Çık de ki: ”Ey halkım, bu yasa yanlıştır” Vatandaş aptal mı? Eskiden şehir seçmen profili farklıydı, taşra profili farklıydı. Şimdi öyle değil, herkes her şeyi çok iyi biliyor. Herkes her şeyi çok iyi takip ediyor, peşini bırakmıyor. İnternet de bize ilginç bir heyecan kattı.

Ben buradayım mesela.

Kesinlikle. Eğer AK Parti kapatılsaydı, yerine kurulacak parti asla %50’nin altında oy almazdı. Bu işten en büyük zararı MHP görürdü. Tayyip Erdoğan’ı yasaklayın hatta (asla böyle bir şey istemem ama) tutuklayın, bir Nelson Mandela çıkar. Uluslararası bir özgürlük kahramanı çıkar. Leyla Zana’ya dünya kamuoyunun verdiği desteği düşünün. Çok akıllı bir şey yaptı Abdullah beyler erken müdahale yaptılar ve erken serbest bıraktılar. Ne oldu o günden bu güne Leyla hanım? Uluslararası bir özgürlük sembolü haline geldi. Bugün kim tanıyor, kim peşinde? Tayyip Erdoğan belediye başkanıydı tutukladınız, Başbakan oldu, Başbakan iken bir şey yapın, Uluslararası bir figür haline gelecekti. Bir de enteresandır Tayyip bey. Bush’un yanında ayağını ayağının üzerine atıyor ve sempatik bir adam, kimi gitse etkiliyor. Gerçekten etkiliyor.

“TAYYİP ERDOĞAN İSTESE BİR İŞARETLE ANAYASA MAHKEMESİNİN ÖNÜNE 5 MİLYON İNSAN DA YIĞAR”

28 Şubat davası 100 yıl sürer diyorlar dedik de... Mahkeme, RP’nin kapatılması istemiyle açılan davada karar aşamasına 7 ay 25 gün sonra, FP davasında ise 2 yıl 45 günde gelebilmişti. AKP’de ise bu aşamaya 4.5 ayda gelinmesi, davanın hiçbir aşamasında hiçbir ek süre istememesi ve ek talepte bulunmaması gibi faktörlerle beraber kendini bilmekten mi, nihai sondan kaçmanın faydasının olmadığından gelen bilinçten miydi sizce?


Tayyip Erdoğan benim görebildiğim iyi bir teşkilatçı. Çok küçük yaşlarda bu teşkilat işlerinden gelmiş. Erbakan’ın partisinin gençlik kollarından gelmiş, kendini yenilemiş, değişimlere ayak uydurmuş. Tayyip Erdoğan yeni bir şey daha ekledi vizyonuna, Hâlâ İstanbul Belediye Başkanıymış gibi muamele ediyorlar. Doğru değil, bir siyaset adamıydı, devlet adamı oldu. Bu dava sürüncemede kaldığı müddetçe ülkenin üzerinde kocaman bir soru işareti olacağını gördü Erdoğan. Bunun giderilmesi için iki yol var: Bir, yumruğunu masaya vuracak, Anayasayı da, Anayasa Mahkemesini de değiştirelim. Hatta Tayyip Erdoğan istese bir işaretle Anayasa Mahkemesinin önüne 5 milyon insan da yığar. Bunu tercih etmedi. Dedi ki: ”Tamam, kapatacaksanız, haydi kapatın.” Lets face it. Yüzleşelim buyur dedi. Partinin içinden bu kadar pasif olmayalım, bu kadar boyun eğmeyelim diyenlere siz karışmayın, bakalım bir görelim dedi. Ben Anayasa Mahkemesinin en çok etkilendiği şeyin, sosyal dinamizm olduğunu düşünüyorum. Kamu vicdanına mal olmadı bu dava. Kamu vicdanı bunu kabul etmedi çünkü seçim olmuş, her iki seçmeden biri AK Partiye oy vermiş, sen bir yıl geçmeden, ben seni laikliğin düşmanı görüyorum diyorsun. Bu şu demektir: ‘Bu partiye oy veren herkes laikliğin düşmanı’ demektir. Vatandaş bundan incinmez mi? Tayyip Erdoğan’ın en büyük özelliği nedir derseniz bana göre cesaretidir. Cesareti birçok yerde kapalı kapıları açtı, burada da kapıyı açtı, kapatın buyurun, kapatırsanız B Planım var dedi, siyasi yasak için C Planım var dedi. Var mıydı yok muydu bilemem ama bir yönüyle meydan okumaydı bu. Şu Abdüllatif Şener’in, Turhan Çömez’in ayrılış sürecini bile Tayyip Erdoğan’ın siyasi lider ve devlet adamlığı çerçevesinde incelemek lazım. Adamı son dakikaya kadar merkez yürütme kuruluna aldı, adam kendisi istifa etti, bir başka partide olsaydı kapının önüne koyarlardı, Abdullatif bey, oradan buraya herkesi dolaşıyor, partinin aleyhine konuşuyor, kim inandırdıysa onu: Ülkeye bir şeyler olacak, iki-üç nesil planlanma yapılmış, iki-üç nesil yeniden planlanacak, mühendislik yapılmış, kimse çıkamıyor, çıkarsa ortalık karışacak, diyor, bunları biliyor Tayyip Erdoğan. Aynı masada oturuyor, onu da dinliyor, adam sonunda kendisi istifa etmek zorunda kaldı. Turhan Çömez, ailenin ferdi gibi olmuş bir dönem. Karşısında bir risk oluştuğunda sırtını dönüp giden bir adam değil, tam aksine onun üstüne üstüne giden bir adam. Mesela askerlerle arası iyi değil diye konuşulduğunda gidiyordu aralarında oturuyordu. Aksiyondan zevk alıyor sanki. Halk da bu yüzden seviyor, yapay değil, tabii. Düşünün ”Ananı da al git” bu lafı herhangi bir siyasetçi söylese siyasi hayatı biter. Onun bitmiyor. Söylenen söz güzel değil ama vatandaş, ben de böyle söylüyorum ama diyor.

Her şeyin üstüne gitmek babında medya Tayyip Erdoğan’a ne kadar benziyor? Medya binalarını, parti merkezine çeviren siyasileşmeyi, Ergenekon gibi devlet işlerine fesat karıştıranın gazeteciler açısından değerlendirmesi nedir?

Türkiye son yıllarda şiddetli şekilde kirli propagandalar üzerinden psikolojik harp yaşadı. İnternette, çok eksik, yanlış, çarpık bilgi dolaştırıldı. Bunların bir kısmını gazeteciler yaptı. TRT’de Fikret Bila, Fehmi Koru ve ben varız, Abdullah beyle röportaj yapıyoruz. Fikret bey, falan kitaptan bir şeyler okuyor, Abdullah bey diyor ki, siz falan mitinge katılmışsınız. Abdullah bey de diyor ki, ”Ben öyle bir yere katılmadım, öyle bir konuşmada yapmadım” Ama kitapta böyle yazıyor, diyor. Canlı yayındayız, Cumhurbaşkanı adayı. Kitap nedir diye soramadım ama konu da değişti, Fikret bey kitabı çantasına koyacakken fark ettim. Ergun Poyraz’ın kitabı. Tam diyecektim ki; bundan mı okuyorsun, Allah aşkına ya? Burada benim bildiğim yüzlerce yalan var. Sürekli bilgi kirliliğine yol açacak manipüle edilmiş bilgiler. Ne aslı var, ne faslı. Bir de bunlara belli güçler tarafından dosya halinde verildiğini cümle âlem biliyor. Bazı mahkemeleri etkileyecek dosyalar geliyor, altında muhabirin imzası yok. Özel bir araştırma konusudur. İletişim fakülteleri ne iş yapıyor onu bilmiyorum. Bu işlerde hakem İletişim Fakülteleri olmak zorunda. Çünkü hiçbir grubun uzantısı değiller, bilimsel ölçütler kullanabilirler. Mesela AK Partinin kapatılma davası ile ilgili bir bilimsel araştırma, bir içerik analizi gerekmez mi? 14 Mart’tan alacaksın, mahkemenin açıkladığı güne kadar. Hangi gazete mahkemeyi etkiledi, hangisi yorum hakkıydı, kim ne kadar doğruyu konuştu. Bunlar dünyada yapılıyor. Her seçimin arkasından yüzlerce test çıkıyor. Türkiye’de bazı gazeteciler, aşırı ulusalcılık, ultra ulusalcılık, kızıl elmacılık üzerinden kontrgerilla etkisi yaptılar.

İbrahim Usta imzasıyla Zaman’da 22 Mayıs 2006’da yayınlanan fotoğrafta, Danıştay saldırısından sonra gözaltında tutulan Muzaffer Tekin’le adı Susurluk olayına karışan emekli Tuğgeneral Veli Küçük bir eylemde aynı karede bulunuyorlar. Zaman’ın Ergenekon davasında yargının bir adım önünde bir gözlem yeteneği olduğunu söyleyebilir misiniz?

Söyleyebilirim. Kızılelma koalisyonu bizim çok erken dönemde dikkatimizi çekti. Bundan huylandık. Gazetede belli alanlarda arkadaşlarımızın uzmanlaşmasını istiyoruz. Bizim haberlerimize şöyle imza atılır: Büşra Erdal-İstanbul-Zaman yapmayız. Yargı muhabiri diyoruz. Eğitim, enerji muhabiri diyoruz. Biz bu konuda birkaç arkadaşımızı görevlendiriyorduk. Doğu Perinçek toplantı yapıyor, 32 kişi gelmiş, 33’ncü kişi içeriye giriyor, elinde dosyası, çantası falan. Nerden geldin? Zaman’dan diyor. Bir toplantı yapılıyor, 41’nci bizim adamımız. Her şeyi yakından takip ediyorduk. O fotoğraflarda o fotoğraf, Muzaffer Tekin olarak kayıtlı değil. Zafer ismini kullanıyormuş, Veli Küçük de öyle dedi: “ben Zafer olarak biliyorum” Kod adı herhalde o. Biz Zafer’in Muzaffer Tekin olduğunu anladığımızda, fotoğraf arşivimizi bir taradık, adamın elli tane resmi var. Bunu yayınladık, bazı meslektaşlarım bunu size polis mi verdi dedi. Olsa olsa polis bizden almıştır. Biz tüm faaliyetlerini yakın takip altında tutuyorduk. Ben Veli Küçük ile uçakta karşılaştım. Elini tuttum, paşam beni tanıyor musun? dedim, cevabını beklemeden kendimi tanıttım. Sizi yakından takip ediyoruz dedim. Hakikaten hangi faaliyete gidecek olsa, nerde konuşma yapacak olsa bizim muhabir orda. Çünkü olayın bir gazeteci ayağı var. Bu adamın ismi Susurluk’ta geçmiş. Hanefi Avcı ne dedi? “Bu örgütün üç sacayağı var. Birisi emniyette, birisi MİT’te, öbürü askerde” dedi. Hadi insanların hafızası zayıf, gazetecilerin niye hafızası kayıp? Emniyet dediği Mehmet Ağar’ın ismini verdi. Askerde de Veli Küçük yapıyor dedi. Ama bu zamana kadar adamın gölgesine basılamadı. Yakından takip ediyorduk, Danıştay saldırısı çıktığı zaman bunun emarelerini daha ilk dakikada gördük. O günlerde gece yarılarına kadar burada mesai yaptık. Hatta ekonomi, spor muhabirlerini bu işe sevk ettik. Dedik ki bu olayı araştıralım. Çünkü bu Türkiye’ye kurulmuş en büyük tuzak. Nitekim ilk bulgular böyle çıktı. Bazı medya grubu arkadaşlar çok basit gazetecilik olaylarını bile bizi etkisiz hale getirmek için kullandılar. Alparslan Aslan kimdir? Ne yapacaksın? Çevresine, okuluna, komşusuna gideceksin. Bu en basit gazetecilik refleksi. Ve gittik çocuğun aslında dindar olmadığı çıktı ortaya. Çok büyük bir gazete ”Muhafazakar, dindar” diye başlıklar attı. İnsanlar bulduk, çok içtik beraber, öyle dindarlığı yoktur dedi. Sonra baktık ki, çocuk kiminle yatıyor, kalkıyor kiminle gezip tozuyor, bütün ulusalcılar, kızıl elmacılar. O kuşkuları yavaş yavaş doğruladılar. Meşhur bir başlığımız vardır: ”Deştikçe çete çıkıyor” ,“Saldırı da TİT izi” Bakın TİT, Türk İntikam Tugayı. Bugün Ergenekon davasında yargılananların hepsi orda.

“BANA TÜRKİYE’DE İÇKİ SATMA LİSANSI İPTAL EDİLMİŞ HERHANGİ BİR İŞ YERİ SÖYLEYEBİLİR MİSİNİZ?”

Meyhane Baskısı yazısının başlığını Mehmet Barlas’tan aldığınızı söylüyorsunuz. "Laik yaşama karşı ’mahalle baskısı’ olduğunu ileri sürenlerin, buna ’meyhane baskısı’ ile karşı çıkmasının akılcı bir yol olmadığını düşünen Barlas’a, Alman Başbakanı Merkel’in alkole karşı açtığı savaş haberiyle ilave yorumlarda bulunmuştunuz. Yani içki kötülüklerin anasıyken, antilaiklik babası mı?

Bunun da bir sembol kavgası olduğunu düşünüyorum. Önemli Amerikalı bir yetkili geldi 3-5 gazeteci konuşuyoruz, o da döndü Türkiye’de neler oluyor anlatın bakalım! dedi. Herkes içki satan yerlerin yasaklandığını, durumun kötüye gittiğini falan söylüyor. Fakat yetkili benim de fikrimi almak istiyor fark ediyorum. Ben de istiyorum ki, herkes eteklerindekini bir döksün, Çünkü o görüşte olmayan herhalde bir tek ben varım orada. Sonunda siz ne düşünüyorsunuz? dedi. Arkadaşlara basit bir soru sorabilir miyim dedim. Bana Türkiye’de içki satma lisansı iptal edilmiş herhangi bir iş yeri söyleyebilir misiniz? dedim. Tak her şey durdu. Bir tane meyhane, bar söyleyin dedim. Ben bulamadım. Sonra o ülkenin konsolosluğundan gelen biri var, o da biz de bulamadık demez mi? Sonra dedim ki: “Arkadaşlar abartıyorsunuz. Ben size bir hatıramı anlatayım” dedim. Boston’da yaşadığım yıllarda bir akrabam geldi, çocuk lise öğrencisi. Dedim ki hadi sana bir kahve içereyim, çok iyi bir restoranın cafe bölümünde iki tane kahve söyledik. Garson çocuğa kimliğinizi görebilir miyim dedi. Benim de bir an canım sıkıldı, “neden kimliğine bakacakmışsınız? İki tane kahve istiyoruz” Garson dedi ki: “Biz bu kahveye likör damlatıyoruz, bu arkadaşın içebilmesi için en az 21 yaşında olması lazım” Amerika filmlerini hatırlayın, bütün holmeslar içkilerini gazete kâğıdının içinde saklarlar, yasaktır çünkü. Aslında bu ülkenin öz kültürüne bakıyorum, içen içmeyene karışmaz, aynı evde içen vardır, içmeyen vardır, yan komşusu içer, o ona saygı duyar. Allah’tan Türkiye’de en büyük avantajımızı sosyal dinamizmimizde görüyorum. 30 yıldır PKK meselesi var. Allah’a çok şükretmek lazım ki, bir insan kalkıp da bu komşumuz Türk, Kürt demedi. Ortaklık, komşuluk, evlilik devam ediyor birbirleriyle. Benim çocukluğumda çok arkadaşım aleviydi, ama alevi olduklarını bilmiyordum. 80 darbesine doğru giderken baktım ki, biz Sünniymişiz, onlar aleviymiş. Hala da kaybettim izlerini bulamıyorum. Nerdesiniz diye yazdım da. Her mahallede içki içen vardır, hatta içki içmeyen içenlere çok müsamaha ile yaklaşır, tövbe etsin isterler, kendine göre çok insani macerası vardır ama bilemiyorum ki bir kırmızı şarap edebiyatıdır gidiyor. Hatırlarsanız, Başbakan uçak aldı Başbakanlığa, yok içki servisi yapılacak mı, yapılmayacak mı? Türkiye kaç gün bunu konuştu. Yapıldı, ne oldu, kıyamet mi koptu, uçak mı düştü?

BİRİNCİ BÖLÜMÜ OKUMAK İÇİN TIKLAYIN

Yorumlar ( 11 adet )

Queen
13.08.2008 14:46:03


Hülya hanım röportajınızdan dolayı size teşekkür ederim.. Ekrem beyin fikirleriyle bir çok soruyu kendi içimde cevaplandırdım..yazılarındanda takip ettiğim sayın Dumanlı çok doğru tespitler yapmış..Zaman Gazetesinin başarısını şimdi daha iyi anlıyorum..
Fatih Arzu
13.08.2008 02:10:52


ABDdeki gözü sulu da mandela mı Ekrem bey
mehmet
12.08.2008 20:03:02


BRAVO. EKREM DUMANLI GENEL YAYIN YÖNETMENLİĞİNİ HAK EDİYOR. TESPİTLERİ ÇOK ORJİNAL. ZAMAN GAZETEDİNİN NİÇİN ÇOK SATTIĞINI ŞİMDİ DAHA İYİ ANLADIM. BAŞARILAR...
Ufuk Sen
12.08.2008 19:36:20


Güzel bir röportaj. Ekrem Dumanli Bey de ilginc aciklamalarda bulunmus. Degisik bir vizyon. Gazetenin tirajinin ikiye katlamasinin ipuclari bu vizyonda sakli. Türkiye’de farkli kutuplarda Zaman kalitesinde gazete yayinlanmasini da temenni ediyorum. Gerci o zaman da kutuplardaki soguklar kalmmaz !!! olsun kutup soguklari olmasa da olur -
KAMİL ŞENOCAK
12.08.2008 14:15:17


HÜLYA HANIM ÇOK BAŞARILISINIZ...SİZİ GAZETELER HALA KAPMAMIŞ, ANLAŞILAN PATRONUNUZ ÇOK PARA VERİYOR SİZE GALİBA. AHHH BENİMDE BÖYLE BİR PATRONUM OLSA...
Tüm yorumları oku. (11 adet)



Diğer Söyleşi Haberleri
Benden Deniz Gezmiş cesareti bekleme kardeşim"Benden Deniz Gezmiş cesareti bekleme kardeşim"
Senelerdir "Bam Teli"mize dokunan Tayfun Talipoğlu, HaberX okurları için Hülya Okur’un sorularını yanıtladı: " Devlete hizmet ediyorsun sağcı oluyorsun, sermayeye hizmet ediyorsun solcu!.. Haber yazmayı Şamil’den öğrendim... Ferit Şahenk, Türkiye’de ileride yönetimde yer alması gereken bir adam... Obama, Recep Tayyip Erdoğan, Ahmedi Nejat, Sarkozy, çok farklı görünmesine rağmen halk gibi ve doğal davranan adamlardır. Ruhun komünist değilse, işte şimdiki Türkiye olursun. Hükümet sağcıysa sendika pasifleşiyor, solcuysa şahinleşiyor.."
“Baykal’ın bütün riyakârlığı ortaya çıkmıştır”“Baykal’ın bütün riyakârlığı ortaya çıkmıştır”
Hülya Okur, HaberX okurları için sordu, Engin Noyan cevapladı... İşte o röportajdan satır başladı: "Baykal’ın bütün riyakarlığı ortaya çıkmıştır... Fatih Altaylı denilen zat, vasatın altında bir zat. Zekasıyla, bilgisiyle, görgüsüyle... Kuran’a açık itiraz edecek biri var mı, ben daha görmedim öyle bir adam... Cengiz Semercioğlu, cahil bir çocuk, söylediği şeyin temelinde hata var... Cumhuriyet gazetesinde yazmayı çok istiyorum... En çok ihtiyaç duyduğumuz şey, Müslümanlar arası diyalogdur..."
Eğitimciler’den Erdoğan’a bayram mektubuEğitimciler’den Erdoğan’a bayram mektubu
Bağımsız Eğitimciler Sendikası Genel Başkanı Gürkan Avcı, şef, uzman ve şube müdürlerinin ek ödemelerden yararlanamamalarına ilişkin sorunu, Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’a "bayram mektubu" göndererek iletti. Avcı, mektubunda; Başbakan Erdoğan’dan sorunun Maliye Bakanı ile Milli Eğitim Bakanı tarafından çözülmesi gerektiği talebini iletti.
AK Parti’nin alternatifi yok"AK Parti’nin alternatifi yok"
Akşam’dan geçen hafta ayrılan Halit Kakınç, HaberX okurları için Hülya Okur’a konuştu: "Baykal, ümit ediyorum ki bu hatayı gördü... Gülen’in yaptığı hizmettir... Sultan Galiyef her şey olabilir ama ırkçı olmadığı kesin... MHP’nin de alevi açılımını önemsiyorum... Ergenekoncular o kadar kuvvetli olsalardı, o darbeyi biz çoktan görürdük... Akşam’dan ayrılmamda para birinci faktör değil... AK Parti’nin alternatifi yok... ABD, Kuzey Irak’ta ikinci İsrail’i yaratıyor..."
İlhan Kesici’den Başbakan’a çığ uyarısı...İlhan Kesici’den Başbakan’a çığ uyarısı...
CHP İstanbul Milletvekili İlhan Kesici, Hülya Okur’a HaberX okurları için verdiği röportajda, mali krizin hiç de Türkiye’yi teğet geçmeyeceğini belirterek, Başbakan Erdoğan’a "çığ geliyor" uyarısı yaptı. Kesici, "2003 ve 2007 seçimlerini AKP’nin kazanmasının ana çatısı, ekonomi dolayısıyladır. Bundan sonra kaybedecektir. Kaybetmesinin de ana sebebi,  ekonomi olacaktır." derken, "Hükümet belediye seçimlerinin ertesine kadar dayanacak ve IMF ile anlaşma yapmayacak." öngörüsünde bulundu.
Ayşe Böhürler : Modern olmak için illa başı açık olmak gerekmiyorAyşe Böhürler : "Modern olmak için illa başı açık olmak gerekmiyor"
Hülya Okur, HaberX okurları için sordu,  AK Parti MKYK üyesi gazeteci Ayşe Böhürler yanıtladı: Müslümanlık her ülkeye göre değişiyor... Kadın haklarını, eşitliği savunmak feminist olmak anlamına gelmiyor... Ahlaksız din olmaz... Deniz feneri daha iyi yönetilmeliydi, şeffaf olmalıydı, mutlaka bulunulan ülkelerin kurallarına uyulmalıydı... Biz parti kurarken, iktidara geleceğimizden emin değildik... AK Parti’nin dini bir ideolojisi yok, dini bir simgesi yok... Beni kimse dindar ol diye zorlamadı... Başı açık olmayan, Müslüman olmaz diye bir kural yok... Modern olmak için illa içki içmek, başı açık olmak gerekmiyor...
Babahan: Erdoğan-Doğan tartışması kayıkçı kavgası değilBabahan: "Erdoğan-Doğan tartışması kayıkçı kavgası değil"
Hülya Okur, HaberX okurları için sordu Sabah Genel Yayın Yönetmeni Ergun Babahan yanıtladı... İşte o röportajdan satır başları: Laiklik bir devlet dini mi?.. Bir Çiller döneminde, bir de banka döneminde iktidar yanlısı olduk... Hıncal Uluç, cumhuriyetçi, ben demokrat’ım... Yazı yazmak, aslında meydan okumak... Başbakanın medya patronuna yönelik eleştirisi kayıkçı kavgasının ötesinde anlam taşır... Aziz Yıldırım’ın tarzı Tayyip Erdoğan’a benziyor... AKP, şanslı bir dönemde iktidar oldu... Hala dağa çıkan varsa, dağdakiler geri dönmemişse, Türkiye’de düzeltilmesi gereken yanlışlar var demektir...
Çalışlar: Kürt sorununda devlet şiddetin bir parçasıÇalışlar: Kürt sorununda devlet şiddetin bir parçası
Terörün iki şiddet arasında sıkışıp kalanlardan oluştuğuna dikkat çeken Gazeteci-yazar Oral Çalışlar’a göre, "Hem devletten gelen hem Kürt ayaklanmalarından gelen iki şiddet birbirini kışkırtmış. İki şiddet birbirini kışkırttıkça insanlar bu iki şiddet arasında çaresiz kaldılar. Bir kısmı o şiddete, bir kısmı bu şiddete sığındı. Bunun ikisine sığınmayanlar yok edildi. Böyle bir acı tarihsel tecrübe Kürt meselesi." Hülya Okur, Çalışlar’la solculuk, hapis hayatı, gazetecilik, terörizm, öteki olmak, asker-siyaset ilişkisi, İslami hareket, Doğu Perinçek, oğlu Reşat ve arkadaşı Deniz Gezmiş üzerine söyleşi yaptı...
ÜNAL TANIK’TAN HODRİ MEYDANÜNAL TANIK’TAN HODRİ MEYDAN
Kirletilmeye müsait bir alan olan internetin temiz kalması için dayanışmada bulunulması gerektiğini vurgulayan Haber7 Genel Yayın Yönetmeni Ünal Tanık, sektörde gerek okuyucu, gerek de reklamveren açısından ciddi manipülasyonlar yapıldığını söylüyor. Arkadaşımız Hülya Okur’a röportaj veren Tanık, reklamverenlerin önlerine koyulan raporlara itibar etmemesini isterken, bir de çağrıda bulunuyor: "İnternette ölçüm yapan Alexa bir takım sanal manipülasyonlara açık. Yiğit olan site Google Analytics raporlarını açıklar..." Öte yandan, Başbakan Erdoğan’ın vefa duygusu kendine zarar verebilecek bir boyutta olduğunu belirten Tanık’a göre AK Parti iktidardan düşünce iki pişmanlık duyacak: Doğan Grubu’na ait Petrol Ofisi’ndeki vergi kaçakçılığının üzerini örtmesi ve belediyelerdeki yolsuzluklar…
Muhalif olmak, düşman olmak değildir"Muhalif" olmak, "düşman" olmak değildir
Can Ataklı’nın HaberX’e özel  söyleşisinden kesitler: "Türkiye’nin bir derin devleti var”Bu derin devletin adı, ergenekon. Ama bugün içeri alınanlar o ergenekon değil" " Ben AKP zihniyetine muhalefet eden bir adamım, düşman bir adam değilim.", "Bu ülke Müslüman bir ülke. Herkes dilediği gibi inançlarını yaşar ve bana göre çok küçük bir dönem hariç herkes bunu yaşamıştır.", "28 Şubat döneminde Tansu Çiller’e daha yakın yazılar yazdım, Refah partisiyle hükümet kuracağını öğrendiğimde çok öfkelendim.", "Atatürk ne kadar dindardı ya da değildi o beni hiç ilgilendirmiyor."
Gerçek Ergenekon olduğu gibi duruyor"Gerçek Ergenekon olduğu gibi duruyor"
Can Ataklı, HaberX’e gençlik yıllarından muhalif kimliğine, 12 Eylül’den 28 Şubat’a, Derin devletten Ergenokon’a kadar çarpıcı açıklamalarda bulundu: Türkiye’nin bir derin devleti var ”Bu derin devletin adı, Ergenekon. Ama bugün içeri alınanlar o ergenekon değil. Gerçek Ergenekon olduğu gibi duruyor ve bunun içinde hükümet de var... Uzan ile çalıştığım süre içinde asla iş takibi yapmadım, çünkü gerek yoktu... Hülya Okur’un Can Ataklı söyleşisinin ilk bölümü detayda:
Bazı Öne Çıkan Haberler