10.01.2009 Cumartesi 01:37
USD 1.5470    EUR 2.0930    EUR/USD 1.3520    IMKB100 26470 / 260
 
Ayşe Böhürler : "Modern olmak için illa başı açık olmak gerekmiyor"
27.10.2008 09:47
12 Punto 14 Punto 16 Punto 18 Punto
Ayşe Böhürler : Modern olmak için illa başı açık olmak gerekmiyor Hülya Okur, HaberX okurları için sordu,  AK Parti MKYK üyesi gazeteci Ayşe Böhürler yanıtladı: Müslümanlık her ülkeye göre değişiyor... Kadın haklarını, eşitliği savunmak feminist olmak anlamına gelmiyor... Ahlaksız din olmaz... Deniz feneri daha iyi yönetilmeliydi, şeffaf olmalıydı, mutlaka bulunulan ülkelerin kurallarına uyulmalıydı... Biz parti kurarken, iktidara geleceğimizden emin değildik... AK Parti’nin dini bir ideolojisi yok, dini bir simgesi yok... Beni kimse dindar ol diye zorlamadı... Başı açık olmayan, Müslüman olmaz diye bir kural yok... Modern olmak için illa içki içmek, başı açık olmak gerekmiyor...

“Osmanlıca sözlükte, türban’ın karşılığının, “topraklar” olması beni şaşırttı.
O toprakların üzerinde uğruna verilen cenglerden, Ayşe Böhürler ve nicelerinin kafasına yönümüzü çevirip içine bakmamızı sağlamasından, nereden bakarsanız bakın önemli bu söyleşi.  Onun için Hz Fatıma’nın özü-sözü tam gerçek olan, “sıddıyka” lakabını mı kullansaydım, parıl parıl parlayan “Zehrâ” sını mı bulamadım, sanıyorum bunun kararını verecek olan sizlersiniz. “

“ÇOK DA ÖZEL BİR ÇOCUKLUĞUM YOK.”


Nevşehir, Ürgüplü bir ailenin 1963 Kayseri doğumlu kızısınız. Çocukluk devreniz nasıl bir kudsilikte geçmiş?

Hiçbir kudsilikte geçmedi. Kutsal değer vermiyorum çocukluğa. Kayseri’de okudum ilkokulu. Rahat bir çocukluktu. Üç erkek kardeşin en küçüğüyüm, birazda geç bir kız çocuğuyum. Tek kız çocuğuyum ailemin. Abilerimle birlikte büyüdüm, onların üniversite dönemleri, benim çocukluk dönemlerine denk geldiği için çocukluk dönemimin kültürel, siyasi tartışmaları içinde geçtiğini söyleyebilirim. Çok da özel bir çocukluğum yok.

“BİREYSEL SERMAYEDE NE KASTEDİYORSUNUZ”

Tek kız olmanız da gözdeliğinizi gösteriyor aslında….İletişim fakültesi okudunuz….Programcılığınızın yanında, AKP’nin en üst karar organı MKYK’nın üyesisiniz….Siyasete bireysel sermayenizi mi, sosyal sermayenizi mi koydunuz?

Bizim zamanımızda iletişim fakültesi değil, gazetecilik yüksek okulu deniyordu. 80 girişliyim ben gazeteciliğe. Benim girdiğim sene, 40 kişinin okuduğu bir okuldu, İstanbul’da iki tane gazetecilik vardı. Sonradan iletişim fakültesi oldu.

Bireysel sermayede ne kastediyorsunuz, sosyal sermayede ne kastediyorsunuz?
Bireysel sermaye kendi birikiminiz, sosyal sermaye, çevresel unsurlar ve toplumu çok iyi tanımanız diye açıklanabilir.

İkisini de. Hem kendi birikiminizi koyuyorsunuz, hem insanlar ilişkilerinizi, topluma karşı bakışını koyuyorsunuz. Uzun süre bir televizyon hayatı sürdükten sonra elbette Türkiye’nin çok farklı kesimlerini, çok farklı türden insanlarını tanıma imkanız oluyor. Benim mesleğim insan tanımak üzerine kurulmuş bir meslek ve çok geniş bir yelpazede insan profili sizin hayatınızın içinde yer alıyor, dostlarınız oluyor, başka hayatlarına tanık olmak çok da herkesin yapabileceği bir şey değil.  Hem bireysel hem sosyal sermaye içine girdi tabi ki.

“GERÇEK BİR İSLAM ÜLKESİ YOK”

Sadece kendi insanımızı değil, dünyanın dört bir yanındaki insanlarla da ilgilendiniz….İki yılda 13 İslam ülkesi gezdikten sonra 14 bölümlük ‘Duvarların Arkasında’ adlı bir belgesel hazırladınız. Müslümanlık hangi ülke kadınına göre ağır, hangi ülke kadınına göre en az ciddiye alınan olgu sizce?

Müslümanlık demek doğru değil. İslam bir çok ülke için kültürel bir doku, dini bir doku olmaktan öte. Bir çok ülkede kadınlara:” Başınızı niye örtüyorsunuz?”sorusunu, “Kültürümüz böyle” şeklinde cevaplıyorlardı. Kültürel doku olduğu için ağır veya değil diye tanımlamak mümkün değil ama Peygamberin getirdiği, Kuran’da emredilen kuralların gerçek haliyle uygulandığı bir İslam ülkesi bulmak çok zor.

“MÜSLÜMANLIK HER ÜLKEYE GÖRE DEĞİŞİYOR”

Kültürel öğretiler, dikteler olmasa Müslümanlığı, layıkıyla icra eden ülke yok diyorsunuz.

Hiç. Böyle bir ülke yok. Her ülke kültürü ile birlikte gelişmiş. Kuran da buna bir açılım sağlamış,”Biz sizi kabile kabile, farklı farklı yarattık”diyor. Her ülke kendi kültürünü, islamla birleştirmiş ve kendine göre bir İslam ortaya çıkartmış. O yüzden bazı yerlerde gelenek ve islam’ı ayırt etmek çok zor. Dünyada da İslam diye sunulan şeylerin ne kadarı dünyayı tehdit ediyor, ne kadarı islam’ın içinden çıkıyor, ne kadarı bölgesel özelliklere bağlı? Çünkü çok katı bir uygulama gördüğünüz bir bölgeden bir başka bölgeye gittiğinizde, o kuralın hiçbir önem taşımadığını görüyorsunuz. Elbette islam’ın temel rükunları var mesela namaz çok temel. Hemen hemen her toplumda bunu çok rahat görüyorsunuz. Örtü, camiler, yardımlaşma duygusu….gibi temel islam’ın özellikleri var ama geri kalan da bunların nasıl yorumlanacağı, nasıl ortaya çıkacağı her kültürün kendi özelliklerine göre, kiminde yumuşak, kiminde daha sert şekilde ortaya çıkmış. O yüzden Müslümanlık her ülkeye göre değişiyor diye düşünüyorum.

“DUVARLARIN ARKASINDAKİ KADINLAR ZAVALLI DEĞİLLER”

Duvarların arkasında’nın öteki yüzü var… Frankfurt kitap fuarı kapsamdaki bir sempozyumda açtığınız “Farklı din ve coğrafyaların kadın kimliğine etkisi” tartışması. Duvarların arkasındaki zavallılar ile Duvarın önüne çıktıkça zavallılığı azalan kadınların sorumlusu dinleri mi?

Aslında duvarların arkasında kalan kadınları ‘Zavallılar’ olarak tanımlamadık. Bu belgesel de hiçbir zaman, hiçbir kadını zavallı olarak tanımlamadı, hatta tam tersine Duvarların arkasındaki bu kadınların batı medyası tarafından, sürekli zavallı olarak gösterilmesine karşı çıkmış bir projedir. Kendisinin ortaya çıkış süreci, batı medyasının bu kadınları, ikinci sınıf, zavallı, eşitsiz konumdaki dinin kadınları olarak bir genelleme içinde sunmasından başladı. Duvarların arkasını, bu kadınlar hapsedilmiş olarak görmüyoruz. Batının da ördüğü duvarlar, ön yargılar var. Bizim de ördüğümüz duvarlar var. Biz de bu insanlara bakarken, bir Arap’la, bir iran’lıyı, bir Endenozya’lı kadını aynı hizada hizalanmış ve aynı dünya görüşü ve aynı yaklaşımlara sahipmiş gibi ön yargılarla bakıyoruz. Aslında bu duvarlar biraz da bizim ördüğümüz duvarlar.  O kadınlar hiç zavallı değil, ezilmiş görmüyorum. Elbette çok zor koşullarda; yoksulluk, töreleri…itibariyle mücadele ediyorlar, kimi ülkelerde. Kimi ülkelerde de çok çok rahatlar. Bu isim ortaya konurken bir çok belgeseli birlikte yaptığımız arkadaşlarımız da buna çok itiraz ettiler ama ben duvarları imajinel olarak kullandım. Hem bizim( biz de batı düşüncesinden çok farklı bakmıyoruz dünyaya, batının bir versiyonu olarak bakıyoruz, doğru yu da tanımıyoruz, Müslüman ülkeleri de tanımıyoruz.) hem batının ön yargılarını bir duvar olarak gördüm, Zavallı hiç değiller. Son derece ayaklarının üzerinde duran kadınlar var, biz de belgesele onların hepsini taşıdık.

“BENİM NİCE DİNİ OLMAYAN ARKADAŞIM, KOCALARININ KISKANÇLIKLARINDAN ÇOK KORKARLAR”

Bu kitabı Nazlı Ilıcak, baş örtülü veya açık asıl önemlisi kadınları tanıyabilmenin bir yolu olarak betimlemiş. Sizce kadın saygıyı başındaki örtüden, ayağındaki ojeye kadar nasıl kazanır? Mesela baş örtülü karısını arabasından indirip, kendisine sigara almaya göndermeyen bir koca aynı şeyi neden başı açık karısına yapmaz?

Bunlar çok marjinal örnekler. Erkek- kadın ilişkilerini başı açık veya örtülü diye tanımlamak doğru değil ki! O toplumun kültürel dokusu nasıl din anlayışını belirliyorsa, erkek-kadın ilişkilerini de belirliyor. Güneydoğu’da bir erkeğin karısına davranışıyla, İzmirli bir erkeğin karısına davranışı arasında elbette bir fark var. Kültürel doku, içinde yetiştiği aile yapısı…bütün bunlar etkidir. Bu sorunuzu anlayamadım.

Açık bayanların eşleri, eşlerinin her yerde bulunmasını isterler, özgür diye düşünürler, diğeri biraz daha kollar gibi bir durum yok mu?

Yani şöyle söyleyeyim; bu erkeğin kadına bakışı ile ilgili bir tavırdır. Benim nice dini olmayan arkadaşım, kocalarının kıskançlıklarından çok korkarlar. Etek boyları, giydikleri renkler, yaptıkları makyaj sürekli denetim altındadır.  Bunun tersi tablolarda var. Bu erkeğin, o ailenin kendi iç dinamiği, erkek-kadın arasındaki ilişki, geldikleri yöreler…Bunlarla ilgili ve genelebilir şeyler olduğunu hiç düşünmüyorum.

“FEMİNİZM’İN DİN ANLAYIŞIMLA ÇELİŞEN YANLAR VAR”

Bu kitabın tanıtım gecesinde Emre Aköz, "Görünen o ki AKP’nin feministi de sizsiniz" diye takılmış ve sizden beklemediğini söylediği bir cevap almış "Hayır, ben feminist değilim." İyi ya da kötü bütün kadınlık konumları, neden feminizmin zaferi olarak yorumlanıyor?

Ben de İyi ya da kötü bütün kadınlık konumlarını feminizmin zaferi olarak gören yaklaşıma katılmadığım için “feminist değilim değilim” dedim. Sonuçta kadın haklarını, eşitliği savunmak feminist olmak anlamına gelmiyor. Bu tepki duyduğum, karşı çıktığım anlamına da gelmesin. Ama feminist ideolojinin bana uymayan, benimle örtüşmeyen, din anlayışımla çelişen yanları var. Kadın haklarını savunuyorum diye ben kendimi feminist diye tanımlarsam, feminizmi savunan arkadaşlarıma haksızlık etmiş olurum. O yüzden elbette aramızda çok fark var ama elbette çok ortak noktamız var. Eşitlik kavramını, adaletle birleştirerek kullanıyorum, onun sağlanmasında çok ortak noktamız var. Ama ayrıldığımız şeyler de var.  

“BİZ EŞİTİZ DESE DE BİR ÇOK ERKEK BİLİNÇALTINDA KENDİSİNİ DAHA ÜSTÜN GÖRÜYOR”

Dünyadaki yerini ne kadar kanıksarsanız kanıksayın, erkeklerin siyaset yapma usulleri konusunda yazıları kaleme alırken, “erkek siyasetçiler kadın siyasetçilerin hatalarını konuşmaktan mutlu oluyorlar” diyorsunuz. Bu kadın haklarını savunmak mı, erkek haksızlığını vurgulamak mı?

 

Bu kadın haklarını savunmak değil, bir adaletsizlik, eşitsizlik.  Bu dünyanın kuruluşundan bugüne gelişine kadar bütün tarihi dönüm noktalarında erkekler var. Onlar yönetmiş, onlar etkili olmuş ve onun getirdiği alışkanlıkları var. Biz eşitiz dese de bir çok erkek bilinçaltında kendisini daha üstün görüyor. Toplumsal hiyerarşi de bu şekilde belirlenmiş. Elbette bu algının değişmesi zaman isteyen bir şey. Bu şekillenmenin, genetik kodları işleyen bir tarafı da, erkeklerin birbirlerini koruyup, kollaması. Bir erkek hata yaptığında sorun olmuyor, bir kadın en ufak bir hata yapsa, o hata bir büyük olay haline geliyor ve tepkiye neden oluyor. Bu bir erkek dayanışması. Ben elbette erkekle kadınların eşit olduğunu, aralarında adaletin sağlandığını söylemiyorum, feminist değilim derken de. Değiller. Adalet yok aralarında. Bunun sağlanması için gayret sarf ediyoruz ama “feminist ideolojinin çizdiği çerçevede yapmıyorum veya o çerçevenin tamamına uygun değil benim yaklaşımım.”diyelim.

Erkekler birbirini tutarken kadınların veya çoğunluğun içinde sesinizin bastırılmaya çalışılması da var…

Batırılmaktan ziyade, modern dünyadayız, kurduğumuz ilişkiler içinde bastırılmak gibi şeyler çok olası değil. Eskiden daha kolaydı böyle şeyler, yok saymak, görmezden gelmek…Şimdi çok da kolay değil ama böyle bir tavır, böyle bir eğilim var. Ben bu eğilimin altını çiziyorum elbette.

Başörtüsünü hararetiyle hayat bulan, ziyadesiyle şuurlu olan kimseleri, gerçekten toplumda infial yaratmak, bir canlı bomba kıyafeti olarak üzerine geçirilenden ayırmanın yolu nedir? Mesela parklarda erkeklerle çok fazla yakınlık kurarak dolaşan başörtülü bir kızın örtüsünün tartışılır duruma gelmesi normal mi?

Ben ahlakı önemsiyorum. Ama o kızın davranışını eleştirmiyorum. Bu onun kendi bireysel seçimidir.

“AHLAK OLMADAN DİN OLMAZ”

Mesela Cavit Kavak ile yaptığımız röportajda, park ve ormanlarda erkeklerle kırıştıran kızların başörtülü olanlarının çokluğundan bahsetmişti.

Bunlar çok geleneksel, tutucu erkek yaklaşımları deyip geçeyim, açıkçası. Çünkü biz kimsenin ahlak zabıtası değiliz. Bunu hep söylüyorum. Kimseye, bu yaptığın ahlak dışı veya değil demek doğru değil.  Ahlak ancak toplumun genel kurallarını veya toplum açısından sakıncalı hale  gelmeye başladığında, bu doğru değil, yanlış yargısında bulunmaya başlayabiliriz. Elbette benim burada söz ettiğim, islam’ın getirdiği ahlak anlayışı, islami olduğunu iddia eden insanlarla ilgili söylediklerim. “Ben dindar bir insanım” diyorsa , muhafazakarım sözcüğünü aynı kategoride saymıyorum, bu dindar insanın dini ritüeller kadar ahlak kısmına da önem vermesi lazım. Çünkü din, ahlak’tan ayrılabilir bir şey değil. Ben o davranış ahlaklı, bu ahlaksız diye kategorileştirmekten yana değilim ama dindarlık iddiasında bulunan insanın ahlakı önemsemesi gerektiğine inanıyorum. Ahlaksız din olmaz. Bu noktaya da çok önem vermediğimizi, dinin görünen yüzünü din eğitimi verirken daha geri plana attığımızı söylüyorum. Bir de bunlar genellenebilir şeyler değil. Biz de aynı şeyleri açık insanlar da yapıyor, bunu  yaptığı için o insanlar ahlaksız mı diyeceğiz? Bu tarz genellemeler, başı açık, örtülü, ahlaklı, ahlaksız genellemelerini çok doğru bulmuyorum. Bunları genellediğiniz zaman olayları yorumlamaktan da kaçıyorsunuz demektir.


“DENİZ FENERİ DAVASINDAKİ PARANIN, BEN YİNE BİR HAYIRDA KULLANILDIĞINA EMİNİM”

Kanal7’de 11 yıl çalıştınız. Ve Deniz Feneri, Kanal 7’de bir program olarak başladığında siz de orada çalışıyordunuz. Bir İsrail bürokratının deyimi ile “yardım sadece yardım değildir” sözünü hem başlığa hem köşe yazınıza taşırken inancınızdan kopan parçalar oldu mu?

Uzun süre o kurumda çalıştım ve çalışırken de kurumun maddi olarak refah seviyesinde hiç artış görmedim. Elbette Almanya deniz fenerinden gelen paralar burada kullanıldı mı, nereye gittiğiyle ilgili hiç birimizin bir bilgisi yok ama bildiğimiz şu var ki, Kenan Karaman, Mustafa Çelik bunu şahsi kurumları için kullanmadılar. Ya da en azından kanal içinde bunu bir yatırım, iş, bollanma olarak görmedik. Kanal7’de çalışan insanlar hep cuzi paralarla çalışırlar, bu kanal dev bir holding olmamıştır, dev bir yatırım olmamıştır. Yani o paranın ben yine bir hayırda kullanıldığına eminim. O noktada zihnimde hiçbir şüphe yok ama elbette bunun daha iyi yönetilmesi, daha kurallarına uygun, şeffaf yönetilmesi noktasında benim de bir eleştirim var. Bunun haricinde ben kötüye kullanıldığını düşünmüyorum. Deniz Feneri, insanlara yoksulluğu gösterme noktasında, ilk programdı, ilk çabaydı.  Ve Deniz Feneri kurgulanırken, Türkiye’deki yoksulluk, kriz ortamında o görmediğimiz köşelerini mesela tem yolunda giderken köprüsünün altında bir evin olduğu aklınıza bile gelmiyor ama o bölgelere kamerayla gittiğinizde görüyorsunuz ki, iki tane tahtanın arasında yoksulluk yaşıyor. Türkiye’deki yoksulluk tablosunu bölgesel olarak ortaya koymakta öncü olduğunu düşünüyorum. Ama bu paranın izah edilememesi yada yeterince kamu oyunu tatmin edici şekilde izah edilememesi gibi bir gerekçe teşkil etmez. Diğer taraftan da dünyada hayır paralarının toplanması ve dağıtılması ile ilgili zaten ciddi bir tartışma var. Çünkü Birleşmiş Milletler ,  UNESCO ve UNICEF çeşitli kurumlar arası yaptığı çalışmalarda bunu kendi bürokratları ifade ediyor. Toplanan parayı biz bürokratik işlemlere harcamak zorunda kalıyoruz, bu %50’ye yakına ulaşıyor ve toplanan paranın %50’si ihtiyaç sahibine ulaşıyor. Bu zor bir tablo. Flistin’de dünyanın en çok yardım alan bölgesi gidin, mülteci kamplarına, hala insanlar lağım akan yerlerde yaşıyor. Elbette İsrail işgalinin bunda parmağı var ama diğer taraftan da yardımlar o insanlara yeterince harcanmamış diye düşünüyorsunuz. Bu paraların bütün dünyada denetlenmesi lazım ama denetleme bir baskıya dönüşmemeli veya bu yardımların kaynağına ulaşmasına engellemeye dönüşmemeli. Ben bu meseleyi bir usul hatası gibi görüyorum. Bir usul, yönetim hatası yapılmış ama bunun içinde bir haram paraya tevessül ettiklerini hiç düşünmüyorum.

“DENİZ FENERİ, DAHA İYİ YÖNETİLMELİYDİ, ŞEFFAF OLMALIYDI”

Bu bağlamda çocuğuna sadece ekmek yedirmek isteyen yoksulun müracaat kapılarını kapatmamaya ve insanların hayır duygularını zedelememeye dikkat çekiyorsunuz. 

Bu kampanyalarla verecekken vermemeye başlıyorsunuz, insanların gördüğü bir şey. Deniz Feneri, kanal7’de çalışmama sebep, bir sürü insan bize de müracaat ediyordu. Kimseyi ne tanıdığımız için, ne imtiyazla asla yardım yapmazdık. Mutlaka ekipler gider, o ihtiyaç yerini tespit eder. Hatta kaç kişi  bana küsmüştür. Çünkü Deniz Fener’i tetkiklerinde o insanın ihtiyacı yok gibi bir raporla geri dönüyor. Ve anlaşılıyor ki, sahiden yok.  Gerekçe olarak da der:” benim elimde şu şu şu hasta insanlar var, yılda 25 bin fakire birden  yardım yapıyorsunuz, nereye giderseniz gidin, deniz fenerinin tesislerini görüyorsunuz.”Gidin uzak doğu ülkelerine, gidin bir çok fakir ülkeye mutlaka yaptıkları yardımı, okulu, çadırı görüyorsunuz. Bütün bu tabloyu görünce ortada hayra kullanılmış bir kaynak var. Ama bir yönetim sorunu meselesi varsa, buna eleştirimiz var.  Daha iyi yönetilmeliydi, şeffaf olmalıydı, mutlaka bulunulan ülkelerin kurallarına uyulmalıydı, o kurallar doğru tanımlanmalıydı ve bu izah edilmeliydi. Ben çok ilgileniyorum dünyadaki yardım çalışmalarıyla. Hıristiyan, kilise kuruluşları dünyanın her bölgesinde son derece rahat çalışırken, elbette bizim de kuruluşlarımız çalışacak. İsrailli üst düzey bir bürokratın söylediği,”Yardım sadece yardım değildir”de de onu ifade ediyor. İsrail devleti de yardımlarla kurulmuş bir devlet ve hala diasporadan dünya kadar para geliyor. 6 milyon dolatın üzerinde yıllık Yahudi diasporasından gelen para var.  Niye Hıristiyan dünyası yardım konusunda bu kadar iş birliği yapıyor da biz yapamıyoruz?  Bunlar farklı farklı tartışma konuları ama yönetim hatası ve açıklanamayan, şeffaf olmayan bir tablo görüyorum. Ama ben kanal7’de çalışırken son derece kıt imkanlarla, zor koşullarda çalışıyordu herkes, halen de öyle…

“YOK ETMEK İÇİN İNSANLARIN BİR ARAYA GELMESİ ERGENEKON GİBİ BİR YAPILANMAYI ANLAŞILIR KILMIYOR”

Peki yönetim sorunu derken, ülke yönetimini ve bundan türeyen durumları da konuşalım….“Çeteler... “ başlıklı yazınızda, siyasi görüşlerin, sağ-sol gibi ayırımların söz konusu olduğu yapılaşmayı, hem gönül, hem zihniyet buluşması demek olduğundan normal gördüğünüzden bahsetmiştiniz. Ergenekon gibi bir buluşma noktasını, aynı çete kavramıyla nasıl açıklarız?

 

Elbette bir siyasi görüşle birlikte gönlünüzde seviyor, sempati duyuyor. Ve siz de o insanlarla birlikte oluyorsunuz. Bu anormal bir şey değil ama bunun bir suç örgütüne dönüşmesi anormal olan. Şunu ayırt etmek lazım ki, insanların Cumhuriyetçi olması, insanların AK Parti’yi sevmemesi, Müslümanlara karşı olması çok doğal…Herkes istediği idelojik yaklaşımı benimseyebilir. Çünkü o, onunla birlikte bir muhabbeti vardır, sevgisi vardır, kendisine benzeyen insanlarla birlikte olur…Sosyal, siyasal guruplar da  öyle oluşmaz mı zaten? Ama bu insanın karşı tarafı yok etmek üzere bir plan yapması, bir araya gelmesi halinde suç örgütü çıkıyor ve o zaman tehlikeli. Örgütlenme derken de burada bir iyilik örgütlenmesinden söz etmiyoruz, yok etmek üzerine yani “ben sevmiyorum, hoşlanmıyorum, onun gibi de düşünmüyorum, o zaman yok edeyim.”Böyle bir yaklaşım olursa dünyada ne bir arada yaşama, ne barış zaten olmazdı. Hepimiz farklılıklarımızla birlikte yaşıyoruz. Farklılıklarımızı yok etmeden bir arada yaşamayı da öğreniyoruz bu arada. Yok etmek için insanların bir araya gelmesi Ergenekon gibi bir yapılanmayı anlaşılır kılmıyor ama onun dışında Cumhuriyetçi insanların bir araya gelmesi, Atatürkçü insanların, dindarlara karşı olan insanların bir arada olması, bir çalışmayı yapması bütün bunlar olabilir. Sevmiyorum bu insanları diye gazete çıkartır, dergi çıkartır, internet sitesi kurar ama sevmediğim için bunları yok etmeliyiz dediği anda işte orada ayrım başlıyor ve bugün Ergenekon’da da yaşadığımız o.

“Sezarlar ölümüne dövüş istiyor, seyircilerde galeyana gelip sezarın isteğini kendi istekleri imiş gibi haykırıyorlar”sözünün geçtiği köşe yazınızda savaş çığlıklarının atıldığı anlarda Nasıl yani? diye soruyordunuz. Apo’nun şiddet görmesine ilişkin yapılan açıklamalarda aynı çığırtkanlıkta mı ve siz Nasıl yani diye sormaya devam ediyor musunuz?

Konuları çok farklı bağlamlardan alıp, çok farklı yerlerden soruyorsunuz. O yazının bütünü içinde başka bir bağlamda kullanılmış bir şey. Onu oradan cımbızla çekip, başka bir yerde sorduğunuzda anlamsız kalıyor. O yüzden sorunuzu sorun bence. Benim yazımdan çıkmayın, kendi sorunuzu sorun…

Orada "Nasıl Yani" sorusunu; savaş çığlıklarının atıldığı anda sorduğunuzdan bahsediyorsunuz.

Bunla bunun bağlamı aynı değil. Bir yazının bütünü içinde bir başka bağlamı oluyor, siz o bağlamı alıp, kendi zihninizdeki başka bir soruya monte ettiğinizde ortaya biraz saçma bir şey çıkıyor. Direk sorunuzu, formüle edin ve sorun.

“HAPİSTE BİRİSİ NASIL BİR SAVAŞI YÖNETİYOR VE BUNU  SAVAŞ OLARAK TANIMLATIYOR AKLIM ALMIYOR”

Yazınıza ait bölüm neticede. Yazılarınız da birkaç bölümden oluşuyor. Ben başka bir konunun uzantısı olarak sormuyorum.  Konumuz da bu, savaş çığırtkanlığı yapan insanlar için Nasıl yani diye soruyorsunuz, ben de Apo şiddet görüyor diye DTP’nin yaptığı açıklamaları çığırtkanlık olarak görüyor musunuz ve Nasıl yani diye soruyor musunuz? hepsi bu…

O soru öyle bir soru olmasın ama Apo’nun şiddet görmesi veya DTP’nin tepkilerini çok yakın izlemedim. Yurtdışındaydım, yeni geldim. Adalet Bakanlığı ne gerekiyorsa onu yapmalı. Tüm dünyanın, avukatlarının, yakınlarının izlediği bir süreçte izliyor Apo’nun tutukluğu. Bu sürecin içinde bu bana çok olabilir gelmiyor ama oluyorsa da zaten Adalet Bakanlığı gerekli işlemi yapar. Diğer taraftan benim aklımın almadığı şeyler de var, hapiste birisi nasıl bir savaşı yönetiyor ve bir savaş olarak tanımlatıyor bunu, bir terör hareketini yönetiyor ve nasıl insanlar buna hala destek veriyor? bunu anlamakta zorlanıyorum. Şiddeti, terörü destekleyenleri de anlamakta zorlanıyorum. Bu bir uzlaşma ve barış olayı olsaydı, hepimiz için Kürt toplumu için de çok daha iyi bir durumun ortaya çıkması demekti. Terörü desteklediğiniz zaman demokrasiden,insan haklarından da söz edemez hale geliyorsunuz.

“İKTİDARLA, GÜÇLE BİRLİKTE İNSANIN BAŞI DÖNÜYOR”

Kanal7’de çalışırken her hangi bir zenginlik gözüme çarpmadı demiştiniz ama AKP teşkilatında yönetici olarak çalışan arkadaşlar ile normal vatandaşın mal varlığındaki büyüme arasında orantısızlığa dikkat çektiğiniz konuşmalarda, parti’nin kurulduğu günlerden zenginleştiği dönemlere gelişen farklıları da gözler önüne serdiniz. 
Ben bu orantısızlık benim bir açıklamam değil, bu medyada sızan bir söz, ben o sözü öyle kullanmadım, şu an nasıl kullandığımı da hatırlamıyorum. Yalçın Doğan kullanmış bunu ama bu benim bir açıklamam değil. O zenginlik değil, iktidarla birlikte güç odağı değişiyor, iktidara gelen her gurubun doğal olarak bir takım kaynaklara yakın olmasından kaynaklanan bir durum var orta yerde. Yine zenginler zengin, yoksullar yoksul. İktidarla birlikte gelen, iktidarın ortaya çıkarttığı ‘biz çok güçlüyüz’ duygusudur benim orada eleştirdiğim. İktidar dediğiniz şey, gelip geçici bir şey elbette. Bugün varsınız, yarın yoksunuz. Tarihin en  büyük imparatorlukları yıkılmış, binlerce yüzyıllık Roma İmparatorluğu yıkılmış.  İktidar dediğiniz şey, çok çabuk gelip geçer ve arkasında derin izler bırakır ama ben burada iktidarın, gücün, paranın büyüsüne çok kapıldığını düşünmüyorum merkezin. Bir çok insan parti kurulduğunda nasıl yaşıyorsa hala öyle yaşıyorlar. Buna fazla kapılmadan insanın arkasında bırakacağı iyi izleri gözetmesinin önemine değiniyorum. İktidarla, güçle birlikte insanın başı dönüyor, kendini farklı görüyor elbette. Bu gücün salt kendisinden kaynaklandığını düşünüyor. Bu duygusal haledir. Mal varlığı olan insanların yine mal varlığı var. Parti kurulduğunda da bir sürü zengin insan vardı etrafta. O insanlar hala zengin. Ama yoksul ve orta halli insanlar vardı, o insanlar da hala aynı. Elbette haksız kazanç elde etmeye çalışan insanlar olmuştur. Çok büyük bir parti teşkilatından söz ediyorsunuz. 1 milyondan fazla üyeniz  var. Neredeyse halkın %50’ye yakın oyun almış bir teşkilat, herkes bunun içinde olmak istiyor. Bu teşkilatın içinde iyi niyetli, idealist insanlar olduğu gibi çıkar peşinde olanlar da vardır. Bu çıkar kimlikli olanlar da kendilerini AK Parti kimliğine adapte etmeye çalışıyorlar. Herkesten çok biz AK Partiliyiz diyorlar. Ama baktığınızda idealist, bu işin yükünü çekmiş, Bu işin düşüncesini, fikrini taşımış, emek vermiş insanlar da aynı tavrı ve tabloyu görmüyorsunuz. Teşkilatın büyüklüğü AK Parti’nin çekiciliğiyle bir sürü insanın,”Ben de AK Partiliyim”yaklaşımı içinde bunun içinde olması bir çok yanlış durumu da ortaya koyuyor. Ama ben gerçekten AK Parti idealizmini taşıyan insanlarla sadece çıkarları veya o dönem için iktidara yakın olma amacıyla gelen insanlar arasındaki ayrımın da zamanla daha net ortaya çıkacağına inanıyorum.

“BİZ PARTİ KURARKEN, İKTİDARA GELECEĞİMİZDEN EMİN DEĞİLDİK”, ”GÜÇLÜYKEN HERKES ZATEN SİZİN YANINIZDA.”

Hatırladığım kadarıyla kurulduğu günler bir arkadaşınızın evinde toplandığınızdan, zenginleştiği dönemlerde bundan uzaklaştığınızı yazmıştınız.

Elbette oy oranınızla birlikte kaynağınız da artıyor. O zaman partinin hiç kaynağı yoktu. Her birimiz kendi imkanlarımızla yapıyorduk, sonra lüks toplantı binaları yapıldı. Kira binadaydık, kendi binamıza geçtik. Bu normal, doğal bir şey. Ben burada haksız, adaletsiz olana karşı duruyorum.  Haksız ve adaletsiz olan kendi tarafımdan biri olsa da yine aynı duruşu benimsediğimi söylüyorum. Orada söylediğim,, paradan ziyade güç duygusu. “Ben iktidardayım, ben güçlüyüm”duygusu. Biz parti kurarken, iktidara geleceğimizden emin değildik. Elbette bunun için bir çaba sarf ettik ama bir çok insan kendini riske attı, bir çok insan kendini sıkıntıya attı, bir çok insan kariyerini yaktı, böyle bir iktidar tutkusu, güç veya şahsi çıkar beklentisi ile bu partiyi kurmadı insanlar. O duygunun, o saflığın, o idealizmin öneminin altını çizmek istedim ama iktidar olduktan sonra çok insan birden AK Partili oldu. Çok insan birden AK Partiye gelmek istedi. Çok insan bu partinin içinde yer almak istedi. Tabi ki herkese kapımız açık ama o idealizmi güçsüzken korumak biraz daha zor. Güçlüyken herkes zaten sizin yanınızda.

“HER ŞEYİ BEN YAPTIM, ‘BEN, BEN, BEN..’DEDİĞİNİZ ANDA İNSAN BİR ZEMİN KAYMASI YAŞIYOR”

Toplantıların yapıldığı bir evin sahibesi olan ressam Şafak Tavkul’un, El Hamra Sarayı’nda «her şeyin galibi Allahtır» yazısı ile çevrelenmiş kapının altında elinde kılıcı ile boynu eğik duran son Endülüs Sultanını anlatan tablosundan yola çıkarak açıklamıştınız, ezilenin zalimliğe doğru nasıl gidebileceğini. AK Partinin bu tabloya uyan tarafları var mı?


Bu bir metafor. Kendi inancımıza göre, ne yaparsak yapalım, bunun bir sebebi var. Biz kendimiz başarıyoruz elbette ama sonuçta Allah’a inanan birisi olarak bu başarıda Allah’ın yardımının büyük payı olduğunu kabul ediyorum. Bunu görmezden geldiğiniz, her şeyi ben yaptım, ‘Ben, ben, ben..’dediğiniz anda insan bir zemin kayması, kendini havalarda görme duygusuna kapılıyor, benimkisi o duyguya kapılan bir iki örneğe karşı yapılmış bir metafordur. Yoksa genelleme yapmıyorum. Ak Partililer şöyle, AK Partililer böyle genellemesine çok karşıyım, bir çok insana o kadar çok haksızlık yapılıyor ki çünkü.  Çok iyi niyetli insanlar var aslında, zor koşullarda sesini çıkartmadan çalışan…Niye o insanları hiç konuşmuyoruz? Bu o döneme ilişkin bir metafordur.

“AK PARTİYE ELEŞTİRİ YÖNELTMEYİ MEDYA ÜZERİNDEN YAPMAM”

Bu konuda İsmail Küçükkaya, “Derin görüş” baktığımız resmin geri planını ve resimde görünmeyenleri de fark etmemizi gerektirir, Böhürler de bunu yapıyor” diye sizin içeriden AK Partiye yönelttiğiniz eleştirileri yorumluyordu. Gerçekten derinlere indikçe bir ayrılık söz konusu mu?

 

Yok değil. AK Partiye eleştiri yöneltmek deyimini medya çok bariz kullanıyor da, ben AK Parti’ye medya üzerinden hiçbir eleştiri yöneltmiyorum. AK Parti içinde parti yöneticisi olarak zaten on derece demokratik bir ortamda biz istediğimiz fikirleri söylüyoruz, eleştirileri zaten merkez karar yönetiminde söyleme imkanız var, eğer bir eleştirim varsa ki olması çok doğal onu çok rahat parti ortamında söylediğim için, benim medya üzerinden bir mesajım veya derdim yok. Ama kendi kitlemize, AK Partili olsun olmasın, inançlı, muhafazakar kitleye zaman zaman söylemek istediğiniz veya gördüğünüz hatalar da oluyor. Yoksa bunlar AK Partiye karşı söylenmiş sözler değil, ben bunları çok rahat söyleme imkanına sahip birisiyim. Gazeteci arkadaşlarımızın, kendi cemaatimizin dünyalarında fark etmediği şeyler oluyor, sadece kedi dünyamızı görüyoruz çoğu zaman. Kendi dünyamızı görürken fark etmediğimiz ayrıntıların altını çizmektir yoksa AK Partiye eleştiri yöneltmeyi medya üzerinden yapmam, yapmayı da doğru bulmam.

“AK PARTİNİN DİNİ İDEOLOJİSİ YOK, DİNİ SİMGESİ YOK!”

Peki  MKYK’da ilk kez türbansızların sayısının türbanlıları geçmesi, Başbakan’ın"türbanlı-türbansız" dengesini türbansızlardan yana bozması karşısında da mı içsel tepkiniz olmadı?

Orada medya sürekli yükleniyor, AK Partiyi bir dini parti gibi gösteriyor, bu partinin dini bir ideolojisi yok, dini bir simgesi yok, dini bir yapılanması yok, dindar referansı aldığı bir şey yok. Sadece bu partiyi kuran ve bu partinin içinde olan dindar insanların sayısı çok fazla. Kişilerin dindar olması, partiyi dini bir parti haline getirmiyor bir defa. Buna rağmen medyanın AK Partiyi İslamcı, şeriatçı gibi bir çizgiye çekmesi ki nitekim bu Ergenekon olaylarında da gördük ki, bunun da bir takım operasyonlarla, taktik içinde empoze edildiği de bir gerçek, ama ortada böyle bir tablo yok. Parti de ister istemez refleks olarak, “Yok böyle değiliz”diyorum anlatamıyor kendini ve bu sefer görünüme taşımak zorunda kaldığı şeyler oluyor.

SADECE BAŞ ÖRTÜSÜ DEĞİL DİNDARLIK”

Anayasa Mahkemesi, 2002’de "türbanı siyasi simge olarak kullandıkları" gerekçesiyle AKP’ye ihtarda bulunmuştu . Fakat bu istem oybirliği ile reddedilmişti. Fazilet partisinin kapatılmasında bir numaralı gerekçe olan türban sizin için neden rejim tehlikesi anlamına gelmemişti?

Niye olsun, ben bireysel bir şey, ben başımı örtüyorum, canım istiyor, Allah’tan korkuyorum, benim inancımın bunu emrettiğini söylüyorum. Bu bir rejim, siyasal, ideolojik bir şey değil ki, elbette dindar olmakla ilgili olarak bir dünya görüşüm var. Dünyaya bakışımda bir bütünsellik olmalı. Sadece baş örtüsü değil dindarlık. Bütünsel olarak dünyaya bakışınız dini düşünceyle şekilleniyor. Ama bu bir siyasal yapılanma arayışı, bir siyasal iktidar peşinde olma gibi bir şey değil, bu çok bireysel kişinin kendine has, kendi hayatını, kendi var oluşunu sorgulamasıyla ilgili bir şey. Ben kendi var oluşumla ilgili bir duruş sergiliyorsam bundan kime ne, niye bir tehdit oluştursun? Ayrıca bu Refahlı kimliğinin de her baş örtülüye dayatılmasına da karşı çıkıyorum. Nitekim şimdi AK Partili kimliği dayatılıyor. Bir çok baş örtülü arkadaşım var ki AK Partiye oy vermiyorlar. Başını açan herkes CHP’ li mi, PKK’lı mı? Başını açan insanların hepsi birbirinden farklı bunların içinde muhafazakarları da var, ateistleri de var, hepsi birbirinden farklı skalada. Baş örtülü deyince hepsi tek bir tip kabul ediliyor. Nerede var dünyada?

“TÜRKİYE CUMHURİYETİ’NİN BAŞ ÖRTÜSÜ KONUSUNDA BİR SAPLANTISI VAR”

Ve daha sonra Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı’nın iddianamesinde siyasi yasağı istenen kişiler arasında yer aldınız. Önünüzü ikinci kez kapamaya çalışılması sadece baş örtülü olmanızdan kaynaklanmıyor mu?

Elbette kaynaklanıyor. Bu konuda saplantısı var Türkiye Cumhuriyeti’nin. Bu saplantının kökleri de 200 yıl geriye gidiyor. Bu tarihi bir bilinçaltı. Bu tarihi bilinçaltından dolayı rejimin başörtüsüne bir reaksiyonu, bir saplantısı var. Ama bu saplantı kırıldı. Bu saplantı kırıldığında şeriat falan da gelmeyecek ayrıca. Kimsenin böyle bir şey istediği yok, dindarlar dahil. Herkes bireysel hayatında, inancı orantısında özgür olmak istiyor. Yoksa bu toplumsal, siyasal veya devlete karşı yükümlülük değil ki. Ama rejim, rejimi yönetenler, rejim anlayışı içinde olan insanlar görmüyorlar ve bunu rejime karşı tehdit olarak algılıyorlar. Ben de bunu bir yanıltma olarak görüyorum. Bu insanların kendi psikolojik, kişisel hoşlanmamaları ve bu şekilde ideolojik bir yansıtmayı başörtülülere yönelttiklerini düşünüyorum. Ben sevmiyorum b baş örtülüleri, o zaman hiçbir yerde olmasın “gibi son derece psikolojik, son derece analize muhtaç, bir sosyolojik tahlil içinde, biraz faşizanlığı da çağrıştıracak bir duygunun sıkıntısını çekiyoruz yıllardır ve görünen o ki çocuklarımız da çekecek.

“ŞİMDİ BİR ANAYASA KARARI OLDUĞU İÇİN DE BAŞÖRTÜLÜLERİN İŞİ ÇOK DAHA ZORLAŞTI ARTIK.”

Anayasa Mahkemesi türban düzenlemesinin gerekçeli kararını açıkladı. Oluşabilecek bir ayrımın önüne geçen bu karar aslında toplumda daha büyük bir ayrılık yaratmaz mı?

Elbete daha büyük bir ayrıma zemin hazırlar. Çünkü her türlü yasak ayrıma zemin hazırlar her şeyden önce. İşin kötü tarafı Anayasa Mahkemesine gidilmeden önce bir Anayasa kararı yoktu. Şimdi bir Anayasa kararı olduğu için de başörtülülerin işi çok daha zorlaştı artık. Çünkü bir sürü kapı çok daha kesin ve sert biçimde kapanmış oldu. Toplumsal ayrımcılığın gerekçelerini iki tarafında doğru düzgün oturup tartışması lazım. Ben baş örtülü olduğum için sizin de baş örtülü olmaya zorlayacak değilim, siz de başı açık olduğunuz için başımı açmaya zorlayacak değilsiniz. Toplumsal baskı dediğimiz böyle bir şey. Üniversiteye giden kız, diğerlerini etkileyecek, onun da kapanmasını sağlayacak diye bir şey yok. Elbette birbirlerinden etkilenip örtünen, birbirlerinden etkilenip açılan insanlar vardır. Bu doğal, insani iletişimin bir sonucudur. Sosyal baskı değildir. Baskı ise açıklık da bir baskıdır. Bir baskı türünden öbür baskı türünü tercih etmek de yanlış. Ayrımcılık zaten var ama başörtülüler bu işin gırgırını yapıyorlar. Dün bir arkadaşımdan bir mail aldım, çok güldüm, ODTÜ’de bir toplantı yapılıyormuş, baş örtüsü üzerine, hiç baş örtülü yok, bu toplantıyı düzenleyen akademisyen arkadaşlar da mail atmışlar, pirinçsiz pilav yapılır mı?diye. Bizimkisi de pirinçsiz pilav yapmak gibi. Fatma Benli(baş örtüsü konusunda ciddi çalışma yapan arkadaşımız)de Kadir Has üniversitesine davet ediliyor, baş örtülü olduğu öğrenilince davet geri alınmak isteniyor. Bu sefer rica ediyorlar, şapka takar mısın diye!Bunlar komik şeyler. Bu zamanda insanların kıyafetleri üzerinden gidersek nereye varırız, ne ortaya çıkar, forma mı giydirmek istiyoruz, ne istiyoruz? Asıl ayrımcılık bu ama ayrımcılık yapanların bunu anlayacak bir kapasiteye sahip olduklarını düşünmüyorum.

“TÜRBAN TARTIŞMALARININ YAN FAYDASI; GENÇLERİN, ÜNİVERSİTELERİN HALİNİ GÖRMEMİZ OLDU”

‘Türban tartışmalarının yan faydaları başlıklı yazınızda da kızınızın üniversitesi için oğlunuzla ODTÜ’nün programını izlerkenki şaşkınlığınıza yer veriyorsunuz. Türbanı, tartışmaların odağı yapmanın faydası ne olabilir?

Yazıyı görmek isterim çünkü nasıl bağlayacağınızı hiç kestiremedim. Yan faydaları derken bir ironi yapıyorum. Gençlerin, üniversitelerin halini görmemizi sağladı, yan faydası bu. Çünkü türban tartışırken insanlar, mazur görün aptalca sözler ve söylemler içinde bulunuyorlar. Son derece makul, saygın, ciddi açıklamalar yapan insanlara bakıyorsunuz, yaptığı izahı kendi kulağının duymadığı ortada, bir mantık temeli olmayan izahlar içinde buluyorsunuz. İnsanlar elbette sizin fikrinizi savunmak zorunda değil, benim gibi düşünmek zorunda değil, hatta karşı olması da son derece doğal, ama karşı olurken kullandığı argümanlar, sarfettiği sözlerin bir mantık sinsilesini izlemesi gerekiyor. Rasyonel akıl diyoruz, makul düşünce diyoruz, modern düşünce diyoruz bu böyle bir şey gerektiriyor. Bunlardan uzak, son derece hurafeci, saplantılı birisinin söyleyebileceği şeyleri kullanırken görüyorsunuz. Bu insanları tanıma fırsatı buluyorsunuz. Gençler de bu belletilmiş sözlerin papağan gibi etkisinde kalıyorlar. O tartışmaları izlemek bizim açımızdan çok ilginç oluyor. Sinirleriniz dayanırsa eğer, toplumun ne kadar rasyonel olmayan şeyleri konuştuğunu görüyorsunuz. Duygusal tepkiler. Seni seviyorum, sevmiyorum üzerinden baş örtüsü tartışması yapmak, duygusal tepkiler üzerinden yapmak bu topluma hiçbir şey sağlamaz. Duygusal tatmin ötesinde de hiçbir şey gütmez. Yapılmaya çalışılan şey; sevilmeyen, hoşlanılmayan şeyi yok etmek. 
Abdullah Gül’ün cumhurbaşkanı adaylığına yaklaşımınız nedeniyle “Sürtük” tabirini işitmeniz de mi bir duygusal tepkiydi mesela?
Elbette o da duygusallıktı. İlla olsun yaklaşımı da bir duygusallıktı. Karşılığında verilen tepki de en sertlerinden birisiydi.


“KENDİ İÇİNDE BULUNDUĞUM GURUBU İÇERİDEN ELEŞTİRME GÜCÜM DE OLDU.”

Bu isyanı dile getirdiğiniz yazınız, Araf’ı kendini Araf’ta hissetmeyenler olarak da algılanmıştı. Tek sesli bir koroya dahil olup, tepkileri üzerinize çekmemek için geç kaldığınızı düşündünüz mü?

Yo, hayır ben hiç tepkileri üzerime çekmeye çalışmadım, hiçbir zaman da tek sesli bir koroya dahil olmadım. Kendi içinde bulunduğum gurubu içeriden eleştirme gücüm de oldu. Bir şeyleri örtelim, gizleyelim, saklayalım, koruyalım aman açığımızı ortaya çıkartmayalım gibi bir yaklaşımı tasvip etmediğim için o tek sesli koroya hiçbir zaman dahil olmadım. Farklı sesleri duyacak bir işim, farklı sesleri duyacak bir arkadaş, dost grubum vardı ve o seslerin hep dinlenmesi gerektiğini düşünüyorum çünkü bir arada yaşıyorsak bütün sesleri bir arada dinlemek zorundayız.

“DÜŞÜNCELERİMİZ VEYA İNANÇLARIMIZ İNSANİ İLİŞKİLERİMİZİ ETKİLEMİYOR”

Türban karşıtı kişilerden, mesela Yazgülü Aydoğan’ın sizden, “Ayşe Farklıdır”diye söz etmesi gibi bir övgü ya da takdire mahzar olmanın gayretlerinize katkısı ne ölçüde? Ya da başka uçtan birisinin  fikrini kendinize çevirdiğiniz oldu mu?

Valla hiç kimse övsün, yersin diye bir şey yapmıyoruz. Burada fikir çevirmek değil, Yazgülü ve başkalarıyla da farklı görüşler, düşünceler olmasına rağmen yan yana durabilirim. Ortak yanlarımız var, ortak işler yapabiliriz ama birbirinden  farklı görüşleri de savunabiliriz, bu çok doğal. Düşüncelerimiz veya inançlarımız insani ilişkilerimizi etkilemiyor. Çok farklı yerlerde durduğumuz, birimize son derece muhalefet ettiğimiz arkadaşlarımızla son derece insani ilişkilerimiz var. Ben hayata at gözlüğüyle bakan birisi değilim. Hayat, son derece esnek, kendi içinde kuralları olan, farklı şeyler getiren bir şey. Benim fikirlerime karşı çıktı diye Yazgülü ile neden arkadaş olmayayım? Ama elbette fikirlerine katılmıyorum, elbette o da benimkilere katılmıyor. Bir aradayken birbirimize zıt fikirleri konuşmamayı veya en azından daha doğru tartışmayı uygun görüyoruz. İncitmeden, hakaret etmeden. Çünkü bu da önemli bir ayrım. Genellikle zıt insanlar fikirlerini söylerken, incitmek, can acıtmak, hırs yapmak gibi duygular içinde oluyorlar. İkna etmek için değil ama çok zıt fikirlerde çok dost olduğum insanlar var.  

“DİNDAR, BAŞ ÖRTÜLÜ KESİMİN KARŞI TARAFI DÜŞMAN GİB ALGILAMAMASI LAZIM”,”BAŞ ÖRTÜSÜ KONUSUNDA HEP AYNI ŞEYLERİ ANLATIYORUZ, YORGUNLUK OLUYOR”

Evet,  ikna etmek için değil, anlamak için bir araya geldiğinizi söylediğiniz Alev Alatlı ile sohbetiniz sizi “Keşke Anadolu kadını gibi örtünseydin’ noktasından başka bir yere götürmemiş gibi geldi bana…Tülbente takılıp kalmıştı Sayın Alatlı…

Tanımak, anlamak insani ilişkiler kalıyor geride. Fikirler, inançlarımız, değişir, gelişir, farklılaşır, bunları çok temel saymıyorum. Çok takıldığını sanmıyorum. Aslında o da metafor yaptı. Tabi o uzun bir röportajdı. Sonra İsmet Berkan da, daha uzun yayınlasaydık keşke dedi. Burada dindar, baş örtülü kesimin de karşı tarafın bakışını anlaması noktasında düşman gibi algılamaması lazım. Bir çok insan bunu yapmıyor, bunu yapmayan çok insan var. Bize karşılar, düşmanımız gibi algılamak yerine o karşı çıkış noktalarını dinlemek ve anlama noktasında bir çaba istiyor. Tabi bunu çok uzun zamandır yapan birisi olarak bizde de yorgunluk oluyor açıkçası. Bu bir yokuşu tırmanıp, sonra o yokuştan aşağı ve tekrar tırmanmaya benziyor. Sürekli aynı şeyleri anlatıyorsunuz ve karşınızdaki muhatabınızın sorusu hep aynı oluyor. Alev hanım farklı tabi, izaha ihtiyaç yok, buluştuğumuz çok ortak nokta var, farklı olduklarımızın yanında. Başörtülü kesim de bu yorgunluktan genellemeye başlıyor. Alev hanımın yazısını itirazları anlamak üzerinden okuduğum için o kadar tepki göstermedim. Siz niye böyle düşünüyorsunuz demeye  değil de sizin düşünceleriniz bize zarar vermemeli demeye hakkımız var.

“BENİM DE SİNİRLENDİĞİM, ZIVANADAN ÇIKTIĞIM YERLER OLUYOR.”

Ahmet Hakan sizin için, “Sinirleri alınmış gibi... Türbana yönelik en ağır eleştiriler karşısında bile sükunetini korumayı başaran bir türbanlı o”diye bahsediyor...’Sabretmekte yarışınız’ diyen Ali İmran süresi gibi düşmanınızı da onunla mı çatlatmak niyetiniz?

Tartışmalarda söylemiştir. Düşman olarak görmüyorum her şeyden önce. Biz bu ülkenin topraklarında kardeşiz, dostuz, arkadaşız. Böyle bir tanımı kabul etmiyorum. Düşman olarak görmediğim için izah etmek ve anlamayı sürekli sürekli yapmayı istiyorum. Bunu yapan çok da arkadaşım var. Karşı tarafı düşman olarak adlandırdığınızda daha sertleşiyorsunuz, daha sinirli oluyorsunuz, ben onu taarruz gibi algılamıyorum.  Bir insani anlama çabası gibi algılıyorum. İnsani tepki ve kendi düşüncesini savunma gibi algılıyorum. O yüzden sakin sakin anlatmaya gayret sarf ediyorum. Ama elbette benim de sinirlendiğim, zıvanadan çıktığım yerler oluyor.

“İSLAMA MEYDAN OKUSAM DİNDAR OLMAZDIM ZATEN.”

Evet mesela Eski Ağır Ceza Hâkimi Gültekin Avcı’nın ‘Kıyamet Kadınları’ adlı kitabında sizden erkeksi ve İslama meydan okuyan kadınlar diye söz etmesine”O kendine baksın”diye karşılık vermişsiniz..  Bu ithamları şahsınıza mı, İslama yönelik mi taarruzlar olarak algılıyorsunuz?

Hiç alakası yok. Yine çok alakasız bir yerde çok alakasız bir şey sordunuz. Bağ kuramamak bu röportajda nereye varacak bilmiyorum. Okumadım. Okumaya da değer bulmuyorum. Herkes kendine baksın. Bu Sarıkız operasyona sebep olan şeylerin bu tarz kurgulanmış ürünler olduğunu düşünüyorum. Kurgulanmış ürünler olduğunu düşündüğüm için ayrıca ciddiye almıyorum. İslama meydan okusam dindar olmazdım zaten.
Sizin yaptığınızdan bahsetmiyorum. Onun tavrı buna mı işaret ediyor diye soruyorum.
Ben dindar olmayı kendi hayat tarzım olarak seçen birisiyim. Beni kimse dindar ol diye zorlamadı. Kimseye meydan okumak gibi bir tavrım yok.

“AKLI BAŞINDA OLAN HER BİREY DE BİR BAŞKASININ KENDİ ÜZERİNDE BİR PLAN KURMASINA ENGEL OLUR. ÖBÜR TÜRLÜ HERKESİ SALAK YERİNE KOYUYORSUNUZ”

Mehmet Yılmaz’ın “Türbanı dini nedenlerle kullandığını iddia eden kadınlar zaman içinde bunun o kesimin erkekleri tarafından kendilerine biçilmiş bir rol olduğunu çok yakında görmek.”gibi bir saptaması var.  Erkeğin böyle bir emri, kompleksi yada planını hissettiniz mi?

Yok. Ben böyle kendi üzerine hiçbir planı kabul eden birisi olmadığım için uygulama alanı da sunduğumu düşünmüyorum. Son derece aklı başında bireyleriz hepimiz. Aklı başında olan her birey de bir başkasının kendi üzerinde bir plan kurmasına engel olur. Öbür türlü herkesi salak yerine koyuyorsunuz. Kimsenin kafası çalışmıyor, bir başkasının senin üzerinde plan kurmasına fırsat tanıyorsun, bunu da görmüyorsun gibi insanları geri zekalı yerine koyan bir yaklaşım.

“BUGÜN ÖLSEM ALLAH KATINDA ÇOK HESAP VERMEM GEREKEN ŞEY OLUR”

Batılı gazetecilerin size en çok sorduğu soru, "Yatarken de başınızı örtüyor musunuz?"muş.  Başınızın örtüsüne sahip çıkarken gösterdiğiniz performansı dinin bütününde de sağlayabiliyor musunuz? Yoksa başı çeken esas sorun o mu?

Bir espriydi o. Hiç değil. Ben hatta baş örtüsüne çok da titiz birisi sayılmam. Başka şeylere dikkat etmeye çalışıyorum. Bazen günlük hayatım içinde insanın hassasiyetlerini azalttığı, zayıflattığı zamanlar oluyor ama sürekli elhamdülillah ki bunu hatırlatıcı dostlarımız var. Elhamdülillah ki iç sesimiz bunu sürekli hatırlatıyor. Kendini sigaya çeken birisiyim. Elbette bugün ölsem Allah katında çok hesap vermem gereken şey olur diye düşünüyorum. Bir sürü hatam, kusurum hepsi var, baş örtüsü detay gibi bir şey.

“BEN ONLAR KADAR EDEPLİ DEĞİLİM”

Siz misyonunuzu başı kapalı yerine getiriyorsunuz ama başı açık din yazarları, savunucuları da var mesela Münevver Ayaşlı, Samiha Ayverdi, Nezihe Araz, Safiye Erol, Şaziye Berin Kurt, Sofi Huri, Zühre Uluant…Yani başı açık aydınların, İslami yazarların halka vermek istediği mesajla, sizinki arasına çekilen tülde nasıl desenler var?

 

Samiha Ayverdi ve Safiye Erol’ü okuyarak büyüdüm. Samiha Ayverdi’nin “Yolcu nereye gidiyorsun?”herhalde benim 4-5 kere okuduğum kitaplardan birisidir. Elimde hırpalanmıştır. Onların ekollerini çok yakından bilirim. Çok saygı duyarım, severim. Öyle bir terbiye metodundan da mağrur marifetiyle geçmişliğimde vardır. Ama onlar kadar edepli olamadığımı düşünüyorum. Edepte daha isyankar olduğumu düşünüyorum. O bir ekol, o bir tarz, o bir yaklaşım. Ama onlar Cumhuriyet’in ilk nesli. Münevver Ayaşlı, Cumhuriyet’ten önce 1900’de doğuyor. Safiye hanım da aynı şekilde. Cumhuriyet kurulurkenki düşünce ve o dönemin tartışmaları içinde islam’ın bu yönünü; edebini, ahlakını ön planda tutan bir tassaffi, sufi ekolunu benimsedikleri için, böyle bir çizgi ortaya koymuşlar. Böyle bir çizgi son derece faydalı da bir çizgi olmuş, bir çok insanın yetişmesine, gelişmesine. Ama biz biraz daha farklı bir nesiliz. Bizden önceki neslin korkularını taşımıyoruz, duygularını taşımıyoruz, Cumhuriyetin kuruluş aşamasındaki kompleksleri taşımıyoruz…İçinde yetiştiğimiz tablo daha farklı bir tablo. Elbette siyasi çatışmaların ortasında büyüdük ama yine de farklı. Dünyaya bakışımız, algımız da farklı. Mesela geleneği daha fazla sorgulayan bir ekolüz. Ben kendimi böyle bir ekolden görüyorum. Geleneğin kattığı meziyetleri önemsiyorum ama geleneğin sorgulanması gerektiğini de düşünüyorum. Olduğu gibi birebir uygulanması gerektiğini düşünmüyorum. Dini anlayışımızın gelenekle kesişen noktaları çok olsa da zaman zaman ayrışan noktaları da görüyorum. Bizim dünya görüşümüz, içinde yetiştiğimiz toplum itibariyle bir fark var. Ama o ekolün İslam anlayışına çok büyük katkı yaptığını, çok hoş bir yorum kattığını biliyorum. Benim zihni dünyamda da Samiha Ayverdi’nin de, Safiye Erol’ün de, o ekolün de çok büyük izleri vardır. Bu izlerin kalıcı izler olduğunu ve bana çok katkı sağladığını düşünüyorum. Ekol farklılığı diye bakıyorum meseleye. Yoksa örtü, Lailaheillallah gibi bir şey değil ki. Örtülü olmayan, Müslüman olmaz diye bir kural yok. O bir yorumdur onlar farklı, biz de böyle yorumluyoruz.
Cumhuriyet dönemi yazarı olmamanız şunu mu yaşamanıza neden oldu….Tayyip Erdoğan AKP’nin 2’nci kuruluş yıldönümü ile Anıtkabir’e çıktığında yanında türbanlı kurucu üyeler dışında herkes mevcut bulunuyordu. Varlık sebeplerinizi yerine getirmiş olmanın huzurunu Ata ile paylaşmanıza ne mani oldu? 
Ne demek istediğinizi anlamadım. Şunu niye çıkmadınız diye kısaca sorun.

Öyle olmuyor işte. O zaman ben sormak istediğimi sormuş olmuyorum.

Doğru soru o. Siz kendi yorumunuzu soruya katıp, karşı tarafa empoze etmiş oluyorsunuz. Gazeteci açısından doğru bir şey değil.

Bu cümle bana ait değil, Tayyip Erdoğan’ın, Anıtkabir özel defterine hepiniz adına yazdığı yazıdan bir bölüm o.

Olsun, o onun cümlesi, bunu gidin ona sorun, oradan onu alıp alakasız bir yere bağlıyorsunuz.

“BİZ BİR FEDAKARLIK YAPIYORUZ AMA FEDAKARLIĞIMIZ YİNE MEDYA TARAFINDAN ÇOK CİDDİ VE DOĞRU ALGILANMIYOR”

Ben yine huzurluyum, gitmesem de huzurluydum diyebilirsiniz.

Huzurluyum tabi ki. Ben Ankara’da bulunmuyorum. Bu tarz törenlere katılamıyorum. Bir de başörtülü olmaktan dolayı medyada inanılmaz derecede spekülasyonu olurdu, tartışmaya sebep olurdu, biz bir çok yerde bulunmuyorsak; aman bundan dolayı tekrar gündem baş örtüsüne yoğunlaşmasın, bundan dolayı Türkiye’nin önemli meselelerinin üstü örtülmesin gibi kendimizi bu tarz şeylerde kendimizi feda ediyoruz. Biz bir fedakarlık yapıyoruz ama fedakarlığımız yine medya tarafından çok ciddi ve doğru algılanmıyor.
Bir MKYK toplantısında, Erdoğan’ın yurtdışı gezilerinde uçağına aldığı yazarlara ilişkin, Uçağa aldığınız yazar, gidilen ülkeyi bilmeli”şeklinde bir eleştiride bulunduğunuz yazılıp, çizilmişti. Erdoğan’ın ekip oluşturmada, kurmay belirlemedeki zaafı nedir? Gazetecilerle girdiği polemiğe bakılacak olursa yanlış kişilerin yanında, yanlış kişilerin karşısında mı duruyor?
Ben bir parti mensubu olarak Genel Başkan ile ilgili olarak söyleyeceğim şey varsa bunu partide söylerim. Medya aracılığıyla söylemem.

AK Parti Türkiye Bülteni Yayın Kurulu Üyesi olarak Tayyip Erdoğan ile yaptığınız söyleşide Erdoğan’ın, Töre cinayetine kurban edilen insanların hesabını veremeyiz şeklinde bir itirafı olmuştu. Sizce Erdoğan’ın hesabını veremeyeceği başka bir konu var mı?

Hesabını vermeyiz derken onu kastetmiyor, suçsuz kızların Allah katında da hesabını veremeyiz, bu açıklanabilir, adalete uygun bir şey değil itirafıdır o. Yoksa hani biz öldürtüyoruz gibi bir şey değildir. Sizin sorunuzdan o bağlama kaçacak bir şey gelebilir. Toplumda buna engel olmak zorundayız. Bu bir yanlış gelenek, biz buna engel olmalıyız, bununla mücadele etmeliyiz vardır burada. 

“BAŞÖRTÜSÜ, BENİM KİMLİĞİMİN EN SEVDİĞİM PARÇALARINDAN BİRİSİ.”

Mehmet Barlas yazılarınızı okuyanların, örtülü veya örtüsüz başların altında, aynı şeyleri düşünen “beyin”lerin bulunduğunu anlatan bir yazı yazmış. Burada sizin “Ben kimim” sorusunu sadece örtülü olmak üzerinden tanımlanamayacağını bilmiyorlar.”cümlenizden de alıntı yapmış…Baş örtüsü sizin kaçıncı kimliğiniz?

Bir çok kimliğimiz var. Kimliği oluşturan unsurlar içinde, eğitim, aile aidiyetliğimiz, işimiz, inancımız, siyasi bakışımız var. Baş örtüsü tek başına bir kimlik değil ama benim kimliğimin bir parçası. Benim kimliğimin en sevdiğim parçalarından birisi. Ama tek başına beni, Ayşe’yi oluşturan unsur başörtülü olmak değil. Bir çok karakter özelliğimden birisi. Ben inançlı bir insan olduğum için örtünen birisiyim. İnançlı olmamın da tek öğesi. Başörtü üstünden bir genellemeye karşı çıkıyorum. Bunu baş örtü üstünden başörtülüler de yapıyor. Başörtülü olmayı, tek başına bir kimlik aidiyeti olarak görüyorlar. Bunu eleştiriyorum o yazıda. Baş örtülüler de inançlı olmanın farklı özellikleri yoksa sadece baş örtüsü üzerinden bir inançlı kimlik ortaya koymaya çalıştıklarında ortaya çelişkili tablolar çıkıyor. Baş örtülü olmak kimlik değildir, kimliğinizin küçük bir unsurudur. Dış görünüşünüz tek başına sizin kimliğinizi belirlemez ama kimliğinizden izler taşır. Başörtüsü de bu anlamda kimliğinizden izler sunar. İki taraf da çok büyük anlamlar atfediyor. Ben büyük anlamlar atfedilecek bir şey düşünmüyorum.

“MODERN DÜŞÜNCEYE SAHİP OLMAK İÇİN İLLA KEMALİST OLMAK MI GEREKİYOR?”

Başı açık olmayı ve içki içmeyi modernliğin ve laikliğin tek teminatı olarak gören bir toplumun kaderini "kemalist yalnızlık" olarak görüyorsunuz.

Tabi Kemalist yalnızlığa neden oluyor. Modern olmak için illa içki içmek, başı açık olmak gerekmiyor. Modern düşünce dediğimiz bir şey var. Modern olmayı o iki unsurla tanımladığınızda, yalnızlaşıyorsunuz, toplumdan, dünyadan uzaklaşıyorsunuz. 

Peki bunların aksini isteyen yalnızlaşmıyor mu?

Yoo içki içmezsiniz ama modern bir düşünceye sahipseniz, modern olmakla, inançlı olmak birbirine zıt şeyler değil. Elbette modern dünyanın getirdiği şeyler veya taşıdığı unsurlar içinde inanç dünyasına zıt unsurlar var ama insanlar bunu bir şekilde bir bileşkeye tutuyor. Hepimiz moderniz. Modern düşünceye sahip olmak için illa Kemalist olmak mı gerekiyor? Bir sürü başı açık insanı hiç de modern bulmam ben, son derece muhafazakar, tutucu, katı, modern dünyaya adaptasyonunu zor bulurum. İçki içmek, sizin inancınızla veya sağlığınızla ilgili bir şey, ben Allah’ın haram kıldığını düşünüyorsam, içmem ama bir başkası bunun önemli olmadığını düşünüyorsa, içebilir. Burada ben kendimden mesulüm birey olarak, kendi haklarımdan, hayat tarzımdan mesulüm. Bir başkasının hayat tarzı benim müdahale alanıma girmemeli. Girmiyor da zaten ama bir başkası da benim hayatıma müdahale etmemeli. İşte çatışma burada başlıyor. İçki de bu hayat tarzı tartışmalarının bir unsuru. Kimsenin içki içmesine mani olmamalıyız ama kimse de bizim içki içmediğimiz için modern olmadığımızı iddia etmemeli.

Yorumlar ( 51 adet )

D E M O K R A T
04.11.2008 17:27:45


akp terörle mücadelede başarısız olmustur diyoruz diye bize kızanlar var

iyi de kardeşim “…Siz vatandaşın mağazasını yakarsanız, canına kastederseniz o da elindeki imkanlar varsa karşı koyacaktır” diyen biz değiliz

vatandaşın elinde terörle mücadele için imkan olmaz devletin elinde olur

texas mı burası
SIDDIK YILMAZ
04.11.2008 17:04:59


MÜSLÜMAN OLMAK İÇİN KAPANMAK YETERLİ Mİ ?
BÜLENT BENLİ
04.11.2008 13:28:10


SABIRLA KORUK HELVA OLUR AZİZİM.MİLLETİ SÖMÜREN KANINI EMEN ONU HALSİZ BIRAKIP TÜRLÜ TÜRLÜ KARGAŞA VE BENZERİ DURUMLAR İCADEDİP ORTAMI CEBİNE UYDURANLAR SIKMABAŞ DİYORLAR. MEMLEKET ONLARIN SANKİ
DEVLETİN İÇİNDE OLUPDA 80 YILDIR BAĞDAŞ KURUP ÇÖREKLENMİŞ PİTON YILANLARININ EMEKLİ OLMASI VE YERİNE YENİLERİN GELEMEMESİ VE SOYGUNU DEVAM ETTİREMEYİP FERYADI FİGAN ETMELERİ...
TÜRBAN FALAN DEĞİL EFENDİM SORUN.
SORUN ÜZÜM YEMEK DEĞİL BAĞCIYI DÖVMEK.DEMOKRATİK HAZIMSIZLIK VAR MİLLETİN İÇİNDEKİ İLLETLERDE. DAHA ÖNCE DE DEMİRELLE İLGİLİ YAZMIŞTIM. KİMSELERE OY VERMEDİM DİYE. MİLLETİMİZİN İRADESİNİ KABULLENEMEYEREK DEVLETİN İÇİNDE ÖNCEDEN GİREN DEVRİMCİ KUVVELERİ TAHRİK EDEREK İDEOLOJİK DENGESİZLİKLERİNİN PARANOYAKÇA NÜZUL ETMESİDİR. TÜRBAN MESELESİNİ TAHRİK EDEREK HÜKÜMETLERİ BOŞ BİR ŞEKİLDE MEŞGUL EDİLMESİNİ GÖRDÜK. KİM EĞRİ KİM DOĞRU GÖRÜLDÜ. KİM HİZMET EDER KİM HEZİMET EDER GÖRÜLDÜ.KENDİLERİNİ VATANPERVER ZANNEDİP HALKIN İNANÇLARINA SALDIRAN ZAAVALLILAR DA ORTADA. ÇÖZÜLSÜN DENİLDİ ÇÖZÜLMEDİ.
BAĞLANSIN O ZAMAN.TÜRBAN MİLLETE HERHANGİ BİR SAVAŞ ALETİ GİBİ Mİ GÖRÜNÜYOR.BUNU SORMAK LAZIM.BİR KISIM CENAH BEN KARŞIYIM BİR KISIM CENAH BU İŞ ÇÖZÜLMELİ DİYOR VE ÇATIŞMALAR YAŞANIYOR.ÜNİVERSİTELERDE REKTÖRLERİ ÇAYIR-MERASINA DÖNDÜ KENDİ KAFALARINA GÖRE OTLUYORLAR. AMA SONU GELECEK
D E M O K R A T
03.11.2008 23:12:24


fiyatlar tekrar düşebilirmiş

bu kadar tepkiden sonra düşmemesi lazım zaten
D E M O K R A T
03.11.2008 22:32:01


turkiye buyuk millet meclisi turk halkının temsili için kurulmustur

her kesimden temsilci bulunmalı ve bulunucaktır partiler ve fikriler temsil edilecektir

ancak ne hırsızlar ne de bölücüler dokunulmazlık zırhı arkasında saklananamamalıdır

dokunulmazlıkları kaldıramayanlar aşiretler şıhlar bizim baştacımızdır diye insanlar halkın temsil hakkını gasp edenler oldukca bu ulke de temsil sorunu yasanacaktır

turkiye buyuk millet meclisi bu ulkenin sorunlarının cozum noktasıdır hırsız ve boluculerin sıgınagı değildir

Tüm yorumları oku. (51 adet)



Diğer Söyleşi Haberleri
Benden Deniz Gezmiş cesareti bekleme kardeşim"Benden Deniz Gezmiş cesareti bekleme kardeşim"
Senelerdir "Bam Teli"mize dokunan Tayfun Talipoğlu, HaberX okurları için Hülya Okur’un sorularını yanıtladı: " Devlete hizmet ediyorsun sağcı oluyorsun, sermayeye hizmet ediyorsun solcu!.. Haber yazmayı Şamil’den öğrendim... Ferit Şahenk, Türkiye’de ileride yönetimde yer alması gereken bir adam... Obama, Recep Tayyip Erdoğan, Ahmedi Nejat, Sarkozy, çok farklı görünmesine rağmen halk gibi ve doğal davranan adamlardır. Ruhun komünist değilse, işte şimdiki Türkiye olursun. Hükümet sağcıysa sendika pasifleşiyor, solcuysa şahinleşiyor.."
“Baykal’ın bütün riyakârlığı ortaya çıkmıştır”“Baykal’ın bütün riyakârlığı ortaya çıkmıştır”
Hülya Okur, HaberX okurları için sordu, Engin Noyan cevapladı... İşte o röportajdan satır başladı: "Baykal’ın bütün riyakarlığı ortaya çıkmıştır... Fatih Altaylı denilen zat, vasatın altında bir zat. Zekasıyla, bilgisiyle, görgüsüyle... Kuran’a açık itiraz edecek biri var mı, ben daha görmedim öyle bir adam... Cengiz Semercioğlu, cahil bir çocuk, söylediği şeyin temelinde hata var... Cumhuriyet gazetesinde yazmayı çok istiyorum... En çok ihtiyaç duyduğumuz şey, Müslümanlar arası diyalogdur..."
Eğitimciler’den Erdoğan’a bayram mektubuEğitimciler’den Erdoğan’a bayram mektubu
Bağımsız Eğitimciler Sendikası Genel Başkanı Gürkan Avcı, şef, uzman ve şube müdürlerinin ek ödemelerden yararlanamamalarına ilişkin sorunu, Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’a "bayram mektubu" göndererek iletti. Avcı, mektubunda; Başbakan Erdoğan’dan sorunun Maliye Bakanı ile Milli Eğitim Bakanı tarafından çözülmesi gerektiği talebini iletti.
AK Parti’nin alternatifi yok"AK Parti’nin alternatifi yok"
Akşam’dan geçen hafta ayrılan Halit Kakınç, HaberX okurları için Hülya Okur’a konuştu: "Baykal, ümit ediyorum ki bu hatayı gördü... Gülen’in yaptığı hizmettir... Sultan Galiyef her şey olabilir ama ırkçı olmadığı kesin... MHP’nin de alevi açılımını önemsiyorum... Ergenekoncular o kadar kuvvetli olsalardı, o darbeyi biz çoktan görürdük... Akşam’dan ayrılmamda para birinci faktör değil... AK Parti’nin alternatifi yok... ABD, Kuzey Irak’ta ikinci İsrail’i yaratıyor..."
İlhan Kesici’den Başbakan’a çığ uyarısı...İlhan Kesici’den Başbakan’a çığ uyarısı...
CHP İstanbul Milletvekili İlhan Kesici, Hülya Okur’a HaberX okurları için verdiği röportajda, mali krizin hiç de Türkiye’yi teğet geçmeyeceğini belirterek, Başbakan Erdoğan’a "çığ geliyor" uyarısı yaptı. Kesici, "2003 ve 2007 seçimlerini AKP’nin kazanmasının ana çatısı, ekonomi dolayısıyladır. Bundan sonra kaybedecektir. Kaybetmesinin de ana sebebi,  ekonomi olacaktır." derken, "Hükümet belediye seçimlerinin ertesine kadar dayanacak ve IMF ile anlaşma yapmayacak." öngörüsünde bulundu.
Ayşe Böhürler : Modern olmak için illa başı açık olmak gerekmiyorAyşe Böhürler : "Modern olmak için illa başı açık olmak gerekmiyor"
Hülya Okur, HaberX okurları için sordu,  AK Parti MKYK üyesi gazeteci Ayşe Böhürler yanıtladı: Müslümanlık her ülkeye göre değişiyor... Kadın haklarını, eşitliği savunmak feminist olmak anlamına gelmiyor... Ahlaksız din olmaz... Deniz feneri daha iyi yönetilmeliydi, şeffaf olmalıydı, mutlaka bulunulan ülkelerin kurallarına uyulmalıydı... Biz parti kurarken, iktidara geleceğimizden emin değildik... AK Parti’nin dini bir ideolojisi yok, dini bir simgesi yok... Beni kimse dindar ol diye zorlamadı... Başı açık olmayan, Müslüman olmaz diye bir kural yok... Modern olmak için illa içki içmek, başı açık olmak gerekmiyor...
Babahan: Erdoğan-Doğan tartışması kayıkçı kavgası değilBabahan: "Erdoğan-Doğan tartışması kayıkçı kavgası değil"
Hülya Okur, HaberX okurları için sordu Sabah Genel Yayın Yönetmeni Ergun Babahan yanıtladı... İşte o röportajdan satır başları: Laiklik bir devlet dini mi?.. Bir Çiller döneminde, bir de banka döneminde iktidar yanlısı olduk... Hıncal Uluç, cumhuriyetçi, ben demokrat’ım... Yazı yazmak, aslında meydan okumak... Başbakanın medya patronuna yönelik eleştirisi kayıkçı kavgasının ötesinde anlam taşır... Aziz Yıldırım’ın tarzı Tayyip Erdoğan’a benziyor... AKP, şanslı bir dönemde iktidar oldu... Hala dağa çıkan varsa, dağdakiler geri dönmemişse, Türkiye’de düzeltilmesi gereken yanlışlar var demektir...
Çalışlar: Kürt sorununda devlet şiddetin bir parçasıÇalışlar: Kürt sorununda devlet şiddetin bir parçası
Terörün iki şiddet arasında sıkışıp kalanlardan oluştuğuna dikkat çeken Gazeteci-yazar Oral Çalışlar’a göre, "Hem devletten gelen hem Kürt ayaklanmalarından gelen iki şiddet birbirini kışkırtmış. İki şiddet birbirini kışkırttıkça insanlar bu iki şiddet arasında çaresiz kaldılar. Bir kısmı o şiddete, bir kısmı bu şiddete sığındı. Bunun ikisine sığınmayanlar yok edildi. Böyle bir acı tarihsel tecrübe Kürt meselesi." Hülya Okur, Çalışlar’la solculuk, hapis hayatı, gazetecilik, terörizm, öteki olmak, asker-siyaset ilişkisi, İslami hareket, Doğu Perinçek, oğlu Reşat ve arkadaşı Deniz Gezmiş üzerine söyleşi yaptı...
ÜNAL TANIK’TAN HODRİ MEYDANÜNAL TANIK’TAN HODRİ MEYDAN
Kirletilmeye müsait bir alan olan internetin temiz kalması için dayanışmada bulunulması gerektiğini vurgulayan Haber7 Genel Yayın Yönetmeni Ünal Tanık, sektörde gerek okuyucu, gerek de reklamveren açısından ciddi manipülasyonlar yapıldığını söylüyor. Arkadaşımız Hülya Okur’a röportaj veren Tanık, reklamverenlerin önlerine koyulan raporlara itibar etmemesini isterken, bir de çağrıda bulunuyor: "İnternette ölçüm yapan Alexa bir takım sanal manipülasyonlara açık. Yiğit olan site Google Analytics raporlarını açıklar..." Öte yandan, Başbakan Erdoğan’ın vefa duygusu kendine zarar verebilecek bir boyutta olduğunu belirten Tanık’a göre AK Parti iktidardan düşünce iki pişmanlık duyacak: Doğan Grubu’na ait Petrol Ofisi’ndeki vergi kaçakçılığının üzerini örtmesi ve belediyelerdeki yolsuzluklar…
Muhalif olmak, düşman olmak değildir"Muhalif" olmak, "düşman" olmak değildir
Can Ataklı’nın HaberX’e özel  söyleşisinden kesitler: "Türkiye’nin bir derin devleti var”Bu derin devletin adı, ergenekon. Ama bugün içeri alınanlar o ergenekon değil" " Ben AKP zihniyetine muhalefet eden bir adamım, düşman bir adam değilim.", "Bu ülke Müslüman bir ülke. Herkes dilediği gibi inançlarını yaşar ve bana göre çok küçük bir dönem hariç herkes bunu yaşamıştır.", "28 Şubat döneminde Tansu Çiller’e daha yakın yazılar yazdım, Refah partisiyle hükümet kuracağını öğrendiğimde çok öfkelendim.", "Atatürk ne kadar dindardı ya da değildi o beni hiç ilgilendirmiyor."
Gerçek Ergenekon olduğu gibi duruyor"Gerçek Ergenekon olduğu gibi duruyor"
Can Ataklı, HaberX’e gençlik yıllarından muhalif kimliğine, 12 Eylül’den 28 Şubat’a, Derin devletten Ergenokon’a kadar çarpıcı açıklamalarda bulundu: Türkiye’nin bir derin devleti var ”Bu derin devletin adı, Ergenekon. Ama bugün içeri alınanlar o ergenekon değil. Gerçek Ergenekon olduğu gibi duruyor ve bunun içinde hükümet de var... Uzan ile çalıştığım süre içinde asla iş takibi yapmadım, çünkü gerek yoktu... Hülya Okur’un Can Ataklı söyleşisinin ilk bölümü detayda:
Bazı Öne Çıkan Haberler