Posta Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Rıfat Ababay Hülya Okur’un sorularını HaberX okurları için cevapladı: 1996’nın Ağustos ayında Posta gazetesine genel yayın müdürü oldum. 112,929 tane tirajı vardı... AKP devlet bitsin istiyor... Eylül gibi bizim de bir internet sitemiz olacak... Türkiye’de son gazete markası olmak, gazete satmak Posta’ya nasip oldu. Bizden sonra Vatan geldi. Bence hiçbir şey olamadı... Zaman bir cemaat gazetesidir. Başka bir kavramdır. Posta veya Hürriyet’le mukayese edilemez...
“BIYIK BIRAKMAK FITRATI (YARATILIŞI) KORUMAK OLDUĞU İÇİN FAZİLETLİDİR.”GİBİ BİR HADİS-İ ŞERİF ANIMSIYORUM. BU YÜZDEN MİDİR NEDİR AMA SÖYLEŞİMİZİN KAHRAMANI BANA YARATILDIĞI AN KADAR EŞRAR’IN EL SÜRMEDİĞİ BİRİ GİBİ GÖZÜKTÜ. BİR GAZETE YÖNETİCİSİYDİ AMA CEKETİ, TARLASINDAKİ KORKULUĞUN BİLE ÜZERİNE UYMUYORDU. YANİ O KADAR NATUREL, O KADAR SADE, O KADAR ÇOCUKLUĞUNU ÇOCUĞUNUN BİLE UNUTTURAMADIĞI BİRİYDİ Kİ; BAĞIRGAN BİR DEVEDEN, KESKİN BİR KILIÇTAN, BELAYA TUTULMUŞ MECNUNDAN ÇOOOK UZAKLARDA BİR YERDEN ‘RIFAT ABABAY’ DİYARINA GİTMEK İÇİN ‘POSTA’LANMIŞ BİR GÜVERCİN GİBİYDİM. “
HÜLYA OKUR- Büyük büyük dedeniz 2. Abdülhamid`in şeyhülislamı Ahmet Esad Efendi, büyük dedeniz gazi paşa İsmail Ababay ve dedeniz askeri hakim Rıfat Ababay’ın torunusunuz. Doktor bir baba ve Balıkesir eşrafından bir annenin 1957 doğumlu oğlusunuz. Böyle bir soyağacın üzerinden düşmeden kalmayı nasıl başardınız?
“ANADOLU KÜLTÜRÜNÜ DE MODERN KÜLTÜRÜ DE TANIDIM.”
RIFAT ABABAY- Gördüğün gibi iki farklı kültür var orada. Bir tarafında babamın Osmanlı ailesi yani köklü bir aile ve devlet kademelerinde görev yapmışlar, Şehülislam, babamın annesinin dedesi. Babamın annesinin babası da Vahdettin’in adalet bakanı ve Danıştay başkanı. Diğer saydığın Gazi paşa İsmail Ababay ise Rus savaşı denilen Karadağ savaşında ciğerine Rus kurşunu saplanmış, tuğgeneralliğe kadar yükselmiş ve kurşunun ciğerinde apse yapması nedeniyle 1940’larda ölmüş. Onun oğlu ve benim adını taşıdığım dedem, askeri hakim. Babam doktor. Bu saydığım insanlar üniversite mezunu. Benden itibaren beş nesil geriye gittiğin zaman hepsinin tahsili var. Fakat diğer tarafta ise köklü bir Anadolu ailesi, taşralık var. Dedem bir demir tüccarı. Çok zengin olmuş Anadolu’da. Cumalılar diye Balıkesirliler tarafından bilinen bir aile. Ama annemin ailesinde tek üniversite mezunu insan var o da dayım. Ama dedim, ticaret odası, sanayi odası başkanı, çok koyu bir Halk Partili. Devamlı Balıkesir il teşkilatı içinde görev yapmış insanlar. Ama iki farklı kültür. Benim çocukluğum Balıkesir’de geçti. 1974’te İstanbul’a geldik. Her iki kültürden de nasibimizi aldık. Tahsil hayatıma da ilkokulu Balıkesir’de okuyarak başladım. Orada okuyunca, oradaki halkı, çevreyi, kültürü tanıdım. Sonra İstanbul’a Saint Joseph’e geldim. Burada da yeni bir kültür tanıdım.. Her iki kültürü de tanıdığım için her ikisine de aşinayım.
HÜLYA OKUR- Balıkesir dedik de…Orada 1869 ile 1938 arasında yaşayan pehlivan kurtdereli Mehmet’e rivayete göre; Atatürk bir güreş sonrasında kendi imzasıyla 1000 liralık bir çek yazar, bankaya gittiğinde çeki kendisinden aldıklarını görünce,”Parayı istemiyorum, onda Atamın imzası var bana çeki geri verin” der. Hayatta deyiş tokuşunuzun olmayacağı yani yerine bir şey koyamayacağınız şeyler neler?
“HASTALIKLI DÜZEYDE TUTKULARIM YOK”
RIFAT ABABAY- Hiç düşünmedim. her şeyin yerine bir şey konabiliyor. Babam benim için çok önemliydi ama maalesef öldü. Yerine kimseyi koymadık tabi. İnsan yinede hayatını böyle de idame ettirebiliyor. Bir anda sorunca….Sevdiklerim var mıdır? O başka bir şey ama bu kadar yerine koyamayacağım bir şey yok galiba. Bu kadar hastalıklı düzeyde tutkularım yok. Bu kadar derin tutkuları da abartılı buluyorum.
HÜLYA OKUR- Rauf Tamer, “Bu şehirden, bir iki istisna dışında iyi şarkıcı çıkmıyor, İyi futbolcu hiç çıkmıyor. Hepsi Anadolu’dan.Gazete yöneticilerine bakın. Üst düzeyde hemen hemen İstanbullu yok. İşte, tiraj şampiyonumuz Rıfat Ababay, Balıkesirli.” şeklinde bir tespite yer vermiş köşesinde. Anadolu’nun bileğinize verdiği kuvvet nedir?
RIFAT ABABAY- Balıkesir’in özellikle bana verdiği bir kuvvet yok. Asla öyle bir şey söz konusu değil.
HÜLYA OKUR- Taşı sıksam suyunu çıkarırım diyeceğiniz biri değilsiniz yani…
RIFAT ABABAY- Yok öyle bir şeyim. Benim tek avantajım, Balıkesir’de taşra kültürünü tanıdım. Anadolu’yu tanıdım. Çünkü orda doğdum, 17 yaşına kadar orada yaşadım. Balıkesir’in bana kattığı şey…
“BALIKESİR’İN BANA VERDİĞİ ŞEY, ANADOLU İNSANINI TANIMAK”
HÜLYA OKUR- Balıkesir’de size”zengin piç”, İstanbul’da ise”taşralı”derlermiş doğru mu?…
RIFAT ABABAY- Evet öyle derlerdi. Balıkesir’in verdiği şey, Anadolu insanını tanımak. Bu ülkenin iki tane yüzü var. Büyükşehir ve Taşrası. Ben Büyükşehir’i de çok iyi tanıyorum, taşrayı da. Ben lümpen kültürünü de, kahvehane kültürünü de biliyorum, sokakta konuşulan dili de biliyorum, oradaki insanların neye güldüklerini, neye gülmediklerini, neye kızdıklarını da biliyorum. Orada en büyük olayın cenaze olduğunu, en büyük eğlencenin sünnet düğünü, düğün, askere çocuk yollamak olduğunu biliyorum. İnsanların neye acıdıklarını, neye üzüldüklerini biliyorum ama burayı da biliyorum. Bana Balıkesir’in kattığı şey odur ve bu da az bir şey değildir. Başarım da büyük payı vardır, bu kültürün.
HÜLYA OKUR- İlk olarak 11 yaşında Balıkesir’deki Ateş Gazetesi’nin matbaasında çalıştınız. Haftasonu Gazetesi’nde Çetin Emeç’ten`Sen bu işe uygun değilsin`sözünü işittir işitmez, rakip gazete Şey’e girdiniz. 1991`de Gelişim Yayınları’nda çalışıp, ilk sosyete dergisi VIP’i daha sonra FAME ve Klips’i çıkarttınız. 23 Ocak 1995`te de Mehmet Yılmaz’la Posta için çıktığınız yolda, Mehmet Yılmaz’ın Radikal’i çıkarmak için Posta’yı bırakması üzerine genel yayın müdürü oldunuz.
“BABAM MAGAZİN MERAKIM İÇİN:”BU MU SENİN KARNINI DOYURACAK, ARTİSTLERİN ADINI EZBERLEYİNCE NE OLACAK?”DERDİ
RIFAT ABABAY- Ben tesadüfen gazeteci olmadım. Bilerek ve isteyerek gazeteci oldum. Balıkesir’de yerel gazeteler vardı. Cahit Albayrak, çok önemli bir adamdır Balıkesir için. Onun gazetesi Ateş çok büyük bir gazete yazıhanesiydi. Alt katında kendisinin bir çalışma masası, etrafında kendisinin siyah-beyaz resimleri…Bir tane siyah-beyaz gazete basan Hayderberg maşalı makinesi vardı. Ben onun matbaasına gider gelirdim, çalışmadım hiç. Daha sonra Expres gazetesinin matbaasına gider gelirdim. İlk sevdam, Cahit Albayrak’ın Ateş gazetesini görerek olmuştu. Bir bacağı rahatsız olan Cahit bey, çok renkli bir adamdı, özgüveni vardı kendisine, hep fotoğraf makinesi boynunda gezerdi, şiir yazardı, bütün yazılarını kendi yazardı…Öğrenmeden vefat etti, onun nedeniyle bu işe merak saldığımı. Babam, Balıkesir spor yöneticisiydi, babam maç izlerken yan profilden siyah-beyaz bir resmini çekmiş, babama vermiş ve şu yazıyordu altında:”Ateş objektifi karşısında gerilmiş bir yay” Hala saklıyorum o babamın resmini. Daha sonra İstanbul’a geldim. O zamanlar gazete yazarlarına gitmek diye bir şey yok. Müthiş bir gazete okuyucusuydum. Zaman döndü, devran döndü kız kardeşim Dürün, Milliyet’in bilgi yarışmasını kazandı. Ve İstanbul’a büyük yarışmaya geldik. Bizi Milliyet gazetesi davet etti. Abdi İpekçi genel yayın müdürüydü gazetenin. Kız kardeşimi, babamı, annemi ve beni bir otelde ağırladılar. 18 çocukla birlikte Milliyet gazetesine gittik. Kiraz mevsimiydi. Milliyetin eski binasında en üst katındaki yemekhane, üstünde milliyet yazan tabaklar….Ve orada Abdi İpekçi’yi yemek salonunda gördüm. Abdi beye gazeteciliği çok sevdiğimi anlattım. Abdi İpekçi de beni, Reha Erus(Hürriyet gazetesinin İtalya temsilcisi)ile tanıştırdı ve ona gazetede beni dolaştırmasını söyledi. Reha Erus bana bütün katları gezdirdi. Daha da arttı gazetecilik isteğim. Okul yıllarımda da okul gazeteleri yaptım. Liseyi bitirince hafta sonu dergisinde muhabirlik yapan Kubilay Çelik’e 1978 Ağustosunda,”Bende gazetecilik yapmak istiyorum”dedim. Magazine girmek istiyordum. Magazini severdim. Ben Saint Joseph’te okurken Çetin Emeç’in hafta sonu dergisini her hafta alır, okurdum. Çok çalışkan bir talebe değildim, derslerim kötüydü. Babam girerdi odaya derdi ki:”Ya dersine çalışsana be adam!Bu mu senin karnını doyuracak, ne olacak şimdi bu artistlerin adlarını ezberleyeceksin de, işine bak sen!” Babam hayattaydı ve gördü onu. Bu karnımı doyuruyor, demek ki doğru bir yol seçmişim. Erkut Reyhan Can hürriyet gazetesinden ayrılmıştı. Şey’deydi. Beni Kubilay ona götürdü. 16 Ağustos’ta ilk işe gittiğim insan da, Posta’da Kırık kalplerin Oya ablası, Neco’nun eski eşi büyük kızı Zeynep’i doğurmuştu. İlk onun resmini çekmeye yolladılar, Dağver Hastanesine. O yıllarda Cem Yılmaz gibi Celal Şahin isminde akordiyonla şakalar yapan biri vardı. Bende onu çok severdim. Fırsat bu fırsat diye Celal Şahin’e gittim. Büyük hayal kırıklığı oldu. Celal Şahin, inanılmaz soğuk bir adam, özel hayatında hiç gülmeyen, şakalar yapmayan, sahnedeki adamla alakası olmayan bir adam ona gittim. Bir de Enis Fosforoğlu’nu çok severdim. Levent Kırca’yla program yapardı. Ona a gittim. Onunla çok güzel resimler çektim. Şovmendi. Oya da şimdi benim genel yayın müdürü olduğum gazetede Kırık Kalpler diye okuyucu mektubu cevaplandırıyor. Kadere bak.

1978’den, 1986’ya kadar Şey gazetesinde cemiyet, sosyete muhabiri olarak çalıştım. her şeye yollarlardı. Mesela Papa gelmişti. Onun ziyaretlerine de ben gittim. Başbakan gelirdi, İstanbul’a takibini ben yapardım. Her işe gittim. Maç koyarlardı, maçı da çekmeye giderdim. Sosyete düğününe de giderdim. 86 askerden dönüş ve bu arada üniversiteyi de(Uludağ Üniversitesi Turizm İşletmesi) bitirdim. Erkut ağabey, Türkiye’de olmayan bir şey yapalım dedi ve Türkiye’de o güne kadar dergiler saman kağıda basılırdı, resimleri kaymış, üç beş kafalı resimler üst üste, gökyüzünün mor, denizin kahverengi basıldığı korkunç şeyler. Bizim dergi pırıl pırıl kuşe kağıda basılmış, karton kapak, ansiklopedi gibi bir dergi….Yoktu böyle bir şey. VIP’yi yaptık. Tansu hanımın tabiriyle Creme de la creme’in parlak yüzünü gösteren bir yayındı. Öyle bilirdik ki: Sanki onlar hiç uyumazlar, tuvalete gitmezler…Böyle bir tablo içinde pırıl pırıl tuvaletli kadınları ve aileleri hep yücelten, şöyle seçkinler diye öven bir mecmua. 1991 senesinde dışarı açılmak istiyorken, Asil Nadir gelişim yayınlarının patronuyken beni çağırdılar. Erkut ağabey de olumlu karşıladı. Orada genel yayın yönetmenliği yaptım. Fame gibi. Mesleğimdeki dönüm noktam, ismimin duyulması ve hem madden, hem manen yer yapmam Klips dergisiyle oldu. Türkiye’nin ilk sosyete magazin dergisini yaptım. Fakat bu dergi, o eski yaptığım derginin yüzde yüz tersiydi. Yani şöyle: Bu insanların da derdi var, bunlar da komik duruma düşerler, onlarda üzülür, ağlarve gülerler, onlarda sizden birisi gibi bir dergi yaptım. Bunu sosyete de okudu, halk da okudu, yoksa 75 bin tane basılmaz başka türlü. Bunu iddia ediyorum. Benden sonra kimse öyle bir dergi yapmadı Türkiye’de. Ben onu yaptım 93 senesinde bıraktım, battı dergi benim arkamdan. Üçüncü sınıf insanlara düştü, dansöz resmi koymaya başladılar ve dergi kısa zaman içinde battı. Ondan sonra Hürriyet’ten ayrıldık, hep birlikte Sabah’a gittik. Sabahta Dinç Bilgin ve Zafer Mutlu ile tatsızlıklar yaşadık. Çünkü 80 kişilik kalabalık bir ekiptik. Aydın Doğan yoktu o zaman. Meslek hayatımın en tatsız dönemidir, Sabah gazetesi. Ondan sonra Posta’ya geldik. Ben 1996’nın Ağustos ayında Posta gazetesine genel yayın müdürü oldum. 112,929 tane tirajı vardı, bunalımdan çıkmıştı…
HÜLYA OKUR- Merdivenleri hızla çıkarken atladığınız bir basamak da kalmadığına inanıyorum ben…
RIFAT ABABAY- Pek de hızlı tırmandığımı söyleyemem. Yavaş yavaş yol aldım.
HÜLYA OKUR- Eşiniz Süheyla hanımla sahip olduğunuz Kızınız Serra ve Oğlunuz Sinan bıyıklarınızın iki ayrı yöne bakan ucu mu? Onları koruduğunuz gibi mi koruyorsunuz bıyıklarınızı?
“AİLEM BIYIKLARIMDAN DAHA ÖNEMLİ”
RIFAT ABABAY- Aileye çok bağlıyımdır. Babamdan gelen bir gelenektir bizde. Herkes ne görürse babasından annesinden ne görürse onu yapar. Aile değerleri bizde çok önemlidir. Sinan ve Serra ile alışılagelmiş baba ve annenin dışında daha çok emek vererek, çok uğraştığımız bir gerçek. Bıyıklarımdan daha önemli yani…..
HÜLYA OKUR- Postayı ucuz gazete ucuz içerik geleneğinden kurtarıp, fiyatı ucuz, içeriği pahalı bir gazeteye dönüştürdünüz. İçeriği vitamin ve mineral yönünden zengin bir meyveyi ucuza satmaktaki amaç, bir zararı ortadan kaldırmak, iki herkesin faydalanmasını sağlamak. Sizin için muteber olan hangisiydi?
“BANA KALSA POSTA DAHA PAHALI BİR FİYATA DA SATILABİLİR”
RIFAT ABABAY- Posta öyle bir fikirle çıktı. Posta var oluncaya kadar fiyatı ucuz olan gazetenin içerikleri de ucuzdu. 1991-94 için söylüyorum. Ucuz içerik diye kastettiğim Tan gazetesi, Okey gazetesi gibi ucuz fiyata çıplak kadın fotoğrafı satan yayınlardı bunlar…Hayali haber üretirlerdi, her şey yalandı, içerik de ucuzdu. Posta ucuz fiyatla çıktı ama içeriği ucuz değildi. Bugün zaten Posta, fiyatı ucuz bir gazete değil. Sabah gazetesi kaç paraya satılıyorsa, Posta gazetesi de o kadar liraya satılıyor. Ucuzluk faktörü kalktı. Ben çok ucuz gazete satmanın çok doğru bir şey olduğuna inanmıyorum. Çünkü Türk insanı ucuz mal sevmez. Ucuzdur, vardır bir hikmeti diye düşünürler. O nedenle çok ucuz değil. Bana kalsa Posta daha pahalı bir fiyata da satılabilir. Ama maalesef Türkiye’de gazete fiyatları çok ucuz olduğu için postada bu piyasaya uyuyor. Türkiye’de gazeteler komik düzeyde ucuz. Bir umumi tuvaletten, bir çikletten bile ucuz.
HÜLYA OKUR- 27 Ekim 2006 tarihli andıçta, Posta gazetesinde Mehmet Ali Birand’ın, Rauf Tamer, Güler Kazmacı, Yazgülü Aldoğan ve Hakan Çelik’in TSK yanlısı tutum sergilemesinden ötürü akreditasyonunun devamının uygun olacağı bildirilmişti. Asker, din ve laiklik üçgeninde hangi köşeye yakınsınız?
“ASKERE YAKINIM, AKP’YE YAKINIM, TÜRBANA YAKINIM, TÜRBANA UZAĞIM GİBİ BİR ŞEY YOK.”
RIFAT ABABAY- Ben liberal bir adamım. Hiçbir köşeye yakın değilim. Zaten Posta’nın başarısı da hiçbir köşeye yakın olmamızdan geliyor. Biz ne kimseye angajeyiz, ne kimsenin düşmanıyız, ne kimseyle alıp veremediğimiz var…Bizim asla kişilerle problemimiz yoktur. Biz olayları göz önüne koyarız. Öyle doğrudan bir insanı hedef alıp, taşlamak yada onu yüceltmek gibi şeylerimiz yok. O günkü gerçek neyse yani kızlar ilköğretim okuluna türbanla gidiyorsa koyarız. Gitmemeleri gerekir. Gitmiyorlarsa da koymayız. Yani Türkiye’deki tablo neyse gerçek neyse, biz soyutlarla değil, somutlarla meşgulüz. Askere yakınım, AKP’ye yakınım, türbana yakınım, türbana uzağım gibi bir şey yok. Biz, liberal, herkesin düşüncesine saygı duyan, demokratik Türkiye’yi savunan adam gibi bir gazeteyiz. Hiç kimsenin yandaşı, adamı yada düşmanı değiliz.
HÜLYA OKUR- Gazeteci Hıdır Geviş bir röportajında sizden "Ben en iyisini bilirim." gibi bir takıntınız olmadığı şeklinde bahsetmiş. Posta için de “Sol ya da liberal-özgürlükçü gazeteler muhalif politik kişiliklerinin üzerine sıcak karakterler oturttuğu zaman da başarı geliyor”demiş. Ve taraf gazetesinin de bunu başardığına değinmiş. Sizce Posta’nın izinden giderken taraf olabilirler mi?
RIFAT ABABAY- Hıdır bey o kadar karışık bir cümle kurmuş. Halkın anlamayacağı bir tanım üzerine ne desem ki?
HÜLYA OKUR- Sizin sıcaklığınızı, şirinliliği gazeteye yansıtmanızdan bahsediyor olabilir.
“BEN NEYSEM ONA BENZEYEN BİR GAZETE YAPIYORUM”
RIFAT ABABAY- Her genel yayın müdürünün gazete üzerinde imzası vardır. Bu kaçınılmaz bir şeydir. Fakat cicilik, bicilik yapmanın peşinde değilim. Bir sıcaklık da oturtma peşinde değilim. Ben neysem ona benzeyen bir gazete yapıyorum. Ben taşra kültürüyle İstanbul kültürünü, geleneksel Türk kültürü ile modern kültürü birbirine karıştırıp bir gazete yapıyorum. Anlaşılır, rahat okunur, liberal bir gazete, bir tarafın bayraktarı olmayan bir gazete. O nedenle satıyor bu gazete. Çok büyük sosyolojik nedenler aramayı çok anlamlı bulmuyorum. Ben Türkiye’nin gerçeğiyle bir gazete yapıyorum. Her sabah iki gazeteyi A’sından, Z’sine okurum: Posta ve Hürriyet. Birkaç hata gördüm, bir tanesi Hakan Çelik’in köşesinde. Söyleyeceğim kendilerini bunu düzelteceğiz, yarın yapmayacağız. Ama baktığım zamanda keşke bugün “Tüsiad’ı birinci sayfaya koysaydım” diyorum. Bu kadar net, elle tutulur, somut düşünerek bu işleri yapıyorum. Bu kadar sosyolojik derinliklere girmek gibi bir kaygım yok. Belki de başarısı bu sadeliğinden. Hacıbekir’in akide şekeri gibi, şeker, su, o kadar yıllık lezzet.
HÜLYA OKUR- Gözden kaçan hatalar en ok da okuyucuya takılıyor….Bir okur, gazetede ismi Abdulsamet olarak yazılmış bir çocuğun isminin gerçek yazılış şeklinin, Abdussamet’tir olduğunu vurguluyor ve aynı çocuğun kardeşinin adının ise Abdurrahman olarak doğru yazıldığına dikkat çekiyor. Ve bu durumu yazı işlerinin aceleciliğe bağlıyor. Gazetenin enerjisi işlerin ayaklara dolaşmasına neden oluyor mu?
“OKUYUCUNUN BİR TANESİ POSTA GAZETESİNİ ALMIŞ, HATALI BÖLÜMLERİ KESİP BÖYLE BİR DOSYA OLUŞTURMUŞ”
RIFAT ABABAY- Okuyucular Posta ile çok alakalı. Bak sana bir şey göstereyim: Okuyucunun bir tanesi Posta gazetesini almış, hatalı bölümleri kesip böyle bir dosya oluşturmuş. Bir tanesi; Günün fotoğrafı diye bir şey koymuşuz, “Topun ucunda mışıl mışıl.”Çanakkale’de, Anafartalar zaferinin 89’ncu yıl dönümünün kutlanmasına 5000 kişi katıldı. Çanakkale savaşlarında kullanılan tarihi bir topun namlusu, çocuk beşiği asmak için kullanıldı” diyor haber ama bak o okur ne diyor:”Beşik değil, salıncak o” doğru söylüyor. Bak mesela arkadaşımızın biri yazmış, Antalya’nın denize uzak kovanlık köyünde, vatandaşlar için havuz yaptırdık, köylünün akın ettiği havuzdan sondajla çıkarılan suyun soğukluğu eksi 15 derece” diye yazmışız. Eksi 15 su mu olur diyor adam? İnsan mı girer eksi 15 suya? Arkadaş dalmış 15 derece diyeceğine alamamış hızını eksi eklemiş önüne. Mesela;” Moskova hatırası diye Abdullah Gül’ün bir resmi çekilmiş. Abdullah Gül, resmi toplantılarda arada kalan zamanında ünlü kremlin meydanını gezdi. Kremlin sarayının önünde hatıra fotoğraf çektirmeyi ihmal etmedi!”diye yazıyor. Okuyucu yazmış:”Orası Saint Basil Katedrali’dir. Görüyor musun okuyucuyu?
HÜLYA OKUR- En büyük denetçilerinizin halk olduğu ve eleştirileri de büyük bir özgüvenle karşıladığınız görülüyor.
RIFAT ABABAY- Evet bir yerde de kuru yük gemisi ile ilgili bir haber yapılmış, okuyucu, kuru fasulye mi bu? diyor.
HÜLYA OKUR- Evet mesela haberin birinde insanı ürün yerinde kullandığınız da eleştirilmiş.
“BİZİM OKUYUCUYLA O KADAR İYİ KONTAĞIMIZ VAR Kİ.”
RIFAT ABABAY- Bizim okuyucuyla o kadar iyi kontağımız var ki. Galatasaray Üniversitesinde Profesör Artun Ünsal. Yemek yazıları yazar. Asırlardan beri benim aile dostum. O yemek kitapları yapar. Onları yaparken de Anadolu’yu gezer. Hiç İstanbul’a dönmeden adım adım bütün Anadolu’yu, peynir yapılan yerleri gezer. O sırada bir köy kahvesine gitmiş. İnsanlar o sırada bir gazete okuyorlarmış. Bir adam okuyor gazeteyi, diğer dört beş kişi de dinliyorlar. Haber bittikten sonra adamlar demişler ki okuyan kişiye:”Biz bundan hiçbir şey anlamadık” Demin o Hıdır’ın yazısından hiçbir şey anlamadığım gibi. Onun üzerine Artun ağabey anlatmaya başlamış bunlara: AB dedikleri Avrupa Birliği, AB dedikleri Amerika, Paris dedikleri Fransa’nın başkenti. Herifler ondan sonra anlamışlar. Posta gazetesinde hiçbir zaman böyle sorun olmaz.
HÜLYA OKUR- “Posta `da ABD , TBMM yazmaz. Amerika Birleşik Devletleri , Türkiye Büyük Millet Meclisi yazar. Bush ya da Paris yazmaz. Amerika Birleşik Devletleri Başkanı Bush, Fransa’nın başkenti Paris yazar”diyorsunuz. Bu da eğitim seviyesi düşük bir kitleye hitap ettiğiniz anlamına mı gelir yoksa yapılması gereken bu mudur?
BEN DİYORUM Kİ;” ANNENİZİN ANLAMADIĞI, BABANIZIN OKUYUP, BU NE DİYECEĞİ GAZETEYİ, KARDEŞİNİZİN OKUDUĞU ZAMAN SORACAĞI GAZETEYİ YAPMAYIN ARKADAŞLAR.”
RIFAT ABABAY- Yapılması gerekendir. Neden bilmece çözdüreyim insanlara. Bizim bilmece ekimiz var, onu oturup çözsünler. Ben diyorum ki, annenizin anlamadığı, babanızın okuyup, bu ne diyeceği gazeteyi, kardeşinizin okuduğu zaman soracağı gazeteyi yapmayın arkadaşlar. Bak mesela balıklı bir haberde, misinanın açılımı yapılıyor ve arkadaş parantez açmış,’ olta ipi ‘demiş. Sen bilirsin ama bilmeyen çıkar. Hem haberi alacak hem de bu arada misinanın olta ipi olduğunu öğrenecek.
HÜLYA OKUR- Posta Gazetesi 18 Şubat 2006 tarihinde yayınlanan, ’’Hanımefendi Sıktı Ama’’ başlıklı yazısı yüzünden, Kemal Unakıtan’ın eşi Aysen Unakıtan’a ’’hakaret ederek kişilik haklarına saldırıda bulunduğu’’ gerekçesiyle, 3 bin YTL manevi tazminat ödemeye mahkum olmuştu. Habercilik, düşüncenin meraklı ve yaramaz çocuğu olmak zorunda mıdır?
“BİZ İNANILMAZ AZ TEKZİP ALAN BİR GAZETEYİZ”

RIFAT ABABAY- Olmaması lazım. O çok hakaret içeren bir yazı değildi, çok iyi hatırlıyorum. Ama birkaç kritik cümle vardı içinde. Eleştiri dozunu aşmış olabilir. Zaten kanun önünde cezalandırıldık. Ondan sonra da bir daha tekerrür etmemiştir. Sonra hanımefendiyle telefonla bizi mahkemeye vermeden önce konuştum. Ben ondan özür diledim telefonda. “Olabilir haddini aşmış bir ifadedir” dedim. Yazgülü ile de konuştuk aramızda. Yazarlarımız ve biz çok dikkat ederiz, gazetede kişilik haklarına müdahale etmemeye, köşeleri babamızın malı gibi kullanmamaya çok dikkat ederiz. Zaten Posta’nın tarihinde de çok azdır. Biz inanılmaz az tekzip alan bir gazeteyiz. Bir yılda hazırladığımız toplam haber düzeltme miktarı 7-8’i geçmez. Bunlarda maalesef küçük illerde, küçük ilçelerde haberler konuyor. En son Manisa’da bir cami daha rahat görünsün diye önündeki bütün ağaçları kesmişler. Biz ağaçların kesilmemiş ve kesildikten sonraki halini, öncesi, sonrası diye yayınladığımız halde oradaki yerel mahkeme bize tekzip yayınlattırdı. Mesela bugünkü “Vah ANAP vah!” manşetini başka hiçbir gazetede görmedim. ANAP’ın Balgat’taki genel merkezi, alışveriş merkezi oluyor, burası Özal’ın karargah’ı, Türkiye’nin yönetildiği yer.
HÜLYA OKUR- Kendisine yönelik istifa davetlerini de tepkiyle karşılayan Önder Sav, "Kimi yazar bozuntuları istifamızı istiyor. Benim danışacağım yer gazete sütunlarındaki zavallı yazarlar ya da gerici basın değildir."şeklinde konuşmuştu. Siyasetçi ile gazeteci çekişmesi çoğunlukla nasıl sonuçlanır sizce?
“ÖNDER SAV MAALESEF ÇOK ACIKLI VE KOMİK DURUMA DÜŞMÜŞ BİRİSİDİR”
RIFAT ABABAY- Bize söylemiyor mutlaka ama çünkü bizim yazarlarımızdan hiçbiri onu istifaya davet etmedi. Edenler de olabilir. Basının da bazı görevleri vardır, uyarıları yapar…Önder Sav maalesef çok acıklı ve komik duruma düşmüş birisidir. İstifayı basının ona hatırlatması değil, kendisinin hatırlaması gerekirdi. Yıpranan halk partinin daha da yıpranmasına ortam hazırlayan argo tabirle çıkıntı bir hareketle yanlış işler yaptı.
HÜLYA OKUR- Yıl 1980 Şey Gazetesi’nde bir Erol Evgin vakasını yazmışsınız. Ayhan Göncer röportajı için yüksek binalar ve gecekonduların bir arada göründüğü bir yerde Evgin’in fotoğrafını çekmek isterken silahlı saldırıya uğruyorsunuz. Çünkü önünde durduğunuz çok camlı bina bir ’Siyasi Şube’. Buna göre sormak istiyorum, siyasetin resmini çekmek bir gazeteci için neden zor?
“SİYASETİN RESMİNİ ÇEKMEK, FRANSA’YA GÖRE DAHA ZOR”
RIFAT ABABAY- Röportajı Ayhan Göncer yapıyor, fotoğrafı ben çekiyorum, malzeme de Erol Evgin. Silahlı saldırı yok. Oradaki espri bir meslek anısı. Siyasetin resmini çekmek, Fransa’ya göre daha zor tahmin ediyorum. Siyasetin resmini çekmekten öte durumu tespit etmek daha önemli. Ama insanlar durumu tespit etmiyorlar, hep yorumlar yapıyorlar, falcılık yapıyorlar. Biz daha çok durumu tespit ediyoruz, siyasetin resmini köşe yazarları çekiyorlar. Ana gazetenin siyasetin resmini çekmek gibi bir görevi olduğunu ben düşünmüyorum. Var olanı yazmak gibi bir görevi var. Biz o var olanı yazıyoruz. Resim çekip, yorum yapmayı da köşe yazarlarına bırakıyoruz.
HÜLYA OKUR- 28 Kasım 1995 tarihli Posta gazetesinin ‘ürperten itiraf’ manşetli haberinde Abdullah Gül’ün The Guardian’a verdiği röportajda sarf ettiği iddia edilen “Cumhuriyet döneminin artık sonu geldi” ibaresine yer verilmişti. Sizce gerçekten burada ’Cumhuriyet değerlerini çöpe atalım’ mı vardır?
“CÜMLE HAKİKATEN BU ŞEKİLDE SÖYLENDİYSE, ÇOK ACIKLI VE TEHLİKELİ.”
RIFAT ABABAY- Çok eski bir haberdi ama hala tartışılıyor. Bu haber Gül, Cumhurbaşkanı adayı olunca arşivlerden tekrar çıktı. Onun hangi şartlarda, nasıl söylendiğine bakmak lazım. Çok hatırlamıyorum ama tehlikeli bir laf. O da ben bunu söylemedim dedi. Tercüme hatası dendi sonra. Cümle hakikaten bu şekilde söylendiyse, çok acıklı ve tehlikeli.
HÜLYA OKUR- Erdoğan’ın köşke çıkamayacağını bilen gazeteciler arasındaydınız. Peki partisi kapatılacak, tahttan indirilebilecek ve bir devrin sonuna gelinecek mi sizce?
“AKP DEVLET BİTSİN İSTİYOR”
RIFAT ABABAY- Falcılık yapmak çok hoşuma gitmeyen şeyler, gazetenin üstüne de kapatılacak gibi şeyler yazmayı da sevmiyorum. Benim kişisel kanaatimi soruyorsan, gördüğüm kadarıyla sanki AKP devlet bitsin istiyor. Kapatılmaya daha yakın gibi hissediyorum partiyi. Tablo onu gösteriyor. Bu son türban kararı, yargının AKP ile yoğun çekişmesi bir gerginlik olduğunu gösteriyor. Kimse de bu gerginliği yumuşatma peşinde değil. Tamamen bunu Rıfat Ababay olarak söylüyorum: “partiyi tamamen kapatacaklar gibi bir hava var gibi görüyorum. Esinti o tarafa doğru. %51 kapanma, %49 kapanmama ihtimali gibi. Ama parti kapatmak, demokrasinin ciddi yaralar alması demek. Bu daha demokratik ortamda çözümlenmeliydi. Yargı tokadıyla olmaması gerekirdi.
HÜLYA OKUR- Demokratik ortamda dediniz de…..DTP’liler ellerinde Apo Posterleri ve terör örgütü PKK’nın bayraklarıyla eylem yaparken Posta, “Ala sana demokrasi” diye isyanını dile getirmişti. Siz sessizliğinizi bozduğunuzda, hedef gösterdiğinizde bundan ne çıkartmalıyız?
“DAĞDA BİR MEHMETÇİK ÖLÜYOR, ÖBÜR TARAFTA MECLİSTE BİRİLERİ:”İYİ OLMUŞ” DİYORLAR.”
RIFAT ABABAY- DTP meselesi enteresan ve farklı bir mesele. Dağda bir Mehmetçik ölüyor, öbür tarafta mecliste birileri:”İyi olmuş” diyorlar. Burada sanki demokrasinin dozu kaçıyor gibime geliyor. O tamamen daha başka ve daha değişik bir durum. Orada çok demokratik olamıyorum. Fransız parlamentosunda Korsika’daki ayrılıkçıların temsilcileri tarafından bir Fransız polisi öldürülse birisi çıkıp, Çok iyi olmuş, iyi ki gebermiş bu polis!”diyebilirler mi?Ellerinde ayrılıkçıların liderinin fotoğraflarıyla Paris sokaklarında eylem yapabilirler mi? Yapamazlar. Orada demokrasi tartışmalı.
HÜLYA OKUR- Ben somut resimlerle uğraşırım, yorumunu yapmak bana düşmez dediniz de…..İncil’in başında yazdığı üzere: “Önce söz vardı ve söz Tanrı idi!”sözünden hareketle; sözü görüntüyle buluşturma felsefenizde ne yatıyor? Malum Cyrano de Bergerac piyesinde, kızın gönlünü çelen, ilk görünüşte, yakışıklı bir soyludur. Ancak genç kızın kalbini asıl, o yakışıklı gencin ağzından konuşuyormuş gibi serenatlar yapan çirkinlik anıtı Cyrano de Bergerac kazanmıştır…….
RIFAT ABABAY- Görüntü önemli bir şeydir, fotoğrafsız haber olmaz. O nedenle fotoğrafla desteklenen haber her zaman daha hoştur.
HÜLYA OKUR- Aydın Doğan “gazete zarar etmeye başlarsa buna hiç kimse dayanamaz.” derken sizde gazetenin günlük zarar eden bir şey olduğunu, 300 bin liraya mal edilen gazetenin 200 bin liraya satıldığını söylüyorsunuz. İnternetin gazetelerin durumunu bundan daha kötü bir duruma sokacağına inanıyor musunuz?
“POSTA’DA BİR ZARAR SÖZ KONUSU DEĞİLDİR.”
RIFAT ABABAY- Rakamlar doğru değil. Aydın bey, gazete günlük bir şeydir. Günlük zarar başlarsa, her gün sabah baştan başlar o zarar. Üst üste ekleneceği için buna hiç kimsenin serveti dayanmaz. Her gün zarar eden bir gazete batmaya ve etrafındaki insanları da batırmaya mahkumdur. Aydın beyin kastı da o. Benim söylediğim şu: Biz tabi ki mal ettiğimizden daha ucuza satıyoruz. Çünkü Türkiye’de gazete fiyatları çok ucuz. Biz gazeteyi İstanbul’da 300, taşrada 250 kuruşa satıyoruz. 250 kuruşluk gazetenin maliyeti, satıldığı rakamın üstündedir. Ama biz çok reklam alan bir gazeteyiz. Dolayısıyla aradaki farkı aldığımız reklamla kapatıyoruz. Ama karımızdan gazeteye veriyoruz tabi doğal olarak. Gazete çok ucuza satıldığı için reklam gelirinin bir bölümünü gazetenin masrafı için harcıyoruz. Posta’da bir zarar söz konusu değildir.
HÜLYA OKUR- İnternet gazeteciliği de mi zarara sokmaya yetmez?
“İNTERNETTE BAŞKA BİR POSTA GAZETESİ YAPMANIN YOLLARI VAR.”
RIFAT ABABAY- Başlangıçta ben internet gazeteciliğine karşıyım. Çünkü o yıllarda internet sitelerinin reklam alma potansiyelleri yoktu. Ve siz büyük emekler harcayarak yaptığınız bir yayını götürüp internete koyuyordunuz ve insanlar parasız olarak gelip oraya bakıyorlardı. Ama şimdi bu tablo artık değişti. İnternet siteleri reklam alır hale geldi. Ayrıca internette başka bir Posta gazetesi yapmanın yolları var. İlla aynı gazeteyi yapmak şart değil. O nedenle Eylül gibi bizim de bir internet sitemiz olacak ve aktif hale getireceğiz.
HÜLYA OKUR- Postayı babanıza benzetiyorsunuz. Ramazanda oruç tutan ama bir davetten en iyi içki içmesini de bilen. “Bilime gayet saygılı, öbür tarafta magazini de var.”diyorsunuz. Peki gazeteye "satıyor" mu yoksa "dağıtılıyor" mu diyenlere ne diyeceksiniz?
“ZAMAN GAZETESİ DÜN BAYİDE 23 BİN GAZETE SATMIŞ AMA ABONELERİNE 766 BİN ADET GAZETE DAĞITMIŞ”
RIFAT ABABAY- Mesela maceraya hazır bir arka sayfa güzeli koyuyoruz, ramazan geldiği zaman da bu halkın belli kuralları, inançları olduğu için arka sayfadan o uygulamayı kaldırıyoruz. Haydar Dümen artık cinselliğin mizahı oldu. Haydar Hoca onu ramazan ayında yapmıyor. Satılanla dağıtılan başka bir şey. Türkiye’de iki grup gazete var. Sabah gibi, Radikal gibi bayide satan gazeteler var bir de Türkiye’de parasız dağıtılan gazeteler var. Yaysat’ın dağıtım rakamları her gün yazıyor. Mesela dün 9,2 iade ile 625 bin tane gazete satmışız. Burada bir de dağıtılan gazeteler var. Mesela Zaman gazetesi dün bayide 23 bin gazete satmış ama abonelerine 766 bin adet gazete dağıtmış. Biz bütün gazetemizi bayide satıyoruz, bunun üstünden de vergi veriyoruz. Öyle bizim bedava gazete dağıtmak gibi bir özelliğimiz yok. Ve ben bedava gazete dağıtılmaya şiddetle karşıyım. Çünkü parasız şeyin hiçbir kıymeti yoktur.
HÜLYA OKUR- Selahattin Beyazıt’ın Chelsea maçı için,”Ben bu akşam Fenerbahçeliyim” demiş ve siz de bu haberi sürmanşet’e taşımıştınız. Dostlar alışverişte görsün misali Fenerbahçe dışındaki takımlardan övgü ile bahsetmek zorunda kaldınız mı?
“FENERBAHÇE- GALATASARAY MAÇ YAPTIĞI ZAMAN BİRİNDEN BİRİ YENSİN AMAN BERABERE KALMASINLAR”

RIFAT ABABAY- Benim en çok sinir olduğum şey, arkadaşların bazı maçlarda oturup amigo gibi burada maç seyretmelerine yada hayati Fenerbahçe- Galatasaray maçında,”Ben abi yarın gelemem”demesine. Hiç anlayış göstermem, çok da kızdığım bir şey. Ne fanatik bir taraftarız. Ben sadece Fenerbahçe sempatizanıyım. Hiç bire aile ferdimde sivrilik yoktur. Kızım bir ara Galatasaray’ın yoğun taraftarı olur gibi bir galeyana girdi , yan komşumuz vardı, Serdar, şimdi Galatasaray yönetiminde, Serra’ya da forma falan aldı, sen de Galatasaraylı ol diye. Hiçbir şeyin aşırısını sevmem. O nedenle hepsine aynı mesafedeyiz. Benim istediğim şudur: Fenerbahçe- Galatasaray maç yaptığı zaman birinden biri yensin aman berabere kalmasınlar. Çünkü yendikleri zaman daha çok gazete satarız. Ben Fenerbahçeliyim diye Fenerbahçe’nin yenmesi şart değil, Galatasaray da yenebilir. Yeter ki berabere kalmasınlar.
HÜLYA OKUR- “Televolecinin siyasi haberciler gibi hazır haber aldığı ajansı yoktur. Putu kendi yapar, sonra da kendi tapar “diyorsunuz. Peki görmediği, bilmediği, duymadığı habere halkı inandırmaya çalışırken sahtekarlar çok bu çeşit habercilik içinde bulunuyor mu?
RIFAT ABABAY- Bulunurlar. her şeyin sahtesi kötü bir şeydir.
HÜLYA OKUR- Haluk Şahin dünya genelinde, televizyonun “entertaintment medium” yani eğlendirme aracı, haberciliğin ise “service” olduğunu söyleyen, ikisi birlikteyken doğan “haber eğlence” yani “tabloid televizyon” anlayışının halkın iyi ve doğru bilgilendirilmesine engel olacağı, habercilik mesleğinin prestijini düşüreceği ve inandırıcılığı yaralayacağını söylemişti. Magazin haberin soluk borusuna kaçan bir cisim olmalı mı?
“MEHMET ALİ BİRAND’IN AÇMIŞ OLDUĞU BİR ÇIĞIR VAR, CİDDİ TELEVİZYON HABERCİLİĞİ DAHA ÇOK PRİM YAPIYOR”
RIFAT ABABAY- Yok öyle düşünmüyorum. Televizyonda bir ara magazin çok modaydı, şimdi değil. Mehmet Ali Birand’ın açmış olduğu bir çığır var, ciddi televizyon haberciliği daha çok prim yapıyor ama Reha Muhtar zamanında da magazin haberciliği pirim yapıyordu. Burada çok fazla bilimsel olarak olaylara yaklaşma şansımız yoktur. Tutkular vardır, halkın talepleri vardır, Bu halk neyi sever neyi sevmez bunu kimse bilmez.
HÜLYA OKUR- Bir röportajınızda: “Gazeteye o kadar çok şiir gönderiyorlardı ki, madem bu kadar meraklısı var şiir köşesi açalım dedik. Üç ayda 75 bin şiir geldi. Şaşırtıcı olan ise şiir yollayanların büyük çoğunluğunun erkek olması."demiştiniz. Üretmenin şeklini tamamen tüketici talebine endekslemenin dezavantajları yok mudur?
“İNSANLAR NE İSTİYORSA ONU YAPARIM”
RIFAT ABABAY- Tekrar yapacağız şimdi. Türk halkı çok şairmiş. Halkın beklentileri doğrultusunda hareket etmeye bayılırım ya. Ben kimseye bir şey empoze etmem. Aksine onların istedikleri ve sevdikleri neyse onu yaparım. Hiç Amerika’yı tekrar keşfetmeye çalışmam.
HÜLYA OKUR- Mehmet Ali Birand:”Türk medya’sının son dönemlerdeki mucize gazetesi hangisidir, diye soranlara verdiğim yanıt hep aynı oluyor: POSTA” Peki size aynı soruyu yöneltsem?
“SON TRENE BİNEN, TÜRKİYE’DE SON GAZETE MARKASI OLMAK, GAZETE SATMAK POSTA’YA NASİP OLDU”
RIFAT ABABAY- Ben de Posta derim. Kendim yapıyorum diye söylemiyorum. Son trene binen, Türkiye’de son gazete markası olmak, gazete satmak Posta’ya nasip oldu. Biziz. Bizden sonra Vatan geldi. Bence hiçbir şey olamadı. Tirajı ortada. 190 binlerde, promosyonlarla zor tutunuyorlar. Biz hiçbir şey yapmadan 650 bin tane gazete satıyoruz. Demek ki son biziz. Bizden sonra da bu trene kimse binemedi.
HÜLYA OKUR- Posta gazetesinin yıllarca süren uzak ara liderliği üzerinde yapılan yorumlarda, Postadan boşalan liderlik tahtı için Hürriyet ve Zaman arasında amansız çekişmeden söz ediliyor. Bir ileri iki geri yapmak bir taktik mi?
“BEN DAHA BİR NESLİN GAZETESİ OLMADIM.”
RIFAT ABABAY- Hürriyet’i bu işin tamamen dışında tut. Hürriyet bir markadır. Hepimizin gözünü açtığı, gazete kavramını öğrendiği şey, Hürriyettir. Hatta ben şöyle bir espri yapıyorum, Hürriyet başka bir noktada, diğerleri başka bir noktada. Bu çok normal. Posta gazetesi 13 yaşında, Hürriyet gazetesi 60 yaşında. Hürriyet bir neslin gazetesi. Ben daha bir neslin gazetesi olmadım.
HÜLYA OKUR- Hürriyet emekliyle ayrılırsa, Posta veliahtı mı olur?
“GAZETENİN VARLIĞI BAYİDE SATILAN PARA MİKTARI İLE ÖLÇÜLÜR”
RIFAT ABABAY- Ayrılmaz, niye ayrılsın? O bir marka. Zaman’ı ise bu kategorinin dışında tutmak lazım. Zaman bir cemaat gazetesidir. Başka bir kavramdır. Posta veya Hürriyet’le mukayese edilemez. Elma ile armudu toplamak olur. Gazetenin varlığı bayide satılan para miktarı ile ölçülür ve Zaman’ın bayi satış rakamlarını vermiştim. Bunun dışındakiler hikayedir.
HÜLYA OKUR- Posta’nın fısıltı gazetesi tadında olduğuna inanıyor musunuz?
“HÜRRİYET’İN, SABAH’IN, POSTA’NIN MODELİ BİRBİRİNE BENZEYEN GAZETELER”
RIFAT ABABAY- Her şey var. Fısıltı da olanlar da vardır. Yalnızca dedikodu değil, ekonomi, siyaset..Posta bir karışımdır, her şeyin bir arada olması. Ne tek başına bulmaca gazetesi iş yapar, ne tek başına fısıltı gazetesi iş yapar. Yapmıyorlar da görüyoruz zaten. Yapan da ortada. Hürriyet’in, Sabah’ın, Posta’nın modeli birbirine benzeyen gazeteler.
HÜLYA OKUR- Mehmet Barlas, eski gazetesi Posta’nın yazı işlerinden de övgüyle söz etmiş ve "basında Genel Yayın Yönetmenleri arasında yarışma olsa Rıfat Ababay birinci olur" demişti. Sizce bu durumda arkanızdan gelenlerin sizi geçmesi için ne lazım?
“MEHMET BARLAS, İNŞALLAH BİR GÜN TEKRAR DÖNER VE İNŞALLAH BERABER ÇALIŞIRIZ”
RIFAT ABABAY- Sağ olsun Mehmet Ağabey. Mehmet Barlas Posta’nın çok büyük artısı olmuştur. Posta’da onun bir dönem yazı yazması bizim için kazançtır. Bizi gitmemiz, girmemiz gereken bazı noktalara, okunmamız gereken bazı katmanlara ulaştırdı. Okunmamızı sağladı. Mehmet Barlas’ın okuyucusu seçkin bir okuyucu. Biz de o seçkin sınıfa daha çok gitmek isterken bizi oraya götürdü. Ayrıca Mehmet Barlas gibi usta, duayen bir gazeteci ile çalışmaktan hepimiz çok büyük bir keyif aldık. Müthiş bir adam. Ondan çok şey öğrendik ve Posta’dan gitmesi bizim için gerçekten büyük kayıptır. Bunu yürekten söylüyorum: İnşallah bir gün tekrar döner ve inşallah beraber çalışırız. Soruya gelince insanlara beni geçmek için şunu yapın diye taktik mi veriyim?:)
HÜLYA OKUR- “Kızım Serra’nın bebeklik dişlerini saklıyorum, büyüyünce aralarına pırlanta koydurup yüzük yapacağım”diyorsunuz. Hatıralara olan saygınız “Arkada bıraktıklarımızın hatıralarında yaşamak, ölmemektir.” misali yaşama bağlılığınızı mı gösteriyor?
“AKLINA GELMEYECEK ŞEYLERİ SAKLARIM.”
RIFAT ABABAY- Evet. Mesela patronumuzun kızının çocuğu oldu. Onlara kutlayanlara teşekkür kartı geldi. Ben saklarım onu. Hatta arkadaşlarımız aradan yıllar geçer, çocukları evlenecek olur, kendi düğün davetiyelerini bulamazlar, beni ararlar, ben saklarım onları. Aklına gelmeyecek şeyleri saklarım.
HÜLYA OKUR- Gazetelerin masa örtüsü gibi, boş binaların camlarında perde gibi kullanılmasına ve arşiv olarak saklanmamasına tepkilisiniz mesela….
RIFAT ABABAY- Kendi gazetem için üzülürüm. Bu kadar uğraştık. Dün ben onları yaparken ne sıkıntılar çektim, o haberleri bulmam ne kadar zor oldu diye düşünürüm. Gazeteleri biriktiririm ve gazete hurdacılarına verilir. Bu kadar insan emek harcıyor çünkü, yazık.
HÜLYA OKUR- Evet onlar üzerinizden boşalan terin, saçınızdan dökülen kılın tek tanıkları. Canlılık örneği aslında. Çok çok teşekkür ederim bu güzel sohbet için.