10.01.2009 Cumartesi 00:57
USD 1.5470    EUR 2.0930    EUR/USD 1.3520    IMKB100 26470 / 260
 
Çalışlar: Kürt sorununda devlet şiddetin bir parçası
26.09.2008 05:09
12 Punto 14 Punto 16 Punto 18 Punto
Çalışlar: Kürt sorununda devlet şiddetin bir parçası Terörün iki şiddet arasında sıkışıp kalanlardan oluştuğuna dikkat çeken Gazeteci-yazar Oral Çalışlar’a göre, "Hem devletten gelen hem Kürt ayaklanmalarından gelen iki şiddet birbirini kışkırtmış. İki şiddet birbirini kışkırttıkça insanlar bu iki şiddet arasında çaresiz kaldılar. Bir kısmı o şiddete, bir kısmı bu şiddete sığındı. Bunun ikisine sığınmayanlar yok edildi. Böyle bir acı tarihsel tecrübe Kürt meselesi." Hülya Okur, Çalışlar’la solculuk, hapis hayatı, gazetecilik, terörizm, öteki olmak, asker-siyaset ilişkisi, İslami hareket, Doğu Perinçek, oğlu Reşat ve arkadaşı Deniz Gezmiş üzerine söyleşi yaptı...

Büyük harflerle küçük harfler yer değiştirmiş gibi… Sanki cümlenin başını çeken harf küçülmüş, bitişiğindeki harfler büyümüş gibi… Özel isimlerin yerini önemsiz bağlaçlar almış gibi… Sanki birisi kalkıp, tahtına oturtmuş, kendisi hasır kilime çökmüş gibi… İşte bu kadar Haşmet sahibi. Un elerken elekten kalkan toz, koşan atın ayağından kalkan toz, hareket halindeki tekerin altından kalkan toz, taş ocağından kalkan toz hatta toz bulutları ne derseniz deyin ama Oral Çalışlar’ın yerine oturan sözlerinden kalkan tozu mutlaka yutun!

Koyu bir Cumhuriyet Halk Partili ve İsmet İnönücü baba Murtaza bey ile CHP İlçe Kadın Kolları Başkanlığı yapmış Fazilet hanımın 1946 doğumlu oğlusunuz. ‘Çalış’ fiilini çoğullaştırdığınızı ilk ne zaman anladınız?

Aslında Çalışlar soyadının nereden geldiğini ben size söyleyeyim. Bizim ailenin soyadı aslında’ Kara’ Babam 1934’lerde Dumlupınar meydan muharebesinin meşhur komutanı İzzettin Paşa’nın yanında emir subayı. Dumlupınar meydan muharebesinin yapıldığı köyün adı Çalışlar. Soyadı kanunu çıkıyor. Bütün komutanlar savaş kazandıkları alanların isimlerini alıyorlar ya, o da Çalışlar soyadını alıyor. O da babamı çok seviyor, “Oğlum bir hatıra olsun, sen de benim soyadımı al” diyor.

O zaman Karalığınızdan bahsedelim…

Benim dedem (annemin babası) bakırcıydı. Orta ada Ermeni Agop Amcaydı. Tarsus eskiden çok büyük bir Ermeni nüfusunun yaşadığı kentmiş. Biz gözümüzü hayata açtığımızda Agop Amcayı tanıyorduk. Babamın babasının adı Kürt Hüseyin. Ama babam ve biz doğru dürüst hiç görmedik. Çünkü Kırşehir’den geliyor, babaannem Tarsun Dedeler köyünden geliyor, Bu köy de şıh köyüdür. Eshab-ı Kehf diye meşhur mağarası olan bölge bizim köy sınırları içindedir. Dedem ise Kırşehirli bir Kürt. Babaannemle evleniyor, üç tane çocuk oluyor sonra Yemen’e gidiyor, birinci dünya savaşında (1914) ve bir daha hiç haber alamıyorlar. Babam kardeşlerin ikincisiydi ve diyor ki: ”Ben yalnızca hayal mayal babamın gidişini hatırlıyorum” Onun için babam bir Türkmen köyünde büyüyor. Kara soyadı da ordan geliyor. Yani ailenin adı ‘Karamemetli’ O zaman köy şartlarında okumak zor olsa da babam, halam hepsi okuyorlar. Babam ilginç bir hikaye daha anlatırdı, diyor ki; ben 1930’da askeri okul kazandım. Fakat o sırada Ağrı isyanı çıkıyor ve soyadı olmadığından lakabı ‘Kürt Hüseyinoğlu’ yazıyor. Babama, sen kazanmadın okulu deyip çıkartmışlar. Ama bizim ailenin Kürtlükle hiçbir alakası yok. Kürtçe bilmeyiz. Bir tane dedemin kan bağı dışında ailem Tarsus’tan, anne tarafım bakırcı, öbür dedemin hiç olmadığı bir ortamda büyüdük biz.

BİZİM HAYATIMIZ HEP HAPİSHANELERDE GEÇTİ

Ankara’nın ilk emniyet müdürü Kel Osman’ın torunu olan İpek Çalışlar ile evliliğiniz ve “Beni kalbimden vuranlar varya” isimli kitabıyla geniş yankı bulan oğlunuz Reşat Fuat ile hayatınıza iki kapı açılmış. Peki dışarıyı gören pencereleriniz olmasa da olur muydu?

Bizim hayatımız çok karışık bir hayat. Hep hapishanelerde geçti. O yüzden de aile hayatımız hep kesintilere uğrayarak devam etti ama bu zorluklar insanın aynı zamanda dayanışma ruhunu da arttırıyor. Çok zorluklar yaşadık. Ben hapiste yattım, İpek yattı. Ben yatarken İpek dışarıda gazetecilik yaptı. Bütün bu hayat içinde sırt sırta vermeyi, birbirimizle bir sürü derdi, mutluluğu paylaşmayı da öğrendik tabi. Reşat hapishane kapılarında büyüdü bir anlamda. 80’de ben tutuklandığımda Reşat 2 yaşındaydı. Beni askerde zannediyordu. Her taraf asker olunca çocuk da babası askere gitmiş gibi düşünüyordu.



EDEBİ YETENEK OLARAK DÜŞÜNÜLÜRSE REŞAT DA, İPEK DE BENDEN DAHA YETENEKLİ

Ahmet Hakan, Reşat Fuat’ın bu kitabında, ‘Eski 10 liraların arkasındaki Atatürk’e çelenk uzatan kızları andıran bir ‘ilkokulsal’ saflığı ve doğruluğu vardı’ gibi çarpıcı cümlelerinin varlığına dikkat çekmiş, Oral Çalışlar’ın oğlu diye değil de Reşat Fuat’ın babası diye anılabileceğinizi yazmıştı. Oğlunuzun yazarlıkta sizi aratmayacak noktaya vardığını söyleyebilir misiniz?

Edebi yetenek olarak düşünülürse Reşat da, İpek de benden daha yetenekli. Yazma kabiliyeti bakımından benden daha yetenekli olduklarını biliyorum. E tabi Reşat’ın birikime ihtiyacı var. Benim de ondan farkım, arkamda çok önemli bir hayat var. Bir sürü inişleri, çıkışları olan bir hayat var. Ama ben şöyle düşünüyorum: Zaten Reşat’ın bizi geçmiş olması gerekiyor. Ancak böyle bir şey ilerleme demektir. Eğer Reşat bizden geri kalırsa o zaman dünya ilerlemeyecek anlamına geliyor. Tabi ki yeni kuşaklar eski kuşakları geçmelidirler. Bence Reşat birçok yönüyle bizi geçmiş durumda. Ama eksiği olduğu, genç olduğu ve zaman içinde olgunlaşacağı da ayrı bir gerçek. Evin içinde üç yazar. Bunlar arasında rekabet olmuyor mu diyebilirsiniz… Esas olarak olmuyor. Belki alttan alttan gizli bir rekabet vardır ama herkes birbirinin başarısından memnun oluyor, destek olmak istiyor. Birbirimizin yazılarını redakte, edite etmekten çok zevk alırız biz. Birbirimize danışmaktan çok zevk alırız. Ben yazdığım makaleleri İpek ve Reşat’a okuturum. Onların eleştirilerini alırım, düzeltirim. Çoğu zaman onlar redaksiyon da yaparlar. İpek kitabını yazarken, hep birlikte okur, tartışırız. Reşat’ın kitabı üzerinde benzer şeyler yaparız. Böyle bir fikir alışverişi daha yaygındır ve birbirimizin daha şeyler yapması için destek olmayı tercih ediyoruz.

Demek ki babasının oğlu ya da oğlunun babası denmesi sizi rahatsız etmiyor…

Tam tersi mutlu olurum. Ben bir gün sokaklarda Reşat Çalışlar’ın babası olarak dolaşırsam… Dolaşıyorum biraz da, Reşat internet dünyasında çok etkili. Bundan mutlu oluyorum.

SOLCULUK HAYATIMLA, GAZETECİLİK HAYATIM ÇOK İÇ İÇEDİR

Peki sizin yazarlığınıza gelelim… Gün Zileli ve Halil Berktay’larla birlikte çıkarttığınız “Saçak” isimli bir derginiz vardı Aydınlık gazetesi dışında. Yalçın Küçük’ün, “Oral Çalışlar’a, gazetecilik mesleğinden gelmemesine ve deneyimi olmamasına rağmen, yazarlık imkanı verildi.” demesi bir tarafa gazetecilik aslında sizin için siyasetin içine sarıldığı bir kese kağıdı mıydı? Yani siyasi düşüncelerinizi deşarj ettiğiniz bir meta mıydı gazetecilik?

1968 olayları sırasında ben üniversitedeydim. Üniversite öğrencilerinin arasında önde gelen biriydim. Tabi ki sol hareket yayıncılıkla birlikte gelişen bir hareketti. Biz 1968 yılından itibaren Aydınlık gazetesini çıkartmaya başladık. 67’de Türk Sol’u çıkıyordu, Türk Solu’na yazı yazıyordum ben. Aydınlık önce aylık sonra haftalık, arada ek gazeteler çıkardık ve 80 yılına kadar günlük gazeteye dönüştü. Benim solculuk hayatımla gazetecilik hayatım çok iç içedir. Biraz da solculuğun bir parçası olarak gazetecilik yaptım ama sonunda gazetecilik yaptım. Ben Cumhuriyet gazetesinde çalışmaya başladığım zaman, profesyonel gazetecilik belki o denebilir ama ondan önce ben bir gazetenin genel yayın müdürüydüm. Gazetecilik aynı zamanda benim hayatımın bir parçasıydı. Hiç kimse Oral Çalışlar 92 yılında Cumhuriyet’e başladı, gazeteci değildi, onu dışarıdan gönderdiler” diyemez. Bunlar çok tatlı şeyler değil. Bunu yazmıştım ve Yalçın Küçük’ün gelip bir gazetenin genel yayın müdürlüğünü teklif ettiğini de yazmıştım.

Solculukla iç içe yaşamanızdan bahsedecek olursak… 12 Mart ve 12 Eylül darbelerinde yaklaşık yedi yıl hapis yattınız. Bu hapis yıllarında en sevdiğiniz arkadaşınız olan Deniz Gezmiş, siz işgal komitesi başkanıyken bazı baskınlarda arkadaşlarıyla yardımınıza koşmuş. Deniz Gezmiş yaşasaydı onunla ne tür iştirakleriniz olsun isterdiniz?

Deniz, devrimciliğinin, atılganlığının yanında son derece sempatik bir arkadaşımızdı. Hoş sohbet, bulunduğu ortama neşe katan, yaratıcı… Deniz’i biz 25 yaşında kaybettik. Şimdi 61 yaşında olacaktı. Bu yaşlara geldiğinde nasıl bir insan olurdu bilemiyorum ama mutlaka Türkiye’de önemli bir rolü, etkisi olan bir insan olmaya devam ederdi.

BÜLENT ECEVİT HAPİSHANE ARKADAŞIM

Terörle mücadele yasası gereğince Kemal Burkay ve Abdullah Öcalan ile yaptığınız röportaj nedeniyle de hapse mahkum edildiniz. Kaşıdığınız yerde tırnak iziniz kalmış mıydı? Yani sizde nasıl bir duygu uyandırdıklarını değil de, onlarda sizin nasıl bir etki bıraktığınızı düşünüyorsunuz?

O davadan kurtulmam ilginçtir. Hapse girmek üzereydim. Bülent Ecevit benim hapishane arkadaşım. Mahkum olunca önce Rahşan Hanım İpek’i aradı, geçmiş olsun diye. Sonra Bülent Bey de beni aradı. “Çok üzüldüm Oral bey, ne yapabiliriz?” diye. Ben de, gazetecilerin hapse girmesini engelleyici yasayı değiştireceksiniz ve küçük bir değişiklikle bu iş mümkün, dedim. Bunun üzerine biz gazeteciler cemiyetinde bir taslak hazırlayıp gönderdik. Onun üzerine telefon açtı,”Yanımda Devlet Bey var, Devlet Bey uygun gördü, siz Mesut Bey’e de gönderin bu taslağı oda baksın” dedi. Onlar tamam dediler ve iki-üç gün sonra benim hapishane arkadaşım Bülent Ecevit’in Başbakan olduğu dönemdeki gayretiyle benim hapse girmem engellenmiş oldu.

“KEMAL BURKAY VE ABDULLAH ÖCALAN’LA KONUŞMADAN GAZETECİLİK OLUR MU?”

O hengameyi yaşarken siz, Cüneyt Ülsever “MHP’nin 1980 öncesi ‘eylemlerinden’ nem kapan halkçı, sosyal demokrat, 1 Mayıs fatihi Bülent Ecevit düşünce özgürlüğünüze hiçbir katkıda bulunmadı.” demişti. Uğruna sokaklara, mahpuslara düştüğünüz ‘sol’un sizi yalnız bıraktığını düşündünüz mü hiç?

Yok. Gazeteci arkadaşlarım çok destek verdiler. Sağcısı, solcusu hepsi beni destekleyen yazılar yazdı. O nedenle kendimi hiç yalnız hissetmedim. Tam tersine dava sırasında kendimi daha kuvvetli hissettim. Bütün meslektaşlarım, eski arkadaşlarım arkamda, en sonunda hapishane arkadaşım Ecevit bile sahiplendi ve böylece ben cezaevinde yatmaktan kurtuldum. O yüzden kendimi hiç yalnız hissetmedim ama öfkelendim. Ben mesleğimi yaptım. Gittim, Türkiye’nin çok önemli meselelerinin konuşulması gereken iki insanla konuştum. Kemal Burkay ve Abdullah Öcalan binlerce insanımızın hayatına mal olmuş bir olayın tarafları bunlar. Ve beğenirsiniz, beğenmezsiniz, terörist dersiniz demezsiniz, onların hepsi bir yana, onlarla konuşmadan gazetecilik olur mu? Gidip onlarla konuşarak gazetecilik mesleğini yaptım.

Ön yargılarınız var mıydı, onlar yerinde durdu mu, nasıl bir intiba aldınız kendilerinden?

Ya tabi her görüşme insana yeni bir şey katıyor. Her görüşmeden bir şey öğreniyorsunuz. Kemal Burkay ve Abdullah Öcalan arkalarından binlerce insanın gittiği insanlar bunlar. Öcalan’ın topluma etkisini hala görüyoruz. Burkay da öyle. Onlardan bir sürü şey öğrendim. Onların tavrını öğrendim, Kürt hareketinin bir başka boyutunu öğrendim, bunu toplumla paylaştım, Sonuç olarak mesleğimi yaparken birden mesleğim nedeniyle cezalandırıldım. Fikir beyan etmiyorum ki o söyleşilerde. Ben iki tane Kürt hareketinin iki temsilcisiyle oturdum konuştum.

TÜRKİYE’NİN BÖLÜNMESİNİ DEĞİL, KÜRTLERLE BERABER YAŞAMAYI SAVUNUYORUM

Destekçilerinizden biri de AİHM idi. AİHM, bu davaya ilişkin yaptığınız şikayet başvurusuyla ilgili olarak Türkiye’nin size 4 bin Avro tazminat ödemesi kararı almıştı. Sizce Türkiye’nin en büyük yanlışı sizi “bölücü propaganda” yapmakla suçlamak mı, gazeteciliğinizi sınırlandırmak mıydı?

İkisi de var. Ben Türkiye’nin bölünmesini değil, daha geniş bir şekilde Kürtlerle demokratik ortamda beraber yaşamayı savunuyorum. İkincisi de benim gazeteciliğime değil, bütün meslektaşlarıma yönelik bir tehdit. Şimdi siz benimle röportaj yapıyorsunuz. Benim fikirlerimde suç olabilir. Fikirlerim nedeniyle ben mahkum edilirsem, tamam. O da yanlış ama. Bir de siz gazeteci olarak Oral Çalışlar’ın bu fikirlerini yayınlamak yüzünden mahkum edilirseniz mesleğinizi yapamazsınız. O zaman suçlu veya suç işlemesi muhtemel olanlarla röportaj yapılamaz diye yeni bir gazetecilik ilkesi çıkar, değil mi? Bir katille röportaj yapamaz mı gazeteci? Yapar. Katil de neden adam öldürdüğünü savunabilir. Peki ben bunu yayınlarsam suça ortak mı olmuş olacağım?

Bu mahkumiyet zamanlarında Can Dündar, ‘Tanıdığımız iki Oral Ç. var, Biri ’işini halletti’ (Oral Çelik), diğeri ise yakında ’içeri girecek’ (Oral Çalışlar) demiş. Peki bu olaydan sonra sizden kopan parça ne oldu? Kaleminize daha mı az tutundunuz?

Yok bu dava o kadar baskı altında tutmadı beni.. Ben nasıl olsa bu işin üstesinden gelirim diye düşünüyorum ama bir daha hapse girmek istemiyordum. 7 sene sonra gazetecilik yaparken hapse atılmak çok da tatlı bir şey olmayacaktı. Sonuç olarak hem kendim direndim bu tepkiyi geliştirmek için hem gazeteci meslektaşlarım büyük bir destek verdiler ve basın özgürlüğü açısından da önemli bir mesafe kazanılan bir olaya dönüştü. O bakımdan ben kendi açımdan bundan çok da hırpalandığımı söyleyemem.

Hayatınızın yanık hatıra sayfalarında buruşan fotoğraflar arasında, Ecevit dışında Necmettin Erbakan Alparslan Türkeş gibi isimler var. Hatta İstanbul Paşakapısı Cezaevi’nde Alaattin Çakıcı ile de bir koğuş arkadaşlığınız söz konusu. Bu insanlardan hangisi hapishaneyi okul gibi görmenizi sağladı?

Bütün bu insanlardan bir sürü şey öğrendim. Alaattin Çakıcı, yasadışı yer altı dünyasının bir ismiydi ve onunla çok yakın 1-2 ay yaşadık beraber. O benim açımdan çok öğretici oldu, bilmediğim bir dünya, yeraltı dünyası. O yeraltı dünyasının en önde gelen ismi. Gayet saygılı bir ilişkimiz vardı. Beni çok seviyordu, sayıyordu. Görüş yerine eşi geliyordu, benim eşim geliyordu, görüşüyorduk, konuşuyorduk… Notlar da tuttum zaten o zaman. Yayınlamadım. Çünkü Alaattin Çakıcı, “bak Oral abi bunları yayınlama” diyordu. Ama ben gazeteciyim yayınlarım diyordum. Fakat sonunda onun hapse düştüğü koşullarda yayınlamak istemedim işin doğrusu. Şimdi dışarıda olsa, söyleşi yapıp, bütün o zor günleri konuşup yayınlamak isterim. Tabi ki Necmettin Erbakan’dan, Bülent Ecevit’ten, Alparslan Türkeş’ten hem tarihsel olarak geçmişe ilişkin yaşanmış bir sürü ayrıntı öğrendim, onları yazdım da zaten, hem de siyasi tecrübe olarak onların nasıl insan olduklarını öğrenmek için yakından tanıma imkanı buldum. Bu imkan da az uz bir imkan değildi. Türkiye’nin kaderinde rol oynamış insanlarla uzun yıllar bir arada yaşamak benim için eğitici, geliştirici oldu. Kendi tarihsel arka planıma baktığım zaman, bugün gazetecilik yaparken arkamda ciddi bir birikim varsa bu birikimlerin içinde, hapishanedeki tanıdığım insanlar, onlarla geçirdiğim günlerin de önemli bir etkisi olduğunu düşünüyorum. Bir de bir sürü şey yaşamış insanları dinlemek de olgunlaştırıyor insanı.

TERÖR İKİ ŞİDDETİN ARASINDA SIKIŞIP KALANLARDAN OLUŞUYOR

Bu vizyonu genişletmeye meyliniz oyunculuğa kadar varmıştı… Umur Hozatlı’nin ‘Perperik’ projesinde yani Kürtçe kelebek anlamına gelen filminde yer alacak oyuncular arasındaydınız. Mehmetçiğin PKK terör örgütü mensuplarının teslim olması için havadan dağıttıkları bildirilerden birinde “SİLAHINI BIRAK HAYATINDA ÖNEMLİ BİR FARK YARAT” ibaresi yer alıyor. Terörde hisler arşa çıktığında duygular neden patlama yaparak yere inmiyor, duygular neden işe yaramıyor?

Bu siyasete şiddetin girmesi çok sorunlu bir konu. Kürt meselesi de tarihimiz de hep şiddetle iç iç içeydi. Burada hem devletten gelen hem Kürt ayaklanmalarından gelen iki şiddet birbirini kışkırtmış, bu kışkırtma içinde insanlar kendi doğal düşünce ve tepkilerini ifade etmek yerine şiddetin sarmalı içinde sıkışmış kalmışlar. Sonunda Kürtlerin dil, kimlik vs.. gibi çok önemli talepleri var. Bu talepler demokratik bir devlet içinde daha makul bir ortamda konuşulabilecekken 12 Eylül askeri darbesi gibi bütün özgürlükleri ortadan kaldırarak halk üzerinde şiddet ve terör uygulayan bir dönemden geçildi. PKK, bu şiddet ve terörden beslendi. Devletin o darbe döneminden ayrımsız şiddet uygulaması PKK gibi bir örgütün büyüyüp genişlemesini sağladı. İki şiddet birbirini kışkırttıkça insanlar bu iki şiddet arasında çaresiz kaldılar. Bir kısmı o şiddete, bir kısmı bu şiddete sığındı. Bunun ikisine sığınmayanlar yok edildi. Böyle bir acı tarihsel tecrübe Kürt meselesi. Ve hepimiz şimdi diyoruz ki, aman şiddete son! Şiddet olduğu zaman insan kendini ifade edemiyor. Korkuyorsun. Devletin faili maçhulleri, yüzlerce, binlerce köylü devletin acımazsız örgütlerince öldürüldü, PKK bir sürü insanı öldürdü. Yalnız güvenlik görevlilerini değil, Kürt köylülerini de öldürdüler. Şiddet ortamı böyle bir şey zaten. Bütün hikaye, siyaseti, sorumluları şiddetle değil, barışçı yöntemlerle çözme yolunu bulabilmek. Bu yol da demokrasi.



İpek Çalışlar ile ortak çalışmanız
Bir Erkek Diktatörlüğü’ kitabınızda, İran’a yaptığınız geziden bahsediyorsunuz. 1979 yılında Şah’ı yıkıp tam kurtulduklarını düşünen İranlıların beklemedikleri başka bir baskı rejimiyle karşılaşmaları gibi bir talihsizliği olur mu Türkiye’nin?

Türkiye İran olur mu? Türkiye İran olmaz. Türkiye’de din hiçbir zaman asli unsur olmamış devlet ilişkilerinde. Mesela Osmanlı imparatorluğuna da baksak, Osmanlı imparatorluğunda aslolan Sultan’ın iradesidir. Şeyhülislamı Sultan atar, Padişah atar. İsterse görevden alır, isterse kellesini keser. Her zaman dünyevi iktidar, dini iktidarın üstündedir, bizim Türk geleneklerinde. Diyanet İşleri bence Osmanlıdaki Şeyhülislamlık makamının devamı gibidir. Hâlbuki İran’da öyle değil. İran’da baştan itibaren mollalar siyasi hayatta çok etkindirler ve her zaman siyasi iktidarın üstünde bir etkinliğe sahiptirler. Bir kere bizim tarihsel süreçlerimiz birbirine benzemiyor. Türkiye neredeyse Osmanlı İmparatorluğu dahil hiçbir zaman dinin, toplumsal ve siyasi hayata egemen olmadığı bir tarihsel geçmişi var. İkincisi, Türkiye büyük bir imparatorluğun üzerine kurulmuş bir ülke. Osmanlı imparatorluğu gibi çok farklı kültürlerin, dinlerin hatta Osmanlı imparatorluğunun bizzat yönetiminde çok farklı din ve kültürlerin temsilcilerinin yer aldığı bir kültür var arka planımızda. İran’ın böyle bir tarihi yok. Türkiye’de bir şeriat isteyen bir iktidarın gelmesinin hiçbir zaman mümkün olmadığını hatta bunun son derece iyice geri plana gittiğini düşünüyorum. Çünkü Türk ekonomisi ekonomik olarak da gelişti, küresel dünya ekonomisinde bir aktör haline geldi.

TÜRKİYE’DE İSLAMİ HAREKET KUVVETLİ BİR HAREKET

Yine de bir kaygınızdan söz ettiniz. AK Partinin kapatılma davasının görüldüğü günlerde "Bu İslamcı partiyi kapatırsanız, onları yeraltına sürersiniz ve El Kaide hızla gelir" demiştiniz.

Evet şu var. Aynı şey PKK için de söz konusu. Siz Kürtlere kendi kimliklerini istedikleri zaman şiddetle karşılık verirseniz onların içindeki bir şiddet eğilimli güç çıkar, size aynı karşılığı verir. Aynı şey, islami hareket için de söz konusu. İslami hareketi siz yasal meşru zeminlerdeki kendi hak ve hukukunu savunacak, kendi örgütlenmesini yapabilecek imkânları tanırsınız veya onları yeraltına itersiniz. Yeraltına iterseniz de yeraltına itilen bir güç her zaman şiddete başvurabilir ve bunun El Kaide gibi Irak’ta, Afganistan’da ortaya çıkmış ve tamamen yasal ortamlarından olup, kendilerini ifade edecekleri bir ortam kalmayınca, işgal altına düşünce El Kaide şiddeti ile birleşmeleri gibi örnekleri var. Burada da siz İslamcıları siyasi hayattan yok etmek ve onları tasfiye etmek gibi bir şiddet uygularsanız, kapatırsanız, hapse atarsanız o zaman çıkar başımıza başka şeyler; ki Türkiye’de islami hareket kuvvetli bir hareket, bunu da görmek lazım.

AYDINLIK’I ÇIKARTIRKEN SOL GRUPLARI TEŞİR EDEN YAYINLAR YAPTIK

Bu öngörülere ilk gazetecilik yıllarında da sahiptiniz belki de… 1968’de yayına başlayan Aydınlık Gazetesi’nin 1978’de yayın yönetmenliğini yaptığınızı söylemiştik.. Bu tarihte gerçekleşen kanlı olaylarda gazetenin adres gösterir bir yayın izlediği iddialar arasındaydı. Gazete ya da dergilerin ihbar merci olması gündemimiz açısından da doğru mu?

Tabi ki biz orada hatalar yaptık. Aydınlık gazetesi çıkartırken sol gruplarla ilgili zaman zaman aşırı, onları teşhir eden yayınlar yaptık. Ama bir tarafı daha vardı o yayınların, onu da unutmamak gerekiyor, o dönemde sol içinde çok ciddi cinayetler işleniyordu. Ve gruplar kendi aralarındaki tartışmaları birbirlerini öldürmeye varan, birbirlerine pusu kurmaya varan işler de yapıyorlardı. Biraz biz, ona tepki için de yaptık bunları. Ben doğrudur demiyorum ama şu gerçeği de unutmamak gerekir ki 12 Eylül öncesi hem sağ sol çatışması vardı, büyük cinayetler işleniyordu hem de sol içinde cinayetler vardı. Ve bu cinayetlerin de artık sol içinde kalmaması gerekli gibi bir düşünceyle hareket ettik. Burada aşırılıklar yapmışızdır ama o dönemde solun işlediği cinayetlerin de hala ciddi bir yüzleşmesi yapılmadı, hesabı da görülmedi.

CHP’de kimsenin siyaset üretmek gibi bir ufku olmadığını düşünüyorsunuz. Fakat CHP İzmir İl Başkanlığı, Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın yolsuzlukları haber yapan gazeteleri boykot çağrısına karşı “Şimdi gazete okumanın tam sırası” sloganıyla kampanya başlatabiliyor. Bunu yaparak kendi kalesini ne kadar koruyor sizce? Kılıçdaroğlu ve Fırat kavgası da cabası…

Bir kere Başbakan’ın gazetelere boykot çağrısı yapması yanlıştır. CHP’nin siyasi bakımdan durduğu yer, çok daha yanlıştır. O da ayrı bir şeydir. Normal olarak demokrasiyi, özgürlükleri, Ergenekon operasyonunda ortaya çıkan karanlık tabloyu destekleyip, onun gelişmesini sağlaması, Avrupa Birliğini savunması gerekirken yanlış bir yerde duruyor. Ama basın özgürlüğü önemli bir şey. Bunu unutmamak gerekir. Her iktidar sonunda gazetecilere ve gazetelere sinirleniyor. Sonuç olarak bir gazeteciler haksız yayın da yapabilirler, eleştiri de yapabilirler, sizi rencide eden şeyler de yapabilirler ama sonunda gazeteciler, gazeteci olmaya devam ederler. İktidarlar da bunlara tahammül etmek zorundalar. Bunları almayın demek, bunları tehdit etmek, bir iktidar için çok sempatik şeyler değil hem kendisine hem Türkiye’ye zarar verir. Burada iki tarafı var işin. Evet medya zaman zaman çok aşırı yayınlar yapıyor, demokrasi dışı şeyler yapıyor. 367 Anayasa Mahkemesi’nin verdiği karar tamamen hukuk dışıydı, 27 Nisan bildirisi hukuk ve demokrasi karşıtıydı ve bunları basının bir kısmı destekledi ne yazık ki, bizler karşı çıksak da. Bu açılardan baktığınızda medyaya öfkelenebilirsiniz, öfkelenmek de haklı da olabilirsiniz ama bir iktidarın görevi tehdit etmek değildir, gazetelere yasak koymak değildir.

ÖTEKİNİ SAVUNMAK İÇİN “ERMENİ’YİM, YAHUDİ’YİM, İBNEYİM…” DERİM

Basın özgürlüğünü irdelemek istiyorum çünkü orda rejimsel bir hareket var mı şüphelerim var… 7 Ağustos 1993’te gittiği haberden bir daha dönmeyen , ‘Dünyada gözaltında kaybedilen ilk kadın gazeteci’ Aysel Malkaç’ın yaşadığını yazmıştınız. Siz de 1990-92 yılları arasında Alman hükümetinden ‘cezaevinde baskı gören yazarlarla’ ilgili bir vakfın daveti ile ailecek Hamburg’a gitmiştiniz. Özgürlüğün ilk maddesini düzene karşı çıkmak olarak gördüğünüze pişman mısınız?

Ben niye solcu oldum diye kendime sorduğum zaman; haksızlığa, adaletsizliğe uğrayan insanların yanında bulunmak için solcu olmuştum yanıtını veriyorum. Ben hala o ruh halimi sürdürüyorum. Herhangi bir yerde haksızlık olsa, baskı görse.. bu kim olursa olsun, hangi milletten, hangi dinden, hangi mezhepten, hangi cinsten olursa olsun onların yanında durmayı bir insanlık, solculuk görevi olarak görüyorum. Herkes çok şaşırır; eşcinsellerle ilgili, kadınlarla ilgili, Kürtlerle ilgili, Ermenilerle ilgili ne zaman baskı görüldüğüne dair bir şey hissetsem hemen onun üzerine gider ve bu konuda tutum alırım. Ve bu bazen anlaşılamaz da. Eşcinsel insanların ayrı özgürlükleri olduğu, onların da kendi cinsel tercihlerini yaşama haklarının bulunduğunu söylemek anlaşılamıyor erkek dünyasında. Özgürlükçü tutum bir bütündür bence. Hatta bir gün, Ermenilerle ilgili bir yazı yazmıştım. Bir tanesi bana sen Ermeni misin? dedi. Ben de, ”Evet Ermeni’yim ama aynı zaman da Yahudi’yim, aynı zaman da neyim biliyor musun? İbneyim” dedim adama. Adam şok oldu ve tak diye telefonu kapattı. Öteki diye bir şey var hayatta. Ve öteki her zaman toplumun çoğunluğunun dışındaki insandır, topluluktur. Gerçek demokratlık, öteki savunmaktır. Gerçek özgürlükçülük, gerçek solculuk, ötekini savunabilmektir. Yani sana benzemeyeni, senin gibi olmayanı savunabilmektir. Esası budur ve bu benim hayat felsefemdir.

O zaman çok üzerine gidilen Tayyip Erdoğan da sizin için bir öteki mi? Deniz Baykal’a 2006’da yazdığınız bir mektupta, “Lütfen geniş yürekli, cömert ve babacan ol. Aile bütünlüğünü gözet, koru ve geliştir.” çağrısında bulunmuştunuz. Tayyip Erdoğan’a bir mektup yazıyor olsaydınız, neleri ifade buyururdunuz?

Tayyip Erdoğan hapse girdiğinde haksızlığa uğradığını yazdım. İkincisi, AK Parti kapatılmak istendiğinde, bu kapatmanın yanlış olduğunu söyledim. 27 Nisan bildirisi bunların aleyhinde yayınladığı zaman yanlış olduğunu söyledim. Kim haksızlığa uğrarsa ki, zaman zaman Tayyip Erdoğan’ın da haksızlığa uğradığını düşündüğüm zamanlar olmuş ve kendisini destekleyen yazılar yazmışımdır. Tayyip Erdoğan’da haksızlığa uğradığında yanında olmayı, demokrasi anlayışım gereği şart görmüşümdür. Ama bugün Tayyip Erdoğan, gazetecilere tehditkar bir ifade kullandığı zaman onun karşısına çıkmayı da yine mesleki görev olarak, demokrat olarak, onun hakkını da savunurum, onun haksızlık ettiklerinin hakkını da savunurum. Kendisinin yüzüne de söyledim, Sakin olmasını, bu kadar tehdit ve şiddet içeren bir üslupla konuşmaması gerektiğini söyledim, yazdım da.

DOĞU PERİNÇEK, BİR BAŞARISIZLIĞIN TEMSİLCİSİ

Toplum dışladığı dendiğinde aklıma gelen bir diğer isim, Her seçimde bir öncekinden daha az oy alan Doğu Perinçek… Doğu Perinçek ile ayrılığınız 1989 yılına tekabül ediyor. Peki, Perinçek’in 1985’te hapisten çıktığımda Gün Zileli ile merkez komitesinden kaçmışlardı, ben onları yakalarından tuttum, zorla MK’ya soktum dediği sizin için yakanızı kurtarma telaşı nedendi?

Sol içi kavgalar o kadar derin kavgalar ki, bunları dışarıdan anlamak çok zor. Sonuç olarak otoriter ve tek adam kültürü bizim hareketimizde çok kuvvetliydi. Ama geçmişte yaşadığımız hatalar ve geldiğimiz olgunluk düzeyi tek adam yönetimlerini, tek adamın hükmettiği bir solculuğu çok faydalı görmüyordu. Bu yüzden çıktı kavga. Perinçek, bildiğimiz stalinist kültürden gelen tek adam yönetiminden kendi hayat felsefesi olarak anlayan örgütün başındaydı, o örgütte yapamadık artık onunla. Çok da geç kaldığımızı düşünüyorum. Daha önce karşı çıkmalıydık aslında. Doğu Perinçek, Türkiye’de bir başarısızlığın temsilcisi. Girdiği bütün seçimlerde binde yarım, binde yarımın daha yarımı alıyor. Bu kadar halktan destek almayan, toplumsal desteği olmayan bir siyasi akımın arkasına binlerce insanı toplayıp devam etmek zaten manasız. Ben böyle bir şeye artık ortak olmamak gerektiğini düşünerek orayı terk ettim. Ve şimdi ortaya çıkan manzara da ortada. Üzülüyorum ben, Doğu Perinçek’in durumuna ve arkasındaki arkadaşların durumuna. Suçlandıkları şey, çok sevimsiz. Bir askeri darbe, cinayet davalarıyla ortaya çıkan bir örgütlenmenin içinde aktif bir unsur olarak gözüküyor. Birlikte 20 yıl mücadele ettiğim bir insanın bu tür suçlamalarla yüz yüze gelmesinden çok üzüntü duyuyorum.

Peki Perinçek’in “Zileli’ye hiçbir şey yapmadıysam Atatürk’ü sevdirdim. Şimdi Atatürk’e, vatana düşman, Oral Çalışlar, homoseksüellik özgürlüğünü savunuyor, Türkiye’den utanıyorum, kaçacağım, diyor” şeklindeki isyanın altında terkedilmişlik mi vardı?

Bilmiyorum onun psikolojisini ayrıca tartışmak gerekiyor. Bunu şu yazıdan dolayı söylediler. İskenderun’da iki genç kıza polisler tecavüz etmişler, dövmüşler ve hapse attırmışlar sonunda. Bu ortaya çıkınca; bu tür olayların yaşandığı bir ülkenin yurttaşı olmaktan utanç duyuyorum, dedim. Bunu siz, siyasi olarak bu ülkenin vatandaşı olmaktan utanç duyuyorum, kaçacağım, şekline dönüştürebilirsiniz. Her normal insanın söyleyebileceği bir şey. Bundan daha insani ne olabilirim ki. Çok önemli değil. Ben toplumun çok göz önünde bir insanım. Bütün düşündüklerimi açıkça söylüyorum. O yüzden benimle ilgili, benim söylemediğim şeylerden yola çıkılarak yapılan iddiaların da çok kıymet-i harbiyesi olduğuna inanmıyorum. Ben bu ülkenin demokrat, insan haklarına saygılı, gelişmiş bir ülke olmasını istiyorum. Zaafları, demokrasi karşıtı şeyleri gördüğüm zaman da isyan ediyorum. İsyan etmeye de devam edeceğim. Etmek de gerekiyor zaten.

CEZAEVLERİNDEN EN ÇOK MEKTUP ALAN GAZETECİ BENİMDİR

Radikal’de cezaevlerinden size gönderilen bazı mektupları yayımlamıştınız. Bu mektuplar sizin geçmişi unutmamak için seçtiğiniz bir yol muydu ve bu mektuplardan neden özellikle siyasi olanları yayınlamak istediniz?

Ben siyasi tutuklu olarak 7 yıl hapis yatmış birisiyim. Benim oralarla insani bağım var. Orada yaşayan insanların dertlerini az çok bilen biriyim. Onlar da bunu bildikleri için bana sürekli cezaevinden mektup gelir. Herhalde Türkiye’de cezaevlerinden en çok mektup alan gazeteci benimdir. Ben bunların bir kısmını seslerini dışarıya duyuruyorum. Tabi ki siyasiler daha çok gönderiyor. Siyasilerin cezaevi idaresiyle daha çok sorunları olduğu için onları yansıtıyorum. Ama zaman zaman siyasi olmayan mahkumların mektuplarını da yayınlarım. Onlar da öteki. Onların sesi olmak benim yükümlülüklerimden birisi. Çünkü ben eninde sonunda yıllarca cezaevinde yatmış bir gazeteciyim. Benim elimde onların sesini topluma duyurabilme imkanı var. Bunu kullanıyorum.



CUMHURİYET’İN ÇİZGİSİNDEN FARKLI BİR YERDE DURUYORUM

Sabır taşınızın en iyi dizildiği yıllar... 1992 yılında başladığınız Cumhuriyet Gazetesi yazarlığına, “Cumhuriyet’e 16 yıl tahammül edebildim, bırakıp gidenler arasında en dirençlisi bendim” diyerek noktayı koydunuz. Peki sizin kemal-i sabrınızı koruma nedeniniz ihtiyaçtan mı, düşmanı sevindirmek istememenizden miydi?

O tahammül edebildim sözcüğü biraz eksik oldu aslında. Ben onlar bana, ben onlara tahammül ettik demiştim. Haksızlık etmemek gerekir. Cumhuriyetin genel çizgisine bakıldığı zaman ben ondan daha farklı bir yerde duruyorum. Buna rağmen Cumhuriyet gazetesi yöneticileri beni 16 yıl boyunca o gazetede çalıştırdılar. Düşüncelerimi söyledim. Herkes de biliyor ki, ben o dönemde ne biliyorsam söyledim yazdım. Onlar da bana tahammül ettiler. Aramızda fikir ayrılıkları da olsa, bazı tartışmalar da yaşamış olsak ben oradan dostça ayrıldım. Ve hala orada çok sevdiğim insanlar var. Ve o gazetedeki tarihimin de önemli bir tarih olduğunu düşünüyorum. O tarihi de inkâr etmek doğru olmaz. Benim bugün geldiğim yer, eğer gazeteci olarak belli bir etkim varsa Cumhuriyet gazetesinin çok önemli katkısı var. Şu var: ben geçimli ve sabırlı bir insanım. Cumhuriyet gazetesini 6-7-8-10 sene önce bırakıp gitmem mümkünken ben bu sabrımla, onların da bana sabretmesiyle uzun yıllar çalıştım. İlhan Selçuk’a da diğerlerine de haksızlık etmek istemiyorum. Onlarla çok ciddi fikir ayrılıklarımız var ama dostça kardeşçe 16 seneyi birlikte geçirdik.

Bunu başarmanızın altında yatan sebep…“Ben Cumhuriyet’te çalışırken bile Erdoğan’a haksızlık yapıldığında onu savunan biriydim” diyorsunuz. Ve ayrıca çalıştığınız hiçbir kurumun e-postasını kullanmamak bir prensibinizin olduğu dikkat çekiyor. Tekili, tekelin elinden kurtarmayı nasıl başardınız?

Benim hayat hikâyemin arka planına baktığınız zaman düşündüklerini söylemek veya yapmak için uzun yıllarını hapiste geçirmiş, uzun yıllar kaçak olarak yaşamış bir insanım ben. Bu kadar önemli bir kavga ve tarih varsa arkamda, patron bana şunu diyecek, bunu mu diyecek diye hep onu sotalayarak yaşamak istemem. Doğru da görmem. Kimse de bunu benden beklemez. Ben Cumhuriyet’te öyle yazıyordum, kızıyordu bana bazı insanlar ama sonuç olarak başka türlü yazmayacağımı da biliyorlardı. Gazetenin çizgisine ters de düşse yazacağımı ve bundan sonrasının onların kararı olduğunu biliyorlardı ve onlar da bu konuda hoşgörü gösteriyorlardı. Böyle davranmamın sebeplerinden biri, arkamdaki tarih. Ben patron ne derse aynısını yazarım diye gazetecilik yapsaydım, solculuk yapmadan üniversiteyi bitirir, gazeteciliğe başlardım. Öyle olmadı, beni hayat getirdi gazeteci yaptım, bütün o yaşadıklarımdan sonra.

Gazeteciliğin içinde neler yapmadınız mesela? Askerlik görevinizi 40 yaşınızı aşmanız dolayısıyla yüksek bedel ödeyerek tamamladınız. “12 Eylül ve Andıçlanan Gazetecilik” isimli kitabınıza, Genelkurmay’ın kara listesine girmenize binaen sormak istiyorum, Askerin siyasete hevesiyle, siyasetçinin militarizme eğilimi arasında gazeteciliğiniz nerede duruyor?

Demokratik bir ülkede asker siyasetin içinde olmaz. Siz Almanya’ya gitseniz, Genelkurmay Başkanı kim diye sorsanız gülerler size. Ne alaka diye. Hiçbir komutanın ne iş yaptığını bilmez bile gelişmiş demokratik ülkelerde. Hatta İsveç Savunma Bakanı ile bir röportaj yapmıştım. İsveç Savunma Bakanı’na dedim ki; siz askeri şura atamayı nasıl yapıyorsunuz? Dedi ki:”Albayın üstündeki bütün generalleri ben atarım, listesini alır yazarım, götürürüm bakanlar kuruluna, onaylarlar, albay altı rütbelerde ise askerler kendi tayinlerini yaparlar” Gittim Milli Savunma bakanlığında hiçbir tane asker görmedim. Gelişmiş ülkelerde asker, siyaset ilişkisi bu. Asker, siyasetin emrindedir, siyasetin dışındadır. Bizde ne yazık ki köklü bir demokrasiye sahip olmadığımız için asker sürekli hayatımızın içinde önemli bir güç olarak varlığını sürdürüyor. Biz gerçek, gelişmiş bir demokrasi istiyorsak, askerin siyaset dışına çıkmasında ısrarcı olacağız. Ben de askerin siyaset içindeki varlığını doğru görmüyorum.

SİYASETÇİ ASKERLE OLAN İLİŞKİSİNDE ÇEKİNGEN DAVRANIYOR

Ki nereden nereye… Menderes’in asılmasından duyduğunuz mennuniyetten bu tepkiye epeyi değişime uğradınız.

Askerin siyaset içindeki rolünün ortadan kalmasını düşünenlerdenim. Askerin siyasetteki varlığı, siyasilerin zaafından da geliyor ama siyasiler de bu konuyu çok köklü bir şekilde halletmek konusunda çok cesur davranmıyorlar. Politika zor bir iş. 3,5 askeri darbe geçirmişsiniz. Başbakan asılmış… Böyle bir ülkede siyasetçi de askerle olan ilişkisinde çekingen davranıyor. Ama bizim artık bu meseleyi çözmemiz gerekiyor. Bu meselenin çözümü de askerin siyasetteki varlığını ortadan kaldırması ve kendi gerçek görevlerini yerine getirmesi. Gazetecilerin de bu konuda daha net davranması gerekiyor. Bizler gibi net davrananlar da ya andıçlanıyoruz, ya ambargolu, akredite olmayan gazeteciler haline dönüşüyoruz. Askerin böyle bir şeye hakkı yok asla. Sonuç olarak asker, benim vergimle görevini yapan bir kurum. Gazeteciler arasında ayrım yapmaya yasal olarak da hakları yok. Bir resmi devlet kurumu bunu yapamaz, burada da ortak tavır almak gerekir.

CUMHURİYET’İN BOMBALANMASINDA ERGENEKON İDDİALARINI İNANDIRICI BULUYORUM

Net duruş dediniz de… Yalçın Bayer köşesinde, Cumhuriyet Gazetesi’nin Şişli’deki binasına iki bombanın atılması nedeniyle size geçmiş olsun demeye geldiklerinde, “ O sırada kapıdan çıkan Oral Çalışlar ve Hikmet Çetinkaya "Merak etme bize bir şey olmaz, hadi Fatma Hikmet İşmen Hanımın cenazesine gidelim" dediğinizden bahsetmişti. Gerçekten bu kadar soğukkanlı karşıladınız mı, bir de bu olayı Ergenekon’la ilintilendiriyor musunuz?

O zaman ilintilendirmiyordum tabi. Şimdi bir sürü şey ortaya çıkınca Cumhuriyet’in bombalanması, Danıştay saldırısı “Bak laikliğe saldırı oluyor” diye ortalığı karıştırmak isteyen bazı güçlerin eseri olduğu konusunda çok ciddi iddialar var. Bu iddiaların inandırıcı olduğunu düşünüyorum büyük ölçüde. Bize bir şey olmaz konusu da şu, hayatımız boyunca bombalar, ölümler, suikastlar yaşadığımız için “E ne yapalım yine bir şey oldu” şeklinde karşıladık. Fatma Hikmet İşmen de Türkiye İşçi Partisi senatörlerindendi. Sevdiğimiz bir büyüğümüzdü, onun cenazesine gidiyorduk. Gidecektik yani ne yapalım?

LAİK POZİTİVİST KÜLTÜRÜN ÇOK CİDDİ BİR PARÇASIYDIM, ARTIK DEĞİLİM

İslam’da Kadın ve Cinsellik, İslamiyet Üzerine Söyleşiler, İslamcılığın Üç Kolu, Hz. Ali - Muaviye Çatışması İslam’ın Doğuşu ve İlk Ayrılıklar” gibi eserleri İslamiyet’e kazandırdınız. Peki Özdemir İnce gibi “Laik-İslamcı savaşı yok! Sadece İslamcıların laikliğe karşı açtığı yüz yıllık bir amansız savaş var” diye düşünüyor musunuz?

Yok ben şöyle düşünüyorum. Din ve İslam bu toplum önemli bir gerçeği. Siz bunu yok sayarak, ne toplumu anlayabilirsiniz, ne bu toplumla ilgili fikir ileri sürebilirsiniz. İslamiyet’i anlamak, İslamcı toplumu anlamak, Müslümanları anlamak, dindarları anlamak çok önemli. Fakat bizde bu potitivist, laik kültür bu konuda son derece yanlış ön yargılara sahip. Bir insan dindarsa, örtünüyorsa bir anda kendisine mesafe koyuyor ve ona bir kılıf giydiriyor. Halbuki inanç, o kadar zengin, o kadar derin özelliklere sahip bir şey ki bunu tek tek bile incelediğin zaman çok önemli sonuçları çıkabilir. Ben laik kesimin İslamcılığa karşı pozitivist ön yargılarının son derece zararlı sonuçları olduğuna inanıyorum. Toplumun birbirini anlamasına zarar veriyor, toplumdaki değişimi anlamaya zarar veriyor. Bir insanın muhafazakâr ve ilerici olması onun örtünmesiyle veya dindarlığıyla ölçülebilecek bir şey değil. Bazen çok dindar bir insan da çok ilerici olabilir. Çok laik bir insan da tutucu, muhafazakâr olabilir. Bunları yeni yeni söylüyorum. Yani 8-10 senedir söylüyorum. Ben de o laik pozitivist kültürün çok ciddi bir parçasıydım. Her zaman daha dikkatli davrandım. İslam’da Kadın ve Cinsellik’i yazdığım da o kültürün bir parçası olarak yazmıştım ama dikkatli bir üslup kullandım hep. Bugün geldiğimiz noktada şunu söylüyorum: ”Din, toplum sosyal bir parçası ve biz laikliği savunanlar bu parçayı anlamazsak ve bazı kalıplarla değerlendirmeye kalkarsak Türk toplumunu anlayamayız. Onun için ben İslamcılığın yüzyıldır laiklikle savaşıyor gibi ön yargıların; Türkiye gerçeğini anlamayan, yukarıdan bakan bir bakış olduğunu düşünüyorum ve zaten o yüzden de toplumdan korkmaya başlıyorlar böyle düşünenler. Bir süre sonra, bu toplum adam olmaz, bu toplumla bir yere gidilemez gibi halktan kopan ifadeler kullanıyorlar. Bunların seçtiği adalar da bizim düşündüğümüzü düzeni değiştirecekler, o zaman ne yapalım? gidelim askeri çağıralım, gelsin bizi kurtarsın demek kaçınılmaz oluyor. Siz halka güvenmeseniz, toplumdaki potansiyeli anlamazsanız, sonunda toplum dışı yollarla bu toplumu adam etmek gibi bir düşüncenin peşinde koşmaya başlarsınız. O da sizi darbeciliğe götürür.

Demek ki, laikliği anlamak için dini yok saymak gerekmiyor…

Reşat Çalışlar kriz üzerinde yazı yazdığınızı görünce, Çince’den bir örnekle yanınıza gelmiş ve Çince’deki kriz kelimesinin karşılığı olan işaretin ‘tehlike’ ve ‘fırsat’ anlamlarını aynı anda içerdiğini söylemiş. Peki dünya ekonomi krizi bizim için fırsata dönüşür mü?

Ben ekonomiyi derinlemesine bilen biri değilim. Aşırı büyüyen bir finans sektörü var. Ve bu finans sektörü hiçbir şey yapmadan para kazanan insanların oluşturduğu büyük menajerler kitlesine dönüşmüş durumda. Zaten bu manasız bir durumdu. Bir takım adamlar o düğmeye basıyor, bu düğmeye basıyor 500 milyar kazanıyor gibi saçma sapan bir durumla yüz yüzeydi dünya. Benim anladığım kadarıyla ilk çökme orada oldu. Aşırı şişkin ve hiçbir üretime dayanmayan yapı çökmeye başladı. Belki de bu kadar büyük dengesizliklerin ve adaletsizliklerin ortadan kaldırılması ve daha büyük bir ekonomik sisteme geçilmesi için bir fırsatta olabilir. Bu ekonomik sistem son derece abuk, gerçek üstü bir sistem. Düğmelere basıp oradan oraya koşan adamlar herkesten çok para kazanıyor. Üreten insanlar kazanamıyor. Saçma bir durum bu zaten. Bence bu sektörde yani yoktan para üretme sektöründe bir krizi var ve daha makul bir yere doğru gidecek, olumlu olacak diye düşünüyorum.

Yorumlar ( 45 adet )

D E M O K R A T
13.10.2008 21:51:06


"Burada tampon bölge gibi bir şeye şu anda zaten gerek yok, olması gerekenler de yapılıyor. Yani bunlar atılıyor ortaya. Bilen de konuşuyor, bilmeyen de konuşuyor.

Bir zamanlar gündemdeydi. Ağzı olan konuşuyor, bilen konuşsun."

konuşan biliyor mu bilmiyor mu

kesin bildigimiz bir şey varsa daha 15 gun once 17 asker 5 polisimiz sehit verdik bir canlı bombada son anda yakalandı

15 yıl once değil son 15 gun içersin de

eeee şimdi soyleyin bakalım bilen kim konusan kim ol gösteren kim ya da boşverin nasıl işinize gelirse

TEBER
13.10.2008 16:42:47


Ankara’ya davet diye bir şey yoktur. Şu anda alt düzeyde yürütülen çalışmalar var dedi Başbakan.

Irak’ın üst düzeyi neymiş çok merak ettim doğrusu herhalde olsa olsa ABD’dir...
Onun için alt düzeyde çalışmalar ve görüşmeler yürütülmektedir,aslında Irak’ın alt düzeyi bizim üst düzeyimize denk gelmektedir:))))
D E M O K R A T
13.10.2008 14:04:33


"artık baykala verilecek cavabımız yok"

diyenlerin neden verilecek cevaplarının kalmadığı ortaya çıktı

dune kadar "sadece milletvekili dokunulmazlığının kalkması yetmez hepsi kalksın" diyenlere

baykalnın cevabının "hadı o zaman onada varız meclise getirin destek bizden" demesi oldugu anlaşıldı

susup buğulu gözlerle ufka bakmak daha az riskli geldi sanırım

D E M O K R A T
13.10.2008 13:58:05


gokcek akp nin tepesine mesaj atıyor

büyükşehir belediyelesine beni aday göstermezseniz pişman olursunuz
Hakan Kevseroglu
13.10.2008 01:27:57


Gorbaçov: "Batı ders vermesin" demis…

Mihail Gorbaçov, 1) "Soğuk savaşın galibi ABD, tüm dünyaya dikte ettiği kendi kurallarında başarısız oldu”. 2) “Demokrasi ve insan hakları konularında Rusya’ya daha fazla ders vermeye çalışması doğru değil" demis…
-------------------------

1. nokta cok dogru. Gorbacov bu gozleminde cok hakli. G. Bush Amerika ve Dunya tarihinde kotu anilacak bir baskan…

2. noktayla hemfikir degilim. Rusya’nin demokrasi ve insan haklari konularinda derse ihtiyaci var. Ancak ders verecek olan ABD degildir, orasi kesin. ABD, dunyanin en zengin ailesinin simarik bir cocugu, sinifta kalmis bir ogrencisi seviyesine dusmustur.
Tüm yorumları oku. (45 adet)



Diğer Söyleşi Haberleri
Benden Deniz Gezmiş cesareti bekleme kardeşim"Benden Deniz Gezmiş cesareti bekleme kardeşim"
Senelerdir "Bam Teli"mize dokunan Tayfun Talipoğlu, HaberX okurları için Hülya Okur’un sorularını yanıtladı: " Devlete hizmet ediyorsun sağcı oluyorsun, sermayeye hizmet ediyorsun solcu!.. Haber yazmayı Şamil’den öğrendim... Ferit Şahenk, Türkiye’de ileride yönetimde yer alması gereken bir adam... Obama, Recep Tayyip Erdoğan, Ahmedi Nejat, Sarkozy, çok farklı görünmesine rağmen halk gibi ve doğal davranan adamlardır. Ruhun komünist değilse, işte şimdiki Türkiye olursun. Hükümet sağcıysa sendika pasifleşiyor, solcuysa şahinleşiyor.."
“Baykal’ın bütün riyakârlığı ortaya çıkmıştır”“Baykal’ın bütün riyakârlığı ortaya çıkmıştır”
Hülya Okur, HaberX okurları için sordu, Engin Noyan cevapladı... İşte o röportajdan satır başladı: "Baykal’ın bütün riyakarlığı ortaya çıkmıştır... Fatih Altaylı denilen zat, vasatın altında bir zat. Zekasıyla, bilgisiyle, görgüsüyle... Kuran’a açık itiraz edecek biri var mı, ben daha görmedim öyle bir adam... Cengiz Semercioğlu, cahil bir çocuk, söylediği şeyin temelinde hata var... Cumhuriyet gazetesinde yazmayı çok istiyorum... En çok ihtiyaç duyduğumuz şey, Müslümanlar arası diyalogdur..."
Eğitimciler’den Erdoğan’a bayram mektubuEğitimciler’den Erdoğan’a bayram mektubu
Bağımsız Eğitimciler Sendikası Genel Başkanı Gürkan Avcı, şef, uzman ve şube müdürlerinin ek ödemelerden yararlanamamalarına ilişkin sorunu, Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’a "bayram mektubu" göndererek iletti. Avcı, mektubunda; Başbakan Erdoğan’dan sorunun Maliye Bakanı ile Milli Eğitim Bakanı tarafından çözülmesi gerektiği talebini iletti.
AK Parti’nin alternatifi yok"AK Parti’nin alternatifi yok"
Akşam’dan geçen hafta ayrılan Halit Kakınç, HaberX okurları için Hülya Okur’a konuştu: "Baykal, ümit ediyorum ki bu hatayı gördü... Gülen’in yaptığı hizmettir... Sultan Galiyef her şey olabilir ama ırkçı olmadığı kesin... MHP’nin de alevi açılımını önemsiyorum... Ergenekoncular o kadar kuvvetli olsalardı, o darbeyi biz çoktan görürdük... Akşam’dan ayrılmamda para birinci faktör değil... AK Parti’nin alternatifi yok... ABD, Kuzey Irak’ta ikinci İsrail’i yaratıyor..."
İlhan Kesici’den Başbakan’a çığ uyarısı...İlhan Kesici’den Başbakan’a çığ uyarısı...
CHP İstanbul Milletvekili İlhan Kesici, Hülya Okur’a HaberX okurları için verdiği röportajda, mali krizin hiç de Türkiye’yi teğet geçmeyeceğini belirterek, Başbakan Erdoğan’a "çığ geliyor" uyarısı yaptı. Kesici, "2003 ve 2007 seçimlerini AKP’nin kazanmasının ana çatısı, ekonomi dolayısıyladır. Bundan sonra kaybedecektir. Kaybetmesinin de ana sebebi,  ekonomi olacaktır." derken, "Hükümet belediye seçimlerinin ertesine kadar dayanacak ve IMF ile anlaşma yapmayacak." öngörüsünde bulundu.
Ayşe Böhürler : Modern olmak için illa başı açık olmak gerekmiyorAyşe Böhürler : "Modern olmak için illa başı açık olmak gerekmiyor"
Hülya Okur, HaberX okurları için sordu,  AK Parti MKYK üyesi gazeteci Ayşe Böhürler yanıtladı: Müslümanlık her ülkeye göre değişiyor... Kadın haklarını, eşitliği savunmak feminist olmak anlamına gelmiyor... Ahlaksız din olmaz... Deniz feneri daha iyi yönetilmeliydi, şeffaf olmalıydı, mutlaka bulunulan ülkelerin kurallarına uyulmalıydı... Biz parti kurarken, iktidara geleceğimizden emin değildik... AK Parti’nin dini bir ideolojisi yok, dini bir simgesi yok... Beni kimse dindar ol diye zorlamadı... Başı açık olmayan, Müslüman olmaz diye bir kural yok... Modern olmak için illa içki içmek, başı açık olmak gerekmiyor...
Babahan: Erdoğan-Doğan tartışması kayıkçı kavgası değilBabahan: "Erdoğan-Doğan tartışması kayıkçı kavgası değil"
Hülya Okur, HaberX okurları için sordu Sabah Genel Yayın Yönetmeni Ergun Babahan yanıtladı... İşte o röportajdan satır başları: Laiklik bir devlet dini mi?.. Bir Çiller döneminde, bir de banka döneminde iktidar yanlısı olduk... Hıncal Uluç, cumhuriyetçi, ben demokrat’ım... Yazı yazmak, aslında meydan okumak... Başbakanın medya patronuna yönelik eleştirisi kayıkçı kavgasının ötesinde anlam taşır... Aziz Yıldırım’ın tarzı Tayyip Erdoğan’a benziyor... AKP, şanslı bir dönemde iktidar oldu... Hala dağa çıkan varsa, dağdakiler geri dönmemişse, Türkiye’de düzeltilmesi gereken yanlışlar var demektir...
Çalışlar: Kürt sorununda devlet şiddetin bir parçasıÇalışlar: Kürt sorununda devlet şiddetin bir parçası
Terörün iki şiddet arasında sıkışıp kalanlardan oluştuğuna dikkat çeken Gazeteci-yazar Oral Çalışlar’a göre, "Hem devletten gelen hem Kürt ayaklanmalarından gelen iki şiddet birbirini kışkırtmış. İki şiddet birbirini kışkırttıkça insanlar bu iki şiddet arasında çaresiz kaldılar. Bir kısmı o şiddete, bir kısmı bu şiddete sığındı. Bunun ikisine sığınmayanlar yok edildi. Böyle bir acı tarihsel tecrübe Kürt meselesi." Hülya Okur, Çalışlar’la solculuk, hapis hayatı, gazetecilik, terörizm, öteki olmak, asker-siyaset ilişkisi, İslami hareket, Doğu Perinçek, oğlu Reşat ve arkadaşı Deniz Gezmiş üzerine söyleşi yaptı...
ÜNAL TANIK’TAN HODRİ MEYDANÜNAL TANIK’TAN HODRİ MEYDAN
Kirletilmeye müsait bir alan olan internetin temiz kalması için dayanışmada bulunulması gerektiğini vurgulayan Haber7 Genel Yayın Yönetmeni Ünal Tanık, sektörde gerek okuyucu, gerek de reklamveren açısından ciddi manipülasyonlar yapıldığını söylüyor. Arkadaşımız Hülya Okur’a röportaj veren Tanık, reklamverenlerin önlerine koyulan raporlara itibar etmemesini isterken, bir de çağrıda bulunuyor: "İnternette ölçüm yapan Alexa bir takım sanal manipülasyonlara açık. Yiğit olan site Google Analytics raporlarını açıklar..." Öte yandan, Başbakan Erdoğan’ın vefa duygusu kendine zarar verebilecek bir boyutta olduğunu belirten Tanık’a göre AK Parti iktidardan düşünce iki pişmanlık duyacak: Doğan Grubu’na ait Petrol Ofisi’ndeki vergi kaçakçılığının üzerini örtmesi ve belediyelerdeki yolsuzluklar…
Muhalif olmak, düşman olmak değildir"Muhalif" olmak, "düşman" olmak değildir
Can Ataklı’nın HaberX’e özel  söyleşisinden kesitler: "Türkiye’nin bir derin devleti var”Bu derin devletin adı, ergenekon. Ama bugün içeri alınanlar o ergenekon değil" " Ben AKP zihniyetine muhalefet eden bir adamım, düşman bir adam değilim.", "Bu ülke Müslüman bir ülke. Herkes dilediği gibi inançlarını yaşar ve bana göre çok küçük bir dönem hariç herkes bunu yaşamıştır.", "28 Şubat döneminde Tansu Çiller’e daha yakın yazılar yazdım, Refah partisiyle hükümet kuracağını öğrendiğimde çok öfkelendim.", "Atatürk ne kadar dindardı ya da değildi o beni hiç ilgilendirmiyor."
Gerçek Ergenekon olduğu gibi duruyor"Gerçek Ergenekon olduğu gibi duruyor"
Can Ataklı, HaberX’e gençlik yıllarından muhalif kimliğine, 12 Eylül’den 28 Şubat’a, Derin devletten Ergenokon’a kadar çarpıcı açıklamalarda bulundu: Türkiye’nin bir derin devleti var ”Bu derin devletin adı, Ergenekon. Ama bugün içeri alınanlar o ergenekon değil. Gerçek Ergenekon olduğu gibi duruyor ve bunun içinde hükümet de var... Uzan ile çalıştığım süre içinde asla iş takibi yapmadım, çünkü gerek yoktu... Hülya Okur’un Can Ataklı söyleşisinin ilk bölümü detayda:
Bazı Öne Çıkan Haberler