10.01.2009 Cumartesi 01:03
USD 1.5470    EUR 2.0930    EUR/USD 1.3520    IMKB100 26470 / 260
 
"Gerçek Ergenekon olduğu gibi duruyor"
25.08.2008 10:10
12 Punto 14 Punto 16 Punto 18 Punto
Gerçek Ergenekon olduğu gibi duruyor Can Ataklı, HaberX’e gençlik yıllarından muhalif kimliğine, 12 Eylül’den 28 Şubat’a, Derin devletten Ergenokon’a kadar çarpıcı açıklamalarda bulundu: Türkiye’nin bir derin devleti var ”Bu derin devletin adı, Ergenekon. Ama bugün içeri alınanlar o ergenekon değil. Gerçek Ergenekon olduğu gibi duruyor ve bunun içinde hükümet de var... Uzan ile çalıştığım süre içinde asla iş takibi yapmadım, çünkü gerek yoktu... Hülya Okur’un Can Ataklı söyleşisinin ilk bölümü detayda:

"Gözün saydam tabakasında bir yara veya çıbandan kalan ve görmeyi yavaş yavaş azaltan beyaz bir benek düşünün tıpkı onun gibi saçları hala gözümün baktığı yerde duruyor. Askerin yapmak istediği şeyin ’darbe olmadığını, ergenekonun hangi kök hücrelerinden doğduğunu, Uğur Mumcu’nun gazeteciliğinden ’araştırmacı’ kısmının çıkması gerektiğini, muhalefet olmanın düşman demek olmadığını öyle güzel anlattı ki, o beneğin gözlerimden neden silinmesini istemediğimi daha iyi anlayacaksınız…."

“YABANCILAR ÇIKARTMASIN, BEN BULUYUM, ÇIKARTAYIM PETROLÜ”

1956’da Diyarbakır’da dünyaya geldiniz, Gazeteci yada petrol mühendisi olmak hedefleriniz arasına girdiğine göre, Can’a can katan öğelerin başında doğruluğun definesini aramak mı vardı?


Çok teşekkür ederim, çok güzel bir iltifat bu. Mantığım bir şekilde ülkeye hizmet etmekti. Sol bakışlı olduğumuz lise ve ortaokul yıllarında Türkiye için bir şey yapmaktı hedefim. Fen bilimlerinde bir şey yapacaksam, uğruna savaşlar yapılan petrol olmalıydı. Ve diyorum ki, bunu yabancılar çıkartmasın, biz yapalım, ben gideyim, Raman dağlarında, Güneydoğu’da nerede varsa buluyum çıkartayım. Annem babam kimya mühendisi, herkes benim fen’e eğilim göstereceğimi zannediyordu. Ama fen olamayacaksa hiç olmazsa gazeteci olarak bunları takip edeyim dedim. Lisede esas eğilimimin sosyal tarafımın daha zengin olduğu ortaya çıktı. Fen kafam fazla yok. Ben daha sosyal, daha insan ilişkileri ve naif ilişkiler içinde gazeteciliği seçtim. O yolda da hizmet vermeye çalışıyorum.

“BENİM İÇİN HER YAŞADIĞIM GÜN BİR EĞİTİM”
 

Anne ve babanız Gazi Eğitim Fakültesi’nin Kimya Bölüm Başkanlığı’ndalarken siz Halkla ilişkiler okudunuz. Kalemi ilk elinize aldığınız kadar öğrenmenin talebesi olduğunuzu söyleyebilir misiniz?

Ben şu dakika dahil gazetecilikte her gün yeni bir şey öğreniyorum. Bir iki yıl geriye gittiğim zaman , o gün onu niye yaptım diye kendime çok kızdığım oluyor. Bir pişmanlık değil, daha iyisini yapabilecekken neden o aklıma gelmedi yada ben onu o sırada bilmiyordum, bugün yeni öğrendim diye geçiriyorum. Benim için her yaşadığım gün bir eğitim.

“BİZ EN İYİ BİLEN DEĞİL, BİLGİYE EN RAHAT ULAŞAN İNSANLARIZ”

Yani her şeyi bilirim, bildiğim bana yeter demiyorsunuz, öğrenmeye açık olduğunuzu söylemeye çalışıyorsunuz. Biz bilgiye ulaşma şansı, gazeteci olmayanlara göre daha fazla olan insanlarız. Bugünkü ortamda bilgiye herkes ulaşabiliyor ama bizim bir tek avantajımız var, bir takım insanlara sorma, araştırma şansı bizde daha fazla. Biz en iyi bilen değil, bilgiye en rahat ulaşan insanlarız.

“BEN ÇOK TOKAT YEDİM ÖĞRETMENLERİMDEN”

En iyi bilen değil, en iyi bileyen belki de….Selahattin Duman’ın,” Can Ataklı’yı da anlatacaktım ama babası bana kızıyor.. Bu yaştan sonra öğretmen dayağı yemek istemediğimden onu pas geçiyorum.” diyerek bahsettiği babanız, yaşattığı korkuyla sonundaki ışığa sizi kavuşturan bir tünel miydi?

Babamın hayatımda desteğini gördüm. Çok da bir arada olmadık. Lise bitti, onlar Ankara’daydı, ben İstanbul’a geldim meslek hayatına başladım. Benim o ilk gençlik yıllarım doğal olarak yalnız geçti. Ama babamın varlığını, ta çocukluktan kattığını asla inkar edemem. Bizim ev çok demokratik bir evdi. Aile yapısı olarak çok sosyal demokrat, Atatürkçüyüz. Atatürk neslinin temsilcileri onlar.. O çapta insanlar yok o anlamda. Atatürk nesli dediğim o nesil, hakikaten o işi özümseyerek, yürekten, fedakarlıkla, kendine çıkar sağlamayı asla düşünmeyen ve çocuklarına da onu aşılamaya çalışan bir nesildi. Ben kendi hesabıma baktığım zaman benim annem babam başarılı oldular. Ama dünyadaki gelişmeler ve yıllar içinde yaşananlar o Atatürk neslinin hem kendisinde, hem de yetiştirdiği yeni nesillerde erozyona neden oldu. Bugün bir takım şeyleri tartışıyorsak, erozyon yüzünden tartışıyoruz ama bunu ben sadece yerel olarak almıyorum, dünyadaki gelişmeler ve dünyanın Türkiye üzerindeki baskısı bu erozyona neden oldu. Selahattin Duman’ın o sözünde biraz espri de var. Şimdiki yeni nesil öğretmen-öğrenci ilişkileri bizim zamanımızdaki gibi değil. Biz öğretmeni güçlü ve önemli görürdük. Sıra dayağı da yedik. Ama şimdi bunları yapmak, öğretmenin mesleğinin sona ermesini gerektiriyor. Bizim zamanımızda ilişkilere baktığımız zaman öğretmenden bir tokat yemek çok rahatsız edici gelmiyordu, şimdi çok farklı bakılıyor. Kulağını çekti, vurdu, dövdü diye haberler geliyor önümüze, öğretmenlere soruşturma açılıyor bazen şaşırıyorum ama çağımız bunu gerektiriyor. Ama benim yetiştiğim döneme ait aklımda kötü bir izlenim kalmadı. Ben çok tokat yedim öğretmenlerimden. Ama o tokatları, bir öğretmenin öğrenciyi dayakla terbiyesi gibi algılamıyorum. İlkokul öğretmeni hala hatırlıyorum, Hüsniye hanım. Her gittiğimde görmeye çalışıyorum, Balıkesir’de. Öğretmen kalitesinde de bir düşme var, nüfus artışının da etkisi var. Bir dönemin öğretmenleri daha mı iyiydi, bize mi öyle geliyordu tam bilmiyorum ama şimdi genel bir kalite düşüklüğü görüyorum. Şimdi hoca korkusu da yok, öğrenci kalkıp direniyor, “Bana bunu diyemezsin, bana bir fiske bile vuramazsın”diye.

“BEN KARDEŞİMİN DOKTOR OLMASINA ÜZÜLENLERDENİM”

Kardeşiniz Cem Ataklı bir psikiyatr. Ona göre ülkenin genel ruhsal dengesi ne durumda? Siz hiç kendisinden yardım aldınız mı?

Ben onun doktor olmasına üzülenlerdenim. Benden beş yaş küçük. Onun okuduğu dönemde Türkiye’de bir tane fen lisesi vardı. Fen Lisesi çok özel bir liseydi. Bilim adamı yetişmesine hazırlık okuluydu. Şimdi puanlamanın değiştiğini görüyorum ama o yıllarda en yüksek tıp idi. Kardeşim ilk yüzün içindeydi. Ankara Hacettepe tıp en yüksek puanla alıyor diye oraya kaydoldu, doktor oldu. Psikiyatrı seçti, çok başarılı gidiyor şu an da. Destek alamıyorum çünkü ilkeleri var ve bir psikiyatr, yakın aile dostlarına hizmet veremiyor, Onun anlatacaklarından farklı bilgilere de sahip olduğu için ilke olarak tanıdıkları, bildikleri, beraber yaşadıkları insanların tedavisini üstlenmiyorlar. Onun için kardeşimle psikiyatr konuşması yapmıyorum. Tam tersi oluyor, o da kaçıyor.  Çünkü ben size bir şey anlatıyorum ama siz benim anlattığımın gerçeğini de biliyorsunuz yada nelerin etkili olduğunu biliyorsunuz. Halbuki onun görevi nelerin etkili olduğunu çıkarıp bir tedavi sunmak.

“ASKERE KARŞI ANTİPATİMİZ YOK”

Atatürkçülüğün yanında ailenizin 27 Mayıs bağlantısı var….Amcanız Muzip Ataklı, 27 Mayıs’ın generallerindenmiş. Askeri köken sizin üzerinizde nasıl bir ideoloji kurdu?

Amcamdı ama benim lise yıllarıma kadar hep Ankara’daydı. Zaten asker olduğu için aynı ilde bulunamadık. Benim dedem de general, annemin babası yani, Kurtuluş savaşı gazisi, daha sonra Libya’da Kral döneminde savunma bakanı.Ama ben de çocuk olarak generallik dönemlerini hatırlıyorum, hiç üniformalı görmedim. Bizim ailede asker olayı yok. Askere karşı antipatimiz de yok ama ben askerin siyasetin içinde olmasına hep karşı çıktım. Ama sonuçta asker milleti olarak da biliniyoruz. Göçlerle gelmişiz, göçlerde askercilik, savaşçılık ağır basıyor. Ben ilkokul 5’te, kardeşim ilkokul 1’de iken bizim evde oylama yapılırdı. Dört kişilik ailede her şey konuşulurdu. Bir şey olduğu zaman-böyle olacak dayatması olmadı hiç.

“TÜRKİYE’DE İÇ VE DIŞ ŞARTLAR ASKERİ DAVET EDİYOR “"TÜRK ORDUSU MÜDAHALE ETMEZSE, BAŞKA ORDULAR MÜDAHALE EDECEK!"

Komuta değil, demokrasi hakimmiş evinizde….Susurluğun gündem oluşturduğu günlerde, Silahlı Kuvvetleri, "demokrasinin teminatı" olarak bilinmesine karşın demokrasinin kalesi olan meclis’e gitmemekle eleştirmiştiniz. Askerin siyasetle ateşkesi, herkesin yerini bilmesi mümkün mü?

Benim orda bakışım farklı. Türkiye’deki askerin siyasete müdahalesi aslında, “Ülkeyi ben yöneteyim” gibi klasik darbeci anlayışın dışında görüyorum ben. Onun da kanıtları şu: 27 Mayıs, 12 Mart, 12 Eylül…Üçünde de askerlerin çok ağır bir şekilde yönetime katıldığını görüyoruz fakat klasik bir İspanya’da, Yunanistan’da…vs olduğu gibi asker ben yöneteceğim deyip gelip orada yıllarca kalmıyor. 60’da darbe oluyor, 61’de yeni Anayasa yapılıyor, 63’de seçimler yapılıyor, bu arada kurucu meclis kuruluyor, meclis asla ortadan kalkmıyor ve bütün yetki tekrar sivile devrediliyor. 12 Mart’a geliyoruz…Bir muhtıra, sıkı yönetimler, iki yıl sürüyor, 73’de seçim yapılıyor…12 Eylül’e geliyoruz. 80’de darbe, 82’de Anayasa, 83’de seçimler. Aynı dönemde Yunanistan, 67’de albaylar, cunta geliyor, 74’e kadar sürüyor, eğer Kıbrıs harekatı olmasa bu daha devam da edecek. Kıbrıs harekatı olunca Yunanistan’daki darbenin ne kadar kof olduğu ortaya çıkıyor ve anında dağılıyor. İspanya’ya bakıyorsunuz, 40 yıl. Portekiz’e bakıyorsunuz, 45 yıl. Askerler ülkenin başında. İkinci dünya savaşı, müthiş kaos, bir generali oturtuyorlar, Deagol diye, 7 yıl kimse ona bir şey diyemiyor. Türkiye böyle değil, bir iç şartlar, iki dış şartlar askeri davet ediyor zaten. 27 Mayıs, 12 Mart ve 12 Eylül’de bakıyoruz hep sivil destekleri  var. 12 Eylül’e giderken ”Bu hükümetlerle ülke götürülemez” diye tam sayfa ilanları ben mi verdim? O zaman CHP vardı ama iş çığırından çıkmıştı. Bir takım sivil unsurlar işi çözemiyorlar. Ben savaşlara da öyle bakıyorum. Bir an gelir, koyarsınız her şeyi bir türlü dikiş tutmaz. Bir an geliyor ki, kimse geri adım atmak istemiyor, çünkü haklı olduğuna inanıyor, o zaman açıktan yada gizli biri çıkıyor diyor ki:”Kes şunu!”Sonra biz akıllanıp yola devam ederiz. Çok hızlı geçişler yaşadığımız için o sivil otoriteler, tamam bu sefer çok hızlı hareket edeceğiz, dersimizi aldık”mantığında olmadıkları için iş kısa bir süre sonra yuvarlanmaya başlıyor. Diyorlar ki, "biri müdahale etsin"…Ben hep şunu diyorum, Türkiye öyle bir duruma geliyor ki, Türk ordusu müdahale etmese, başka ordu müdahale eder. O da savaştır. Bu tür savaşlar sorunu çözemediğiniz için ve iki taraf da geri adım atmayınca keskin bir şey gerekiyor. Savaş başlıyor, savaş bittiği an, iki taraf da kendine çeki düzen veriyor. Ben bu hükümet Anayasa yapamaz, seçilmiş meclis Anayasa yapamaz”diyordum, çünkü çekişmelerin yaşandığı ortamda siz Anayasa hazırlarsanız, o Anayasa çürük olur. Çünkü birilerinin muhalefetine rağmen olur. Bu şunun gibi:”Mahallede maç oynuyorsunuz kuralı yok, biri geliyor, bir hakem koyacağız, ona uyacaksınız diyor, buradan taç olacak, üç korner bir penaltı olacak diyor ve iş düzene giriyor. Ben askere böyle baktım. Askerin Türkiye’de ben yöneteyim düşüncesi yok. Müdahaleler sonrası yaşanan ‘hırtlıklar’ var. Günlük yaşamda bir takım terslikler olur, falanca yere gidersiniz, oradaki komutan bu durumun farkında değildir, diktatörce davranır yada o yapılan müdahalenin amacı, Türkiye’deki belli bir görüşü ortadan kaldırmaktır, onu üstlenen kişiler işkenceler, uzun hapis cezaları, idamlar gibi hırtlıkları yaptıkları için korkunç bir manzara çıkıyor . 12 Eylül’de, 100’e yakın idam, 20 bin kişi işkenceden geçmiş, 10 bin kişi işkenceden kaçmış gibi etkileri olmuyor değil ama genel olarak benim orduya bakışım, Türkiye’de onlar “ben yapacağım, ülkeyi ben yöneteceğim”havasında değil. Bir misyon üstleniyor, o misyon içinde sivil unsurlar ve dış güçler var. Amerika’da ‘Hot Money’diye bir kitap var, dünyadaki sıcak parayı anlatıyor, giriş cümlesi aynen şöyle:” Türkiye’de Amerikan ve NATO operasyonları sonrasında yapılan 12 Eylül askeri müdahalesi”diyor. Bu dünya bankasının kitabı. “Bizim çocuklar başardı” dedi, Alexander Haig zamanında. Onların da etkisi var. Muhatap bulamıyor, kimle neyi yapacak? O zaman şunu bir kesin, düzelin, kurallarınızı koyun, ondan sonra ülkeyi yönetin”diyor. Onun için ben Türkiye’deki darbelere müthiş karşı olmakla beraber mantığını da çözmeye çalışıyorum. Dünya global ekonomiye doğru gidiyor, Türkiye bunun bir parçası olmak zorunda, jeopolitik konumu gereği. Orta Asya’ya açılışından dolayı Türkiye bunun içinde olmak zorunda. Bağımsız bırakamazsın Türkiye’yi.

”TÜRKİYE’NİN BİR DERİN DEVLETİ VAR”BU DERİN DEVLETİN ADI, ERGENEKON. AMA BUGÜN İÇERİ ALINANLAR O ERGENEKON DEĞİL”

12 Eylül ve 28 Şubat’ın olumlu tarafını görenler olduğundan bahsediyorsunuz köşelerinizde. Ergenekon gibi bir oluşumun bu tür görüşlerinden mi yuvalandığını düşünüyorsunuz?

Bir şey getirdiler ortaya, adam öldürmeye başladılar. 11 Eylül günü Günaydın gazetesindeyim. 12 Eylülde çıkacak gazetede, daha darbe olmamış, birinci sayfanın sol alt köşesinde olaylarda 36 kişi öldü haberi vardı, artık adli vaka haline gelmiş. 12 Eylül sabahı o gazete çıktı ilk piyasaya. Gece yarısından sonra darbe olunca ertesi günün manşetleri değişti. Ama Türkiye’nin yarıdan fazlası, dünkü olaylarda 36 kişi öldü haberini okudu. Ben gece saat 2:00’de çıkıyorum, beni servis evime bırakıyor, kapıya iyice yanaşıyor ve ben eve atlıyorum o sırada, bir kaza kurşununa gitmeyeyim diye. Bu tür insanlarda rahatladı, evet demokrasiye aykırı dedik ama canınız gidiyordu, insanlar bir de öyle bakıyordu. 13 Eylül sabahı, herkes dedi ki:”Oh be ilk defa dün kimse ölmedi” Çünkü üst kattaki alt kattakini öldürüyordu. Böyle bir yapı sürebilir mi? Olumlu diye söylemiyorum, şartların manzarasını getirmek istiyorum, neler getiriyor ve kimler istiyor? Herkes istedi, bugün bir sürü tatlı su demokratı var. Onların ağ babalarına gittiler yalvar yakar oldular. Açık söylediler, kes şunu, bir bıçak at. Askerde vardır ya, bir düzelelim, bozulalım, tekrar düzelelim…O yaşandı . Ergenekon olayı çok enteresan. Sanki ergenekonu savunuyormuşum gibi bir sıkıntı yaşadım. Ergenekon olayının ben, AKP’yi korumak ve kapatılmasını önlemek için bir şekilde kullanıldığına inandım. Çünkü geçmişte hepimizin ağır eleştirdiği ama sonuç alamadığı ne kadar pis, çirkin, cinayet, sabotaj, bombalama, adam kaçırma varsa hepsini bir torbaya doldurdular ve dediler ki:”Bu ergenekon”O zaman benim endişem şu, “Evet zamanında zaten şüphelendiğimiz bazı isimler şu anda hapiste fakat bunların hepsine çete dediğimiz zaman bunu çözemeyeceğimize inanıyorum. “ Ben bu dava çıktığı zaman pek çok boşluk yaşanacağını, pek çok kişinin birinci celsede belgesi olmayan iddialar yüzünden, 80 kişinin 6 kişiye düşebileceğini söyledim. Ergenekonla Türkiye’nin geçmişini temizliyoruz bana göre yanlış. İnsanları hemen kategorize ediyorlar, ergenekoncular, karşıtlar, demokratlar, demokrat olmayanlar gibi ayrıma gidildi. Bu ben de rahatsızlık yarattı çünkü ergenekonun bugün yapılanlarla ilgili benim geçmişte sayısız yazım var. 93’ten beri fiilen yazı yazıyorum her gün. O günlerde de bütün haberlerin kotarılmasındaki en önemli isimlerdenim. İçinde askeri unsurların olup da militarist bir yönetim kurma çabasına nasıl olur da ortak olabilirim? Türkiye’de Milli Güvenlik kurulu ne işe yarar? diye yazan ilk gazeteciyim ben. Konu Mili Güvenlik Kurulunda görüşülecek yani hükümet askere hesap verecek. Bunları yazdım. Benim ergenekondaki olayları savunmam zaten mümkün değil. Öbür oyunu da söylemek zorundayım. Aynı anda AKP’nin kapatılma davası var. Bunu, buna karşı kullanıp, toplumu bölmek bana yanlış geliyordu. Aldığım bir takım bilgiler doğrultusunda benim inancım şu:”Türkiye’nin bir derin devleti var”Bu derin devletin adı, ergenekon. Ama bugün içeri alınanlar o ergenekon değil. Gerçek ergenekon olduğu gibi duruyor ve bunun içinde hükümette var. Bunun için de asker de var, iş dünyası da var. O başka bir yapılanma. O Türkiye’nin korunmasında hukuk dışı da olabilecek bir takım eylemlere izin veren bir mekanizma. Bunun bir numarası, iki numarası yok. Bugün Türkiye bir Ermeni terörüyle karşı karşıya, elçiler öldürülmüş, konsolosluklara giriliyor….Buna karşı ne yapacaksın? Nerede bunlar? Hepsi yurt dışında. Kardeşim, kontr hareket yapın. Ta devletin en tepesinden başlayan bir zihin hareketi bu.

“DEVLETİN BU TÜR İŞLERİ VARSA, BU HÜKÜMETSİZ OLMAZ”

Ergenekon davasından tutuklanan hemen hemen herkesin ‘Ne yaptıysam devletin bilgisi dahilinde yaptım’ demesi suçluyu boşuna aradığımızı mı gösteriyor?


Oraya gelmek istiyorum. Onun için savcı yanlış bir şey yaptı. Bu devletin gizli bir zihniyeti var. Halkının çıkarı adına devlet, hukuk dışına çıkabilir ama bunu asla ilan etmez, üstlenmez ve savunmaz. Sistem bu. Bunun savunması karşı çıkılması ayrı bir konu. Kim peki bunlar? Devletin yetkili birimlerinin içinde olduğu görünmeyen gücün eski aktörleri. Dışarı çıktılar, görevleri bitti ama o sırada yasa dışı devlet adına yapılan, kazandıkları bir güç var. Polisi tanıyor, savcıları, askerleri tanıyor, bir ilişki var, sempati var, vatan için yapıyor bunları. Daha sonra bunu kendi çıkarı yada birilerinin özel çıkarı  adına da kullanmak amaç. Oradan aldıkları bir güç var. Mesela bilgisayarla iş bozmuş, rakip, sana kazık atmaya çalışan bir ülkenin sistemini bozuyorsun devlet adına. Bu da gizli bir görev. Sonra dışarı çıkıyorsun, o işleri biliyorsun, onu kendi adına kullanıyorsun.  Ekonomiye zarar verme mekanizmalarını biliyorlar. Terör de ise o sistemler biliniyor. Siz bunun içine, ayışığıydı, sarıkız dı, jitemi kurmuştu diye görev sırasında o günün devlet yönetiminin de bilgisi olan bir takım olayları da suç diye ve bunları ifşa ederek ortaya koyarsanız; Türkiye zarar görür, iki, çözemezsiniz. Ben bir tanesine karşı çıktım, Abdullah Çatlı, devletin verdiği talimatla Hollanda ve Fransa’da yirminin üzerinde bombalama yaptı “diyor. Bu işi ayrı işledi dimi? Eğer siz derseniz ki talimat verdim, bunun altından kalkamazsınız. Bugün Fransa, “Sen benim topraklarıma nasıl geldin, nasıl bombaladın? Bunların tazminatları, uluslar arası itibarın…Bu temizlikse ben bunu temizlik olarak görmüyorum. Ama devletin bu tür işleri varsa, bu hükümetsiz olmaz. Bir Milli Güvenlik kurulu düşünün, bir konuda bir karar veriliyor, deniyor ki; falanca kaynakları keselim. Bunun için dönüp de Adalet Bakanlığını görevlendirirseniz, yasal takipler yapar, dava açar. Maliye Bakanlığına sevk ederseniz, şirketse defterleri didikler, vergisine bakar. Dış işleri Bakanlığına görev verirseniz, uluslar arası diplomatik çevrelerde bununla ilgili çalışmalar yapar, İç işlerine bırakırsanız, öldürür. Bu bir görev bilinci. Askere bu kaynağı sen kurut derseniz, asker nedir? 13-14 yaşından 65 yaşına kadar elinde tuttuğu personele adam öldürme eğitimi veren bir kurum. Gerisi hikayedir. Yurt savunması, laiklik….Hikaye onlar. Bir numaralı işi, adam öldürme sanatı. Bir adam nasıl öldürülür, nasıl ölünmez? Öğretilir. Siz bütün bunları alıp ergenekona koyarsanız, sorun çıkar. Bir küçük örnek, susurluk olayında tanıştığım bir delikanlı, Ayhan Çarkın. 110 tane PKK’lı öldürmüş bu adam. Nasıl öldürüyor, farkında değil. Bir gün mağaranın içine atıyor iki tane el bombası yürüyor gidiyor. Bu adamın görevi bittiği gün, İstanbul’da Bağcılar’da karakolda polis memuru yaparsan, o zaman devletin suçu. Çünkü o adamın tüm hayatı adam öldürmek. Ve onu yürekten yapıyor çünkü ülkemi savunuyorum diyor. O adamı iki tane mahalle karısının kavgasının içine gönderirsen, iş çığırından çıkar. Çünkü yaptığı her şeyi hak görmüş. Birileri gelir, gözlük taktırır, ceket giydirir, bir de güzel kadın koydun mu yanına, aynı duyguyla başka bir şey yapar. O da aynı şeyi söylüyor, ülkeyi soyuyorlar, soğana çeviriyorlar, temizle şunu diyor. O da tak diye vuruyor.

“BENİM İÇİN BİR NUMARA, GAZETECİ OLMAK, MİLİTANLIK İKİNCİ PLAN”

1976’nın Şubat ayı Numan Esin ve Melih Aşık önderliğindeki Vatan’da sizin tabirinizle ’militan gibi’ haberler yaptınız. Etiketlenmiş konu ve haberler içinde sistemin dışına çıkma korkusuyla çalışmak nasıl bir şeydi?

Yok, Melih Aşık, Vatan bitince benim Günaydına geçmemi sağlayan isimdir. Hiç görüşmüyoruz şimdi ama Melih Aşık hayatımdaki en önemli isimlerden biridir. Vatan gazetesi günün en sol gazetesi.  Onu değerlendiremem. Benim için orada bir numara, gazeteci olmak, militanlık ikinci plan. Ben gazeteci olmak istiyorum. 12 Eylül dönemini, ölmeden, birine bir fenalık yapmadan geçirebildiysem bu duygunun ağır basmasındandı. Daha sonra gittiğim günaydın gazetesi benim için pis bir burjuva gazetesi, hürriyet sermayenin ortağı, öyle bir bakış var ama bir gazetecilik emelim vardı benim, önce onu olmam lazımdı. Bir fikri savunabilirsiniz, onun militanı olabilirsiniz ama yaptığınız işi iyi yapmak zorundasınız. Gazeteciliği iyi öğrenmem gerektiğini düşünüyor, bunun böyle gitmeyeceğini görüyordum. Darbe düşünmüyordum ama gazetenin içi bile çaput çarşısına dönmüş. Maocusu, DHKPC cisi, ilerici gençlik derneği, TKP’si,…Ama bu böyle gitmezi görüyorsun, o zaman sen öğren, gazetecilik ne kardeşim? Bu arada benim de siyasi görüşüm var, o konuda da militan olabilirsin ama asıl olan meslektir.

“KÖFTECİ RAMİZ’İ YAZDIM, SAHİL YOLU KÖFTECİLERLE DOLDU”,” BUGÜN BEN AJAN GAZETECİLER KAVRAMINA İNANMIYORUM”

12 yıl Günaydında yazı işlerinde çalıştınız ve Etibank olayından sonra grupta kalmış, Star Medya Grup Başkanlığı yapmıştınız. Ve Vatan’ın 2006 ataklarından biri olarak buradaki görevinizin başına geçtiniz. Saçınızı en çok ağartan yada Serdar Turgut’un deyimiyle kukla gibi oynatıldığınızı düşündüğünüz dönemler oldu mu?

Günaydın’da 86’ya kadar çalıştım. 86’da Selahattin Duman ve Zafer Mutlu geldiler, gazeteyi devraldık sen de gel!dediler ve ben bu tarafa geçiş yaptım. Serdar Turgut onu söyledi de biraz yanlış anlaşıldı. Gazeteci olarak biz her şeyi kontrol edemeyiz. Ben meslek hayatımda farkında olmadan ne kadar kullanıldığımı bilmiyorum. Size bir takım adamlar, bir takım bilgiler söylüyorlarsa bunların hepsini yardım amaçlı yada gerçekler ortaya çıksın gibi algılarsak yanlış olur? Size bir takım bilgiler veren herkesin bundan da bir çıkarı olabilir. Ben kendi yazılarımda kime nasıl zarar verdim yada kimi nasıl yukarılara çektim bilmiyorum ama bana bir iki kişinin söylediği, adamın hayatını kurtarmışım, işini büyütmüşüm. Mesela köfteci Ramiz ile ilgili küçük bir yazı yazdım, benim yazımdan bir yıl sonra Necati Zincirkıran uğruyor, sahibi ona soruyor, bu Can Ataklı kimdir? Bir daha da gelmedi, bir yazı yazdı, binlerce kişi geldi, selam söyleyin diyor. Şimdi gidin Akhisar’a bütün sahil boyu köftecilerle dolu. Ama bunun dışında, siyaset, iş dünyasında neler olmuş bunu bilemeyiz. Yıllar önce Zafer Mutlu ile konuşurduk, şu gazetenin başındaki CIA, O MİT ajanı falan…Sonra yıllar geçti, yine Zaferle öyle bir konuda konuşuyoruz, Türkiye’nin en büyük, en etkili gazetesi Sabah, bana ne CIA’den, ne MİT’ten bir kişi gelmedi. Ne bilgi verdi, ne yardım istedi, o zaman uyandım. Bu işler için CIA ajanı olmaya gerek yok, belki kullanıyor, biz farkında olmadan. Bugün ben ajan gazeteciler kavramına inanmıyorum. Kukla gibi oynatılmadık. Eğer oynatılıyorsa bütün dünya oynatılıyor.

“UZAN İLE ÇALIŞTIĞIM SÜRE İÇİNDE ASLA İŞ TAKİBİ YAPMADIM”

Ajan medya kavramına inanmıyorsunuz ama AKP medyası diye bir şey var size göre….AKP’nin kapatılmasının daha iyi olacağını yazarken, AKP medyası tanımındakilerin adeta bir “biat kültürü” davranışı sergilediğine değinmiştiniz. Fatih Altaylı’nın, Uzan ile çalıştığınız zamanlarda, konuşulanları yazmadığınız ve röportaj yapmadığınız için ‘‘iş takibi ve gazetecilik dışı uğraşı’’ içinde  oluşunuzu yazması gibi tartışmaya açılan bir yandaş tarafınız var mı?

Evet söylüyorum bunu. Uzan ile çalıştığım süre içinde asla iş takibi yapmadım, çünkü gerek yoktu. İş takibi, bağlı olduğunuz medya grubu sahibinin medya dışı ilişkilerinde aracı olmaktır. Öyle bir şeye gerek olmadı. Çünkü o sırada grup zaten çok güçlü. Bana ihtiyaç yok, benim işim medya. Şunu yaparım, medya- basın ile ilgili bir işin kaptanıysanız, medya ile ilişki konusundaki her türlü konuya ben iş takibi olarak bakmam. Haber alma, gazetenin kaynaklarını geliştirme, gazetenin maliyetini düşürme….Diyelim ki hükümet, kağıdın KDV’sini 25 yaptı. Benim gidip bunu Başbakanla yada ilgili bakanla konuşmam, Genel Yayın Müdürü olarak, zarar edeceğimden bahsetmem, iş takibi olabilir mi? O benim de işim. Ben patronumun gazoz fabrikasının teşviki için Bakan’a gidiyorsam, onu eleştir, onu ben ilke olarak yapmam. Ha böyle bir şeyle karşı karşıya kalmadığım için belki rahat konuşuyorum, bununla karşı karşıya kalsaydım ne yapardım, dürüstçe söyleyeyim, bilmiyorum.  

“ŞUNU DEMİYORUM, “UZAN’IN BANKASINDA HATA YOK, SİZ NE YAPIYORSUNUZ?”

Peki bu konuda bir iddia….Emekli Oramiral Özden Örnek’e ait olduğu iddia edilen günlüklerde sizin Cem Uzan’ın askerlik sorunu için aracılık yaptığınız kaydedilmişti. İsminizi askerlikten Uzan’ı münezzeh tutmak adına kullandığınız doğru mu?

Ben o dönemde bütün kuvvet komutanlarını Özkök hariç hepsini ziyaret ettim. Benim hatırladığım kadarıyla 2 saate yakın kaldım. Müthiş bir karşılama yaptılar. Asker o konuda müthiş. Çok askersel bir şey bekliyordum, hayır. Önce dış kapıdan bir subay geliyor, sizi alıyor, kapıya kadar geliyor, bir üst rütbeli subaya devrediyor, asansöre biniyorsunuz, kapı açılıyor, karşınıza kuvvet komutanı çıkıyor. Makam odasında bile değil, kapıda karşılıyor. Son derece medeni ve sosyetikler. Çok şık iki tane garson, beyaz eldivenli, yürüyen arabalarda pastalar, içecekler, müthiş bir ağırlama. Bu görüşmenin son 10 dakikasında Cem Uzan’ın başına sarılan askerlik olayını söyledim. Deniz kuvvetleri komutanı, bir tarafta askeri mahkeme. Askeri mahkeme dendiği zaman Genel Kurmay Başkanı dahil etkisi, yetkisi olmaz. Askerliği bilmeyenler öyle söylüyor. Orada öyle bir düzen kurulmuş ki, Amerikan sistemi kurulu ve hiyerarşi var orada. Ordu hiyerarşinin en üst düzeyde olduğu kurumdur. Emirde biri keser. Bir tek yer hariç, yargı. Çünkü eğer orada hiyerarşi uygulamak zorundaysanız, Mahkeme başkanının, Genel Kurmay Başkanının bile üstünde olan bir orgeneral olması lazım. Eğer orada hiyerarşiyi işletecek olursanız, adaleti sağlayamazsınız. Onun için yargı ayrıdır. Kuvvet komutanı bile olsa söyleyemez. Bütün o konuşmaların içinde ekonomi, siyaset konuştuk ve Uzan’ın durumunu anlattım. Çünkü kimsenin fark etmediği bir olay var, o binanın içinde 4000 kişi çalışıyordu. 2500’ü Telsim’di. O insanlara maaşları ödenmiyor. Benim haberle ilgili yapacağım masraflar kesilmiş. E ben bunu birilerine anlatmak zorundayım, sade Kuvvet Komutanına anlatmadım ki, Başbakan’a da anlattım. Ben Tayyip Erdoğan ile yüz yüze 3 kere görüştüm. Bakanlarla sayısız konuştum. Şunu demiyorum, “Uzan’ın bankasında hata yok, siz ne yapıyorsunuz?”

“SERDAR TURGUT’A PATRONUNUN İŞLERİNİ SORUYORLAR, BEN HİÇBİRİNİ BİLMEM DİYOR, HAYIR BİLECEKSİN”

Telefonunuz çalınca aklıma Rauf Tamer’in köşesinde yazdığı geldi”Can Ataklı’ya kaç gündür bir şey anlatacağım. Anlatamıyorum. Çünkü ben lâfa başlarken, Can’ın cebindeki âlet ötüyor. Bunun çaresini karşısındaki koltuktan onu aramakta buldum”demiş. 
O dönem bütün haberlerin de başındayım….Birisi bana derse ki, ÇEAŞ Kepez için yada banka için konuştun derse bu iş takibi. O da kişiye göre değişebilir. Benim ilkelerime aykırı. Gazete yada televizyonun kendi işlemesi için gerekli olan her türlü konuda ben onu iş takibi kabul etmem, eğer kaptanıysam. Bir Genel Yayın Müdürünün işi sadece gazetenin altı mı olacak, üstü mü olacak değil. Ben bakanlarla ilişkiden, dış işlerinin protokol sorununa kadar her şeyi gözetmek zorundayım. Şimdi gazete sahipleri aynı zamanda holding sahibi oldukları için patronlar önde. 1960’larda, 70’lerde kimse patronu tanımazdı. Gazeteci, genel yayın müdürünü yada yazı işlerini tanır, muhatap o dur. Şimdi patronlar var çünkü başka işleri de var. Serdar Turgut’a patronunun işlerini soruyorlar, ben hiçbirini bilmem diyor. Ben genel yayın müdürü olarak patronumun bütün işlerini bilmek zorundayım. Mehmet Emin Karamemet’in, Akşam, Show, Sky Türk’ü var, ben öbürünü bilmem, hayır bileceksin, inşaat şirketi de var, Turkcell’i de var, eskiden bankası da vardı, bunları bilmezsen genel yayın müdürlüğü yapamazsın. Bu iş takibi yada patronunun lehine olmak değil. Nerde çalıştığını bil, ondan sonra da kukla gibi oynatıyorlar, oynatırlar tabi.

“BEN GAZETE, GAZETECİ KAVGASINDAN ÇIKMAK İSTİYORUM”

Star gazetesinde yazdığınız bir yazıda, “Gazeteyi gazete yapan haberlere atılan başlıklardır”demiş hatta bu konuda bir iki örnek vermiştiniz. Vatan’da Yargıtay Başkanlar Kurulu Bildirisini, ‘Dilediğin her şeyi yapamazsın uyarısı.’ başlığı ile atmak, Şamil Tayyar’ın da dediği gibi, Doğan Yayıncılığın zararı ile birlikte aldığı Vatan’ın mutsuzluğunun dışa vurumu muydu?

Mesela o arkadaşlar bu tür yorumları yapabiliyorlar. Ben gazete, gazeteci kavgasından çıkmak istiyorum, kukla gibi oynatmak varsa esas orada vardır. O ona, bu buna bir şey söylerken birileri el ovuşturuyor. O el ovuşturanı keşfedebiliyor muyuz ona bakmak lazım. Vatan’ın bilmem nesi gibi bir şey yazıyorsan, tencere dibin kara gibi bir şey çıkıyor, o zaman ben de derim ki:”Senin patronların bütün işlerine bak, falanca haber ne anlama geliyor bir de onu düşün. 1996’da çok özgürce yazdığım bir dönem vardı, medya kavgası dediler ama biz o zaman gazetecilik dışı hiçbir işimiz yoktu. Dinç Bilgin ne bankası, ne fon şirketi, ne telefon ortaklığı vardı!Sadece ATV,Sabah ve onun yan ürünleri vardı. Ben o zaman Aydın Doğan’a özgürce:”Kardeşim arkana koca bankayı almışsın, tabi onun gücüyle burayı finanse ediyorsun “diye yazıyordum. Sırtımda yumurta küfesi yoktu. Olsa ne olacak? Ben de saysam, senin patronun kağıt, plastik işiymiş diye…

“UĞUR MUMCU’YA BÜTÜN OLAYLARIN ÜZERİNE KORKMADAN GİDEN, ARAŞTIRMACI-GAZETECİ, HER ŞEYİ O ÇIKARDI DERSENİZ, ONA İTİRAZ EDERİM”

32. Gün’de, Uğur Mumcu’nun gazeteci olmadığına dair açıklamalarınızı yinelemiştiniz. Mumcu’ya devlet tarafından sızan gizli belgelerin ifşasına kamuoyunu bilgilendirmek manası yüklemiyorsanız, nasıl atfediyorsunuz?

Türkiye’de gizli belgelere ulaşanların kendilerine araştırmacı gazeteci demelerine şiddetle karşıyım. Uğur Mumcu; son derece dürüst, ahlaklı, ilkeli adam gibi bir gazeteciydi. Ama eğer siz Uğur Mumcu’ya bütün olayların üzerine korkmadan giden, araştırmacı-gazeteci, her şeyi o çıkardı derseniz, ona itiraz ederim. Uğur Mumcu yada başka arkadaşların üzerinde gizli damgası olan belgeleri ortaya çıkartmaları, bir takım şeyleri öğrenmemiz adına çok güzel ama bunların alınış yöntemi ben ilgilendiriyor. Yaptığı şeyin adını söylersem yanlış anlaşılır. Bir kaçakçılık davası ile ilgili MİT’in yada Genel Kurmay’ın çok gizli damgalı bir belgesini siz yazıyorsanız, bunu nasıl almış olabilirsiniz? Ya çaldınız, ya da biri verdi. Neyin araştırması? Yani olayın bir ucundan başlayıp, gidip kapıyı aşındırırsanız, oraya başvurdun, buraya dilekçe çektin, evet bu araştırmacı gazetecilik. Ama siz birden bire bir gün, bom diye telefon konuşmalarını birinci sayfadan verirseniz, ya sen dinledin, ya çaldın, ya da biri verdi. Uğur Mumcu’yu biz namuslu, ahlaklı gazeteci olarak yaşatmak zorundayız, ona bu işleri yüklersek iyi olmaz. O araştırmazdı, ona gelirdi. Cesur, tamam. Onu yayınlamak da bir cesaret. Uğur Mumcu belgeyi alıp hakaret için yada oradan yola çıkıp, beğenmediği birini batırmak için kullanmıyordu. Ahlakıyla yaptı, şimdikiler yıpratmak için yapıyor. Şu beni rahatsız ediyor, pek çok kötü işler yaptıklarına inandığım iki tane orgeneral var içerde. Ama şimdi siz bunu tanımlamaya başlarken, “Devlet içinde yuvalanan, kanlı terör örgütü ergenekonun çete üyesi iki general”dediğiniz zaman bu başka bir şey oluyor. Dur orada biraz. Hoşa gitmeyen işler yapmış olabilirler, cezalarını çekecekler ama bugün 10 kişiyi öldüren adama bile”Cani, ahlaksız”diye başlık atmıyoruz yani. Katil bile demiyoruz. Bunlar kasıtlı geliyor bana.

İkinci Bölüm

“BEN HIRSIZ DURUMUNA DÜŞTÜM”

Çalmaktan bahsettik de….Orhan Pamuk’un kitabının korsan baskısını aldığınızda "Şimdi biz hırsız mı olduk?"diye sormuştunuz.  Orhan Pamuk –hırsız var diye bağırsa, bu memlektin asıl hırsızlarının kimler olduğunu söylersiniz?


Bir şey söylemezdim. Herkes hırsızlık yapıyor. Ne yapayım? Sonradan fark ettim ki kitap bu. O bir uyarıdır. Hırsızlık malı almakta hırsızlıktır, ben bunu bilmeden yaptım, ifşa ediyorum, itiraf ediyorum mesajı verdim insanlara. Bunu almak hırsızlıktır, ben hırsız durumuna düştüm. Aradan 10 yıl geçmiş, unutmuyorsunuz.

“TAYYİP ERDOĞAN İLE BİR DAVAM VARDI, ONU DA MAHKEME REDDETTİ”

Ben unuturdum da Hıncal Uluç’un köşesinde hatırladım….3 Ocak 2007 itibariyle siz ve Hıncal Uluç, hükümetin, "Türk Bayrağının önündeki ’Kurban olam, ayına, yıldızına’ kampanyasının maliyetini tahkik etmiştiniz. Fakat Hıncal Uluç’a Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, “Tarikatlar ve Cumhurbaşkanlığı Adaylığı” başlıklı yazısından manevi tazminat davası açarken sizin haklılığınıza inandığı bir nokta mı olmuştu ki sizin yazılarınız dava konusu olmadı?

Herkes benim çok davalı olduğumu zanneder, iki yılım dolmak üzere hiç tatil yapmadım, bir tane davam yok, Sabah gazetesine gidelim, bir yalan yazmadım, hakaret etmedim, çarpıtmadım ama yazımı beğenmeyen oldu, samimi olarak yazdığım için bana dava açamıyorlar. Neresinden açacak? Hakaret diyemiyor, yalan diyemiyor, küçük düşürme diyemiyor. Tayyip Erdoğan ile bir davam vardı, onu da mahkeme reddetti. Gerekçe de şu: Can Ataklı gazetecidir, ki yazdıkları sıradan insanın da sormak hakkına sahip olduğu cümlelerdir. Tekzibim bir tane var. Ergun Özbudun, adını bile vermediğim halde, göndermiş, yerimde yayınladım. Bir tane davam var o  92’den, Geyve’de Challenger düşmüş, patlamış havada, aradan altı ay geçmiş,  metal bir parça bulunmuş, Kaymakam acaba bu Challenger olabilir mi demiş? Ben de adamla dalga geçen bir yazı yazdım, orda dozu kaçmış herhalde. O da dava açmış kazanmıştı. Bin davam var diyen arkadaşlar var. Dava açılmadan en sert yazıyı yazabilirsiniz, rayına oturtup, usturuplu yazarak güm diye de vurduğumu zannediyorum.

“CHP MUHALEFET OLAMIYOR DİYORLAR, 14 DEFA İHALE YASASI DEĞİŞMİŞ”

Peki bilboard deyince CHP’nin, “CHP iktidarında devleti böldürmeyeceğiz” yazısının yer aldığı billboardları için ne kadar ödenek ayırdığı şöyle dursun güzel söz söyleme sanatına uymuş muydu?

 

CHP’yi bana sormayın. CHP, son altı yılı çok iyi geçirmedi. Baykal zaman zaman çok doğruları söylemekle beraber, götüremedi. Bunda medyanın da, genel konjonktürün de etkisi var. İktidar o kadar güçlü hale geldi ve medya da o kadar egemen oldu ki, muhalefet olarak medya, muhalefete yönelik muhalefet yaptı. Ben de sordum, CHP’nin muhalefet yapmadığını söylüyorsunuz, ne yapmadı? Cevap gelmedi. %90 cevap, Baykal gitsin. Daha ne yapsın adam? 14 defa ihale yasası değişmiş. Her seferinde çıktılar, bu yandaş kayırmadır, her şeye maydanoz oluyorsun dedik, 14 defa değiştirmiş. Şaban Dişli olayı çıktı, şimdi gıkı çıkmıyor, işte muhalefet. Bunun gibi bin tane yaptı ama genel olarak baktığımız zaman CHP çok yıpranmış, Genel Başkanı kamuoyu tarafından fazla istenmeyen…Bunu değiştirmek herhalde çok güç.
“TAYYİP ERDOĞAN TÜRKİYE’NİN CİLALANMASINDA ÖZELLİKLE ÇOK BAŞARILI.”
Köşenizde çok güldüğünüzü söylediğiniz bir fıkraya yer vermiştiniz.Bir Başbakan, ziyaretine gittiği kentte 21 pare top atışıyla karşılanırken, bunlardan haberi olmayan biri, başka birine neler olduğunu soruyor ve “Bişey yok, Başbakan geliyor da”yanıtını alıyor. Bu kez Ne olduğunu soran meraklı bu kez biraz kızgın bir şekilde "Öf be" diyor, "ben de bizim topçuları iyi nişancı sanırdım." Siyasetçilerin geneline duyulan öfke bir tarafa Tayyip Erdoğan’ın hakkını nerelerde kendisine teslim ediyorsunuz?
Var tabi. Bir defa şunu söyleyeyim, kararlılığı var. Ve cesur davranıyor. Adama diyorsun ki,”Bak bunu böyle yapmazsan, beynine çakacaklar çiviyi!”Çakarlarsa çaksınlar, ben bunu söylerim diyor. Ve her şeye rağmen bir iş bitirici tarafı var. Türkiye’nin cilalanmasında özellikle çok başarılı. Belediye hizmetlerinde çok başarısız değiller. Detaya girersek, çok eleştireceğim şeyler çıkar ama 10 milyon nüfusluk kentte bir sürü iş yapılmış. Bunlar yadsınamaz.

“SİYASETE MUHALEFET ETMEK, DÜŞMAN OLMAK ANLAMINA GELMİYOR”

Star TV’de Özlem Gürses ile birlikte "Kırmızı Koltuk" adlı programı sundunuz. Bu programın ilk konuğu, Başbakan olduğu günlere denk gelen Abdullah Gül idi. Suallerle tanıdığınız, yanıtlarla tanıttığınız Gül için kanaatlerinizin ne kadarını belirledi o program?

Hatırlamıyorum. Şimdi bakın, Siyasete muhalefet etmek, düşman olmak anlamına gelmiyor. Türkiye’de son yıllarda böyle bir hava doğdu. Türkiye’de bizim siyasi çatışmalarda bunu lügat tan çıkartmamız gerekiyor. Muhalefet etmek farklıdır, düşmanlık farklıdır. Fakat burada ben kabahati AKP’de ve ona destek veren çevrelerde buluyorum.  Daha önce ANAP, DYP, MHP gibi partilerden herhangi birine yakın olarak öbürlerine muhalefet ettiğiniz zaman çok fazla dikkat çekmiyordu. Bir dönem geliyor, Çiller’i daha överek davranıyorsunuz da, Mesut Yılmaz’a muhalefet ediyorsunuz. O zaman klasik şeyler söylenir, oradan avantası var diye ama düşman gibi bir şey olmamalı. AKP’de böyle bir şey başladı. Çünkü AKP’ye muhalefet etmeyi dallandırdılar. Yani AKP’ye muhalefet ediyorsan, dine de karşısın, demokrasiye de karşısın, çetelerden yanasın, Avrupa Birliğine de karşısın gibi kategorize etmeye başladılar. Ben AKP zihniyetine muhalefet eden bir adamım, düşman bir adam değilim. Çünkü AKP’lisi de DTP’lisi de benim ülkemin insanları. Ben ülkemin hiçbir insanına düşmanlık yapamam. Yan yana gelirim, karşı çıkarım. Ben AKP’nin tepe zihniyetinin Cumhuriyet ilkeleriyle bağdaşmadığına ve uzun vade de Türkiye’yi çok iyi bir yere götürmeyeceklerine inanıyorum. Muhalefet ederek belki birlikte çalışarak, muhalefet ederek, bazı çalışmaları destekleyerek, muhalefet ederek ama sürekli uyararak hal yolu bulabiliriz. Çünkü burada din faktörü çok önde. Bu zihniyetle ülke yönetimini, yasalarını, yaşam biçimini giderek ona döndüreceklerinden ben endişe ediyorum. Benim bütün marifetim burada. Onlar da bunun olmadığını gösterirler, eğer biz bu medeni ilişkiler içinde olursak. Ama olmazsak, o zaman abuk subuk çıkıntılar olmaya başlıyor, kuran kursları kuruyorlar, gizlice patlıyor, çocuklar ölüyor, ingilizce kursu diyorlar, rüşvet yiyeni oluyor, El Beşir denilen adamla el sıkışıyorlar, Ahmedi Nejad geliyor, hakaretler ediyor, uçlar veriyor. Halbuki düşman olmadığımızı söyleyerek muhalefet edersek, bunları halletmek daha kolay. Muhalefet edeni düşman gibi gördüğünüz zaman kapanıyorsunuz. Uyarıları da dikkate almıyorsunuz o zaman. Şaban Dişli olayında, meclis başkanına basit bir şey söyledim:”Bu adam diyor ki, ben onu zamanında teminat olarak verdim, kardeşim senin elinde mal beyanı var, detaylardan bak, 1 milyon dolar alacağım var diye yazıyor olması lazım. Bak bunu kamuoyuna açıklama ama genel başkanına de ki, bu arkadaş doğru söylüyorsa bile  bildirmemiş, bunu çek!” AKP Genel Başkan Yardımcısı oturuyor onu savunuyor niye? tavrı muhalefet olarak değil, düşmanlık olarak algılıyor. Düşman bana saldırıyorsa, ben haklı haksız bakmam, saldırırım. Bugün Suriye askerleri Türkiye’ye girecek olsa, şunu tartışır mıyız? Adam haklı olabilir ….Kılıçları çekeriz, o havaya gireriz, çünkü düşman. PKK’ya da ‘muhalefetim’, ‘düşmanım’ değil, kazanmak istiyorum adamı. Çünkü o da etki altında, Amerika, İngiltere, İran bir şeyler demiş, benim ülkemde yaşıyor, Türk pasaportu taşıyor, Türk TC Kimliği taşıyor, düşmanım olamaz ama yaptığı her şeye şiddetle karşı çıkarım, hele terör olduğu zaman. AKP’yi istemiyorsa, dinsizdir diyor herif. Buna ne cevap veriyim ki! Üniversiteye türbanlı girilmemesini ben hukuki ve siyasi bazda ele alıyorum, adam dinsel bazda ele aldığı zaman sen dinsiz durumuna düşüyorsun.

“ATATÜRK NE KADAR DİNDARDI YADA DEĞİLDİ O BENİ HİÇ İLGİLENDİRMİYOR

1926 yılında Hazreti Muhammed’in Medine’deki mezarının Vahabi Suudi Krallığı tarafından yıkılmak istendiği zaman, Atatürk’ün yazdığı “Peygamber efendimizin mezarının bir taşına dokunursanız ordumu aşağı gönderirim” şeklindeki telgrafının devletçe saklandığını ileri sürdünüz. Bu zuhur etse dahi, Atatürk’ün bu tarafından hayıflananlar olabilir mi?

Onu yazarken Atatürk çok dindardı, Hz. Muhammed’e bağlıydı anlamında yazmadım. O telgraf, büyük ihtimalle nota telgrafı. Ülkeler birbirlerine nota verirler, Suudi Krallığı yeni kuruluyor, protesto çekiyor, onun da çok etkisi olmuş. Ben de bu ülkenin başındayım, dini inancımın gereklerini yerine getirmekte zayıf kalabilirim ama bu benim kutsalıma da el uzatılmasına, hoşgörüyle bakmam anlamına gelmez. Atatürk’ü bir taraftan dinsiz gibi gösterirken, diğer taraf da İslamın da lideri gibi gösteriyor. Hayır! Atatürk, normal bir devlet adamı olarak, Müslüman bir ülkeyi yönetiyor ve “Bu ülkenin kutsalları var, hac, Hz. Muhammed, onun mezarı, onun camisi, onun evi…Ben bunlara dokundurtmam”diyor. Atatürk, dinsizdi, İslamı kaldırmak istiyordu diyenlere karşı da önemli kozdu benim için. O notayı çekmese belki de yıkacaklardı. 30’da, 33’de, 50’den sonra İslam birliği toplanıyor ve “Müslüman camiası çok büyük ve Medine’ye gelenlere Vahabi inancı dayatılmayacak”deniyor. Suudi Kralı bunu sonunda kabul ediyor. 60’da yine sorun çıkıyor, bunun üzerine İran’ı sokmuyor, ambargo koyarak yine durumu çözüyor. Atatürk ne kadar dindardı ya da değildi o beni hiç ilgilendirmiyor çünkü inançlar bizim inançlarımız. Dini kimliğin önde olmaması….

“BEN İNANCIMI ÖZGÜR YAŞAMADIM DİYEN YALAN SÖYLÜYOR”

Evet bunu bir yerde daha vurguladınız….‘Çağın en büyük siyasi projesi’ başlıklı yazınızda, “Türkiye’nin tarihteki en büyük siyasi projesi 1923’te kurduğu Cumhuriyet’tir. Bu sayededir ki Türkiye çağdaş dünya ile ilişkidedir ve diğer tüm İslam devletlerinin önündedir”demiştiniz. Bunu Cumhuriyet, İslamın da önünde şeklinde algılamalı mıyız?


600 yıldır bir imparatorluğu bitirme kararı veriyorsunuz, bundan büyük proje olur mu? Hayır. Bu ülke Müslüman bir ülke. Herkes dilediği gibi inançlarını yaşar ve bana göre çok küçük bir dönem hariç herkes bunu yaşamıştır. Ben yaşayamadım diyenlerin çoğu yalan söylüyordur, özel nedenlerle yaşayamamış olabilir. Tekke ve Zaviyeler kaldırılırken, özgürlüğüm kısıtlandı diyorsan orada şiddetle karşı çıkarım. Çünkü Tekke ve Zaviyeler, bugünkü modern çağın şartlarına ve giyimine aykırı. Ama onun dışında ibadetini yerine getirmede ben Türkiye’de kimsenin sıkıntı çektiğine inanmıyorum.

“ASTSUBAY, AYNI TARİKATTAKİ GENERALDEN DİNİ RÜTBE OLARAK DAHA ÜSTTE OLABİLİR”


Peki buna bir örnek…Radikal gazetesi Ertuğrul Mavioğlu haberinde, Harp Okullarına ve Askeri Liselere öğrenci alınırken düşünce yapısını anlamak için mülakatta sorulan sorularda Annesi başörtülü ise ‘Yasak Hemşerim’ retoriğine takılan gençler için hicap duyuyor musunuz?


Abartılıyor. Orda sorulan annesinin örtüsü değil. 90’lardan önce yaygınlaşan türban diye bir şey çıktı. Türban, tamamen kendi siyasal düşüncesini sembolik olarak da gösteren bir bayrak niteliği taşıdığı için ben, özellikle karşıyım. Silahlı kuvvetlerde ailenin dindar olup olmamasını sormuyor. Bu görüşün siyasal olarak ailede egemen olup olmadığını soruyor. Annesi örtülü diye alınmayan diye bir şey yok. Bugün astsubay okullarının mezuniyet törenlerine, açılış günlerine yada özel günlerine gidin, ailelerin de katıldığı. Çoğunun başı örtülüdür. Türbansa farklı. Ordu evlerine başörtülü giren kadınların hiçbiri çevrilmiyor. Ama türban bir simge gibi, bağlanış biçimiyle, rengiyle, oturuşuyla, içindeki koca topuzuyla…O bir simge. Silahlı kuvvetler dediğiniz başka bir yapı. Silahlı Kuvvetlerde demokrasi arayamazsınız, emir-komuta zinciri var orada, hiyerarşi var. Devlet yapısında da var ama orda dağılıyor, asker öyle yetişiyor. Bugün o kurallara bakacak. Bugün Amerikan ordusuna da radikal bir Hıristiyan almıyorlar. Fransa ordusunda daha önceki eylemleriyle Protestanlığı çok savunmuş birini almıyorlar. Çünkü hiyerarşik düzeni bozuyor. Biz de ise ordu hiyerarşik yapıda, din de hiyerarşik yapıdır. Dini öne çıkartanları, özgürlük adına orduya alırsanız, öyle bir gün gelir ki, astsubay, aynı tarikattaki generalden dini rütbe olarak daha üstte olabilir. Böyle olduğu zaman siz, ordunun dengesini tutturamazsınız. İnançlar daima daha baskın çıkacağı için, o astsubayın vereceği emir ve talimatlara orgeneral uymak durumunda kalabilir. Temel mantık  bu. Bugün bütün kışlalarda cami var. Askerlerin, subayların dini inançlarını yerine getirmesine kimse karşı çıkmıyor, tek şart bunun örgütlü olup olmadığı. Ona da bakacak. Bazı meslekler var, siz seçiyorsunuz bunu zorla yaptırmıyorlar size. Zorla yaptırılırsa hakkına, hukukuna sahip çık. Adam öldürmeyi öğreneceğim diye askeri okula giriyor…..

“ANCHORMANLİK DEDİĞİNİZ, BİR KERE ÇOK GENÇ OLMAYACAK”

Sizin seçtiğiniz, kimsenin zorla yaptırmadığı bir mesleğe geçelim, anchormanlığe. Medyakafe "en yakışıklı spiker" yarışmasında sizi dördüncü seçmişti. Buna Savaş Ay, “Can Ataklı tamamen Akdenizli bir tip. Bazısı beğenir bazısı beğenmeyebilir.”diye yorum getirmişti. Siz hangi kültürlerin füzyonu olduğunuzu söyleyebilirsiniz?

Nasıl olur, kafadan birinci olmam lazımdı. ( Kahkaha ) Hiç fikrim yok. Anchorman dediğiniz, bir kere çok genç olmayacak. 25’li, 30’lu yaşlarda olmayacak. Anchorman’in bakış açısıyla, sunumudur olay. Spiker promkter’dan okur geçer, anchorman ise kendisi seçer ve kendi yorumlar. Onun için inandırıcı olmak durumunda. Bir kere ekranda hoş görünmeli. Ekran elektriği olmalı, samimi ve dürüst olduğu anlaşılmalı. Çünkü siz günün haberlerini izlemiyorsunuz, günün haberlerine o kişinin bakış açısıyla bakıyorsunuz. Yakışıklı, popüler olmakla, inandırıcılık bizde karıştırılıyor. Kanalın seyredilmesiyle de ilgili. Haberlerden önce reyting alan dizilerin fragmanları veriliyordu. Anchorman çekmeli. Soruyu şöyle sormak lazım:”Haber saatinde hangi kanalı seyrediyorsunuz, tercih ettiğiniz biri var mı?”19:00 oldu, Birand’ı açayım, Dündar’ı açayım diyor musun ona bakmak lazım. Öbür türlü beğendiği adamı izliyor. Bazı şeyler vardır, marka gibi, akla ilk gelir. Bazı arkadaşlar akılda kalıyorlar. Ali Kırca yapışmış artık. Başarılı mı, değil mi tartışamayız, haddim değil, cevap bile vermem. Ali Kırca, en tanınan anchorman’dir, buna siz en sevilen dersiniz, en beğenilen eklersiniz…..Bir numara, en tanınan o.

“CEMİL İPEKÇİ’YE, “YAŞLI, HOMOSEKSÜEL DEDİKTEN SONRADAN ÜZÜNTÜ DUYDUM.”

Bir köşe yazınızdaki anektodda olduğu gibi…Çok lüks bir otelin restorantında piyano eşliğinde yemek yiyen müşterilerden birinin programı biten piyaniste yaklaşıp, biraz çalabilir miyim diye ricada bulunması ve sonra bu kişiyi otel müdürünün masadan kaldırması, kim olduğunu öğrenmek istediğinde Şef garsonun “Chick Corea” demesi gibi kendi yaptığınızdan utandığınız oldu mu?


Olmuştur tabi. Cemil İpekçi’ye, “Yaşlı, homoseksüel dedikten sonradan üzüntü duydum. Cinsel kimliğini açıkça ortaya koyan bir adam. Benim de arkadaşım ama o sırada AKP’ye yağcılık derecesinde destek vermesine öfkelenmiştim de. Bütün tavırlarımı koyduktan sonra ‘yaşlı’sözcüğünü ekledim. Halbuki benim Cemil İpekçi tercihinde benim çok tanıdığım, sevdiğim ve beni de seven insanlar var. Onların da hassas noktalarını biliyorum o açıdan. Bir homoseksüel’e yaşlı dediğiniz zaman tepki göstereceğini biliyorum. Bunu bilerek yaptım, daha Cemil aramadan, ertesi sabah kalktığımda, “keşke bunu koymasaydım” dedim. Onu biliyorum, o canını acıtacak onun. AKP’li, homoseksüel, muhafazakar…Bunlar zaten kendi lafları. Özür dilemek için değil de, canını acıtmak için bunu bilerek yaptım diye yazdım sonraki yazımda.  Sıfat eklemekten dolayı üzülüp kızanlar oldu, mesela yakışıklı spiker diyorsun ya, çirkin spiker dediğin zaman hassas yerinden buruyorsun. Bir de yazının seviyesini düşürüyor. Ben yazılarımı hep filtreliyorum. Mert’in(asistan) düzeltmemi istediği yeri düzeltiyorum çünkü bir telefon gelse, 10 binle çarparım.  Mahallede de bir elektrik kesildiği zaman bir kişi arar, herkes nasılsa bir kişi arıyordur der. Halbuki bir kişi arar.

“BENİM ŞÖYLE BİR ÖZELLİĞİM VAR, BEN ÇOK HIZLI ‘U’ DÖNÜŞÜ YAPAMIYORUM.”

Eşiniz Ayşe Ataklı,  kızlarınız; Begüm ve “Benden çok destek göremiyor ama Türkiye’nin en önemli modacılarından biri” dediğiniz kızınız Tuvana… Aileniz sizi taşıyan bant mı, hız, zaman, kalori ve nabzı işaret eden gösterge mi, iki elinizle tuttuğunuz kolları mı?


Hepsi, çok güzel tanımladınız. Aile benim için çok önemli. Onlar her zaman var. Benimle beraber oldular, 28 Şubat dönemin de, Aydın Doğan ile çatışmalarım da kızdıkları da oldu. Bu kadar sert olma, yarın öbür gün yüz yüze bakacaksın diye, haklı da çıktılar. Ben çok bedel ödedim, 28 Şubat’tan sonra, maddi manevi çok ağır kayıplarım oldu benim. Benim şöyle bir özelliğim var, ben çok hızlı ‘U’ dönüşü yapamıyorum. 28 Şubat döneminde Tansu Çiller’e daha yakın yazılar yazdım, Refah partisiyle hükümet kuracağını öğrendiğimde çok öfkelendim. Kuruldukları gün, Tansu Çiller intihar etti diye de yazdım. Ama başkaları gibi o dakika itibaren opposite dönemedim.

“ELEŞTİRDİĞİM ŞEYİ YAPTIM, CEMİL BARLAS’LA TERS DÜŞTÜK”

Çiller dedik de….Özer Çiller’in kurduğu daha sonra Cemil Barlas’ın da ortaklığını yaptığı web tasarım şirketi Marnet’in tasarımlarından biri de Haberataktı. Ve haberx’in ilk ismi haberatak’ın ortaklarından oldunuz. Bugünkü haberx’i, başladığınız noktadan ne kadar uzak görüyorsunuz?

 

Çoook. Dünya kadar fark var. Bundan sekiz yıl önce. İnternet daha yeni başlamış. Haberx, haberatak adıyla kurulmuştu, para almayan, reklam almayan daha doğrusu öyle bir kavram da fazla bilinmiyordu. Hatır gönül işiydi. Teknik olarak, anlayış olarak çok daha geriydi. Şu an da benim internet üzerinde 8 yıllık bir tecrübem var mesela. 8 yıllık eksik tecrübeyle öyle bir şey yaptığınızı düşünün. Temel olarak ben bir yanlış yaptım, yanlış şuydu; bir müesseseden ayrılmışsınız ve öfkelisiniz, onu eleştiriyordum. İki elin parmağı kadar internet sitesi var o sırada. Genelde şu oluyor, bir müessese de dikiş tutturamıyor, haberlerim yayınlanmıyor, baskı var, internet sitesi kuruyor ama dedikoduya dönüyor. Hep şunu söyledim, bir takım arkadaşlar yayınlanmadan haberlerden söz ederler, nerede bu haberler? diye eleştiriyordum. Benim gazetem de çalışıyorsun, ben de oranın haber müdürüyüm, Zafer Mutlu’dan sonraki yada iki sonraki adamım. Ve sen benim adımı vermemekle beraber genel olarak müesseseyi suçlayarak internet sitesi kurdum diyorsun ve savın şu, Biz de ne haberler var, ama bu aşağılık yayın müdürleri bunları koymuyorlar. E peki site kurdun, nerede o haberler? Onlar yok. Ben bunu eleştirirken aynı öfkeye kendim de kapıldım ve aşağı yukarı bir buçuk ay sürdü benim oradaki maceram, bir buçuk ay boyunca o çok öfkeli olduğum sabah gazetesi, Dinç Bilgin, o sırada bankaya el konmuş sıkışık, devamlı dedikoduya dayalı, kendi duyduklarım da, hissettiklerim de birleştirip harala gürele savaştım ve bunu fark ettiğimde kendimden utanmaya başladım. Yazdıkların temelde doğru olsa bile belgesi yok, kanıtı yok, bir de insan karalıyorsun, o arada da Cemil’le de üslup konusunda ters düşmemiz oldu. Cemil çok iddialıdır, özgüveni çok yüksek bir adam, site benim üzerime kurulu ya, “Birinin karısını işe başlattım, o bizde yazacak”dedi. Ben de bir yerden geliyorum, yoldayım, “Cemil ne alaka, yoldayım dedim””Başlattım”dedi çünkü. Benim uslübum da şöyledir, böyle bir şey düşünüyorum, şunu yapalım mı nasıl olur, iyi olur derim. Cemil direk başlattım dedi. Ben de bir yerden geliyorum, canım da sıkkın, yolu bile hatırlıyorum, Maslağa tırmanan bir yoldan, Beşiktaş kavşağından sapıp, Sarıyer’e döneceğim. O ne alakası var? dedi. Bana sormuyorsun, etmiyorsun dedim, o da aşırı bir tepki gösterdi, tamam o zaman ben yokum”dedim. Öyle kaldı. Üç gün sonra beraber olduk. Devam etmeye başladı. Bir süre sonra adını haberx yaptı. Temel de benim rahatsızlığım var, bahane arıyorum, çıkış da bulamıyorum, siteyi öyle götürüyorsun, haber kaynakların yok, tek malzemen Sabah. Zaten sıkıntım vardı, bahane gibi oldu.

“BİZİM SAHİBİMİZ OLAN DOĞAN GURUBU, ‘SEN TELEVİZYONCU GİBİ    ALGILANMIYORSUN’DİYOR”, ”DİYANET BAŞKANI BENİ ALNIMDAN ÖPTÜ”,”TELEVİZYONDA TEKBİR GETİRDİM”


Onların üzerine oynanan oyun geçmişte kaldı da…..Müsteşar Sinan Utku karakteriyle yer aldığınız dizi,  ’Ateşten Koltuk’un sloganı,”Bir sabah uyandığınızda her şey değişmiş olabilir, başbakan bile!" idi. Darbelerin tatbik tarafında olmak, film içinde bile olsa nasıl bir duyguydu?


Darbe değildi ki, seçim almış bir Başbakan. Projenin mimarı, Memduh Bayraktar. Olay da şudur. Ben işsiz güçsüz dolaşıyorum, tribünde bile değilim, stada almıyorum, param yok. Maça bilet alıp da giremiyorum. Bu beni eziyor. Sonra Vatan olayı oldu, tekrar hayat döndüm ama geçen üç beş yıl, maddi-manevi bütün birikimimi aldı, götürdü. Bir televizyon programı olsun dedim. Reklam filminde de, dizi de de oynarım. Benim o tarafım var, ortaokul ve lisede müsamereleri ben düzenlerdim. Oynayarak ve yazarak, zaten oradan sonra bu adam gazeteci olur demeye başladılar. Sağda solda herkes bana gülüyor. Kadın programı yapacağım, Seda Sayan’dan daha iyi yaparım, ben kadınlara ekonomi anlatırım, ondan sonra da hadi çok konuştuk, hadi bakalım iki göbek atacağız derim dedim.  Yaptırmıyorlar anchormanlik. Türkiye’de belli anlayışı getiren de benim. İlk Kanal6’da başladım. Öğlen haberlerine çıkıyordum, haberlere yorumumu katarak sunuyordum. Habertürk’ün kuruluşunda vardım, Benimle seyredilen bir haber kanalıydı, çünkü gece seyredilen bir haber kanalıydı. Fıkra anlatıyorum, konuklar alıyorum, kimsenin soramadığı soruları soruyorum. Tekbir getirdim ben ya!Yarın bayram namazı dedim. Bayram namazı nasıl kılınır biliyor musunuz? Onu anlattım. Bayram namazının beni alıp götüren beş tekbiri vardır dedim. Tekbir nasıl getirilir biliyor musunuz, bilmeyenleriniz vardır, ben size gösteriyim, Itrinin bestesiyle tekbiri getirdim. Millet şokta ama doğru. Kadir gecesi geldi, ben nedir ne değildir diye kandilleri anlatıyorum, beni diyanet başkanı Altınkulaç emekli olduktan sonra dinledikten sonra bir gün habertürk’e programa geldi. Beni gördü ve kendime sözüm var, seni anlından öpeceğim dedi. Ben Kadir gecesi seyrettim ve siz Kadir gecesinin anlamını anlatmaya başladınız, yüreğim ağzıma geldi, nerede yanlış yapacak diye”dedi. “Bugüne kadar Kadir gecesi bu kadar doğru ve güzel anlatılmamıştı, bizim diyanet programları dahil”dedi. Haberciliğe yep yeni bir şey getirdim, eli kolu oynayan ilk anchorman benim. Elimden kalem mi uçmadı?Yanımdakine getir kardeşim kağıdı mı demedim? Benden sonraki haberler yorum yapmaya başladılar. Şimdi görüntüsüz haber veriyorlar, vtr’ye gerek kalmadan haberi giriyorlar. Bunlar yoktu. Bütün bunları yapan ve ekranın en iyisi olmama ve ben bu işi çok iyi yapıyorum dememe rağmen ben bu işi yapamıyorum. Çünkü bizim sahibimiz olan Doğan gurubunun bana bakışı, sen televizyoncu gibi algılanmıyorsun. Yönetici yakımı bana, ama o televizyoncu değil ki diye bakıyor. Halbuki ben ellerindeki hepsinden daha iyiyim. Ekranda haber sunumunda, rahatlığında ve samimiyetinde hepsinden iyiyim. Ama bana bir türlü yaptırmıyorlar. İşte bu duygular içinde tamam madem bana yaptırmıyorlar, bırakacağım derken,  yılbaşı akşamı Rauf Tamer’lerin evindeydik. Nazlı Ilıcak, Mehmet Ali, Emir var...”-Anasını satayım, bir dizi olsa oynayacağım, şu kurtlar vadisine bir girsem, elimde onların senaryosu ile ilgili bende çok bilgi var, anektod anlatırım ve senaryoya girer onlar”deyince Emir geldi yanıma bu düşüncemde ciddi olup olmadığımı sordu, yarın konuşabilir miyiz , bizim bir dizi projemiz var oynar mısın?dedi. Oynarım dedim. Ertesi günü anlattılar. Harika oynarım, hatta benim size çok katkım olur, Başbakan anılarım var, Özal’la var, Tansu ile var, Mesut’la var, Ecevit döneminden var, bildiğim yada yaşadığım…Bunları katarız, çok renkli olur. En sevdiğim bir tanesi: Turgut Özal, oğluyla cip almışlar, polisleri atlatıp, yenikapıdan arabayı getiriyor, Turgut bey, cip kullanacak. Geliyor, geliyor İstinye’ye diyor ki: “İleri de trafik çok sıkışık, şimdi oraya gireceğiz, başımız sıkıntıya girecek”diyor. Oradan dönüş yapıyor, oradan dönüş yasak: Dönüşü yapıyor, polis tak durduruyor. Rahmetlinin ilk tepkisi,”Ahmet ehliyetim yok”diyor. Ahmet diyor ki:”Baba sen Başbakansın”Olsun diyor, Polis geliyor, diyor ki:”Memur bey, kusura bakmayın, ehliyetimi evde unutmuşum”Tam o sırada koruma ekipleri geliyor, polis zaten şaşkın, öyle bakıyor, karşısındaki Özal mı, değil mi? Uyanmış korumalar, cip’i deniyor demiş, Semra hanım. Birden 30 tane koruma polisin etrafını çeviriyorlar. Polis neye uğradığını şaşırıyor. Bunu senaryoya koyarız, Özal bu polisi alır, Semra hanıma götürür, çay ikram ederler, polis, utanır, sıkılır, oturur. Neyse bir diziye başladık, bir sürü aksaklık var. Senaryoyu, alışmışlar, Kurtlar vadisi, narko terör hep aksiyon şekilde yapmaya. Aksiyon sahnelerini yapmamalarını, Başbakanlık konutunda geçmesini söylesem de dinlemediler. Birinci bölümde PKK var, PKK’ya yardım eden, Amerika, CIA. Burası Fox kanalı ve sen Amerika’ya diyorsun ki, TMSF bombalatıyorsun, 40 kişi ölüyor. Senaryoyu verdik dediler. Belli ki Amerika’dan talimattı. Dizi tarihinde görülmemiş bir şey. Saatini değiştirmeden yayından kaldırıldı.

Yorumlar ( 9 adet )

Dr.Erhan Can
30.08.2008 16:18:51


Her devlet içerisinde Derin devlet vardır.Gerek Derin Devletin kullandıkları gerekse yeraltı dünyasının kullandıkları maalumunuz dur .Ergenekonda tutuklananlar gerçek Ergenekoncular değilse Kimler Gerçek Ergenekoncu acaba . Siz biliyorsanız açıklasanız da öğrensek sayın Ataklı...
Ahmet KARAYEL
26.08.2008 22:19:48


Sayın Can Ataklı,

Güvenilmezliğini defalarca kanıtlamış birisidir. Düşüncelerini/söylemlerini derin mahfillere paralel hale getirmesi nedeniyle original bir yönü de yoktur.
Malesef Omurgasızdır....
vatandaş
26.08.2008 15:01:12


can ataklı ..karşısındaki farklı görüşe sahipse kabalaşan bağırmaya başlayan bir gazeteci. böylesini ilk görüyoruz.
TEBER
26.08.2008 14:51:05


Milli olmak anlamında;

“Türk ulusu daha dindar olmalıdır. Yani bütün yalınlığıyla
dindar olmalıdır demek istiyorum. Dinime bizzat gerçeğe nasıl
inanıyorsam ona da öyle inanıyorum. Bilince ters, ilerlemeye
engel hiçbir şey içermiyor. Oysa Türkiye’ye bağımsızlığını
veren bu Asya ulusunun içinde daha karışık, yapay, boş
inançlardan ibaret bir din daha vardır. Ancak bu cahiller, bu
acizler sırası gelince aydınlanacaklardır. Onlar aydınlığa
yaklaşamazlarsa kendilerini yok ve mahkum etmişler demektir.
Onları da kurtaracağız.”

Mustafa Kemal ATATÜRK...

Şimdi o bahsi geçen ’MİLLİ’ olmak anlamında ölçü nedir,değerler nedir,seviye nedir,savunulan nedir,savunulması gereken nedir?
Benim devleti yönetecek siyasetçim kesinlikle ATATÜRK’ün devlet adamlığı vasıflarına yani gerçek milliyetçiliğe,haysiyete,onura,şerefe ve yüksek karektere sahip olmalıdır...
GEçmişi ve geleceği belliki ATATÜRK’Le dövüş içerisinde olanların ve aynı zamanda ATATÜRK’ün beklentileri ve hedefleri doğrultusunda hizmet etmek ve mücadele etmek yerine şahsi çıkar dürtülerinin ağır bastığı şahsiyetlerin oluşturmuş olduğu bu çarpık sistemin bağrından çıkmış olan bir diğer alandaki şahsi çıkarcıların milletimizin hassas ve yumuşak karnı üzerinden siyaset yaparak bulaşmış oldukları ve yavaş yavaş ortaya çıkan rüşvet skandalları ile adeta benim rüşvetçim imana sahiptir üstü başı kirlenmez edasında vahabiler ne yapma ALLAH günah yazmaz mantığı ile kendilerine getirmiş oldukları benliklerini iman ve inanç sayanların ATATÜRK’ün bahsetmiş olduğu CAHİLİYE takımından gayrı okumuş ve yönetici takımından insanlar olması çok daha vahim bir durumdur milletimizin ve devletimizin geleceği açısından...
ALLAH’ı haykıranlar ile milliyetçiliği haykıranlara bu ülkede verilen tepki ’’TÜRKİYE SİZİNLE GURUR DUYUYOR’’un karşılığında KOCA SEYİT sizinle guru duymuyor,Çanakkale Şehitleri sinle gurur duymuyor,milliyetçilik ve dindarlık eğer bir ülkenin aydınlanmasından ziyade dahada çok kararması ise,eğer kendi değerlerinizi karşınıza almak ise,milleti bölmek ise, düşman(EMPERYALİSTLER ASLA HİÇ KİMSEYLE DOST DEĞİLDİRLER,SADECE ÇIKARLARININ DOSTLARIDIRLAR)gemilerine saygı duruşu ile yol vermekse ve kendi vatandaşına ’’ANANIDA AL GİT’’demekse ben bu insanlarla gurur duyulacak bir geleceğe milletim olarak bir bütünlük içerisinde yürüyeceğimize asla inanmam mümkün değil.
Çünkü eğer ’’TÜRK MİLLETİ’’nden bahsedebiliyorsak zaten bir milleti millet yapan değerler sayesinde o toplumlar farklı farklıda olsalar bazı değerleri milli ve manevi değerler adına paylaştıkları için bir millet olmayı başamışlardır.Herkimki milleti birarada tutan ve siyaset dışı yaşanan değerler üzerinden siyaset yapıyorsa eğer o insan her ne olursa olsun,o lider herkim olursa olsun,o Paşa hangi PAŞA olursa olsun bölücüdür ve önünü göremeyecek kapasitede oluşmuş insanlardan oluşmuş yönetim o ülkeye verebileceği ve sunabileceği bir gelecek yani İSTİKBAL asla olamaz.
DEVLET makamları ve sistem artık milli olmak manasından çıkmış dünyanın içine and etmeye yemin etmiş olan GLOBALİZM’le kucak kucağadır artık.Enkötüsü ise TÜRKİYE’nin geleceği işte din ile ve milli duygular ve değerler ile aladatılıpta bir millet kandırılarak TÜRK MİLLETİNİN taşınması gereken geleceğine ait yapılması gereken proje ve yatırımlardan kaçınılmaktadır...
Oysa ülkede bizim anladığımız manada dindar ve milliyetçi insanlar ve diğerleri toplum karşısında sorumluluk ve sahibi insanlar bal gibi biliniyorki PARA’nın tutsaklarıdırlar.
HERHALDE BİZDEKİ PARAYA TAPANLAR VE HERTELDEN ÇIKAR GURUPLARI NÜKLEER BİR SAVAŞ İÇİN DUA ETMEKTEDİRLER...
ÇÜNKÜ TAHRİP ETTİKLERİ BİR MİLLETİN YOK EDİLMEYE YÜZ TUTUMUŞ OLAN GELECEĞİDİR ve SERVETLERİNE ALLAH ALLAH DEYİPTE SERVET KATANLARIN,ELBET TOPLUM KARŞISINDAKİ BAŞARILARININ TEK NEDENİ İSE KAMUFLAJLARINDAKİ EN BÜYÜK BAŞARI İSE USTACA KULLANILAN MİLLİ VE MANEVİ DEĞERLERİMİZDİR...
Henüz bu ülkede geleceğimizi bize hissetirebilecek olan milli birlik ve beraberliğimizi bize hissetirerbilecek olan bir yapı yoktur.Olanlar ise farklılıklarımız üzerinden milli ve manevi anlamda siyaset yapanlardır,o yüzden günümüz siyaseti hep çalkantı ve şaibe ile doludur.Sen kendi siyasetçinin rüşvetine helal dersen,ben kendi siyasetçimin aldığı rüşvete helal dersem orada zaten değer meğer kalmaz artık.Orada değerler milli ve manevi anlamda ÇIKAR’a takas edilmiştir artık....
CUMHURBAŞKANLIĞI MAKAMI RUSYA TARAFINDAN HAZIRLANMIŞ OLAN ATATÜRK zamanında hazırlanmış olan CUMHURİYET belgeselini kendi internet sayfasına koymuş önceden yasaklıymış bu belgesel...
Koministlerin hazırlamış olduğu bir belgesele müsaade eden ATATÜRK’te acaba koministmiydi diye toplumda ? işareti uyandırmaya yönelik değildir umarım.Çünkü herkim bu ülkede ATATÜRK’ten bahsedecek olursa hemen vatan hainliği ve koministlikle suçlanır oldu nerede ise...
Mevcut zihniyet kullanabilecek her olasılığı yada karşı anlamda kullanabilecek her olumsuzluğu değerlendiriyormu acaba ne dersiniz?
Ben milliyetçiyi vatanın ve milletin birliğinden ve dirliğinden tanırım,ben milliyetçiyi adı rüşvete ve yetim hakkına karışmışlara ’’VATAN SİZİNLE GURUR DUYUYOR’’demekten ziyade HASAN TAHSİN gibi bu milletin hakkını çalıp çırpanlara karşı kalemi ile anlına anlına çakmasından tanırım...
Ben milliyetçiyi sırf ALLAH dediği için her yaptığı işe gözü kapalı tastik etmemesinden tanırım....
ATATÜRK’ün din ve ALLAH anlayışı karşısında cüce kalanların bu ülkeye verebilecekleri ne olabilirki bunların topu, olsa olsa bir boya ve aşirete ancak ya bir molla yada bir aşiret reisi olurlar ancak:))))
TÜRKİYE CUMHURİYETİ bu anlamda çok BÜYÜK MAKAMLARA SAHİP ama o makamları milli ve manevi anlamda doldurabilecek kapasitede DEVLET adamına acil ihitiyacımızın olduğu bir noktadayız artık....
Ben göremiyorum gören ve duyanınız varsa şayet milletim ve devletim adına kurbanımla beraber kapınızdayım ALLAH hakkı için....
salih engin
26.08.2008 10:08:06


turkiye bagimsiz birakilamaz diyor mandaya boyun egmis sonrada ataturkcuyum diyor insan bu kadar iki yuzlu olur.dogruya paraninda iki yuzu var bu gazetecide paraya tabii.
Tüm yorumları oku. (9 adet)



Diğer Söyleşi Haberleri
Benden Deniz Gezmiş cesareti bekleme kardeşim"Benden Deniz Gezmiş cesareti bekleme kardeşim"
Senelerdir "Bam Teli"mize dokunan Tayfun Talipoğlu, HaberX okurları için Hülya Okur’un sorularını yanıtladı: " Devlete hizmet ediyorsun sağcı oluyorsun, sermayeye hizmet ediyorsun solcu!.. Haber yazmayı Şamil’den öğrendim... Ferit Şahenk, Türkiye’de ileride yönetimde yer alması gereken bir adam... Obama, Recep Tayyip Erdoğan, Ahmedi Nejat, Sarkozy, çok farklı görünmesine rağmen halk gibi ve doğal davranan adamlardır. Ruhun komünist değilse, işte şimdiki Türkiye olursun. Hükümet sağcıysa sendika pasifleşiyor, solcuysa şahinleşiyor.."
“Baykal’ın bütün riyakârlığı ortaya çıkmıştır”“Baykal’ın bütün riyakârlığı ortaya çıkmıştır”
Hülya Okur, HaberX okurları için sordu, Engin Noyan cevapladı... İşte o röportajdan satır başladı: "Baykal’ın bütün riyakarlığı ortaya çıkmıştır... Fatih Altaylı denilen zat, vasatın altında bir zat. Zekasıyla, bilgisiyle, görgüsüyle... Kuran’a açık itiraz edecek biri var mı, ben daha görmedim öyle bir adam... Cengiz Semercioğlu, cahil bir çocuk, söylediği şeyin temelinde hata var... Cumhuriyet gazetesinde yazmayı çok istiyorum... En çok ihtiyaç duyduğumuz şey, Müslümanlar arası diyalogdur..."
Eğitimciler’den Erdoğan’a bayram mektubuEğitimciler’den Erdoğan’a bayram mektubu
Bağımsız Eğitimciler Sendikası Genel Başkanı Gürkan Avcı, şef, uzman ve şube müdürlerinin ek ödemelerden yararlanamamalarına ilişkin sorunu, Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’a "bayram mektubu" göndererek iletti. Avcı, mektubunda; Başbakan Erdoğan’dan sorunun Maliye Bakanı ile Milli Eğitim Bakanı tarafından çözülmesi gerektiği talebini iletti.
AK Parti’nin alternatifi yok"AK Parti’nin alternatifi yok"
Akşam’dan geçen hafta ayrılan Halit Kakınç, HaberX okurları için Hülya Okur’a konuştu: "Baykal, ümit ediyorum ki bu hatayı gördü... Gülen’in yaptığı hizmettir... Sultan Galiyef her şey olabilir ama ırkçı olmadığı kesin... MHP’nin de alevi açılımını önemsiyorum... Ergenekoncular o kadar kuvvetli olsalardı, o darbeyi biz çoktan görürdük... Akşam’dan ayrılmamda para birinci faktör değil... AK Parti’nin alternatifi yok... ABD, Kuzey Irak’ta ikinci İsrail’i yaratıyor..."
İlhan Kesici’den Başbakan’a çığ uyarısı...İlhan Kesici’den Başbakan’a çığ uyarısı...
CHP İstanbul Milletvekili İlhan Kesici, Hülya Okur’a HaberX okurları için verdiği röportajda, mali krizin hiç de Türkiye’yi teğet geçmeyeceğini belirterek, Başbakan Erdoğan’a "çığ geliyor" uyarısı yaptı. Kesici, "2003 ve 2007 seçimlerini AKP’nin kazanmasının ana çatısı, ekonomi dolayısıyladır. Bundan sonra kaybedecektir. Kaybetmesinin de ana sebebi,  ekonomi olacaktır." derken, "Hükümet belediye seçimlerinin ertesine kadar dayanacak ve IMF ile anlaşma yapmayacak." öngörüsünde bulundu.
Ayşe Böhürler : Modern olmak için illa başı açık olmak gerekmiyorAyşe Böhürler : "Modern olmak için illa başı açık olmak gerekmiyor"
Hülya Okur, HaberX okurları için sordu,  AK Parti MKYK üyesi gazeteci Ayşe Böhürler yanıtladı: Müslümanlık her ülkeye göre değişiyor... Kadın haklarını, eşitliği savunmak feminist olmak anlamına gelmiyor... Ahlaksız din olmaz... Deniz feneri daha iyi yönetilmeliydi, şeffaf olmalıydı, mutlaka bulunulan ülkelerin kurallarına uyulmalıydı... Biz parti kurarken, iktidara geleceğimizden emin değildik... AK Parti’nin dini bir ideolojisi yok, dini bir simgesi yok... Beni kimse dindar ol diye zorlamadı... Başı açık olmayan, Müslüman olmaz diye bir kural yok... Modern olmak için illa içki içmek, başı açık olmak gerekmiyor...
Babahan: Erdoğan-Doğan tartışması kayıkçı kavgası değilBabahan: "Erdoğan-Doğan tartışması kayıkçı kavgası değil"
Hülya Okur, HaberX okurları için sordu Sabah Genel Yayın Yönetmeni Ergun Babahan yanıtladı... İşte o röportajdan satır başları: Laiklik bir devlet dini mi?.. Bir Çiller döneminde, bir de banka döneminde iktidar yanlısı olduk... Hıncal Uluç, cumhuriyetçi, ben demokrat’ım... Yazı yazmak, aslında meydan okumak... Başbakanın medya patronuna yönelik eleştirisi kayıkçı kavgasının ötesinde anlam taşır... Aziz Yıldırım’ın tarzı Tayyip Erdoğan’a benziyor... AKP, şanslı bir dönemde iktidar oldu... Hala dağa çıkan varsa, dağdakiler geri dönmemişse, Türkiye’de düzeltilmesi gereken yanlışlar var demektir...
Çalışlar: Kürt sorununda devlet şiddetin bir parçasıÇalışlar: Kürt sorununda devlet şiddetin bir parçası
Terörün iki şiddet arasında sıkışıp kalanlardan oluştuğuna dikkat çeken Gazeteci-yazar Oral Çalışlar’a göre, "Hem devletten gelen hem Kürt ayaklanmalarından gelen iki şiddet birbirini kışkırtmış. İki şiddet birbirini kışkırttıkça insanlar bu iki şiddet arasında çaresiz kaldılar. Bir kısmı o şiddete, bir kısmı bu şiddete sığındı. Bunun ikisine sığınmayanlar yok edildi. Böyle bir acı tarihsel tecrübe Kürt meselesi." Hülya Okur, Çalışlar’la solculuk, hapis hayatı, gazetecilik, terörizm, öteki olmak, asker-siyaset ilişkisi, İslami hareket, Doğu Perinçek, oğlu Reşat ve arkadaşı Deniz Gezmiş üzerine söyleşi yaptı...
ÜNAL TANIK’TAN HODRİ MEYDANÜNAL TANIK’TAN HODRİ MEYDAN
Kirletilmeye müsait bir alan olan internetin temiz kalması için dayanışmada bulunulması gerektiğini vurgulayan Haber7 Genel Yayın Yönetmeni Ünal Tanık, sektörde gerek okuyucu, gerek de reklamveren açısından ciddi manipülasyonlar yapıldığını söylüyor. Arkadaşımız Hülya Okur’a röportaj veren Tanık, reklamverenlerin önlerine koyulan raporlara itibar etmemesini isterken, bir de çağrıda bulunuyor: "İnternette ölçüm yapan Alexa bir takım sanal manipülasyonlara açık. Yiğit olan site Google Analytics raporlarını açıklar..." Öte yandan, Başbakan Erdoğan’ın vefa duygusu kendine zarar verebilecek bir boyutta olduğunu belirten Tanık’a göre AK Parti iktidardan düşünce iki pişmanlık duyacak: Doğan Grubu’na ait Petrol Ofisi’ndeki vergi kaçakçılığının üzerini örtmesi ve belediyelerdeki yolsuzluklar…
Muhalif olmak, düşman olmak değildir"Muhalif" olmak, "düşman" olmak değildir
Can Ataklı’nın HaberX’e özel  söyleşisinden kesitler: "Türkiye’nin bir derin devleti var”Bu derin devletin adı, ergenekon. Ama bugün içeri alınanlar o ergenekon değil" " Ben AKP zihniyetine muhalefet eden bir adamım, düşman bir adam değilim.", "Bu ülke Müslüman bir ülke. Herkes dilediği gibi inançlarını yaşar ve bana göre çok küçük bir dönem hariç herkes bunu yaşamıştır.", "28 Şubat döneminde Tansu Çiller’e daha yakın yazılar yazdım, Refah partisiyle hükümet kuracağını öğrendiğimde çok öfkelendim.", "Atatürk ne kadar dindardı ya da değildi o beni hiç ilgilendirmiyor."
Gerçek Ergenekon olduğu gibi duruyor"Gerçek Ergenekon olduğu gibi duruyor"
Can Ataklı, HaberX’e gençlik yıllarından muhalif kimliğine, 12 Eylül’den 28 Şubat’a, Derin devletten Ergenokon’a kadar çarpıcı açıklamalarda bulundu: Türkiye’nin bir derin devleti var ”Bu derin devletin adı, Ergenekon. Ama bugün içeri alınanlar o ergenekon değil. Gerçek Ergenekon olduğu gibi duruyor ve bunun içinde hükümet de var... Uzan ile çalıştığım süre içinde asla iş takibi yapmadım, çünkü gerek yoktu... Hülya Okur’un Can Ataklı söyleşisinin ilk bölümü detayda:
Bazı Öne Çıkan Haberler