HaberX’e çarpıcı açıklamalarda bulunan
Zaman Genel Yayın Müdürü
Ekrem Dumanlı’ya göre, Türkiye’de medyanın en büyük sıkıntısı benzeşme:
“Hepsi Hürriyet’in kopyası gibi. Bir Hürriyetçi özentisi var hepsinde. Fethullah Gülen’in arkasından çok ağıtlar yakacaklarını söyleyen Dumanlı,
“Dünyanın herhangi bir yerinde olsa, ödüller yağar böyle bir adama. Fakat bu kadar dövülmesini, hırpalanmasını doğru bulmuyorum.” diyor. Dumanlı asker ile ilgili ise "Vaktiyle general, asker üniforması giymiş. O şerefli bir üniforma. Ama o üniforma arkada duran marka değerinden dolayı sana bir güç veriyor. Neticede devletin memurusun, devlet kimin? Devlet de milletin." dedi.
Hülya Okur’un söyleşisinin ayrıntıları detayda.
Ma’rifetin zıddı; inkârdır. İlmin zıddı ise; cehildir ama inanın bana onda bulunan meziyetlerin zıddı yok. Hani doğru yürüme dersleri almak için başının üstüne kitapları dizersin ya, yanından ayrılana kadar o hissi taşıdım içimde, o kitaplardan biri düşer gibi olsaydı, onun edebiyat sınavından geçemezdim çünkü. Peki gazetecilik sınavında risalelerini taşıma cesaretinde bulunabilecek miydim? Bunun için de onun rikkat duvarına tırmanmalıydım fakat o duvar ortasından ayrılıp kapı oldu, tıpkı Hz Ali’nin annesi Fatıma’nın doğum sancıları tuttuğunda Kabe’yi tavaf etmesi ve Allah’a kendisini bu müşkül durumdan kurtarması için dua etmesi esnasında Kabe’nin duvarının yarılması ve Ey Fatıma! Gir içeri buyrulması, Fatıma’nın yarıktan içeri girmesi ve tekrar duvarda ki yarığın kapanması rivayetinde olduğu gibi… Zaman’ın şeffaf kalesinden midir, Ekrem Dumanlı’nın vahdet-i vücut özelliğinden mi bilmem ama bu röportaj beni hala kendime getiremediyse de, sizin huzurunuza geldi…
Edebiyat okudunuz... Babanızın sahip olduğu otobüste turistleri gezdirirken eşlik ediyormuşsunuz. Hak-Rah’ınız, yani yol toprağınıza ne serpilmişti de siz onu takiben kendinizi gazetecilikte buldunuz?
Benim çocukluk yaşlardan itibaren kendime çizdiğim yol, edebiyat yolu. Halen de öyledir aslında. Ben fırsat buldukça, tiyatro, hikâye, roman, senaryo yazmayı düşünen bir insanım. Hala o ana yoldan ayrıldığımı düşünmüyorum. Babamın da böyle bir merakı vardı. 70’li yıllarda dayım, beş kız kardeşin tek erkeği (şimdi milli eğitimde müdür yardımcısı İstanbul’da), babası da erken vefat ettiği için babamlar bir yönüyle babalık yapmışlar.
Hatta onlar Yozgat’tan, Ankara’ya tiyatro izlemeye giderlermiş…
Bayağı çalışmışsınız.
Anneanneniz sayesinde dayınızın tiyatro tutkusunun size geçtiğini söylüyorsunuz. Peki bir perdenin altından görünmeniz ne kadar zor bu alanda?
Yazarlık kısmını daha çok seviyorum. Oyunculuk benim beceremeyeceğim, zor bir iş.
1997 yılında kaleme aldığınız, kendi kusurlarını başkalarının hayatlarında izleyen ve bundan korkuya kapılan insanları konu alan ’Son Duruşma’ adlı tiyatro oyunu kalbinizin elektrokardiyografisi mi?
Aslında hayatımın önemli dönemlerinin çizgilerinin yansıtıldığı bir şey o. ‘1980 darbesi, hapishanelerde çok sık baskın yapılıyor, ‘hiçbir şey eskisi gibi değil’ sözlerinin atıfta bulunduğu en önemli şey, 12 Eylül darbesinde bir yönlü çocuk sayılabilecek, bir yönlü çok erken büyümüş bir insan olarak toplum kimlerden oluşuyor, güç dağılımı nasıl yapılıyor, gücün karşısında mahkum olanlar ne hissediyor, hakim olanların bir mahkumiyeti var mı, mahkum olanların bir hakimiyeti var mı gibi hayatım boyunca sorguladığım bir dönem o. Bu karakterin hepsinde bir miktar kendim varım.

İLK DEFA SÖYLÜYORUM, KİTABIMIN ADI: BİR ANLIK HİKAYELER
Evet bir rolünüzden de bahsedeceğim ama edebiyatla ilgili son sorum… Sevdacık ve göz bebeğindeki siyahlık anlamına gelen Süveyda ismini kızlarınızdan birine vermek dışında Lisan-ı Edebinizi nerelerde kullandınız, kaleminizle geçinirken edebiyatla bozuştuğunuzu söyleyebilir misiniz?
Yok, edebiyatla hiç bozuşmadım. İlk defa size söylüyorum, bitirebilirsem bir hikaye kitabı üzerinde çalışıyorum. Kitabın başlığı da; ’Bir anlık hikayeler’. Bir an, bir dakika belki birkaç dakikadan daha kısa sürelik bir tabloyu yoğunlaşarak anlatmaya çalıştım, beşini yazdım, yedi hikayeden oluşsun veya beş hikayede bitireyim diye düşünüyorum. Mesela birisi, gençlik yıllarında çeşitli örgütlerde bulunmuş bir insanın kapıda duyduğu bir tıkırtıdan, yataktan kalkıp kapıya kadar gideceği bir anı anlatıyor. Veya hakemin düdük çalmasıyla, futbolcunun topa vuracağı an veya bir kadına evlenme teklifi edilirkenki o saniye ama tabi geriye gidiyor, ileriye geliyor, çocukluk yıllarına gidiyor, ailesine, kızın ailesine, nasıl tanıştıklarına vs.. Aslında hayatı böyle görüyorum. Her biri küçük küçük hadiselerin bir araya gelmesi. Mevlana’nın bir benzetmesi var: ”Hayat bir ateştir, hızlı çevirdiğimiz zaman bir daire gibi gözükür.” Bir noktadır o, hızlı çevirince onu bir çizgi gibi görürüz. Hayat, küçük küçük anların bir araya getirilmesinden oluşan büyük bir an.
Bu anları biz de birleştirmeye çalışacağız söyleşimizde. Oyunun içinde kendinizi bulmanızdan bahsettiniz ya…Özel bir tiyatro grubunun, ABD’ye gidip Fethullah Gülen’in evinde özel semazen ve kukla gösterisi kesitleri sunduğu, oyuncunun komutanına "Ben Zaman okuyorum. Ekrem abi buradayken de başka bir şey okuyamam" esprisini yaptığı basına yansımıştı. Sizi, Fethullah Gülen’i ve Zaman’ı o oyunun bir parçası yapan şey neydi?
Aslında bu tamamen bir tesadüf. Benim Amerika’ya seyahatimin bir tanesinde Fethullah Gülen’i de ziyarete gittim. Dediler ki:”Aşağıda bir tiyatro ekibi var, tiyatro izleyin.” Hocaefendi, ben de seyredeceğim deyince beraber indik. Aslında o tiyatro uzundu. O mekân de çok ilginçti. Hatta unutmuyorum, bitti gösteri, bir alkış gerekir aslında. Çünkü çocuklar gayet güzel hazırlanmışlar. Fakat tabi orda insanların saygısındandı belki, oraya yakışırdı. Orası bir tiyatro salonu değildi, bir evin oturma salonu. “Hocam kusura bakmayın biz millet olarak beğendiğimiz şeyleri alkışlama özürlüsü sayılırız” deyince, ben: ”Tiyatro yeni bitti zaten, şimdi alkış zamanı” dedim alkışlattım. Aslında tamamen tesadüf. Onlar turneye çıkmışlar, turne bitmiş, haber göndermişler, “bir ziyaret etmek istiyoruz” diye, ben de o gün başka bir iş için oraya gitmiştim. Kendimi hakikaten hoş, güzel bir hatıranın içinde buldum.

FETHULLAH GÜLEN’İN ARKASINDAN ÇOK AĞITLAR YAKILACAK
“Kavganın değil barışın, çatışmanın değil kavuşmanın adresidir” dediğiniz Fethullah Gülen’in gazetenin finans kapısı olması dışında sizin için de rahmet kapısı olduğunu söyleyebilir miyiz?
Gazetenin finans kapısı çok nahoş bir ifade. Öyle bir şey yok çünkü. Kendine göre bir satış, pazarlama yapan bir gazete. Hakikaten kendi ayakları üzerinde duran, kendi yağıyla kavrulan bir gazete. Şu an Hürriyet’ten de, Sabah’tan da daha pahalı. 45 Kuruş. Üstelik sayfa sayısı daha az olduğu halde, ki daha da pahalı olması gerektiğini düşünüyorum. Gazetelerin en büyük malzemesi kâğıt. Kâğıdı beş sene önce 340 dolara aldığımızı, şimdi 830 dolarlara alamadığımızı kimse konuşmuyor. Gazete fiyatları nasıl sabit kalır? Dünyada böyle bir gazete taktiği var mıdır? “Free paper”ları istisna tutuyorum. Onların mantalitesi farklı. Ama üzerine ücret konan bir gazetenin kendi maliyetini karşılayamayarak, tek umudunu reklam ve reklam pastasına dayayarak gazete üretmesi yanlış. Biz iyi kötü biraz gelir gider dengesini iyi hesaplayarak, gazetenin üzerine hiç olmazsa, olabildiğince iyi bir fiyat koyuyoruz. İkincisi, iyi de bir reklam alıyoruz, fena bir reklam almıyoruz, daha henüz büyük şehirlerde büyük ajanslar ideolojik yaklaşımlarını, takıntılarını tam yenemediği için istediğimiz kadar belki reklam alamıyoruz, bazı reklam şirketlerinde de oldu ama Anadolu’da en iyi reklamları alan şirket biziz, ileride de alacağımızı düşünüyoruz. Bizim maddi olarak dışarıdan bir desteğe ihtiyacımız yok. Her gün önüne alsa, o büyük devasa reklam firmalarının bize ayırdığı yeri görse buna gerek de kalmaz. Ama Fethullah Gülen’le bizim bir gönül bağımız olduğunu hiç saklamıyorum. Çok önemli bir düşünce insanı. Biz Türkiye’de nedense insanlar öldükten sonra kıymetini bilen insanlarız. Bakın göreceksiniz, bu insanın arkasından da çok ağıtlar yakılacak. Çünkü çok önemli şeyler söylüyor ve yazıyor. Ama bir yaftalama var. Değil Türkiye’de, İslam dünyasında bu kadar doğu-batı medeniyetine, doğu-batı edebiyatına vakıf kaç tane ’din adamı’ var? Çok istisnai bir insanla karşı karşıyayız. Tabi ki eleştirilecek yanları da vardır, eleştirilmez demiyorum. Kutsansın demiyorum ama bu ülkenin yetiştirdiği önemli bir insan ve çok da büyük bir başarı öyküsü. Erzurum’un Korucuk köyünden çıkacaksın, Edirne’de, İzmir’de görev yapacaksın, 20-30 sene cami imamının yanında konferanslar vereceksin, kitaplar yazacaksın, insanları teşvik edeceksin, insanlar sivil toplum örgütleri haline dönüşecekler, okullar açacaklar Anadolu’nun her yerine, o yetmeyecek Orta Asya’lara, Balkan’lara, Amerika’ya, Latin Amerika’ya… İlginç bir başarı öyküsü. Dünyanın herhangi bir yerinde olsa, ödüller yağar böyle bir adama. Fakat bu kadar dövülmesini, hırpalanmasını doğru bulmuyorum. Türkiye’ye dönecek mi diye sordular. Türkiye’ye tabii ki dönecek. En büyük ayıp da böyle bir insanı 8-9 yıl yurtdışında mecburi ikamete mahkum etmek. Buradan gitmesine sebep olanlar “niye dönmüyor efendim?” diye soruyorlar. Tamam da niye gitti? Onun da bir hesabını yapsak! Tek kişilik örgüt diye açılan mahkemesi yeni bitti, 8 sene mahkeme sürer mi? Oy birliğiyle, oy çokluğuyla da değil, beraat kararı alındı. 9’ncu dairede görüldü ki, orasının laiklik konusundaki hassasiyetini herkes bilir. Buna rağmen sağ olsun bir kısım gazeteciler savcıyı tahrik etti bana göre, ”Yedi günün kaldı, itiraz edeceksen et!” diye yayın yaptı haftalık bir dergi. İmzasız bir kapak dosyasıyla, sağ olsun savcı bey de onlara uydu itiraz etti, oradan da beraat onandı. Dolayısıyla gizli örgüt reisiymiş gibi bahsedilmesi de çok rencide edici bir şey. Fethullah Gülen çok önemli bir düşünce, fikir adamı, bir sivil toplum, kanaat önderi. Kendi şahsım olarak da çok saygı duyuyorum ortaya koyduğu fikirleri.
Müslümanlığı yaymak konusunda birçoğuna göre mücahit…
Sade Müslümanlığı da değil, kültürü açısından da öyle. Mydones’a dünyanın birçok yerinden 500 tane öğrenci gelmiş, her biri ne kadar güzel Türkçe konuşuyor, ne kadar Türkçe şarkı söylüyor. Zenci çocuk talk show yaptı, inanılmaz Türkçe konuşuyordu.
“BİZİM GAZETEDE SUÇLANAN GÖRÜŞ BİLDİRMEDİYSE, KONUŞMAMIŞTIR”
3 Kasım 1986’da Ankara’nın Bâb-ı Âli’si Rüzgârlı Sokak’ta yayın hayatına başlayan Zaman’ın başyazarı Fehmi Koru 3 Kasım 1987’de birinci kuruluş yıldönümündeki yazısında, “Bugün basında artık eskisi kadar yoğun yalan haber çıkmıyorsa, bunun bir sebebi de tek başına bir basın konseyi gibi çalışan Zaman’dır” demişti. Şimdiki zamanda da Zaman’ın Türk basınına öncülüğü söz konusu mu?
Yine Fehmi beyin dediği devam ediyor. Bir yerde bir haber varsa, biz yanlış mı, doğru mu gidip tahlil etmek zorunda kalıyoruz, bir bakalım yerinde araştıralım diye bakıyoruz. Ve maalesef bir kısmı da yalan çıkıyor. Yanlış, çarpıtılmış çıkıyor, gerçeğin bir parçasını söylemiş çıkıyor bu devam ediyor. Bunun dışında Zaman’ın sağduyunun ve aklı selimin gazetesi olmaya doğru gittiğini görüyorum. Ortada kutuplar, kavgalar var. Bir de ortada, hemen her düşüncenin ifade edilebildiği tek şartı var bunun, faşizm olmasın. Solcu faşist, sağcı faşist, dinci faşist olabilir, çoğulcu ve katılımcı demokrasiyi içine sindirememiş insanlar kendi yollarına devam etsin ama bu gazetenin özellikle yorum sayfalarında eski sağcı, eski solcu fark etmez önemli olan insanlara saygısı olan, hakaret etmeyen, belli bir kalitesi olan insanların rahatlıkla yazabildiği bir gazete olarak görüyorum. Son yıllardaki kutuplaşmaya ve bizde bıraktığı ize rağmen herkesin okuyabileceği, hakkaniyeti önde tutan, objektif (ki aslında objektifliği yanlış tercüme ettiğimizi düşünüyorum. Aslında mutlaka manada tarafsızlık değil, adalet demek) Bir kişiyi hiç sevmiyor olabilirsiniz ama ona savunma hakkını ısrarla tanıyoruz. Bizim gazetede suçlananların herhangi bir görüş bildirmemesi söz konusuysa, şuna kaniyim; o insanlar konuşmadığı için, yoksa biz o insana mutlaka gitmişizdir. Bir de referans gazete olma yolunda yazdığını doğru yazmak, ortaya bir fanatik gazeteciliğin ötesinde aklı selimi, sağduyuyu öne alan, sadece haber değil, analiz, haber yorum gibi zenginlikleri katan bir gazeteyiz.

Zaman’daki reformlarınızdan biri, başlık ve spotlarda yorumu yasaklamanız yani haber başlıklarının sadece haberi vermesi olmuş. Hıncal Uluç’un deyimiyle, Cumhuriyet’in 40 yıldır cesaret edemediği devrimleri, aslında “tutucu” olması gereken bir gazete başardı dersek, İngilizce site ve Today’s Zaman’dan sonra yapmayı planladığınız şeyleri öğrenebilir miyiz?
5 yıla ait bir planlamamız var da şirket stratejisi olarak, sesimiz önden gitsin istemiyoruz. Today’s Zaman çıkmadan önce biz 2,5 yıl internette yayın yaptık. Ama 2,5 yılın ilk günü bile hayalimizdeki şey, Today’s Zaman’dı. Fakat Today’s Zaman’ın altının boş olmaması için internette deneme yapmamız lazımdı. Oraya muhabir, editör ayarlamamız lazımdı. Gazete çıktığı zaman kırk yıllık gazeteymiş gibi çıkmak zorundaydı yoksa, ”çıktık acemiyiz, daha öğreneceğiz, kervan yolda” gibi şeylerin eski şirket kültürlerimizde olduğunu ama artık Türkiye’de bazı şirketler, bazı icraatları geleceğe yönelik yapılacaksa bunun alt yapısının geleceğe yönelik kurulması, ‘kusura bakmayın yeniyiz, düzeleceğiz’ denmemesi gerektiğini düşünüyorum. Bazı hazırlıklar var ama bunların bitmesi lazım ki biz kamuoyuna deklare edelim, sesimiz önden gitmesin dediğim o.
Söz değil icraat konuşsun yani…Emre Aköz, Zaman’ın “Biz ne zaman ayrı düştük?.. Anlamaktan vazgeçtiğimiz zaman... Tam anlamak için... Tamamlamak için... Ne okuyorsanız okuyun... Bir de Zaman’ı okuyun” sözlerinin geçtiği reklamı “Potansiyel okurlarla önce arasına bir mesafe koyuyor, ardından onları çağırıyor” şeklinde yorumlamıştı. Okuyucuyu kendinize çekerken ittiğiniz de oluyor mu?
Biz burada en kritik şeyi 2001’de yaşadık. Mesela bana bazı büyüklerim bir takım şeyler söyledi, İş adamları derneği esi bir gazeteci 3 Kasım 2001’de biz bir gecede gazetenin mizanpajını, yayın tarzını değiştirdik. Dedi ki; ”Aferin, iyi yapmışsın, batılı bir gazete yapmışsın.” Sonra da dedi ki; ”Oğlum sen manyak mısın, 15 yıllık bir gazete bir gecede değiştirilir mi?” dedi. Ama aynı temel ilkelerle devam ediyoruz, herhangi bir başkalaşım kompleksinde de değiliz. Diyoruz ki: ”15 yıllık bir birikimimiz var, bu deneyimin üzerine yepyeni şeyler koyabiliriz. Ama bunu koyarken de tabanı rencide etmeyiz.” Yok, dedi, ‘sen büyük bir maceraya atladın, bunun sonu kapının önüne konmaktır.’ Eski gazeteden sonra okur önce şaşırdı, bu nasıl bir gazete dedi, bir kere ruhu bile insanları şaşırttı. Benim aldığım en büyük tepkilerden biri, logodur. Logo neden kırmızı-beyaz değil? Neden kırmızı-beyaz olsun diyorum. “Ee Türk bayrağı” diyorlar. Vatanseverlik bununla mı ölçülür? Dikkat edin, Türkiye’de iki gazete dışında hepsi kırmızı-beyazdır. Hatta bize logonun bir tarafına Türk Bayrağı koy dediler. Kardeşim milliyetçilik bu değil! Sembolleri bu kadar basite indirgememek lazım. Bayrak çok kutsal bir şey.
“BAZI İNSANLARIN ATATÜRK’Ü KENDİLERİYLE SINIRLANDIRMASI ATATÜRK’Ü TECRİT EDİYOR.”
Ertuğrul Özkök, Atatürk’ün adının Anayasa’dan çıkartılması tartışmaları içinde sizin odanızdaki Atatürk tablosunun büyüklüğünü köşesine taşımıştı. Burada kullandığı “Ekrem Dumanlı bile milli lidere sahip çıkarken” cümlesindeki ‘bile’ sizi rahatsız etmedi mi?
Atatürk herkesin paylaştığı bir değer. Fakat bazı insanların Atatürk’ü kendileriyle sınırlandırması Atatürk’ü tecrit ediyor. Ben camideki, sokaktaki, hacca giden vatandaşın ortak sevdiği kimler var deseniz Türkiye’de, birisi Atatürk çıkacaktır. Hatırlar mısın bir tablo var, Anıtkabir’e gelen bazı başörtülü kızları tartakladılar. Neden? Herkesin Atatürk’ü sevmesi sizi neden bu kadar rahatsız ediyor? Atatürk lisesinde okudum bir yıl. Anıtkabir’in önünde dursanız, ne amcalar, ne ablalar, ne başörtülü insanlar gelir dua okur, gider. Bunda ne mahsur var? Bazen inkisar altına alma, sınırlandırma, tecrit etme, benim, sizin değil meselesi bence zarar verir.
“ERGENEKON BANA GÖRE BİR GÖLGE SAVAŞI”
Hatta siz, insanların düşman ilan ettiği kişileri bir kerecik olsun insafla, iz’anla dinlemediğine yani peşin hükümlülüğüne ‘Firavun inadı’ başlıklı yazınızla değişik bir yorum getirdiniz . Bugün ak diyene, kara demeyenin akıbeti firavunun çürümeyen cesedi kıssasında mı gizlidir?
O yazıya bazı Karadenizli arkadaşlarım kızdı. Ama yaşadığım bir olaydı o. Fıkra değildi. Doğru, Türkiye maalesef gölgeler savaşı içinde. Bazen insanın güneş arkasından vurunca, gölgesi uzar. Türkiye’de kendi gölgesine hayran çok insan var. Tamam bu bir gölge, sana ait ama arkandaki güneşten dolayı bu bir gölge. Diyelim ki; gazeteciyiz, bir haber yaptım, sayın bakan, başbakan aradı beni. Bunların hepsi bizim arkamızdaki markaların değeri. Siz o markayı çıkarın alın, sizi hangi bakan arar? Bu muhabir arkadaşlarımızda bile yanlış algıya sebebiyet veriyor. İnsanlar kendi gölgelerine hayran oluyorlar. Biz bir yönüyle kamu hizmeti yapıyoruz, bütün gazeteciler. Ana işimiz, elde ettiğimiz bilgiyi kamuoyuyla paylaşıyoruz. Bu arada belli bir saygınlık oluyor. Bu saygınlığın derecesi arkamızdaki markanın saygınlığı ile ilgili. Fakat bir zaman sonra bu gölgeler savaşının bir parçası oluyor. Ergenekon da bana göre bir gölge savaşı. Vaktiyle general, asker üniforması giymiş. O şerefli bir üniforma. Ama o üniforma arkada duran marka değerinden dolayı sana bir güç veriyor. Yoksa, vatandaşın vergilerinden toplanan bir maaş ödeniyor sana. Neticede devletin memurusun, devlet kimin? Devlet de milletin. Türkiye’de gölgelerin eşliğinde gururlar, kibirler çatışıyor. Herkes dese ki: “Nedir, ülke dediğimiz insanlardan oluşuyor!” İnsanı çekin alın, ata sözü gibidir, “İnsanı yaşat ki, devlet yaşasın!” Hadis gibi bir söz diyeceğim sanki, nefis bir sözdür.
BAYKAL’IN SÖZLERİNİN ALTINA ERDOĞAN YA DA GÜL YAZ, BAŞSAVCI HAREKETE GEÇER
Sizin gölgenizin de din olduğu söyleniyor… Can Dündar’ın programında Milliyet Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Sedat Ergin’in laiklik konusunda hükümetin kendisine güven vermediğine ilişkin konuşmasına katıldığınızı, AK Parti veya bir başka parti söylemlerinde bu kadar dini referansın kullanmaması gerekliliğine dikkat çekmiştiniz. Din karşıtı mı, din yandaşı mı, olguları anlamaya çalışırken dini yok saymak mı hatalı bir yaklaşım?
Aslında sosyal gerçekliğin çerçevesinden çok uzaklaşmamak gerekir. Din, toplum da, bireyin de bir parçası. Bu yokmuş gibi düşünmek de yanlış, her şeyi ona bina etmek de yanlış. Hele siyasette. Aslında bizim kültürümüzde laikliğin bazı felsefeleri var. Mesela bizde bir ruhban sınıfı yok. Avrupa’daki laikliğin özünde korkunç bir Katolik hakimiyeti var. Engizisyonun izi var. Bizde zaman zaman bir şeyler yaşanmış ama genelde din adamı diye bir kavram da yok. Alim var, ilmini kendisi edinir, bilgisini insanlarla paylaşır, ulema diye bir tabir var ama dokunulmaz insanlar değildir, tam tersi hadisi şeriflerde eleştirilmiş, Kuran-ı Kerim’de eleştirilmiş, bir yüksek zümre değil bunlar.
Yasak bile gelecekti az kalsın o sözü kullandı diye Başbakan!
Ya çok doğru, ilginç bir sözlük tartışmasıdır. Ulema demeseydi de, bilginler deseydi herhalde durum bu olmayacaktı. Ama bir yandan da diyanetin bünyesinde fetva kurulu ve alimlerden oluşan olgu da var. Siyaset, din üzerinden, AK Parti de yapmamalı, CHP’de yapmamalı. Sedat Ergin’e katıldığım yerde bunu da söyledim, düşünün, Deniz Baykal çıkıyor; ”Şeriat’ın kestiği parmak acımaz” diyor. Bunu Refah partili yada Ak Partili söylese, standart anında değişir. Bak işte ağzındaki baklayı çıkarttı. Deniz Baykal çıktı, İmam-ı Yusuf, İmam-ı Azam... İnanın ben o ayrıntıyı bilmiyorum. Fakat dinlerken ağzım açık kaldı. Bu konuşmayı yaz, altına da “Tayyip Erdoğan, Abdullah Gül, Unakıtan” yaz. Başsavcı harekete geçer mi? Geçer. Bu söylediğinde suç değil, o söylediğinde suç, bir kere bu double, çifte standardın kalkması lazım. İkincisi; Amerika da, Avrupa’da da dini argümanlara yer veriyor konuşmacılar. Ama bunun dozu çok önemli. her şeyi götürüp, dini çerçeveye soktuğunuz zaman da dinin kutsallığına da zarar veriyorsunuz. İslamiyet’in getirdiği din için deniyor ki: ”İnsan nerede olursa olsun, Allah’a yöneldiği zaman Allah’la karşı karşıya gelir. Aracıya gerek yok.” Allah’la direk bağlantı kurarsın, senin ruhban sınıfına ihtiyacın yok diyen bir dinde araya vasıta sokmak yanlış. Bush’un konuşmalarını yazın, bizim buradaki savcılık harekete geçer. Her dini referansın da yasakmış gibi üzerine atlamak yanlış. Güzel olan insanların ibadet ve inanç özgürlüğü vardır, inanmayabilir de, tanrıya inanmayan adama da bir şey dememek lazım.

“SEDAT ERGİN KİBAR BİR İNSAN. BEN O SÖZÜNÜ YADIRGADIM”
Sedat Ergin’in ‘Türbanlı yazar Milliyet’te çalışamaz’ sözü kadar Zaman’da eski yazarınız Alev Alatlı’nın "kadının kadına ihaneti" diye türbanı eleştiren yazısının yayınlanmaması da tartışılmıştı. İkisinin özgürlükçü basın adına farkını açar mısınız?
Sedat Ergin kibar bir insan. Ben o sözünü yadırgadım. Doğru değil. Burada açık insan da çalışıyor, kapalı da. Neden? Sokaklarda öyle de o yüzden. Toplum neyse toplumun bir parçası olarak, medya da öyle olmak zorunda. Ama ben Türkiye’de birçok gazete ve televizyona gidiyorum, bir tane örnek, numune kapalı insan çalışmıyor. Niye çalışmasın? Eğer bu yetenekse, eğitimse, birikimse, donanımsa ve bu toplumun bir parçasıysak, nedir ki yani bir tekstil firmasında çalışınca oluyor da, medya da niye olmuyor? Zaman gazetesi,”Hayır, ben başı açık kimse çalıştırmam” dese, bu da ayıp! Alev Alatlı meselesi ise başka bir mesele. Biz Alev Alatlı’nın yazısına sansür uygulamadık. Alev hanım yazısını yazmış, yorum sayfasına bakan arkadaşımız, bu yazıda bazı teknik bilgi hataları var demiş. Hakem kim? Yayın yönetmeni. Her yerde böyledir. Ben o zaman yurtdışındaydım, geldiğimde söylediler, akşamüstüydü, Alev hanımla da konuştum, yazısını okumadığımı, bu saatte de yapılacak bir şey olmadığını söyledim. Ben yazınızı okuduktan sonra konuşalım dedim, tamam mı? Tamam. Taşra baskısı gitmiş. Yazıyı konuşacağız, gerçekten bir bilgi hatası var mı, editörün yazıya müdahale etme alanları var. Bir, hakaret içeriyorsa…
“O GÜN ALEV ALATLI’YA SAHİP ÇIKAN GAZETECİLERE SESLENİYORUM, BUYURUN ALEV HANIMA KÖŞE AÇIN”
İki bilgi yanlışlığı, üç, gazeteye ağır malî cezalar getiren kanun ihlalleri. Ali Bulaç da köşesinde sizin bu üç müdahale sınırınızı sıralamış.
Evet ama dünyanın her yerinde böyledir. Sabah bir fırtına kopmuş, bizim görüşüp karar vereceğimiz yazı yayınlanmış internet sitesinde. Ben şahsen bunu Alev hanıma yakıştıramadım. Çünkü biz Alev hanımla dört yıl çalıştık. Ne yazılar yazdı Alev hanım, insanlar bunu atlayarak konuşuyor. Ben iddia ediyorum, Alev Alatlı’nın yayınladığım yazılarının önemli bir kısmını hiçbir gazete yayınlayamaz. İçinde öz eleştiri de var, muhafazakar insanları öz eleştiri de var, olsun yayınlasın, sonuçta o yazının altında bir tane imza var dedim. Ha çok rencide olduysan, sen de bir karşıt yazı yazarsın, nitekim o da olmuştur. Bizim atladığımız ve pişman olduğum bilgi hataları da olmuştur, Alev Alatlı’nın yazılarında. Nitekim bazı yazarlar, bunu ağır eleştiren yazılar da yazdılar. Ben kıyasladım buldum, hakikaten editoryal bir hata. O eksikliği bizim görüp, “Alev hanım bu bilgi yanlış” dememiz lazımdı. Çünkü o yazı Alev hanımı bağlar ama bizi de bağlar. Alev hanıma üzüldüm dedim, değil Türkiye içi, uluslararası ilişkilerde öyle yazıların oldu ki, biz bunu sırtımızda taşıdık. Daha benim okumadığım bir yazı, el bombasının pimini çeker gibi, internet sitelerine atacaksın, ben davranış biçimi olarak da doğru bulmadım. Söyledim de zaten. Aradan kaç zaman geçti, altı ay mı, sekiz ay mı, ben o zaman şunu sorarım:” O gün Alev hanıma sahip çıkan gazetecilere sesleniyorum, buyurun Alev hanıma köşe açın, çok hevesliydiniz ya, basın özgürlüğü, fikir özgürlüğü, hani biz sansürcü olduk ya, o kadar meraklıysanız başlatın, dört yıl da götürün de göreyim!” Türkiye’de çok insafsız şeyler yapılıyor, bir an da insanlar yok ediliyor. Ali Bulaç da Metalika ile ilgili bir yazı yazmış, onlara satanist demiş. Metalika gurubunu davet eden organizatör aradı, kardeşim bende Metalika’yı uzaktan takip ederim. Köşe açayım size de, Ali Bulaç’a cevap ver. Çok şık bir yazı yazdı, “Ali Bulaç yanlış biliyor, bu insanlara satanist denemez, tam da Güngören saldırısının olduğu gün, biz o saldırıyı duymamıştık, konsere devam ederken olmuş, duyduğumuzda çok üzüldük” Mesela ben ona pişman da oldum, Ali beye müdahale etmek lazımmış. Çünkü gözü yaşlı arıyor o insan beni. Diyor ki:”Nasıl olur, ben Müslüman’ım, Ali Bulaç o gün stadyuma gidip, konseri dinledim diye beni satanist ilan eder?” diyor, dinliyorum, haklı, biz orda görevimizi iyi yapamamışız.
“TÜRKİYE’DEKİ GAZETELER HÜRRİYET’İN KOPYASI GİBİ” ZAMANIN KEŞKE BİR KAÇ TANE RAKİBİ OLSA”
Mehmet Ali Birand, Zaman Kitap’tan çıkan “Medya” isimli kitabınız için” hem genç gazeteciler hem de medyaya eleştiri oklarını tutan herkes için okunması ilginç bir kitap” demişti. Okuyucuların medya adındaki kurbağalı dereden balık tutma istekleri yani doğru, taze haberler almaları ne zaman mümkün olacak?
Türkiye’nin marka haline gelmiş, her söylediğine güvenilen, her söylediğinin arka planı üzerinde çalışılmış, analizci ve derinlikli haber yapabilen üç beş kaliteli gazeteye ihtiyacı var. Amerika dediğiniz zaman aklınıza Newyork Tımes, Washıngton Post, Boston Globe, Los Angeles Times gibi gazeteler gelir. Elinize aldığınız zaman okuduğunuz her bir makale bir ansiklopedi gibidir. Fransa dediğiniz zaman gözünüzü kapasanız beş gazete sayarsınız. İngiltere deseniz zaten harikulade gazeteleri var. The Guardian vs... Türkiye’de böyle bir şey yok. Türkiye buradan çıkmak zorunda. Türkiye’deki medyanın en büyük sıkıntısı benzeşme. Hepsi Hürriyet’in kopyası gibi. Bir Hürriyetçi özentisi var hepsinde. Ben bir test yaptım, bir sömestr bir üniversitede derse (Uluslararası İlişkiler ve Medya diye) girmiştim. Bir gün gazetenin logolarını, gazete kupürleriyle kapattım. 10 gazeteyi de yan yana koydum. Çocuklara sordum. Bunlar hangi gazete söyleyin! Bilemediler, bilemezler. “Efendim, İslami kimliği varmış” Farklı şeyler söyleseler bile aynı tarzda söylüyorlar. Patlaklar, çatlaklar, üst manşet, sür manşetler, alt başlıklar, zemine mor, mavi, kırmızı bohça gibi atılmış renkler. Mutlaka gazetelerin kimlik kazanması lazım. Dedikodu gazeteciliği önemli gazetecilik de, bu bir sosyal talep. Bu talebi karşılayan gazeteler olmalı. Ama hem dedikodu gazeteciliği, hem de onun yanında ciddi gazetecilik yapayım, bir yandan Türkiye- Irak ilişkilerini analiz edeyim, öbür taraftan da Sibel Can, Hülya Avşar olsun. İkisini beraber yürüteyim. Böyle bir hokkabazlık yok dünyada. Tamam, o gazete kendi yolunda devam etsin, podyumlardaki saç saça baş başa kavgaları anlatsın, öbür tarafta da Türkiye’nin karar verici mekanizmalarına derinlikli analizler katsın. Marka olsun. Zaman’ı ben bu yolda ilerleyen bir gazete olarak görüyorum. Keşke birkaç tane ciddi rakibi olsa.
Bir süre Zaman’ın genel yayın yönetmenliğini yapan Abdullah Aymaz, "Yalan haberlerin üzerine giderek çok iyi çalışmalar yaptı Zaman” diyor. Siz de Haber kılavuzu isimli kitabınızla gazeteciliğin temel kurallarına çağrı yapmıştınız. Haber hangi yollardan geçip, sofralarımıza gelmeli?
Bir kere haberi muhabire teslim etmek gerekiyor. Yazı işleri diye bir ekip kurmuşuz. O haberlerini öldürüyor çocukların, emeklerini zayi ediyor. Bence bir an önce yazı işlerinin lağv edilmesi lazım. Editörlük sistemine geçilmesi lazım. Diyor ki yazı işleri, haberini gönder, gönderiyor çocuk…Çocuk diyorum çünkü bizim muhabirler stajerlerden oluşuyor genellikle, halbuki yurt dışında 60 yaşında adam muhabir, ne güzel haberler yazıyorlar diyoruz, yazamıyoruz, çünkü backround yetmiyor. Siyaset haberi yapıyor, ittihat ve terakki nedir diye sorsam, şaşırıp kalıyor. Kemal Tahir’i okumamış. Değil muhabir, yazarlar arasında okumayan var. Bir köşe yazarımız, Ümit Meriç’e bir şeyler söyleyecek, sakın girme o konuya dedim. Ümit hanım bir profesör, bir sosyolog. Tanıyor musun? dedim, tanımıyorum dedi. Niçin? dedim. Bir röportajını kupüründen okuyup yok etmeyi düşünüyorsun da, niçin tanımıyorsunuz? Tanımak zorunda değilim. Tanımak zorundasınız. Peki babasını tanır mısınız? dedim. Babasını niye tanıyacakmışım? dedi. Yani sen Cemil Meriç’i tanımıyor musun? dedim. Tanımıyorum dedi. O zaman yazarlığı bırakın lütfen dedim. Tekstil de çok iş var, tekstil yapın dedim. “Sen Cemil Meriç’İ tanımadığına göre Kemal Tahir’i de tanımıyorsun, Necip Fazıl’ı da tanımıyorsun, Nazım Hikmeti ‘de…”Hiç kimseyi tanımıyorsun o zaman sen” dedim. Ama televizyon seyredip köşe yazmayı biliyorsun. Türkiye’de en gelişmiş kültür, demagoji kültürü. Mesela herkes futbol uzmanı. Ama bu işi yapması gerekenler çıtayı düşük yere koyunca, bu konuda bilgisi olmayanlara cesaret geliyor. Kanatları kullanamadılar, orta sahada çoğalamadılar, defansta kötüydüler gibi dört cümleye halk da beşinciyi ekliyor. 10 cümleden analiz olursa, o 10 cümleyi ezberleyen insan kendisini analizci sanır. O zaman sıkıtı şurada. Bu sefer adam seyirciyken teknik direktöre bağırıyor, o oyuncuyu değiştir diye bağırıyor, sen nerden biliyorsun? Antrenmanlarını görmedin? Kim ne kadar iyi oynuyor? Teknik direktörün işi bu. Oyuna müdahale ediyor. Bilmediği gibi bilen insanlar gibi gözükenlerin çok basit analiz yapması bilgisizliği kuvvetlendiriyor.
“NEWYORK TIMES’IN WAN RAPORUNDA %78’Dİ ABONELİĞİ VAR”
Gazetenin tirajını abonelik sistemine dayandıranlara karşı, “ABC’ye (tiraj denetimine) kendi isteğinizle girdik ve bundan korksaydık bu kuruluşa üye olamazdık, ABC’nin abonelik sistemini kaldırmanızı istemesi karşısında ABC’nin kurucu üyesi BPA Worldwide’a özel bir tiraj denetimi yaptırmaya başladık,”diyerek kendinizi savundunuz. Peki bedava gazetelere yönelmek abonelik sisteminden daha mı yerinde yol?
Onlar ayrı bir konsept. Geldi ‘Gaste’ diye bir grup başladı, Doğan grubu madem öyle bizimde bir tuzumuz olsun diye girdi. Free Paper’ın bir esprisi var, o çok önemli. Free Paper’ın okur kitlesi kimdir, kime seslenir? bir, ikincisi hangi şirketlerden reklam alabilir? Dünyadaki en büyük sıkıntısı şu: Büyük şirketler kendi marka değerlerini azaltıp azaltmayacağını tartışıyor. Bu gazetenin esprisi, gazeteyi bedava verelim, bir yandan da aldığımız reklamlar bunu kapatalım. Reklamveren ise buraya bir şüpheyle bakıyor, bir soru işareti koyuyor. Metro’da giderken dağıtılıp da okunan bir gazetenin reklamında benim marka değerime zarar gelir mi, gölge düşer mi? Hala Türkiye’de ve dünya’da gündem oluşturan şey, televizyon değil, gazete. Taraf 8 bin satıyordu, şimdi 40 bin satıyor. Onun attığı bir manşet, bir saatlik televizyon programlarından daha etkili oluyor. Zaman’daki küçük bir haber, Milliyet’in 15’nci sayfasındaki küçük bir paragraf çok ses yapabiliyor. Yazılı basının, karar mekanizmalarındaki etkisi daha büyük, daha kalıcı. Çünkü arşiv değeri de oluşturuyor. Televizyonda adamın aleyhinde iki saat konuşursunuz bir şey olmaz, burada iki satır bir şey geçersiniz, tekzip gönderirler. Tiraj meselesinde de, ABC baştan yanlış kuruldu, yanlış yönetildi. Baştan yol kazası yaptılar. Baştan sadece iki büyük gruba alalım dediler. Doğan grubunun, Sabah grubundan üyeler olsun, biz kimiz? Akşam grubu niye yok, Yeni Şafak niye yok, Bugün niye yok?
Siz üyeliğinizi zorla kabul ettirdiniz…
Zorla ama kabul etmediler. Rekabet kurulu devreye girdiği için kabul ettiler. Rekabet kurulundan yetkililer geldi, benimle, Nazlı Ilıcak’la görüştü. Yönetime girdik, yönetimin üyesiyiz, el kaldırıyor, oy veriyoruz. Fakat sistemi tamamıyla abone sisteminin aleyhine kurmaya başladılar. Avrupa Birliği müzakereleri gibi, bir şartı kabul ediyoruz, yeni bir şey uyduruyorlar. Amerika’da %70’in üzerinde abonelik var. Dünyanın her yerinde çok yaygın. Newyork Times’ın WAN raporunda %78’di aboneliği. Hepsi öyle. Boston’da bulunurken gazetenin editörünü buldum, sordum kaç kişiyle dağıtıyorsunuz diye, “5 bin kişiyle dağıtıyoruz” dedi. Kim bunlar? Çoğu öğrenci. Çocuklar sabah 5 ile 8 arası dağıtıyor, okuluna gidiyor. Dünyada bu kadar yaygınken siz hangi güçle insanlara, ille de bayiye gideceksin, alacaksın dersiniz. En son dediğiniz gibi fatura meselesine geldik. Faturayı kabul etmem, makbuz kesin diyorlar. Niçin? Faturada isim yazıyor, adres yazıyor, aç telefon sor, hatta sizin endişeniz varsa ben size yol açayım, sizin bu işi teftiş edecek ekibiniz Türkiye’nin her yerinde bizim dağıtım arabalarımızdan birine binecek, evlere gidecek, kapıyı çalacak, diyecek ki, “kardeşim bu gazeteyi sen mi alıyorsun, parasını kim ödüyor?” sorsun. Bunun için ekip lazım dediler. Kurun ekip dedim, bunun için para lazım dediler, parasını ben vereyim dedim. Referans’ın, Dünya’nın ve Türkiye gazetesinin de abonelik sistemi var, ortak bir havuz oluştururuz. Onu da istemediler, illa makbuz. Makbuz ne demek biliyor musunuz? 500 bin okurun her ay kapısını çalıp, şunu bir imzala diyeceğim. ABC’nin dünya başkanına sorduk, böyle bir şey olmaz dedi. Ben de çok iyi biliyorum. Yurtdışında bulunurken 3-4 gazeteye aboneydim, 8’nci katta oturuyordum, sabahın 5’inde gelir, gazeteyi bırakırlardı, ben bir kere gel bakalım şuraya bir imza at, dediklerini görmedim. Chicago’ya taşınıyordum Boston’dan. Daha ben evime gitmeden, kart geldi ki, aboneliğinizi burada devam ettirelim.
“Türkiye, abonelik sistemine geçse, gazeteler 8-10 milyon satar.”şeklinde bir iddianız da var.
Kesinlikle öyle düşünüyorum. Ama aynı sistemlerini yapıyorlar. Dini kitaplar dağıtılıyor. Bir siteye gidip, abonelik çalışması yaptıklarını, dini kitap bıraktıklarını, bedava bıraktıklarını, abone olursanız size şu kadar indirim yaparız dediklerini çok iyi biliyorum, çünkü çocuklar haberini yapmış onları, kameraya çekmişler, konuşturmuşlar müşterileri, kim geldi, ne dediler diye.
“28 ŞUBAT DÖNEMİNDE AMERİKA BİRLEŞİK DEVLETLERİNDEKİ TEMEL HAK VE ÖZGÜRLÜKLER TÜRKİYE’NİN ÇOK ÖTESİNDEYDİ”
‘28 Şubat gölgesinde Amerika’ isimli kitabınıza göre 28 Şubat’ı Amerika’dan izlemek nasıl bir şeydi?
Dinin hayattaki akisleri dünyanın her yerinde tartışılıyor. Dünya burada bir orta yol bulmaya doğru gidiyor. Dini tamamen yok etmek mümkün değil, edilebilseydi, 1917 Bolşevik ihtilalinden, 90’lı yıllarda Sovyet sosyalistlerin dağılmasına kadarki sürede yok edilebilirdi. Kaç tane nesil geçti. Kiliseler kapalı, papazlar yok, hahamlar yok, imamlar yok, camiler kapalı, Kuran-ı Kerim yasak, İncil yasak kaybolmadı. İnsanoğlu var olduğu günden beri dini duygu var. Çünkü insanlar sonuçta, bir varlık olarak, nereden geldim, niçin yaşıyorum, nereye gideceğim gibi temel soruları sorarlar. İnsan en iyi hayatı bile yaşasa, nereye gideceğim, toprak olacağım, toprak olmaksa bu işin sonu, hayatın bir anlamı yok o zaman. Para kazanmanın da bir anlamı yok, bilgi birikimine de gerek yok. 28 Şubatta dini sorgulama dönemlerinden biriydi ama çok da haksızlıklar, yanlışlıklar yapıldı. O esnada Clinton dönemi vardı, Amerika’da. Şimdiki cinnet yoktu, daha özgürdü ABD. İç güvenlik sendromu feci bir virüs. Amerika öyle bir ülkeydi ki, hep dışardan tehlike bekliyordu. Hatta dışardan da Amerika’ya saldırmak çok zor. Uçakla gitseniz, havada yakıt ikmali yapmanız gerekir, çok tehlikeli. Kıta olarak Amerikalılar o kadar kendilerinden emindi ki, Amerika’yı uzaylılar işgal ediyordu. Malatya’ya gelmiyorlar. Gidip, New York’un göbeğine iniyorlar. Çünkü işgal edilemez, saldırılamaz bir ülke. Japonların yaptığı bir saldırı vardı, onun bile diyeti çok ağırdı Japonlara. Tam böyle bir güven ortamı içinde, farklı dinler, farklı ırklar beraber yaşıyor, o esnada, Boston’dan havalan uçak, sembolik, çok sembolik, yapılan saldırıların hepsi sembolik ikiz kulelere çarpıyor. İki kuleler, pentagon, beyaz saray bir sembol. Esas niyeti şu, düşmanlar var, bu yan kapı olabilir, komşumuz düşmanımız olabilir, bizi parçalamak, bölmek, vurmak istiyor olabilir. Biz bu korkuyu balkan savaşlarından beri yaşıyoruz. İşte o gün benim gördüğüm Amerika çok özgür bir Amerika’ydı. Ama 11 Eylül’den sonra gelişen konsept, onları Türkiye’ye yakınlaştırdı. Kürtler bizi bölecek, irticacılar bizi parçalayacak diye sürekli içerde bir düşman arandı. Mastır yaptığım yıllarda, Çin’den bir derginin editörü vardı bir hanımefendi. Bana bir gün, ben Türkleri hiç sevmiyorum dedi.Ben de olabilir dedim. Niye sevmediğini merak ettim, “Ülkemizi parçalamak istiyorsunuz”dedi. O kadar şaşırdım ki, çünkü biz herkesi bizi parçalamak isteyen güçler olarak görüyoruz. Biz bir parçalanmışız, 30 tane ülke çıkmış içimizden. Öyle bir parçalanma. Aslında bunun senaryosu yazılmadı, tiyatrosu yapılmadı…
Sizden bekliyoruz artık.
Öyle parçalanma ki, ailelerin bir kısmı Azerbaycan’da kalıyordu, bir kısmı Balkanlar da kalıyor, aradan kaç nesil geçiyor, birbirini bulamayan o kadar çok aile vardır ki, bir de unutulmuş aileler var. Parçalanıyor ülke, dede orda, kardeşlerin bir kısmı kaçmış, kaçarken ölmüş, ölmeden buraya gelenler olmuş. Üzerinde durulmamış parçalanmış aileler var. 28 Şubat döneminde Amerika Birleşik Devletlerindeki temel hak ve özgürlükler Türkiye’nin çok ötesindeydi. Türkiye o gün yeşil sermayeyi tartışıyordu, Türkiye o gün brifingler alıyordu. Şimdi yargı bağımsızlığı diye masaları yumruklayanlar, o gün gidip, kuzu kuzu oturup, brifing dinliyordu. Şimdi demokrasi, hak ve özgürlükler diye feryadı koparan meslektaşlarım koşarak, uçarak gidip brifing dinliyorlardı genel kurmayda. Ama Türk demokrasisi düştüğü yeri öpüp kalkan bir demokrasi.
“AİLEDE AYRI BİR YERİM OLDUĞUNU SÖYLEYEBİLİRİM”
Makbule ve Ethem Dumanlı’nın 1964 Yozgat’ta doğan oğlusunuz. Uzakta bir duman görürsek, orada ateşin varlığını ilmen biliyoruz, demektir. Çocukluğunuzla, kişiliğinizle, varlığınızla Dumanlı ailesinin ateşini yükselten mi, söndüren mi bir etkiye sahiptiniz?
Onu annemle babamın daha iyi bilmesi lazımdır ama çocuk olarak beş kardeşiz. Benim yerim aile içinde hep farklı olmuştur. Annemle diyalogumuz çok ilginçtir. O bana sevgisinden ben ona saygımdan dolayı bir şey söylemem ama çok iyi anlaşırdık. Babama gelince.. Benden önce bir ağabeyim olmuş vefat etmiş, ilk erkek çocuğu olduğum için aile içinde özel bir durumum var. Benden önce ablam var ama ailede ayrı bir yerim olduğunu söyleyebilirim. Kardeşlerimi kırmayacaksam…
“Bir anda kör olmak gibi bir şeymiş anne kaybı; derin bir karanlığın içinde buldum kendimi" demişsiniz anneniz Makbule hanımı kaybettiğinizde Selim İleri’ye. Kızının ölümüyle deliliğin eşine kadar gelen Dostoyevski gibi üretkenliğinizin son nefesinize kadar süreceğine inanıyor musunuz?
Üretkenliği çevre, şartlar ve insanın kendi psikolojisi hazırlıyor. Eğer şartlar devam ederse, yazının insanın fonksiyonel karşılığının olduğuna dair inancı devam ederse ki ben şu an için devam ettiğini düşünüyorum, her halde üretkenlik durmayacaktır, devam edecektir.
Hülya Okur’un Zaman Genel Yayın Müdürü Ekrem Dumanlı’yla yaptığı söyleşinin ikinci bölümü
Ahmet Hakan ‘kim kime yakın’ diye başladığı, Gül’e ve Erdoğan’a eşit mesafede ya da mesafesizlikte olduğunuzu belirttiği yazısında, “Bir gün Abdullah Bey tarafından, "Ekrem... Bu iş böyle gitmez... Artık safını seçmelisin" diye sıkıştırılsa... Gazeteciliği bırakır da yine bir seçim yapmaz.”şeklinde görüş beyan etmiş. Böyle bir şey varsa buna tarafın tarafsızlığı mı demek lazım?
Ahmet’in hinliği bu. Hinlik yapmış. İnsan olarak siyasetçilerle ilişkiler ayrıdır ama bir takım tutar gibi yaklaşmak ayrıdır. Ben insan olarak Deniz Baykal’la çok samimiyimdir. Hatta biz beraber bir sinemaya gitmişiz, filmin on dakikalık arasında gazeteciler geldi haber yapıldı. Aleyhine de bir sürü şey yazıyoruz, geçen gün anjiyo oldu, duyar duymaz telefon ettim, “Geçmiş olsun, nasılsınız, bizi korkuttunuz” dedim. Bu ayrı bir şeydir, Baykal’la, Erdoğan’la, Muhsin Yazıcıoğlu ile insan olarak bir ilişkinizin olması ayrıdır ama görevinizi yaparken çok incitmeden, kırmadan haberlerini yapmak ayrıdır… Ben bu konuda çok önemli, ölümcül darbeler vurduğunu düşünüyorum. Bu kadar hırpalamaya, rencide etmeye gerek yok. Ahmet’in muzipliğine veriyorum. Ama temel duruşum da odur. Neden ikisinden birini tercih edeyim yani?
Yine Ahmet Hakan sizin, en tatsız konuları, çok aşırı bir kibarlık içinde ele aldığınızı söylerken, Baykal’a karşı ödünsüz, Erdoğan’a karşı incelikli, Ağar’a karşı ise sorgulayıcı bir çizgi adamı olduğunuzdan, avantajınızın dersinize iyi çalışmanız, dezavantajınızın da espri anlayışından mahrum olduğundan bahsediyor. Sizce de laubaliliğe kaçmamak bir dezavantaj mı?
Seçim olduğu gece, biz Fikret Bila, Murat Yetkin falan TRT’deyiz. Ben bir iki defa-Sayın yetkili demişim. Murat dedi ki: ‘Canlı yayındayız, bırak bu sayını falan’ dedi. Ya Muratcığım, TRT’deyiz, ayıp olmasın dedim. Eskiden edebiyatı şöyle tanımlardık, Mükteza-i hal ve makamı mutabık söylenen söz. Ne demek bu? Mükteza-i hal, yani halin gerektirdiği ve makamın gerektirdiği. İnsanlar hal ve makamı çok karıştırdıkları için zaman zaman mutsuzluklar da yaşıyorlar. Mesela, Genelkurmay kışlada, hal ve makam disiplini gerektirir. Bir el hareketi, bir kaş işareti her şeyi idare eden orkestra şefi Genelkurmay Başkanı. Ama Genelkurmay başkanı, aynı disiplini evine taşısa, çocuklarına yat-kalk yaptırsa felaket olur veya evindeki yumuşaklığını kışlaya taşısa bir felaket olur. Televizyon programı yapıyoruz, Ahmet’e ne diyeyim ki, ben orada fıkra mı anlatayım?
Yakından tanımayan için söyleyeyim, oldukça sempatiksiniz, espri yeteneğiniz oldukça var görüküyor.
Sağolun , teşekkürler.

Bir eleştiri de Umur Talu’dan gelmiş….Umur Talu, eski Ankara Büyükelçisi olan Eric Edelman’la beyin fırtınası yaptığınızı söylemenizi eleştirmiş, bir gazeteci için elçi haber kaynağı olur, Ya ziyaretçi gibi ağırlar, sonra "bay bay" deyip uğurlar; ya da sorularıyla yorar” demiş. Gazeteciyi danışman ve cemaat üyesi olması dışında bir elçi ile beyin fırtınası yapamaz duruma getiren nedir?
Ben Umur Talu’nun eleştirilerine katılmıyorum. Edelman Sabah’a bir eleştiri yapmıştı, herhalde ondan rahatsız oldular. O zaman konsoloslukta bir yangında mı, kazada mı onun cenazesi için geliyorlar. Gazeteyi de ziyaret etmek istediklerini söylediler. Gazeteyi ziyaret etmek isteyen kim olursa olsun, Doğu Perinçek ziyaret etmek istedi, buyurun dedim. Gayette güzel bir görüşmeydi, üyelerinden bir tanesi biraz kibar olmayan laflar söyleyecek oldu, İşte binayı kahverengiye boyasaydınız gibi, oradan başladı, lüzumsuz şeyler söylüyor. Doğu Perinçek, kusura bakmayın, arkadaşımız biraz heyecanlı gibi bir şey söyledi. “Yoo, estağfurullah, bizim geleneğimizde misafire saygı esastır” dedim. Söylediği şeyler çok yaralayıcı değil zaten. Sonra Yeni Şafak’a röportaj verdiğinde, sormuşlar, ”Nasıl karşılandınız Zaman’da?” diye. Türk adet ve göreneklerine göre karşılandım demiş. Sonra sordum, gelmişken bir röportaj düşünür müsünüz? Edelman sıradan bir büyükelçisi değil, bir Amerikan büyükelçisi, ikincisi, beyaz saraya çok yakın, yazarlarımızı da davet etsem, onlarla bir Ortadoğu sohbeti yapabilir miyiz? Ben dış haberler sorumlusu ve ilgili arkadaşları davet ettim. Abdülhamit Bilici, Mehmet Yılmaz vardı, bir de bunun yanında Şahin Alpay’ı, Nevval Sevindi’i çağırdım. Bizim orda çok ağır sorularımız var. Mesela Şahin Alpay, “Ben Amerika düşmanı değilim ama Bush yönetimine şiddetle karşıyım” dedi. Bunlar konuşuldu ve yazıya da intikal etti. Ben orada bir önsöz yazmışım, Büyükelçi Zaman’ın misafiriydi, onunla beyin fırtınası yaptık. Ne olmuş? Bunda ne mahsur var? Her gazete yapar… Her şeyin bir ilki var, bu mu eleştirdiği şey? Edelman Murat Yetkin’e telefon açsaydı, Biz Radikal Ankara temsilciliğini ziyaret etmek istiyorum hatta gelmişken muhabir yada yazarlarınızla mülakatta yaparım deseydi, Hayır mı diyecektiniz? Çok iyi bir röportajdı aslında. İnternette çıkan bir haberin doğru olmadığını ve bunun Sabah ve Yeni Şafak’ta yazılmasına kırıldığını söyledi, biz onu intikal ettirdik. Evet, Edelman haklıdır, Sabah ve Yeni şafak haksızdır falan da demedik. Ama çok alınganlıkla karşıladılar. O günden bugüne niye geldi bir büyükelçi diye aklımdan geçmedi? Bize şu soruyu da sorsaydın, bu soruyu da sorsaydın diyorlar. Kardeşim onu da siz sorun ya! O anda aklımıza gelen bütün soruları sorduk.
ABDULLAH ÖCALAN STALİNİST BİR ÖRGÜT ÜYESİ GİBİ
Doğu Perinçek demişken, Terör örgütü elebaşısı Abdullah Öcalan’dan gül alırken çekilen fotoğrafa da değinen Doğu Perinçek, “O fotoğraf, son 50 yılın en çok yayınlanan resmi” İfadesini kullanmış, “Türkiye Apo’yu birlik ve beraberlik için kullanamıyor, avucundaki insanı ABD ve Avrupa kullanıyor” demişti. Sizce Apo’nun önüne gülleri sermek bu vahşeti durdurur mu?
Apo üzerinde ben ne ciddi bir bilimsel çalışma yapıldığını gördüm, ezber üzerinden konuşuyoruz hepimiz, bebek katili, bebek katili… Tamam ama hiçbir psikologun bu konuda bir şey yazdığını görmedim. Halbuki en çok merak ettiğim şey bu. Kimdir bu adam, nasıl bir psikolojiyle örgütünü yönetiyor? Uzaktan bakınca Stalinist bir örgüt üyesi gibi. Stalin’e çok benzetiyorum. 30 senelik bir örgüt bu. Hiç mi içinde bir lider adayı çıkmaz? Zaman zaman sağ kol, sol kol gibi adamlar çıkıyor ama gözden kayboluyor. Kaç yıldır tek kişilik hücrede kalıyor. Dünyanın herhangi bir yerinde bu kadar karizmatik ve örgütüne hükmeden, örgütünü her olaya sevk edebilen bir adam bu kadar sene ek başına bir hücrede kaldığında, hele hele o örgütün bir de siyasi kanadı olduğu söyleniyorsa, bir şekilde bir çatlama olur ama içeride sanki bir korku var. Bana çok yakın birisi, “biraz Haşhaşilere benziyor tarzı“ dedi. Hakikaten öyle midir? İşin doğrusu Kürt aydınlar da bu konuyu çok konuşmuyor. Kürt meselesinin çözümü, Kürt aydınlarının cesaretinden geçiyor. Türk milliyetçiliğinin tehlikeli bir boyutu varsa, özellikle milliyetçi duyguları güçlü olan aydınların aklı başında ortaya koyacağı teorilerle ancak kurtulunabileceğini düşünüyorum. Radikal İslam varsa, ki var, hariciler diye bir grup var sonuçta. Öyle bir gurup ki, yalan söylemeyi, kâfir olmak sayıyor, diyor ki, “günah, kâfir eder insanı.” Biz de günah günahtır ama insan Müslüman olarak kalabilir. Yalan söylemiyor ama gidiyor, camide insan öldürüyor. Çünkü onu sapık, kâfir görüyor. Eğer radikal İslam diye bir tehlike varsa bunu ancak, aklında başında Müslüman aydınlar engelleyebilir. Apo kimdir, bu örgütü kurarken gizli bazı ittifakları var mıydı, Ergenekon’la yada başka bir Gladyo ile dolaylı yada açıktan irtibatı var mıydı? Ergenekon da şunu gördük ki, bazı roller dağıtılırken, ipler farklı insanların ellerinde olabiliyor, yönetildiğini bile düşünmeyen kuklalar çıkabiliyor, sağ-sol kavgasının 12 Eylül’de ortaya koyduğu en önemli gerçek de buydu.

12 Eylülzedelerden biri olarak, 16 yaşında 12 Eylül’ün ertesi günü bir yıl gibi bir süreyle cezaevinde kaldınız. Bu mahkûmiyetin davası bugün devam etseydi mahkemede neler söylemek isterdiniz?
Mahkumiyetim değil, tutukluğum. Mahkumiyetim olmadı, beraatım oldu. O zaman 12 Eylül’de davalar çabuk görülmüyordu. Konya sıkıyönetime bağlıyız, ve bunu ülke ocakları ve MHP davası olarak görüyor sıkı yönetim. Ankara’daki MHP davasıyla beraber görülmesi lazım. Dosyamız Konya’ya 3-5, ordan Ankara’ya 3-5 ay daha. Ordan tekrar Konya’ya gönderiyorlar, yerel bir dava diyorlar, ordan tekrar ana davanın bir parçası deniyor. 12 ay’a yakın dosyamız gitti geldi. Anakara Mamak cezaevine gittik, ilk mahkemede ben tahliye oldum ve ondan sonra beraat ettim. Kenan Evren’in sözüdür:” Hele bekleyelim de, şartlar olgunlaşsın” diye yapılmış bir psikolojik hazırlık safhasından, Süleyman Demirel’in 11 Eylül gecesi günde 40 kişi ölüyordu, 12 Eylül sabahı bir kişi bile ölmedi, 11 Eylül günü bizim hangi vermediğimiz yetkiyi 12 Eylül günü kullandınız?İkisinin arasında bir muhasebesinin yapılması lazım.
Düştüğü yeri öpüp kalkmak, harika bir deyim….Cumhurbaşkanına mekanında ne okuduğunu sorduğunuzda Cumhurbaşkanlarının anılarının yanı sıra Rusya’da, Orta Asya’da rejim çöktükten sonra 10 yıl içinde nasıl bu kadar zengin çıktığına dair merakını da ’Sale of the Century’ (Yüzyılın Satışı) isimli kitapta giderdiğini söylemişti. Bu hükümetin satışını yapamayacağı şeyler olarak neleri görüyorsunuz?
Türkçe’de satış kelimesinin negatif bir anlamı var. Tayyip Erdoğan, ülkemizi pazarlamak zorundayız demişti kıyameti kopardılar. Bunlar hep, tercüme hatası. Türkçe’mizi bozan en önemli şey, tercüme Türkçe’sine teslim olan filmler. Bütün kelimeler Türkçe ama cümle Türkçe değil. ‘Kendine iyi bak’dilimize oturdu ama böyle bir şey söyleyemez aslında Türkler. Bayım nasılsın?diyor mesela. Sokakta söylesen döverler. Kelimeleri Türkçe ama kalıp itibariyle İngilizce olan bir sürü cümle girdi dilimize. Türk Dil Kurumuna da kızıyorum, kelime avcılığı yapıyorlar. Geçen gün bir yerden geçiyorum,”Dream….”Ya rüya diye bir kelime varken dream’e ne gerek var kardeşim? Bu araştırma konusu bu. Şöyle bir araştırmanın yapılmasını çok isterdim. Bir dönem binlerce çocuğun adı, Menderes. Adnan Menderes’in asılmasını içine sindiremeyen vatandaş, çocuğunun ismini Menderes koyarak tepki de bulunuyor. Bugümn Menderes ismi çok az. Mesela Deniz Gezmiş’in asılmasını protesto etmek için bir dönem bir çok insan çocuğunun adını Deniz koyuyor. Bu isim koymaların sosyolojik ivmeyi gösteren bir yönü var. Sadece insan değil, iş yeri isimleri incelense toplumsal ivmenin, ibrenin nereye gittiği çok rahat analiz edilebilir. Bu tür şeylere kafa yorulmuyor. Rektörleri kim seçmiş de diye kıyamet koparken, Sezer zamanında hakkaniyetle seçiliyordu, onu da eleştir, bunu da eleştir. Birine sus, öbürüne konuş yanlış. Satılamayacak şeyler vardır, onur, gurur, vatanın kutsallığı…Vatanı vatan yapan insan. Vatanı kutsuyorsun, insanı dövüyorsun, böyle bir vatanperverlik olmaz. İnsanını, insanının geleceğini, onunla beraber bu ülkenin kutsallarını hiç kimse satmaz. Abdullah bey satmaz da, Baykal satar mı? O da satmaz. Biz aslında güzel bir milletiz, tek derdimiz gölgeler savaşı.

ANAYASA MAHKEMESİ NEREDEYSE CHP’NİN NOTERİ HALİNE GELDİ
Bu gölgeler savaşında neredeyse kapatılacak olan bir parti gündemimizdeydi
“AK Parti kapatılırsa ne olur, kapatılmazsa ne olur?” başlıklı yazınızda, kapatılmamasına karşın aylarca kapatılma endişesiyle yaşayan bir partinin çıkaracağı derslere değinmiştiniz. Bu ders çıkartma retoriğine bazı siyaset bilimciler AKP’nin hatalarından ders çıkarma kapasitesini eleştirerek katkıda bulundular. Sizce bu sarı kart, kırmızı karta dönüşür mü?
Valla dönüşebilir ama Türkiye’de herkesin, vatandaşın da cebinde bir sarı, kırmızı, mor kart taşıdığını unutmaması gerektiğine inanıyorum. 27 Mart bildirisi yapıldı, sonra halk yönetime el koydu. Çünkü insanlar incindi, rencide oldu, o metni yazan adamın da aklından şüphe etmek lazım. Ben de onu tanırım, bu kadar zayıf bir bildiri yazacağını tahmin etmiyordum. Kardeşim, kutlu doğum haftası yazılıp da, Genelkurmay’ın web sitesinden yayınlanır mı ya? Kutlu doğum dediğin, Hz. Muhammed’in doğum haftası. Olay siyasi boyutundan çıkardı. İddianame de öyleydi. Ben iddianameyi çok tehlikeli buldum. İddianame, bir temel mantık üzerine kurulurdu. Kurduğu mantık şu: ”Laiklik bir yaşam biçimidir.” Peki öyle olsun. Ondan sonra da özelilikle dini konularda sorgulamaya başlıyor. Neye kadar? Ramazan çadırını, yerel yönetici Kuran-ı Kerim dağıtmış hacca gidenlere (Sefa Sirmen de dağıtmıştı…Sefa Sirmen dağıtınca bir şey olmuyor, AK Partili biri dağıtınca kıyamet kopuyor) onu sorguluyor…Başka birisi başka mana arar ama sokaktaki vatandaş bunu mukaddeslerin sorgulanması gibi anlıyor. Kırmızı kart gösterilir…28 Şubat için 100 sene de sürer deniyordu. Sürsün hadi bir 100 sene de göreyim. Mümkün mü? 1960’da darbe oluyor, en kısa sürede demokrasiye geçiliyor. Neden? Hazır ele geçirmişsin işte, kalk kışlandan, ülkenin hazinesi de senin elinde, 71 muhtırası bir sarsıntıya sebebiyet veriyor, sonra normalleşiyor. En kendi gerekçelerini oluşturan darbe, 80 darbesi. O zaman halk mahkemeleri kuruluyor, insanlar birbirlerini yargılıyorlar, cinnet ya. Bu şartlarda darbe yapıyorsunuz, 83’de seçimlere gidiyorsun, mürüvveti 3 sene. Sonra kendini garanti altına alıyorsun, beni yargılamayın diye. Korkuyorsun çünkü. 28 Şubat’ı o dönemin Genelkurmay başkanı bin sene de sürer demişti. Süremez çünkü sosyal dinamizm bu deli gömleğine razı olmuyor. Türkiye’de her türlü sadakat vardır, eşine, ülkesine, insanına, ama siyasette sadakat yoktur. Özal’ı generallerinin tavsiyesinin aksine iktidar yapan vatandaş daha sonra öyle ağır cezalandırdı ki Turgut bey şöyle dedi: ”Tamam, Biz bunu hak ettik ama kantarın topuzu fazla kaçtı” AK Parti’yi de yarın bir gün halk eğer istediği hizmetleri atamazsa, kutuplaşmanın vebalini onun üzerine yıkarsa, ülkenin ekonomisi kötü giderse tasfiye edebilir. 22 Temmuz seçimlerinde tarım sektörü AK Partiden çok şikâyetçiydi. Ama o tarım kesimi götürdü AK Partiye oy verdi. Döve kardeşim, dövme ki adam yıpranabilsin. Sen yıprattığın zaman halk rahatsız oluyor bundan. Bazı arkadaşlar televizyonlara çıkıp; sistem, devlet, yargı kırmızı kart gösterdi diyor. Göstersin. Size şunu söylemek zorundayım: Anayasa Mahkemesi aslında kendini bir miktar kurtardı. Çünkü Anayasa Mahkemesi ve yargı siyasallaşma üzerine kötü bir imaj ortaya koydu. 367, korkunç bir imajın oluşmasına sebebiyet verdi. Neredeyse Cumhuriyet Halk Partisinin noteri haline geldiler. Halk bunu böyle algılıyor. Hep manzara şu: Hükümet bir yasa çıkartıyor, Önder Sav ve avenesi ellerinde bir dosya. Nereye? Anayasa Mahkemesine. Ya bir de halka git kardeşim ya! Çık de ki: ”Ey halkım, bu yasa yanlıştır” Vatandaş aptal mı? Eskiden şehir seçmen profili farklıydı, taşra profili farklıydı. Şimdi öyle değil, herkes her şeyi çok iyi biliyor. Herkes her şeyi çok iyi takip ediyor, peşini bırakmıyor. İnternet de bize ilginç bir heyecan kattı.
Ben buradayım mesela.
Kesinlikle. Eğer AK Parti kapatılsaydı, yerine kurulacak parti asla %50’nin altında oy almazdı. Bu işten en büyük zararı MHP görürdü. Tayyip Erdoğan’ı yasaklayın hatta (asla böyle bir şey istemem ama) tutuklayın, bir Nelson Mandela çıkar. Uluslararası bir özgürlük kahramanı çıkar. Leyla Zana’ya dünya kamuoyunun verdiği desteği düşünün. Çok akıllı bir şey yaptı Abdullah beyler erken müdahale yaptılar ve erken serbest bıraktılar. Ne oldu o günden bu güne Leyla hanım? Uluslararası bir özgürlük sembolü haline geldi. Bugün kim tanıyor, kim peşinde? Tayyip Erdoğan belediye başkanıydı tutukladınız, Başbakan oldu, Başbakan iken bir şey yapın, Uluslararası bir figür haline gelecekti. Bir de enteresandır Tayyip bey. Bush’un yanında ayağını ayağının üzerine atıyor ve sempatik bir adam, kimi gitse etkiliyor. Gerçekten etkiliyor.
“TAYYİP ERDOĞAN İSTESE BİR İŞARETLE ANAYASA MAHKEMESİNİN ÖNÜNE 5 MİLYON İNSAN DA YIĞAR”
28 Şubat davası 100 yıl sürer diyorlar dedik de... Mahkeme, RP’nin kapatılması istemiyle açılan davada karar aşamasına 7 ay 25 gün sonra, FP davasında ise 2 yıl 45 günde gelebilmişti. AKP’de ise bu aşamaya 4.5 ayda gelinmesi, davanın hiçbir aşamasında hiçbir ek süre istememesi ve ek talepte bulunmaması gibi faktörlerle beraber kendini bilmekten mi, nihai sondan kaçmanın faydasının olmadığından gelen bilinçten miydi sizce?
Tayyip Erdoğan benim görebildiğim iyi bir teşkilatçı. Çok küçük yaşlarda bu teşkilat işlerinden gelmiş. Erbakan’ın partisinin gençlik kollarından gelmiş, kendini yenilemiş, değişimlere ayak uydurmuş. Tayyip Erdoğan yeni bir şey daha ekledi vizyonuna, Hâlâ İstanbul Belediye Başkanıymış gibi muamele ediyorlar. Doğru değil, bir siyaset adamıydı, devlet adamı oldu. Bu dava sürüncemede kaldığı müddetçe ülkenin üzerinde kocaman bir soru işareti olacağını gördü Erdoğan. Bunun giderilmesi için iki yol var: Bir, yumruğunu masaya vuracak, Anayasayı da, Anayasa Mahkemesini de değiştirelim. Hatta Tayyip Erdoğan istese bir işaretle Anayasa Mahkemesinin önüne 5 milyon insan da yığar. Bunu tercih etmedi. Dedi ki: ”Tamam, kapatacaksanız, haydi kapatın.” Lets face it. Yüzleşelim buyur dedi. Partinin içinden bu kadar pasif olmayalım, bu kadar boyun eğmeyelim diyenlere siz karışmayın, bakalım bir görelim dedi. Ben Anayasa Mahkemesinin en çok etkilendiği şeyin, sosyal dinamizm olduğunu düşünüyorum. Kamu vicdanına mal olmadı bu dava. Kamu vicdanı bunu kabul etmedi çünkü seçim olmuş, her iki seçmeden biri AK Partiye oy vermiş, sen bir yıl geçmeden, ben seni laikliğin düşmanı görüyorum diyorsun. Bu şu demektir: ‘Bu partiye oy veren herkes laikliğin düşmanı’ demektir. Vatandaş bundan incinmez mi? Tayyip Erdoğan’ın en büyük özelliği nedir derseniz bana göre cesaretidir. Cesareti birçok yerde kapalı kapıları açtı, burada da kapıyı açtı, kapatın buyurun, kapatırsanız B Planım var dedi, siyasi yasak için C Planım var dedi. Var mıydı yok muydu bilemem ama bir yönüyle meydan okumaydı bu. Şu Abdüllatif Şener’in, Turhan Çömez’in ayrılış sürecini bile Tayyip Erdoğan’ın siyasi lider ve devlet adamlığı çerçevesinde incelemek lazım. Adamı son dakikaya kadar merkez yürütme kuruluna aldı, adam kendisi istifa etti, bir başka partide olsaydı kapının önüne koyarlardı, Abdullatif bey, oradan buraya herkesi dolaşıyor, partinin aleyhine konuşuyor, kim inandırdıysa onu: Ülkeye bir şeyler olacak, iki-üç nesil planlanma yapılmış, iki-üç nesil yeniden planlanacak, mühendislik yapılmış, kimse çıkamıyor, çıkarsa ortalık karışacak, diyor, bunları biliyor Tayyip Erdoğan. Aynı masada oturuyor, onu da dinliyor, adam sonunda kendisi istifa etmek zorunda kaldı. Turhan Çömez, ailenin ferdi gibi olmuş bir dönem. Karşısında bir risk oluştuğunda sırtını dönüp giden bir adam değil, tam aksine onun üstüne üstüne giden bir adam. Mesela askerlerle arası iyi değil diye konuşulduğunda gidiyordu aralarında oturuyordu. Aksiyondan zevk alıyor sanki. Halk da bu yüzden seviyor, yapay değil, tabii. Düşünün ”Ananı da al git” bu lafı herhangi bir siyasetçi söylese siyasi hayatı biter. Onun bitmiyor. Söylenen söz güzel değil ama vatandaş, ben de böyle söylüyorum ama diyor.
Her şeyin üstüne gitmek babında medya Tayyip Erdoğan’a ne kadar benziyor? Medya binalarını, parti merkezine çeviren siyasileşmeyi, Ergenekon gibi devlet işlerine fesat karıştıranın gazeteciler açısından değerlendirmesi nedir?
Türkiye son yıllarda şiddetli şekilde kirli propagandalar üzerinden psikolojik harp yaşadı. İnternette, çok eksik, yanlış, çarpık bilgi dolaştırıldı. Bunların bir kısmını gazeteciler yaptı. TRT’de Fikret Bila, Fehmi Koru ve ben varız, Abdullah beyle röportaj yapıyoruz. Fikret bey, falan kitaptan bir şeyler okuyor, Abdullah bey diyor ki, siz falan mitinge katılmışsınız. Abdullah bey de diyor ki, ”Ben öyle bir yere katılmadım, öyle bir konuşmada yapmadım” Ama kitapta böyle yazıyor, diyor. Canlı yayındayız, Cumhurbaşkanı adayı. Kitap nedir diye soramadım ama konu da değişti, Fikret bey kitabı çantasına koyacakken fark ettim. Ergun Poyraz’ın kitabı. Tam diyecektim ki; bundan mı okuyorsun, Allah aşkına ya? Burada benim bildiğim yüzlerce yalan var. Sürekli bilgi kirliliğine yol açacak manipüle edilmiş bilgiler. Ne aslı var, ne faslı. Bir de bunlara belli güçler tarafından dosya halinde verildiğini cümle âlem biliyor. Bazı mahkemeleri etkileyecek dosyalar geliyor, altında muhabirin imzası yok. Özel bir araştırma konusudur. İletişim fakülteleri ne iş yapıyor onu bilmiyorum. Bu işlerde hakem İletişim Fakülteleri olmak zorunda. Çünkü hiçbir grubun uzantısı değiller, bilimsel ölçütler kullanabilirler. Mesela AK Partinin kapatılma davası ile ilgili bir bilimsel araştırma, bir içerik analizi gerekmez mi? 14 Mart’tan alacaksın, mahkemenin açıkladığı güne kadar. Hangi gazete mahkemeyi etkiledi, hangisi yorum hakkıydı, kim ne kadar doğruyu konuştu. Bunlar dünyada yapılıyor. Her seçimin arkasından yüzlerce test çıkıyor. Türkiye’de bazı gazeteciler, aşırı ulusalcılık, ultra ulusalcılık, kızıl elmacılık üzerinden kontrgerilla etkisi yaptılar.
İbrahim Usta imzasıyla Zaman’da 22 Mayıs 2006’da yayınlanan fotoğrafta, Danıştay saldırısından sonra gözaltında tutulan Muzaffer Tekin’le adı Susurluk olayına karışan emekli Tuğgeneral Veli Küçük bir eylemde aynı karede bulunuyorlar. Zaman’ın Ergenekon davasında yargının bir adım önünde bir gözlem yeteneği olduğunu söyleyebilir misiniz?
Söyleyebilirim. Kızılelma koalisyonu bizim çok erken dönemde dikkatimizi çekti. Bundan huylandık. Gazetede belli alanlarda arkadaşlarımızın uzmanlaşmasını istiyoruz. Bizim haberlerimize şöyle imza atılır: Büşra Erdal-İstanbul-Zaman yapmayız. Yargı muhabiri diyoruz. Eğitim, enerji muhabiri diyoruz. Biz bu konuda birkaç arkadaşımızı görevlendiriyorduk. Doğu Perinçek toplantı yapıyor, 32 kişi gelmiş, 33’ncü kişi içeriye giriyor, elinde dosyası, çantası falan. Nerden geldin? Zaman’dan diyor. Bir toplantı yapılıyor, 41’nci bizim adamımız. Her şeyi yakından takip ediyorduk. O fotoğraflarda o fotoğraf, Muzaffer Tekin olarak kayıtlı değil. Zafer ismini kullanıyormuş, Veli Küçük de öyle dedi: “ben Zafer olarak biliyorum” Kod adı herhalde o. Biz Zafer’in Muzaffer Tekin olduğunu anladığımızda, fotoğraf arşivimizi bir taradık, adamın elli tane resmi var. Bunu yayınladık, bazı meslektaşlarım bunu size polis mi verdi dedi. Olsa olsa polis bizden almıştır. Biz tüm faaliyetlerini yakın takip altında tutuyorduk. Ben Veli Küçük ile uçakta karşılaştım. Elini tuttum, paşam beni tanıyor musun? dedim, cevabını beklemeden kendimi tanıttım. Sizi yakından takip ediyoruz dedim. Hakikaten hangi faaliyete gidecek olsa, nerde konuşma yapacak olsa bizim muhabir orda. Çünkü olayın bir gazeteci ayağı var. Bu adamın ismi Susurluk’ta geçmiş. Hanefi Avcı ne dedi? “Bu örgütün üç sacayağı var. Birisi emniyette, birisi MİT’te, öbürü askerde” dedi. Hadi insanların hafızası zayıf, gazetecilerin niye hafızası kayıp? Emniyet dediği Mehmet Ağar’ın ismini verdi. Askerde de Veli Küçük yapıyor dedi. Ama bu zamana kadar adamın gölgesine basılamadı. Yakından takip ediyorduk, Danıştay saldırısı çıktığı zaman bunun emarelerini daha ilk dakikada gördük. O günlerde gece yarılarına kadar burada mesai yaptık. Hatta ekonomi, spor muhabirlerini bu işe sevk ettik. Dedik ki bu olayı araştıralım. Çünkü bu Türkiye’ye kurulmuş en büyük tuzak. Nitekim ilk bulgular böyle çıktı. Bazı medya grubu arkadaşlar çok basit gazetecilik olaylarını bile bizi etkisiz hale getirmek için kullandılar. Alparslan Aslan kimdir? Ne yapacaksın? Çevresine, okuluna, komşusuna gideceksin. Bu en basit gazetecilik refleksi. Ve gittik çocuğun aslında dindar olmadığı çıktı ortaya. Çok büyük bir gazete ”Muhafazakar, dindar” diye başlıklar attı. İnsanlar bulduk, çok içtik beraber, öyle dindarlığı yoktur dedi. Sonra baktık ki, çocuk kiminle yatıyor, kalkıyor kiminle gezip tozuyor, bütün ulusalcılar, kızıl elmacılar. O kuşkuları yavaş yavaş doğruladılar. Meşhur bir başlığımız vardır: ”Deştikçe çete çıkıyor” ,“Saldırı da TİT izi” Bakın TİT, Türk İntikam Tugayı. Bugün Ergenekon davasında yargılananların hepsi orda.
“BANA TÜRKİYE’DE İÇKİ SATMA LİSANSI İPTAL EDİLMİŞ HERHANGİ BİR İŞ YERİ SÖYLEYEBİLİR MİSİNİZ?”
Meyhane Baskısı yazısının başlığını Mehmet Barlas’tan aldığınızı söylüyorsunuz. "Laik yaşama karşı ’mahalle baskısı’ olduğunu ileri sürenlerin, buna ’meyhane baskısı’ ile karşı çıkmasının akılcı bir yol olmadığını düşünen Barlas’a, Alman Başbakanı Merkel’in alkole karşı açtığı savaş haberiyle ilave yorumlarda bulunmuştunuz. Yani içki kötülüklerin anasıyken, antilaiklik babası mı?
Bunun da bir sembol kavgası olduğunu düşünüyorum. Önemli Amerikalı bir yetkili geldi 3-5 gazeteci konuşuyoruz, o da döndü Türkiye’de neler oluyor anlatın bakalım! dedi. Herkes içki satan yerlerin yasaklandığını, durumun kötüye gittiğini falan söylüyor. Fakat yetkili benim de fikrimi almak istiyor fark ediyorum. Ben de istiyorum ki, herkes eteklerindekini bir döksün, Çünkü o görüşte olmayan herhalde bir tek ben varım orada. Sonunda siz ne düşünüyorsunuz? dedi. Arkadaşlara basit bir soru sorabilir miyim dedim. Bana Türkiye’de içki satma lisansı iptal edilmiş herhangi bir iş yeri söyleyebilir misiniz? dedim. Tak her şey durdu. Bir tane meyhane, bar söyleyin dedim. Ben bulamadım. Sonra o ülkenin konsolosluğundan gelen biri var, o da biz de bulamadık demez mi? Sonra dedim ki: “Arkadaşlar abartıyorsunuz. Ben size bir hatıramı anlatayım” dedim. Boston’da yaşadığım yıllarda bir akrabam geldi, çocuk lise öğrencisi. Dedim ki hadi sana bir kahve içereyim, çok iyi bir restoranın cafe bölümünde iki tane kahve söyledik. Garson çocuğa kimliğinizi görebilir miyim dedi. Benim de bir an canım sıkıldı, “neden kimliğine bakacakmışsınız? İki tane kahve istiyoruz” Garson dedi ki: “Biz bu kahveye likör damlatıyoruz, bu arkadaşın içebilmesi için en az 21 yaşında olması lazım” Amerika filmlerini hatırlayın, bütün holmeslar içkilerini gazete kâğıdının içinde saklarlar, yasaktır çünkü. Aslında bu ülkenin öz kültürüne bakıyorum, içen içmeyene karışmaz, aynı evde içen vardır, içmeyen vardır, yan komşusu içer, o ona saygı duyar. Allah’tan Türkiye’de en büyük avantajımızı sosyal dinamizmimizde görüyorum. 30 yıldır PKK meselesi var. Allah’a çok şükretmek lazım ki, bir insan kalkıp da bu komşumuz Türk, Kürt demedi. Ortaklık, komşuluk, evlilik devam ediyor birbirleriyle. Benim çocukluğumda çok arkadaşım aleviydi, ama alevi olduklarını bilmiyordum. 80 darbesine doğru giderken baktım ki, biz Sünniymişiz, onlar aleviymiş. Hala da kaybettim izlerini bulamıyorum. Nerdesiniz diye yazdım da. Her mahallede içki içen vardır, hatta içki içmeyen içenlere çok müsamaha ile yaklaşır, tövbe etsin isterler, kendine göre çok insani macerası vardır ama bilemiyorum ki bir kırmızı şarap edebiyatıdır gidiyor. Hatırlarsanız, Başbakan uçak aldı Başbakanlığa, yok içki servisi yapılacak mı, yapılmayacak mı? Türkiye kaç gün bunu konuştu. Yapıldı, ne oldu, kıyamet mi koptu, uçak mı düştü?
(Fotoğraflar: Hüseyin Sarı-Zaman)
