Fatih Altaylı, HaberX okurları için Hülya Okur’un sorularını yanıtladı: Kendimi kötü hissettim. Çünkü, ihale bozulsun diye uzun süre uğraşıyorsunuz, sonra gazetenin patronu bu ihaleye giriyor!.. 6 ayda Galatasaray’ın sorunlarının %70’ini çözerim… Mehmet Yakup Yılmaz daha önce aleyhinde demediğini bırakmadığı, ailesine dil uzattığı Bardakçı’dan özür diledi. Sırf Hürriyette yazmak için… Fatih bey sizi öldürecekler dediler… Aydın Doğan, "Gidersen, bitersin" dedi…
“BEN ONU HEP BİR ASİL ZÂDEYMİŞ GİBİ İZLERDİM.. HANİ DERLER YA: “KÂMİLLERDE, BÜYÜKLÜK MİKYASIDIR KÜÇÜKLÜK, NÂKISLARDA KÜÇÜKLÜK MİZANIDIR BÜYÜKLÜK”…’BÜYÜK GÖRÜNME KÜÇÜLÜRSÜN’ MİSALİ BİR GÖRGÜYÜ TEMSİL ETMEDİĞİNE TANIDIĞIM VE ONU DİNLEDİĞİM ZAMAN BİRAZ DAHA FAZLA SEVİNDİM. CENTİLMENLİĞİ BİR TARAFA EN ÇOK TESİRİNDE KALDIĞIM HİKAYESİ, KARDAK MÜCAHİTLİĞİ OLDU. HERŞEYE VERECEK BİR CEVABI VARDI. HATTA O CEVAP, İNŞAATIN KUMUNDAN, KABASINA, DIŞ CEPHESİNDEN, BAHÇESİNE GÖRMEK İSTEDİĞİM HERŞEYİ ÖNÜME SERDİ. DOĞRU BİLDİĞİ ŞEYDEN AYRILMAYAN, HAK-SEVER GAZETECİMİZLE BAŞ BAŞASINIZ ŞİMDİ : SEVGİLİ FATİH ALTAYLI”
HÜLYA OKUR- 20/9/1962 yılında Van’da doğdunuz. Doğum günü pastalarını üflerken dilediğiniz şeyden, gazeteci doğduğunuzu anladığınız ana kadar çocukluğunuzdan bahsetmenizi istesem…
“DOĞUMUM ŞANS ESERİ VAN.”
FATİH ALTAYLI- Feci yaramaz bir çocuktum. Van’da doğdum ama İstanbul’da büyüdüm. Doğumum şans eseri Van. O sırada aile orada olduğu için. 1800’ün sonlarından beri aile İstanbul’da oturuyor. İlkokul’a İstanbul’da gittim. Bir süre yurtdışında gittim İlkokul’da yaramazlıktan ötürü. Sonra Galatasaray Lisesini kazandım. Çok iyi, yaramaz ama notları iyi bir talebeydim. O dönemde her okula sınavla gidiliyordu. Ben yedi okul kazandım. Babam Robert’e gitmemi istedi. Ben Galatasaray’a gitmek istiyordum. Evde ciddi kıyamet koptu. Kayıt gününe kadar ben nereye kaydolacağımı tam bilemiyordum. Sonra beni Galatasaray’a kaydettiler. Hayatımın en keyifli zamanlarıydı o 8 yıl. Sonra Galatasaray son sınıftayken ticaret yapmaya heveslendim. Aile şirketinde iş yapmaya başladım. Fakat sonra orada para kazanmanın çok kolay olduğunu ve bana göre kolay bir iş olduğunu gördüm. Muhatap olduğum insanlarla muhatap olmaktan hoşlanmadım o işte. O arada Boğaziçi İdari Bilimler Fakültesinde okudum. Sonra kısa bir süre Amerika’ya gittim gazetecilik okumak için. Sıkıldım geri döndüm. Bu arada Cumhuriyet Gazetesinde işe başlamıştım. Burada Basın Yayın Yüksekokulu’na gittim.
HÜLYA OKUR- Serdar Turgut’un köşesinde sizin Van’lı olduğunuzu söyleyip, rahatladığı göze çarpıyor. Bu doğduğunuz bölgenin küçümsendiği mi yoksa sizin Van’lı olduğunuzun altı çizilerek, bir Van’lıdan da bu beklenir manası mı çıkartmalı?
“BİZİM ZAMANIMIZDA VAN’DA BALOLAR OLURDU”
FATİH ALTAYLI- Van Türkiye’nin yerlerinden bir tanesi. Benim çocukluğumda da oldukça medeni bir yerdi. Şunu hatırlıyorum: Zaman zaman Van’a gittiğimiz zaman Van’da balolar falan olurdu. Annemin, babamın fotoğrafları vardı. 14 Mart Tıp Balosu mesela. Sonra tabi Van daha köyleşti. Ciddi bir göç aldı. Ama Van’lı olmaktan bir sıkıntım yok. Gayet keyfim yerinde. Ne’li, nereli, kimden olduğu belli olmamaktansa, iyi bir aileden olduktan sonra nereli olduğunuz önemli değil. Serdar Turgut nereliymiş?
HÜLYA OKUR- Araştırmadım onu henüz….Uluslararası İlişkiler okuyan, Edremitli eşinizle o 23’ündeyken evlendiniz. Eşinizin ilk reklam deneyimi; “Tut şunun ucunu döşeyelim abi"ye istinaden sormak istiyorum: Ucundan tutup ta döşediğiniz ve zeminden ayrılmayan tutuculukta olan şey neydi aranızda?
“BENDE EKSİK OLANLAR HANDE’DE OLDUĞU İÇİN BENİ TAMAMLADI”
FATİH ALTAYLI- İlk değil ama en tanınmış olanı odur herhalde. Hande’yi ilk gördüğümde çok beğendim. Güzeldi ama güzellik ok önemli değil. Çünkü içi boş bir güzellik bir süre sonra sıkıcı hale gelmeye başlıyor. Hande çok akıllı, çok esprili, çok neşeli ve aynı zamanda da çok karakterli bir kızdı. Ben onu tanıdığımda 20 yaşındaydı. Buna rağmen 20 yaşın çok ötesinde bilgi, zeka ve olgunluk vardı, Hande’nin üzerinde. Bende de eksik olanlar onda olduğu için Hande beni tamamladı. Tanıştıktan 3 ay sonra evlendik. Evleneli 14 sene oldu ve defalarca sürekli aşık oluyorum. Oda iyi bir şey.
HÜLYA OKUR- 1983’ten 2008’e.. 25 yıl. Cumhuriyet’in spor servisinde başlayan gazetecilik yolculuğunuzu Söz, Gelişim Yayınları, Güneş, Sabah ve Hürriyet’te sürdürdünüz. İlk yazıya "Hadi hayırlısı" diye uyandığınızın Sabah’ın elinden Hürriyeti alan neydi?
“AYDIN DOĞAN BU SÖZLERİME METELİK VERMEDİ, UMURSAMADI”

FATİH ALTAYLI- Hürriyetten ayrılış nedenim…Biriken bir sürü şeydi. Aydın Bey’le de, Hürriyet’in yönetimiyle de hem bir yakınlığımız hem de mesafemiz vardı. Karşılıklı güven kaynı içindeydik. Fakat buna rağmen mesleki olarak keyfim yerindeydi ama Hürriyette, Doğan Grubunda olmaktan zevk almamaya başlamıştım. Onlar içinde aynı şey söz konusuydu. Çünkü ben ağzını tutan bir adam değildim. Aydın bey ve Ertuğrul Özkök’le çok sert tartışmalarımız oluyordu. Bir gazetede benim tarzımda yazı yazdığınız zaman müessesenize kayıtsız, şartsız bir güven duymanız gerekiyor. Doğan Grubuyla güven erozyonum Petrol Ofisi olayı ile başladı. Şöyle ki Petrol ofisinin ilk ihalesinde üç alıcı vardı; Doğuş grubu, iş bankası, Ciner ve Hayyam Garipoğlu. Bu satış olduğu zaman üç teklif verildi ve bu teklifler arasında özelleştirme dairesi Hayyam Garipoğlu’nu seçti. Ben bu seçimin yanlış olduğunu, oranın Hayyam Garipoğlu tarafından yürütülemeyeceğini, bu ihalenin anlamsız olduğunu ve şirketin Doğuş grubuna verilmesi gerektiğini yazdım. Uzun süre ben bu yazıları devam ettirdikten sonra ihale iptal edildi. Ancak daha sonra bu ihale 1 yıl sonra tekrarlandığı zaman bir de baktım, Aydın Doğan bu ihaleye giriyor. Açıkçası kendimi kötü hissettim. Çünkü ihale bozulsun diye uzun süre uğraşıyorsunuz, sonra gazetenin patronu bu ihaleye giriyor! Bu ihalede Aydın Doğan orayı aldı. Aydın Doğan’a dedim ki:”Biraz garip oldu, ben bu ihaleyi bozmak için yazdım, yazdım siz ortalıkta yoktunuz. Böyle olunca çok zor durumda kaldım ben”dedim. Aydın bey bu sözlerime hiç metelik vermedi. Umursamadı. İlk orada çalıştığım gruba karşı bir kırgınlığım oldu. Sonra POAŞ’la ilgili meseleler beni giderek daha çok rahatsız etmeye başladı. POAŞ’ın Doğan Petrolle birleştirilmesi ardından İş Bankasından satın alınması gibi olayların hepsinde ben çok rahatsız oldum. 1999’un sonu, 2000’in başı ben Hürriyet’ten istifa ettim. Aydın bey de yeni kalp ameliyatı olmuştu. Badenbaden’de istirahattaydı. 99 seçimlerinde Hürriyet’in ve medyanın aldığı tavırdan ben çok rahatsız oldum ve ayrılacağımı söyledim Aydın beye. “Ben bırakacağım” dedim ve bıraktım. Badenbaden’den atladı geldi ve telefon açtı bana. “Nekahetimi yarıda kestim, gel konuşalım”dedi. Aydın beyle çok sert bir konuşma yaptık. Ve bana:”Bir kalp krizi daha mı geçirtmek istiyorsun bana?”diye sordu. Uzlaştık. Tam o günlerde spor kazası geçirdim. Evde yatmak zorunda kaldım, 15-20 gün. Sonra da bir Amerika’da ders vermeye gittim. O yatıştı, geçti. Onlar beni çok sevmelerine rağmen kendilerinden hissetmediler. Ben şahsen Aydın beyi çok sevmeme rağmen hep arkada yani yapılan haberin, her şeyin arkasında bir şey olmasından şüphelendim. Şunu gördüm: Doğan gurubunda daha uzun süre kalırsam kariyerim açısından iyi olmayacaktı. O karşılıklı güvensizlik içinde benim o grupta uzun soluklu bir şeyler yapabilmem çok kabil olmayacaktı. Ya kayıtsız şartsız biat etmek gerekiyordu, sorgulayıcı olmamak gerekiyordu ya da bırakmak gerekiyordu. Bende bırakmayı tercih ettim.
HÜLYA OKUR- Gelişim’in ardından da Güneş Gazetesi ve daha sonra Best FM’in yöneticiliğinde bulundunuz. O günlerde Kanal D’den de program teklifi gelir ve ortaya Teke Tek çıkar. İlhan İrem’in şarkısında olduğu gibi Karşımda her şey çok kalabalık, Kederler bir deniz, bense balık, Dörtnala gidiyor karanlık, Teke tek gelin yeter artık..diye başlattığınız bir isyan mıydı bu program?
“BANA: “MAAŞINI ÖDEMEYE DEVAM EDECEĞİZ AMA PROGRAMI KALDIRIYORUZ YAYINDAN” DEDİLER.”
FATİH ALTAYLI- Yok hayır. Şöyle oldu. Asil Nadir gelişim yayınlarını, Güneş’i aldıktan sonra Asil Nadir’in Türkiye’ye yolladığı bir gurup danışmanın önerisiyle grup içinde önemli yerlere getirildim. Yöneticilik, yayın koordinatörlüğü yaptım. Ankara’daydım o zaman. 26 yaşındaydım. Sonra Asil Nadir’in Londra’daki sorgusundan ötürü grup sıkıntıya girdi. Herkes gitti ama ben bulunduğum konum itibariyle bırakmam çok yakışı kalmayacağından bırakmadım. Bırakamayınca 2-2,5 sene o batıklarla uğraşmak zorunda kaldık. Ve hakiki medya dünyasının, yazarlığın dışında kaldım ben. Oradaki bütün işleri bitirip, malları satıp, paraları Asil Nadir’e verdikten sonra baktım askerliğimi yapmayı unutmuşum. 29-30 yaşındaydım, Askere gittim. Asker dönüşü, Sabah’tan, Hürriyet’ten ve Milliyet’ten teklif vardı. Emre Hattat geldi. Bir radyo kuruyoruz, bize yardım eder misin?dedi. Olur dedim. Best fm’in oluşumunu başlattık. O dönemin en parlak radyosu doğdu Türkiye’de. Bir program yapmaya başladım orada, sabah programı. O çok popüler oldu. Ama sonuçta ben bir gazeteciyim. Aklımın bir köşesinde hep bir gazete var. O sırada Aydın bey’den yine bir teklif geldi. Aynı dönemde Hürriyet’ten de bir teklif vardı, Erol Simavi’den. Aydın beyle anlaşamadık o zaman. Aynı sırada da Doğuş Grubu Kanal D’yi yeni kurmuştu daha. Oradan dediler ki: “Bir televizyon programı yapar mısın?” Dediler ki: Bir şov programı. “Tamam neşeli, gırgır bir adamım ama ben şov programı yapamam. Televizyona çıktığım zaman suratımdan bu anlaşılır ve kötü bir görüntü veririm” dedim. Başka ne yapabilirsin? “Hılary Clınton’ın yaptığı bir program var. Adını da ‘Teketek’ koyarım” dedim. O arada ben Hürriyet’le anlaştım, anlaşacağım gibi olduğunda Aydın Doğan Hürriyet’i satın aldı. Ve kısa bir süre ben de Hürriyet’te yazmaya başladım. Best Fm’de yöneticiliğim, Kanal D- Teke tek, Hürriyet’te de yazı yazıyorum. Sonra Doğuş’la bir polemiğimiz oldu. O dönemde karayollarının bir yolsuzluk hikayesi vardı. Karayolları genel müdürü Atalay Coşkunoğlu yolsuzluktan dolayı yargılanıyordu. Atalay Coşkunoğlu’nu Kanal D’deki programa davet ettim. Ve Atalay Coşkunoğlu geldi. Çünkü o dönemde Doğuş İnşaat, karayolarının en büyük müteahhitlerinden birisi. Atalay Coşkunoğlu’da sandı ki biz onun yaptıklarına çanak tutacağız. Fakat o programda Atalay Coşkunoğlu’na çok sert sorular sordum ben. Hatta yapmış olduğu haksız ödeme belgeleri arasında Doğuş Gurubuna yapılanda vardı. Rahmetli Ayhan bey:”Kapatın televizyonları, şartelleri indirin”diye çok sinirlenmiş. Televizyon karşısında fenalık geçirmiş. Program bitip çıktığımda, Doğuş, Kanal D’nin yönetim kadrosu karşımda beni bekliyordu. Naptın? dediler. “Ondan sonra maaşını ödemeye devam edeceğiz ama programı kaldırıyoruz yayından” dediler. Ben böyle bir şey olmaz diye bıraktım. O arada Erol Aksoy’dan bir teklif geldi. Show TV’ye geçtim. Teketek’i uzunca bir süre Show TV’de yaptım ki en parlak dönemleridir. Sonra Aydın Doğan, Kanal D’yi Doğuş Gurubundan satın aldı. Best Fm’den de ayrılmıştım. Çünkü Cavit Çağlarla ilgili iddiaları gündeme getirmiştim. Cavit Çağlar, Best Fm’in sahibi Hathat ailesinin dünürüydü. Cavit Çağlarla ilgili iddiaları gündeme getirince onlar da “artık beraber çalışmasak iyi olur”dediler. Aydın bey beni çağırdı. “Ya sen bizim adamımızsın, Show adına program yapıyorsun, biz burada kıskanıyoruz, sen onları bırak buraya gel”dedi. Bunun üzerine Kanal D’Ye taşıdık Hürriyet’i. O zaman elimde bölük böçük 13 radyo vardı. Aydın bey onları da bana bağladı. Özellikle Radyo D’yi belli bir noktaya getirdik. 97’de yine Aydın bey’in isteğiyle Kanal D’nin müdür yardımcılığını yapmaya başladım. Aydın bey’le 6 aylık bir anlaşma yaptık. Hoşuma giderse devam edecektim. Olur dedi. Hoşuma gitmedi. Benim telefon fihristime bakarsanız; bakanlar, valiler, iş adamları… Oraya geçince isimler değişmeye başladı. Sanatçılar, şarkıcılar…..Onların televizyon yöneticileriyle, yapımcılarla başka türlü bir diyalogu var. O tarz insanlarla ben nedense pek samimi olamıyorum. 6 ayın sonunda ben bu iş bana göre değil, bırakıyorum dedim. Faruk Bayhan:”Sakın bırakma, gayet iyi gidiyor, benim sırtımdaki yükün yarısını aldın, idari işlerle uğraşmıyorum” dedi. Biz çalışana veriyoruz ayda 1000 YTL maaş, yeni yetme bir arkadaş geliyor 50 bin dolar falan. Bu rakamlar bende kötü bir duygu yarattı. Bıraktım ama radyolardaki, Kanal D icara kurulundaki görevim devam etti. Hürriyet’te de yazıyordum. 2005’te ayrıldım.
HÜLYA OKUR- Yüksel Aytuğ, haber spikerliğinize; konuşma tarzınızın akıcılık ve dinamizmden uzak olması, kelimelerin arasında sıkıştırdığınız uzun "Eee"ler ve "Iııı"lar’ın izleyicide bıkkınlık yaratması gibi eleştiriler getirirken; haberi, habercilerin sunması konusundaki memnuniyetini de dile getiriyor. Haberi, habercinin kucağına yakıştıran nedir?
“DOĞRU…. İLK BAŞLARDA BİRAZ "IIII"LAR’,”UUU’LAR”VARDI KONUŞMAMDA”
FATİH ALTAYLI- Bilmem. Yüksel’in bunu niye yazdığını da bilmiyorum. Onu Ergun Babahan Sabah’tan kovmuştu. Ben geri getirdim. Doğru ilk başlarda biraz "Iııı"lar’,”Uuu’lar”vardı konuşmamda. Çünkü yaptığım bir iş değil. Daha önce denememişim. Yapmayı kendime hedef olarak gördüğüm bir iş değil. Hazırlığım da yok. Ben 31 Aralık gecesi haber sunmaya başladım. Haber sunmama ilişkin karar ise 27 Aralık’ta verildi. Yani haber sunmadan dört gün önce Turgay bey bana:”Haberleri senin sunmanı istiyorum”dedi. Onlar Ali Kırca’yı düşünüyorlar. Ali Kırca’nın ani bir manevrayla Show’a gitmesi üzerine bu görevi benim yapmamı istediler. Turgay bey çok sevdiğim biriydi, çok sıkıntılı günler geçiriyordu medya açısından baktığınız zaman. Hayır diyemezdim. Şimdi giderek o "Eee"ler ve "Iııı"lar azaldı. Prontur okuyamıyordum ve okumuyordum.
HÜLYA OKUR- Evet ona değinelim….Hıncal Uluç ; “Haberi öndeki elektronik kameradan okumayan, önceden çalıştığı dersiyle olayı yorumunu da katarak anlatan, okuyucu değil, anlatıcı..”diye özetlemişti spikerliğinizİ. Olayların gerçekliğiyle, anlatıcının gerçekliği ilişkisi nedir?
“KARŞINIZDA BİR CAM ŞEY VAR. ONA BAKARAK KONUŞUYORSUNUZ. APTALCA BİR ŞEY ASLINA BAKARSANIZ”
FATİH ALTAYLI- Haberin hazırlanış aşamasında içinde olduğum için, arkasında önünde ne olduğunu, o haberin niye yaptığımızı gayet iyi biliyorum. O yüzden de anlatıyorum. Ben 14 sene program yaptım ama hep biriyle konuştum. Hiç kamerayla konuşmadım. Karşınızda bir cam şey var. Ona bakarak konuşuyorsunuz. Aptalca bir şey aslına bakarsan. Kameraman oradan bana baksa, belki ona anlatacağım daha rahat edeceğim ama abuk sabuk, camdan uzaylıya konuşur gibi oluyorum. Iııı"’,”Uuu’ diyordum bu beni dinliyor mu diye ama yavaş yavaş geçti şimdi. Yüksel o yazıyı yazmakta biraz acele etti. Çünkü karşımda yılların anchorman’ı Ali Kırca, uzun zamandır bu işi yapan Mehmet Ali Birand. Birden bire beni onlarla kıyaslamaya başladılar. Tabi iyi bir şey bu ama biraz acele ettiler o eleştiriyi yapmakta.
HÜLYA OKUR- O camın arkasında büyük bir seyirci kitlesi olduğunu düşünseydiniz ya!
FATİH ALTAYLI- Şimdi ona alıştım. Şimdi ekrandan evdeki insanlara bakmaya alıştım yavaş yavaş.
HÜLYA OKUR- “Fener tur atlasın, bikini giyerim” diyen Ahmet Çakar’ı, "Karamehmet TMSF’ye borcunu ödesin Taksim’de eşek gibi anıracağım" diyen sizle örtüştürmüşlerdi. Bu iki söz arasında tutulmamaları bakımında bir benzerlik görüyor musunuz?
“BEN KARAMEHMET BORCUNU ÖDEMEZ”DEMEDİM.”
FATİH ALTAYLI- Hayır. Hatırlayın. Karamehmet TMSF ile bir ödeme anlaşması yapmıştı. Daha sonra bu ödeme anlaşmasından vazgeçeceğini söyleyip, ikinci bir anlaşma yaptı. İkinci anlaşma karayolunun uyması mümkün olmayan bir anlaşmaydı. Benim dediğim şuydu: Anlaşmayı değiştiriyorsunuz ama adam bu ikinci anlaşmaya uyamaz. Çünkü adamın nakit akışı, işlerinin durumu bu ikinci anlaşmaya uymasını mümkün kılmıyor, eğer Kara Mehmet bu anlaşmaya uysun, ben Taksim’de anırırım” Ne oldu? Uymadı. Borçlarını ödemeyecek demedim ben Kara Mehmet’e. Çünkü Karamehmet borç ödeme kapasitesine sahip bir gruptu. Ama ikinci anlaşmadaki şartlara uyamazdı. Nitekim uymadı. Birinci anlaşmaya dönüldü ve birinci anlaşmayla, ikinci anlaşma arasında bir tutumla borçlar ödendi. Niye anırıyım ben?
HÜLYA OKUR- Ankara’da “Çok üst düzey bir komutan”a “Irak’a yönelik ambargo uygulanması, elektriğin kesilmesi önerileri var. Uygun mudur” diye sormuş ve” -Bence doğru yaklaşımlar değil. Bizim hedefimiz Kuzey Irak’ta yaşayan Kürt halkı değil. PKK ve onun destekçileri.”cevabını aldığınızı yazmıştınız gazeteportta. Sizce oradaki halk, onlardan alınanlar mı, verilenlerle mi ıslah olur?
“KUZEY IRAK BİR KÜRT FEDERASYONU OLARAK TÜRKİYE’YE BAĞLI OLSA NE OLUR?, ‘PKK AYRILIKÇI BİR ÖRGÜT DEĞİLDİR’”

FATİH ALTAYLI- Şimdi bir kere halk için’ıslah olur’ lafını kullanmayı ben çok doğru bulmuyorum. Orada yaşayanlarda bizim Türkiye’de yaşayanların akrabaları, yurttaşları, soydaşları, tanıdıkları, dostları falan. O lafı eden üst düzey komutan Yaşar Büyükanıt. O günlerde Türkiye’de militarist ruhun hezeyanları vardı. Ben oradaki fikirlerimi söylersem, Türkiye bunlara belki hazır, belki değil ama Türkiye Kuzey Irak’la ilgili en önemli treni 1999 yılında Tansu Çiller’le kaçırdı. 1995’te Kuzey Iraklı Kürt liderler, Barzani ve Talabani Türkiye’den bir talepte bulundular. Dediler ki: “Türk lirasını biz Kuzey Irak’ta resmi para olarak kullanalım” O zaman Saddam’ın dinarlarında müthiş bir enflasyon vardı. Dinar sürekli değer kaybediyordu. Ve içinde bulunmadıkları ekonomik durumdan etkileniyordu Kuzey Irak’lı Türkler. Tansu Çiller bu öneriyi reddetti. Bu önerinin reddedilmemesinin söyleyen iki kişi vardı o dönemde; biri, ben, biri, Ertuğrul Özkök’tü. Ben bu öneriyi reddetmeyin, bu öneri Kuzey Irak’ı Türkiye’ye çok yaklaştırır, Türkiye’nin bölgedeki sorunlarının ortadan kalkmasıyla sonuçlanır diye yazılar yazdım. Türkiye o zaman bir tren kaçırdı ama o tren bence hala kaçmış değil. Yani ben Abdullah Gül’ün 2002 seçimlerinden önce söylediği bir sözü çok önemsemiştim o zaman. Ancak Abdullah Gül o sözünün arkasında duramadı, belki Erdoğan durabilir. Dedi ki: “Oradakiler de bizim akrabalarımız.” Doğru bir yaklaşım. Baktığınız zaman da Irak’In kuzeyinde yaşayan Kürtlerin, ne sunni ne şii Araplarla ne ırk, ne dil, ne din hiçbir bağları yok. Onların bütün bağları bu tarafla. Türkiye’de yaşayan Kürtlerle, insanlarla. Ama Türkiye’de bazı şeyleri konuşmak çok zor. Orasıyla ilgili ne düşündüğümüzü söylemek bazen yürek istiyor. Özal’ın söylediği bir şey vardı: Bunları Türkiye konuşmalı. Türkiye üniter devlettir ama üniter devlet olarak kalmak zorunda mıdır, değil midir bunları tartışmak lazım. Ben demiyorum ki kalmasın yada kalsın. Ama Türkiye tartışma ortamına girip bütün bunları konuşmak zorunda. Niye şöyle bir şey düşünülemez. Kuzey Irak, Irak’ın değil de, Türkiye’nin olsun. Kuzey Irak olacağına, Güney Doğu Türkiye olsa ne olur yani? Türkiye neden korkuyor? Orada bir Kürdistan kurulmasından. Kürdistan’ın petrol zengini olmasından ve ekonomik eşiğin tersine dönüp oranın bir cazibe merkezi olmasından korkuyor. Peki Kuzey Irak bir Kürt federasyonu olarak Türkiye’ye bağlı olsa ne olur? Bunları yapalım demiyorum ama konuşmak düşünmek lazım. PKK bir terör örgütüdür, doğru, Türkiye’de çok cana mal olmuştur ama ‘PKK ayrılıkçı bir örgüt değildir’ Benim düşüncem tam aksine PKK, Türkiye’nin bölünmesini engelleyen bir örgüttür. PKK olmasaydı belki Kürt sorunu Türkiye açısından çok daha riskli, kritik bir noktada olabilirdi. Çünkü PKK’dan öncede Kürtçü örgütler vardı. Ve bu Kürtçü örgütlerin büyük bölümü PKK gibi değildi. Daha ayrılıkçı örgütlerdi bunlar. Kava’nın, PKK’nın söylemlerinden daha ötesinde söylemlerdi. PKK, Türkiye’yi ciddi bir açmazda bırakıyor. Yani Güney Doğu’daki legal siyaset içinde AKP’yi destekleyen unsurlara bakıyorsunuz, dinci, şeriatçı, İslamcı örgütler orada AKP’yi destekliyorlar. Bir yandan da Barzani bağlantılı bir kısmı. Bunların karşısında bölünmeyi desteklemeyen, laik PKK var. Türkiye açmazlara giriyor orada. Bunun içinden çıkmak için düşünce üretmek lazım.
HÜLYA OKUR- Siz düşünce üretmek ve konuşma ortamı yakalamak için Öcalan’la Lübnan’ın BarElias kentinde Teke Tek için bir röportaj yaptınız. Röportaja giderken yaşadığınız tek stres, Apo’ya, Sayın diyemeyeceğiniz için, "Terörist başı"mı, "PKK lideri"mi, "Ulan Apo" mu, "Abdullah Bey"diye mi hitap edeceğiniz olmuştu. Hitabı seçtiğiniz halde size ‘hain diyebilir miyim’ demek geçti mi içinizden?
“BİR YERDE APO’YA:” GAY MİSİNİZ?” DİYE SORDUM”
FATİH ALTAYLI- O röportaj yayınlamadı. Bandı çektik, geldik. Kanal D’ye teslim ettik. Fakat o zaman Terörle mücadele yasasının 8’nci maddesi gereği bunun terör örgütünün propagandası anlamına geleceğini düşünen Kanal D yönetimi bunu yayınlamadı. Keşke ortam müsait olsa da o röportaj yayınlansa! Çünkü o görüşmeye aracılık yapan bir Kürt’e, Abdullah Öcalan şöyle demiş: “Bu çocuk manyak mı?” Çünkü öylesine sorular sorum ki, Abdullah Öcalan’ın etrafında bulunan diğer PKK’lılar Öcalan bu sorulara ne yanıt verecek diye tedirgin oldular. Öcalan hepsine soğukkanlı yanıt verdi. Apo’nun hareminden bahsettik. Kadınlarla olan ilişkilerini sordum. Bir yerde Apo’ya:” gay misiniz?” diye sordum. Öyle bir laf söyledi ki oradan o anlam çıkıyordu. Dedim ki: Abdullah Öcalan’ın hareminden söz ediliyor. Doğru mu, Var mı, Bütün PKK’lı kadınlarla ilişkiniz mi oluyor? Abdullah Öcalan bu soruya şöyle bir yanıt verdi: “Parti önderliği güneş gibidir, ısıtır. O yüzden de gerilla parti önderliğine yakın olmak ister. Bu sadece kadınlar için değil, erkekler için de geçerli. “ Öyle deyince ben gülmeye başladım. Erkeklerle de mi ilişkiniz var? Dedim. Suratı değişti, “Yok canım o anlamda söylemiyorum. Önderlik anlamında söylüyorum.”dedi. Galatasaray’ı da konuştuk. Uzun bir röportaj oldu. Çocukların ölümünden, Kürtlerin ölmesinden bahsettik. Sorulmadık bir şey kalmadı. Sayın demedim. Abdullah bey dedim.
HÜLYA OKUR- Galatasaray’ın futbolcularından Hakan Ünsal’ı hedef alarak, "G.Saray’ı tarikatçılardan temizledim." diye bir dergiye açıklama yapmıştınız eski yönetici olarak. Sizce futbolcuların temel sorunu iman mı, idman mı?
“FUTBOLCULARIN BÜYÜK BİR BÖLÜMÜ GELDİKLERİ SOSYAL SINIFLARDAN BAKTIĞINIZ ZAMAN BU İŞLERE YATKIN İNSANLAR”, İLK HATIRLADIĞIM, GALATASARAY’DA DİNİ AĞIRLIĞI ÇOK FAZLA OLAN FUTBOLCU: SARI İSMAİL’Dİ.”
FATİH ALTAYLI- Futbolcuların imanına karışmam ama idmanına karışmak bir yöneticinin hakkıdır. Fakat eğer iman meselesi takımın performansı ve oluşumu ile ilgili bir baskı unsuru haline geliyorsa o zaman müdahale etmek gerekir. Galatasaray’ın sorunlarının başında bu geliyordu. Bunu herkes arkadan konuşuyordu. Kimse yüksek sesle söyleme cesareti gösteremiyordu. Söyleyen ben olunca hedef de ben oluyorum. Hakan Ünsal benim çok sevdiğim, tertemiz bir çocuk. Sonra çıktı bana abuk subuk laflar etti ama olsun gençtir. “Hakan Ünsal odasında kafasında sarık takıyor “dediler. Bende odasıdır, istediğini takar dedim. Sonra bu tarikat örgütlenmesinin genç futbolcularının üstünde bir baskı aracı olduğunu gördük. Ahmet tarikattansa oynuyor, Mehmet tarikattan değilse oynamıyor. Bunların oluşturduğu grup Teknik direktör üzerinde baskı kuruyor. İçlerinden bir tanesi yıldız futbolcu olunca bu etkili olmaya başlıyor. Ne oluyor? Genç futbolcular, takımda yer alabilmek için o gruba girmek zorunda kalıyorlar. Futbolcuların büyük bir bölümü geldikleri sosyal sınıflardan baktığınız zaman bu işlere yatkın insanlar. Öyle olmaları beni rahatsız etmiyor. Beni rahatsız eden; genç oyuncular üzerinde bir mahalle baskısı, ağabey baskısı yaratması. Bu yeni bir şey değil tabi. Galatasaray’da hep bu hava oldu. İlk hatırladığım, Galatasaray’da dini ağırlığı çok fazla olan futbolcu: Sarı İsmail’di. Ondan sonra bu iş çığırından çıkmaya başladı.
HÜLYA OKUR- Siz yöneticiliğiniz sırasında, Romanya ve İtalya’ya yaptığınız tatillerden futbolcular için alınmış bavullar dolusu armağanlarla bilinirsiniz. Rumen hoca’nın, Pascal Nouma gibi sorunlu bir sporcuya saha içinde elini öptürmesi gibi ekibinizin beynine ve gönlüne ulaşmayı başarmış mıydınız?
“GEREKTİĞİNDE TEKMEYE KAFAYI UZATABİLMELİSİNİZ”
FATİH ALTAYLI- Yöneticilik yaptığımız dönem kötü bir dönemdi. Fenerbahçe’nin bir takım mafya organizasyonlarının içinde olduğu federasyonun ve hakemlerin üzerinde baskılar vardı. Bu baskıları yönetici de hisseder, futbolcu da hisseder. Yöneticinin orada yapması gereken, sahadaki futbolcu kadar özverili olması. Sahadaki futbolcudan beklentimiz ise, kıran kırana bir mücadele içinde korkamadan yer alabilmesi. Gerektiğinde tekmeye kafayı uzatabilmesi. Eğer yönetici de tekmeye kafayı uzatamıyorsa, futbolcunun yönetimine olan güveni kayboluyor ve sahada kendini yalnız bırakılmış hissediyor. Abdurrahim Albayrak, Mehmet Cansun, Özer Saraçoğlu ve benim yaptığımız buydu. O üsluptan memnun değildik tabi. Keşke saha dışında tekme olmasa da, bizde ona kafa uzatmak zorunda kalmasak. Ortamın kurallarıyla oynamak lazım. Eğer hakem sert oyuna ve faullü oyuna müsaade ediyorsa, senin de sert ve faullü oynamanız gerekiyor. Yoksa kazanmanız mümkün değil maçı.
HÜLYA OKUR- Galatasaray’ı kasasındaki sermayeden, noksanına Fenerbahçe’den ayıran şey nedir?
“GALATASARAY BÖYLE GİDERSE, FENERBAHÇE BİR ÇOK KONUDA GALATASARAY’I GEÇEBİLİR.”,” 6 AYDA GALATASARAY’IN SORUNLARININ %70’İNİ ÇÖZERİM”
FATİH ALTAYLI- Galatarasay’ın, Fenerbahçe’den farkı: Galatasaray çok daha büyük, köklü, kültürel alt yapısı oturmuş bir camia. Fenerbahçe de giderek bu aradaki farkı kapatıyor Galatasaray’la. Galatasaray böyle giderse, Fenerbahçe bir çok konuda Galatasaray’ı geçebilir. Ama o kültürel farkı kapatması herhalde bir 100 yıl alacak gibi düşünüyorum. Galatasaray’da çok gizli bir çöküş, hızlı bir erozyon var. Bizim Galatasaray’da yöneticilik yaptığımız dönem, 2001 dönemidir. Yani 2001, Türkiye’de en ağır ekonomik krizin yaşandığı dönemdir. Kulübü aldığımız zaman 100 küsür milyon dolar borç vardır. Biz Özhan Canaydın’a devrettiğimiz zaman kulübün borçları; 11 milyon 200 bin dolar’a düşmüştü. Ciddiye alınacak yegane borç, vergi borcuydu. Dönemin Maliye Bakanı ile yaptığımız temaslarla da bütün kulüpleri kapsayan bir vergi affının, uzlaşmasının son noktasına gelmiştik. 35 milyon dolar tutan vergi borcunu da oldukça cüzi bir rakamla kaldırdık. Bunun yanı sıra Galatarasay’ın uzun vadede düze çıkmasını sağlayacak projeler üretilmişti. Stat inşaatıyla ilgili bir ön anlaşma yapılmıştı. Anlaşmayı ben özellikle imzalamamıştım ki, yeni bir yönetim geliyor, onlar bunun detaylarını halletsinler diye. Galatarasay’ın gayri menkullerini değerlendirecek bir gayrimenkul ortaklığının temellerini atmıştık. Yaklaşık 500 milyon dolar varlığa sahip olacak bir gayri menkul yatırım fonu kuruyorduk. Bunun yarısını halka açarak 250 milyon dolar giriş sağlıyorduk. 55 milyon doları kapattıktan sonra Galatarasay’ın 200 milyon dolar varlığı, 250 milyon dolarlık gayrimenkul yatırım ortaklığındaki hisseleri elinde oluyordu. Özhan Canaydın’a ben bunları anlattım. Kongre için destek istiyordu. “Bu projeyi yapman kaydıyla destekleriz” dedim. Mehmet Cansun’un o projeyi yapabilecek enerjisi artık kalmamıştı. Çok katı bir 8 aylık yönetim süreci geçirmişti ama bir 8 ay daha gitmezdi o iş. Özhan Canaydın da o projeleri kabul ederek başkan oldu fakat daha sonra hiçbirini gerçekleştirmedi. Tam aksine büyük hatalar yaptı. Ama bugün Galatasaray’ın sorunları 6 ayda çözülecek sorunlardır. 6 ayda Galatasaray’ın sorunlarının %70’ini çözerim, 2 sene de de geri kalan %30’unu çözerim. Galatasaray, 2 sene sonra Türkiye’nin en güçlü kulübü olarak yerini tekrar alır.
HÜLYA OKUR- Süvarilerinizi çok iyi yönettiğiniz söylenebilir belki ama…sizden Sabah’ın Borat’ı diye bahseden Hürriyet yazarı Mehmet Yılmaz bazı konulardaki çelişkinize değinirken, inşallah Fatih’in yakınları yazısını okumazlar çünkü "Nerede hata yaptık, bu çocuk nasıl böyle yetişti" yazmıştı. Sizin mürekkebinizin ailenizin ağzını boyadığı oldu mu?
“MEHMET YAKUP YILMAZ’IN BENİM İÇİN YAZDIĞI YAZILAR YOK HÜKMÜNDENDİR”

FATİH ALTAYLI- Mehmet Yakup Yılmaz, ciddiye aldığım bir adam değil. Karakter olarak ciddi zaafları olan bir adam. Ben Sabah’a geldikten sonra Mehmet Yakup Yılmaz bizi arayarak Sabah’a gelmek istediğini söyledi. Turgay beyle görüştüler. Kalktı, Sabah’a geldi. Dergi grubunda yönetici olarak göreve başladı. 4 gün burada çalıştı, çeşitli toplantılar yaptı. Bunun en önemli bilgilerine ulaştı. Bunla ilgili dosyaları aldı, yeni çıkacak yayınlarla ilgili yapılmış görüşmelerin belgelerini, kayıtlarını aldı, muhataplarıyla görüştü ve bütün bunları alarak Hürriyet grubuna geri döndü. Bu ahlaki düzeyde, bu seviyede bir vatandaşla benim muhatap olmam dahi düşünülemez. Bunun benim hakkımda yazdığı yazılar benim açımdan ‘yok hükmündedir.’ Bu adamın benimle ilgili iyi bir şey yazması beklenebilir mi? Bu adamla benim aramda herhangi bir bağlantı, eş değer olduğu düşünülebilir mi? Mehmet Yakup Yılmaz, Murat Bardakçı’nın ailesi için çok ağır yazılar yazmıştı. Ancak şu kadar para alırsam, hürriytee yazarım dediğinde Murat Bardakçı tavır koydu. Dedi ki: “Bu şerefsiz benim olduğum yerde yazamaz”dedi. Ertuğrul Özkök araya girdi. Murat Bardakçı’yı ikna etmeye çalıştı. Murat Bardakçı da:”O zaman benden özür dileyecek köşesinde”dedi. Ve Mehmet Yakup Yılmaz daha önce aleyhinde demediğini bırakmadığı, ailesine dil uzattığı Bardakçı’dan özür diledi. Sırf Hürriyette yazmak için.
HÜLYA OKUR- Hukuk okuyan babanız, bir dönem CHP’de Van Gençlik Kolları başkanlığı yapmış ve siz çıkar ilişkileri olmayan ailenizi, “12 Mart darbesi olmuş, babam Demirel’e söverdi, 74 seçimleri olmuş, babam Ecevit’e söverdi” diye anlatıyorsunuz. Siz kalbe ait sıfatlardan hangisini, kime karşı kullanmıştınız?
“BABAM; 71 DARBESİNİN ASLINDA ORDUNUN İÇİNDEKİ AYDIN KESİME YÖNELİK BİR DARBE OLARAK DÜŞÜNDÜ”
FATİH ALTAYLI- Ben küfrederim o konuda sıkıntım yoktur. Babam hayatı boyunca hiç çalışmadı diyebilirim. Dedem, bütün aileye yani ailenin tamamına göre çalıştığı için ne babamın, ne de ailenin diğer fertlerinin çalışmaya ihtiyacı olmadı. Babam siyasete yakından ilgiliydi. Dedem de öyle ama babam daha yakındı. 71’de siyasete küstü. 71’de olan olayların farklı bir cephesi olduğunu düşündü hep. 71 darbesinin aslında ordunun içindeki aydın kesime yönelik bir darbe olarak düşündü. Demirel’den nefret ederdi. Demirel iktidar olduğunda ben çocuktum ama evdeki sohbetlerden bilirim. Demirel iktidar olduğunda, Türkiye’nin bugün geleceği durumu anlatıyordu babam. 1960’larda babam, 2000’lerde ne olacağını anlatıyordu. Ve onun ön görülerinin tamamı çıktı. Babam enteresan bir adamdır, hayatı boyunca kimseye yalan söylememiştir. İçe dönüktür, pek sesi çıkmaz anneme göre.
HÜLYA OKUR- Peki birazda ideolojik olarak tanımlayalım sizi….Bir ‘Ermeniye’ sahip çıkılmasına karşı çıkan ‘milliyetçiler’, Bir ‘AB yanlısına’ sahip çıkılmasına bozulan ‘ulusalcılar’, Bir ‘gavûra’ sahip çıkılmasına itiraz eden ‘dinciler’ arasında yerinizi ‘Hepimiz Ermeniyiz’ şeklindeki sembolik bir tepkiyi ‘ırkçılık’ olarak gören tarafa mı koyarsınız?
“VAN’DA AİLESİNİN BÜYÜK BİR BÖLÜMÜ ERMENİLER TARAFINDAN ÖLDÜRÜLMÜŞ BİRİSİ OLMAMA RAĞMEN ERMENİLERLE İLGİLİ SORUNUM YOK”
FATİH ALTAYLI- O meseleye ben çok tepki gösterdim. Hrant’ın ölümüne en çok üzülenlerden biriyim. Ermenilere hiç karşı değilim. Ailesinin büyük bir bölümü Ermeniler tarafından öldürülmüş birisi olmama rağmen Van’da, Ermenilerle ve hiçbir ırkla sorunum yok. Bu slogan Türkiye’nin yapısı göz önüne alındığı zaman, birleştiricilik değil, ayrımcılık olur. ‘Hepimiz Hrant Dink’iz’lafına hiç karşı değilim. Ama ‘Hepimiz Ermeniyiz’lafı Türkiye’de ciddi bir ayrımcılığı ortaya koyacaktı. Çünkü Türkiye’deki çoğunluğun fikri yapısına baktığınız zaman, bu lafın arkasındaki anlamı anlamaktan uzak olacağını ve bunun farklı bir bölünmeyi de beraberinde getireceğini, Hrant Dink cinayetine karşı çıkan insanların bazılarını bile irite edeceğini görmek için alim olmaya gerek yok. Görmemek için salak olmaya gerek var. Ben halkın içindeyim ama kendi dar entellüktüel çevreniz içerisinde bir yaşam tarzı benimserseniz, Türkiye’nin gerçeğinden uzak kalırsınız ve “Neo Nazilere”niye karşı çıktınız? Almanya da hepimiz Türk’üz diye yürüyoruz dersiniz ama Türklerin, Almanya’nın büyükelçilerini sağda solda öldürmüşlüğü yok.Türkiye’nin Almanya’nın soykırım yaptığına dair bir iddiası yok. Türkiye’nin, Almanya’ya karşı dünya çapında rectable bir faaliyetleri yok. O zaman onlar yürürler. Bir ayrımcılık olmaz Almanya’da. Biz öyle kolay diyemeyiz. Ermeni lafını. Öyle kolay benimseyemez Türk halkı.
HÜLYA OKUR- Ben her yerdeyim halkın içindeyim diyorsunuz ama gittiğiniz bir yere takılan biri var… Sabah’ın Okur Temsilcisi Yavuz Baydar, “Gazeteci ‘eylemci’ değildir, habercilik yapar” başlıklı yazısında; “Bu ülkede bir adaya bayrak dikmeyi ‘mesleki görev’ sanan gazeteci de çıktı... Gazeteciliğin bittiği, başka bir ’işin’ başladığı nokta işte budur!” derken sizin 27 Ocak 1996’da Kardak adacığına çıkmanızdan mı bahsediyordu dersiniz?
“BANA KARDAK FATİH’İ DEDİLER.”,” KARDAK MESELESİ %100 BİR GAZETECİLİK BAŞARISIDIR”
FATİH ALTAYLI- Bundan bahseden geri zekalıdır. Çünkü bunun en yakın tanığı Hürriyet gazetesinin yazı işleridir. Bir, o adaya bayrağı ben dikmedim, o adaya bayrağı diken, Hürriyet’in İzmir bürosudur. Diktiren Hürriyet’in o dönemki haber müdürü Uğur Cebecidir. Hürriyette bunun manşet yapılana karşı çıkan benim. Ertuğrul Özkök’e koridorda:Abi bunu yapmayalım, savaş çıkarır!”diyen de benim. Benim adımı ‘Kardak Fatih’i’ çıkardılar. Çünkü Kardak olayları başlayınca Özkök bana gider misin dedi. Giderim dedim ve Bodrum’a, Gümüşlü’ye gittim. Şanslı bir gazeteci olduğum için herkesin yaptığından farklı şeyler yapıyorum ben. Gittik oraya. Herkes bir otelin altında toplanmış, rakı içiyorlar, balık yiyorlar. Benim yanımda eşim de var üstelik. Ben onlarla oturup balık yiyeceğime, arabaya atladım ve sahili dolaşmaya başladım. Bir baktım Gümüşlü’nün biraz ilerisinde, bir koyda Türk askerleri botlarını şişiriyorlar. Atlayacağız kayığa bizde çıkacağız diye yazdım o gün Hürriyet’e. Ertesi sabahta bütün gazeteler toplantılar, büyük bir kayık kiraladılar ve oradaki bütün gazeteciler bu balıkçı teknesiyle yola çıktılar. Bütün herkesin olduğu yerde olursanız, farklı bir haber üretme şansınız yok. Benim orada bulunma sebebim, farklı bir haber üretmek. Yanımda kameraman arkadaşım var. Baktım, sahilde bir tane sürat motoru duruyor. Bu motor kimin dedim? Bakkalın dediler. Bakkal kapalı. Bakkalın evini sordum ve kapıyı çaldım. Bir adam don, paça kapıyı açtı. –Şu sürat motoru seninmiş dedim. –Evet dedi. Kiralayabilir miyiz? dedim. Ne yapacaksın? dedi. “Kardak’a gideceğiz” dedim. Yok kiralayamam dedi.” İyi, sat bana” dedim. Ciddi misin? dedi. Evet, ciddiyim dedim. Yok satmam dedi. O zaman sen gel beni götür dedim. Düşündü biraz. 500 dolar isterim dedi. Olur dedim bende. Diğerleri saatte 5 milim hızla giden balıkçı motorundayken, biz sürat motoruyla bastırdık, Kardak’a vardık. İlk vardığımız adada Yunan askerleri var. Silahları vardı, kaçtık oradan. Hemen yanındaki adaya gittik. Ve o adada da Türk askerleri var. Tam biz adım attığımız sırada Türk askerleri de ayrılmaya hazırlanıyorlardı. Askerler gidiyorlar, bende sürat motoruyla yanlarında gidiyorum. Başlarında da bir tane binbaşı var. Gelebilir miyim? dedim. –Abi gelme, başımız belaya girer dediler. Ben dinlemedim. Çok da dalgalı deniz, kar yağıyor…Ben sürat motorundan bota atladım. Suya da düştüm, çektiler aldılar beni. Botta askerlerle sohbet ede ede kıyıya kadar geldik. Ben o arada askerlerle sohbetimi Hürriyet gazetesine yazdım. Oradaki görüntü beni Kardak Fatih’i yaptı. Bu gazetecilik. Yavuz Baydar şunu diyebilir: Benim eylemlerim oldu, doğru. 28 Şubat sürecinde atamalarla ilgili…Onlardan bahsediyorsa haklıdır, gazeteci erdemli değildir. Ben orada gazeteci kimliğimle değil, eylemci kimliğimle bulunuyordum. Sonra geri çekildim. Ama Kardak meselesi %100 bir gazetecilik başarısıdır. Ben bunu yazdım. Zengin gazetecinin avantajı da bu. 500 doları kim verebilirdi orada? dediler. Verselerdi, ne yapayım? O parayı eğer Ertuğrul Özkök gazete bütçesinden ödemeseydi, ben kendi cebimden verecektim. Gazetecilik heyecanı bu ama.
HÜLYA OKUR- Evet varını yoğunu ortaya koymalı insan. Askerlere havadan, karadan, sudan ulaşan gazeteci olarak sormak istiyorum……TSK’da ‘Profesyonel ordu kurulsun… Böylelikle de tartışmalar biter. Ne de olsa parasıyla…” derken "Maaşlı muvazzaflardan" oluşan birimin Araplarla İsrailler arasında bulunabileceği, mecburi askerlik yapan evlatların bu bölgelere gönderilmeyeceği fikrinizi tüfeği kırıp ta içine doldurmayan ne sizce?
“HİÇBİRİMİZ ÇOCUĞUMUZU GİDİP, CEPHEDE ÖLSÜN DİYE DOĞURMUYORUZ”
FATİH ALTAYLI- Belki maddi gerekçelerdir, belki başka nedenler. TSK gibi büyük bir ordunun ve üstelik de bölgesinde etkin olmak isteyen, ateşli bölgelere zaman zaman müdahil olan Afganistan, Kosova, Saray Bosna gibi kritik yerlerde görev yapan bir ordunun bence 3,4,5 ay çok iyi de olsa eğitim almış aile çocukları tarafından değil, bu işi profesyonelce yapan ve bu işin bütün risklerini bilen, subay, astsubay veya er gibi profesyonellerden oluşması lazım. Hiçbirimiz çocuğumuzu gidip, cephede ölsün diye doğurmuyoruz. Elbette ki bu vatan için gerekiyorsa, ölebiliriz. Ama kritik yerlerde görev yapma konusunda bir takım istekleri varsa Türkiye’nin devlet olarak, bunun bedelini de ailelere ödetmemesi lazım. 30 bin kişilik profesyonel askerler birimi oluşturun, bunlar hem işin riskini bilerek oraya girsinler yani karısını, çocuğunu bırakıp, 15 ay sonra görüşürüz diye gidip, gelmemesindense, askerim evlenmem”diyebilir veya çocuğunu da alır götürür. Türkiye’de bunu yapmak isteyen bir sürü maceracı var.
HÜLYA OKUR- Askerliği kendi hukuki mücadelesinde kullanan biri var…Güneş Taner Yüce Divanda yargılanırken ki; “Babam general, dedem Emniyet-i Mahsusa’da çalıştı. Bakanlığım sırasında ailemin genetik olarak verdiği görevi yaptım. Beraat benim hakkım”gibi sözlerini” İşe yarar bölümü toprak altında. Sap kalkmış, ‘Çok lezzetliyim’ diyor” diye yorumlamıştınız. Bugün işe yarar bölümü tükenen bir politikacı görüyor musunuz?
“GÜNEŞ TANER, BENİM TÜRKİYE’DEKİ KİRLİLİĞİNDEN EMİN OLDUĞUM TEK POLİTİKACI.”
FATİH ALTAYLI- Güneş Taner, benim Türkiye’deki kirliliğinden emin olduğum tek politikacı. Bakanken, Sabah Gazetesine kendi bakanlığına bir gazete ve banka satan ve o gruptan 100 bin dolar ayda maaş aldığını bildiğim, yazdığım, kendisinin de kabul ettiği bir adamdır. Ben onu patatese benzettim ve dedim ki:İşe yarar bölümü toprak altında, üst tarafının yenilebilirliği yok. Türk politikacılarının hiç birini Güneş Taner’le kıyaslamam ama Cavit Çağlar..Belki bir de odur.
HÜLYA OKUR- Bir gece Eric Clapton’un konserini izlerken, konserin sonlarına doğru sizi kolunuzdan tutup götüren polisten Hizb-ut Tahrir adlı örgütün sizi öldürmek üzere bir hücre kurduğunu ve polisin Elazığ’dan gelen bu hücreyi takip ederken İstanbul’da kaybettiğini öğreniyorsunuz. "ideolojisi islâm olan bu siyasi partinin sizden istediği neydi?
“BANA GELEN MEKTUPTA DİYOR Kİ:”SAYIN ALTAYLI, BİZ SİZİ ÖLDÜRMEK ÜZERİNE GÖREVLENDİRİLEN BİR PKK GRUBUNUN ELEMANLARIYIZ.”
FATİH ALTAYLI- Hiçbir fikrim yok. Fakat 28 Şubat’tan beri islami örgütlerin bazıları benimle ilgili bir takım şeyler yapmak istediler. Ben 28 Şubat’ı farklı algılarım. Herkesin algıladığı gibi algılamıyorum. O dönemde benim yaptıklarımdan ötürü bazı radikal örgütlerde ciddi tepkiler oldu bana karşı. Sedat Bucak’ın koruması Gani Kızılkaya bunu bana anlattı. Gani Kızılkaya ile aynı koğuşta yatan bir islami örgüt lideri, her hafta benim öldürülmem için, Fatih Altaylı’yı öldürecek olana o zamanın parasıyla 5 milyar vaat ederek peşime adam takıyormuş. O dönemden sonra hep tehditler oldu. Bu caz grubun dünyada 12 konseri vardı, birisi İstanbul’daydı. Ben de eşimle gittim. Bahsettiğiniz şeyler oldu. Polisler beni aldılar bir otele götürdüler. Eşim ve ben başka arabayla ayrıldık oradan. Fatih bey sizi öldürecek dediler. Sokaklarda görünmememi söylediler. Ne kadar sürer diye sordum. Belki bir gün, belki bir ay dediler. Yurt dışına gitmemi önerdiler. O kadar ısrar ettiler ki ben yurtdışına gittim. Ve tehlike geçti diye çağırdılar. Yine bir gün oturuyorum ofiste. Sekreterim geldi. Elinde sararmış, solmuş mektup. Bir PKK’lıdan geliyor. Diyor ki:”Sayın Altaylı, biz sizi öldürmek üzerine görevlendirilen bir PKK grubunun elemanlarıyız. Örgüt lideri bize sizi ortadan kaldırmamız için talimat verdi be biz de geldik İstanbul’a sizi izledik. “ve benim günlük hayatımı anlatan bir mektup(otomobilimin rengi, şu saatte evden çıktığım, şurada oturuyorsunuz şeklinde) “Hatta biz bir gün eşinizi yolda durdurup, adres sorma bahanesiyle onunla temas ettik. Fakat daha sonra uzun süreli bir takip sonunda sizin çok düzgün bir adam olduğunuzu görünce size kıyamadık. Ekip de bizi cezalandırdı. Amanos dağlarında şu anda dağ kadrosundayız. Bir an önce teslim olmak istiyoruz.” Okuyunca bana fenalık geldi. Altında da not: “Eğer bu mektubu okursanız, bizim teslim olmamızla ilgili bir aracılık yaparsanız, bir yazınızda şu cümleyi kullanın” gibi bir kod cümle kullanmışlar. Ben de o kod cümleyi yazdım. Onun üzerine telefonla aradılar, konuştuk. Daha sonra grup teslim oldular. Şimdi serbestler.
HÜLYA OKUR- Başörtülü oldukları için okuyamayan kızlara ’200 milyonu bastır soyunsunlar, 300 milyonu ver başka şey yapsınlar’ demeniz üzerine Vakit gazetesi yazarı Hasan Karakaya’dan; ’Bu parayla oluyorsa, sizin yakınlarınız da bunu yapar mı?’ şeklinde çok sert bir yanıt gelmişti. Bu sözler, başörtüsünün mekânını yukarıdan aşağıya nakletmek değil mi?
“ONLARIN ANADOLU’DAN GELEN KIZLARIN FUHUŞ YAPTIKLARINI YAZMASI SERBEST, ANADOLU’DAN GELEN KIZLARIN PARAYLA BAŞINI ÖRTTÜĞÜNÜ BİZİM YAZMAMIZ YASAK”
FATİH ALTAYLI- Hayır. Bu sözler başörtülü kızlar için yazılmadı. Bu sözler başka bir amaçla yazıldı. Ben ilk günden beri, üniversitelerde türban yasağı geldiğinden beri, kızların eğitim hakkının alınamayacağını savunan ender yazarlardan bir tanesiyim. Ben sürekli olarak aynı düşünceye sahip erkekler girebiliyorlar, bunlar giremiyor..Nasıl engellersiniz bunu? diye yazı yazan birisiyim. O yazıyı yazma nedenim başka. O dönemde taşradan gelmiş, maddi sıkıntısı olan bazı çocuklara islami örgütlerin para vererek başlarını örtmelerini ve böylelikle organizasyon yaptıklarını herkes biliyordu. Yine aynı dönemde bazı gazetelerde taşradan gelen kızların, üniversite öğrencilerinin okuyabilmek için İstanbul’da fuhuş yaptıkları haberleri çıkmıştı. O yazı tamamen bunun içindir. Anadolu’dan gelen kızlar, öyle bir açık hale geliyorlar ki ekonomik nedenlerle bu gibi şeylere. Kimisine ver parayı başını örtsün, kimisine ver parayı fuhuş yapsın. O yazıyı Hasan Karakaya kendi meşrebince öyle algıladı çünkü onların Anadolu’dan gelen kızların fuhuş yaptıklarını yazması serbest, Anadolu’dan gelen kızların parayla başını örttüğünü bizim yazmamız yasak. Böyle bir şey yok. Bende Hasan Karakaya ve Vakit Gazetesinin o yöndeki tavrına karşı böyle bir yazı yazdım. Bu kızlar, aynı sosyal kökenden geliyor. Temelinde aynı mesele var.
HÜLYA OKUR- 20 bin kişinin öldüğü deprem sonrasında pankartla, “7,4 yetmedi mi?” diyenlerin fahişe olduğunu söylediniz. Bu fikrin fahişelik olduğuna inancınız, başımıza gelenleri sorgulamanızın önüne geçiyor olabilir mi?
FATİH ALTAYLI- Ne gibi?
HÜLYA OKUR- Depremin insanoğlunun yaptıklarına karşı gelen bir afet olduğuna inanıyor musunuz?
FATİH ALTAYLI- Bu deprem nereyi vurdu? Türkiye’nin en tutucu yerlerini vurdu. Etiler, Taksim yıkılmadı yani. Sakarya yıkıldı. Eğer bu sodomon cezalandırması olsaydı, oralar yıkılırdı. Taksim’i, Nişantaşı’nı vururdu. 20 bin kişinin öldüğü bir olayda “7,4 yetmedi mi?”gibi bir düşünce sağlıklı değildir. Böyle bir düşünceye bu bir fahişe düşüncesidir diyemez miyim?
HÜLYA OKUR- Cumhurbaşkanının kızı Kübra Gül Sarımermer’in işe alınması için uluslararası bir şirketin yöneticisinin aradığına ilişkin iddianıza Cumhurbaşkanlığı Basın Merkezi’nden tamamıyla hayal ürünüdür” diye bir açıklama gelmişti. Konu üst makamlarsa, bildiğini unutmalı mı bir gazeteci?
“PATRONLARI ŞİKAYET EDİYORSUNUZ, SONRA PATRONLAR SİZDEN HOŞLANMAZ HALE GELİYOR”
FATİH ALTAYLI- Doğrusu o. Bildiğini unut, gördüğünü yazma. Çünkü yazdığınız zaman başınız belaya giriyor. Patronları şikayet ediyorsunuz, sonra patronlar sizden hoşlanmaz hale geliyor. Yani yazmamak üzerine bir düzen hakim. Türkiye’de yolsuzluk mu yok, usulsüzlük mü yok? Kimse yazmıyor. Çünkü korku var herkeste. Aman işimi kaybetmeyim. Medya grubu sayısı sınırlı. Bir yerden kovulanın diğer yerden iş bulma ihtimali yok. Ama ben yazdıklarımın arkasındayım.
HÜLYA OKUR- Nazlı Ilıcak; TMSF Sabah’a el koyduğunda, sizin "Biz sıkı muhalefet yapıyorduk, bu yüzden TMSF el koydu" demenize rağmen teke tek’te Tayyip Erdoğan’a sormadığınız, soramadığız sorular olduğunu, TMSF gazeteye el koyunca soluğu Tayyip Erdoğan’ın uçağında alıp ondan himaye talep ettiğinizi ileri sürmüştü. Doğru mu?
“NAZLI ILICAK BİR ZAMANLAR “BEN ONA ULAŞAMIYORUM” DİYE AĞLADIĞI ERDOĞAN’A ARTIK ULAŞABİLİYOR”
FATİH ALTAYLI- Bunu hemen söylesin. Tayyip Erdoğan’ın uçağına bindiğim gün 2 Nisan’dır. 2 Nisan’da binilecek uçağın rezervasyonları Başbakanlık basın merkezi tarafından hemen hemen bir ay önceden yapılır. Ben gazeteye el konacağını bilmiyordum. Uçağa bindim, Tayyip Erdoğan orada, Nazlı Ilıcak çok yakın olduğu ve bir zamanlar ben ona ulaşamıyorum diye ağladığı Erdoğan’a artık ulaşabiliyor gitsin ona sorsun. Tek bir kelime sordum mu? Tayip Erdoğan’a ben hayatımda kendimle ilgili hiçbir şey konuşmadım ki.
HÜLYA OKUR- Onlar sizin için bir şey söylemişler ama…..Yeni Asya yazarı Serdar Murat, ‘Erdoğan’ın Tercihi’ başlıklı yazısında, “Medyanın AKP’ye yönelik eleştirileri, Başbakan’ın da katıldığı MYK toplantısında ele alındığını yazmış, MYK Üyelerinden biri, ‘Fatih Altaylı bile aleyhimize yazıyor’ diye hayretini ifade etmişti. Buradaki ‘bile’ medya bize vurdukça oyumuz artıyor fikrinden hareketle mi sarf edilmiştir sizce?
“HALKIN TERCİHİ İLE TEK BAŞINA GELMİŞ BİR İKTİDARDAN HEPİMİZİN UMARLARI VARDIR.”

FATİH ALTAYLI- Yoo ben AKP’yi uzun süre destekledim. Niye destekledim? Ben her iktidarı destekledim. Halkın tercihi ile tek başına gelmiş bir iktidardan hepimizin umarları vardır. Kimileri için şahsi umarlar, kimileri için memleket umarları. Ben AKP seçildikten sonra Tayyip Erdoğan’ın baştaki tavrını çok benimsedim. Çünkü kimsenin el sürmediği çok önemli konulara el sürme cesareti gösterdi ve çok kucaklayıcı tavrı vardı. Kimseyle arasına mesafe koymuyordu. Benim gibi bir muhalif gazeteci ile diaoloğunu kesmiyordu. Ve uyarıları dikkate alıp, gerektiği yerde de geri adım atabiliyordu. O yüzden çok destekledim. Hala yaptıkları pek çok şeyi yine destekliyorum. Sabah’ta muhalif bir çizgimiz vardı, mualif derken, sadece iktidara değil, her şeye mualif. Galataport işini biz ortaya çıkardık. İptal oldu. Lara projesinin biz yanlışlarını yazdık. Bozuldu. Futbol federasyonu seçiminde, siyasete gol başlığını bir tek Sabah atma cesaretini gösterdi. Haluk Ulusoy, Tayyip Erdoğan’a rağmen, AKP’nin federasyon işlerine müdahalesine rağmen kazandı. Bunu basına atan tek gazete bizdik. Hrant Dink cinayetinde, Hrant Dink’i öldüren organizasyonun devletle bağlarını ortaya çıkaran Sabah gazetesiydi. Sabah Gazetesi o zaman çok öndeydi. Ve çekinmeden her şeyi yazıyordu. her şeyi yazdığınız zaman iyi bir şey değil. Sırtınızı bir yere yaslamanız lazım. Biz onu ihmal ettik. Sırtımızı hiçbir yere yaslamadık. Gerektiğinde askerin, muhalefetin, askerin aleyhinde yazdık. Bizi savunacak, bizden yana olacak kimse kalmamıştı. Başımıza böyle bir şey geldi. Aydın Doğan’ı rahatsız ettik. Rahatsızlığından dolayı Dinç Bilgin’i kullanarak ilgili bazı operasyonlar başlattı. Bu operasyonlar, TMSF üzerinde etkili oldu. Siyasete yakınlık olmadığı için bizi tutmadı. Dedikleri gibi iktidara yakın olsaydım, herhalde bu olayı engelleyebilirdim.
HÜLYA OKUR- AKP’ye açılan kapatma davasına ilişkin yorumunuzu"AKP için açılan davaya "Bu dava siyasi" diyorlar. Ben de onlara "Bravo" diyorum." şeklinde yapmışsınız. Bravo’yu övmek mi, yermek mi amacıyla kullandınız? DTP hakkında kapatma davası açılırken sessiz kalan kesimi eleştirirken, kapatmaya ilişkin istisnalar içinde terör ve şiddetin bulunmasını çatlağın şekli itibariyle eşit mi buluyorsunuz?
“KAPATMA DAVALARI TABİATI GEREĞİ SİYASİDİR.”
FATİH ALTAYLI- Ne övmek, ne yermek için kullanıyorum. Cehaletle dalga geçmek için kullanıyorum. Parti kapatma davaları tabiatı gereği siyasidir. Bunu bilmeden bu dava siyasi diye suçlama yapmak cehalettir.
DTP’nin kapatılma davasına sessiz kalma meselesine gelince.
Burada AK Parti hakkında açılan davaya demokrasi adına karşı çıkan kesimlerin tutarsızlığı açısından bu örneği veriyorum.
AK Parti’ye açılan dava ile ilgili yazıp konuşanlar içeriğe bakmadan, iddaname ile ilgili bir şey söylemeden, iddianameyi okumadan demokrasilerde parti kapatma olmaz demeye başladılar.
Oysa sizin de belirttiğiniz gibi içeriğe bakmak lazımdı. Bunu yapmadılar. Sizin sorunuzda bile bir tutarsızlık yok mu? AK Parti’nin kapatılma davasına ilkesel, DTP’nin kapatılma davasına ise terör meselesini öne çıkararak içeriksel bakıyorsunuz.
En çok güldüğüm de AK Parti tabanının radikal kesimlerinin ağzından düşmeyen demokrasi sözcüğü. Bu kelimeyi telafuz etmeye başlamalarının tarihi 5 yıl öncesine dayanıyor. Bu kelimenin anlamını öğrenmeleri 30 yıllarını alacak. Demokrasiyi özümsemeleri ise şansımız varsa 100 yılda gerçekleşir. Ama şimdi hepsi demokrat kesildi.
HÜLYA OKUR- “Bence bu yılın Nobel Barış Ödülü, Tayyip Erdoğan’ın hakkıdır, diye yazdınız ve bu yazının dip notu: “Bu yazıyı okurken lütfen siyasî tavrınızı, anti AKP düşüncelerinizi bir kenara bırakın. Değerlendirmenizi ona göre yapın, küfredecekseniz ona göre edin.”idi. Tayyip Erdoğan’ın takdir ve tahkir nedenleri ne sizce?
“MUSTAFA KARAALİOĞLU BİR GÜN BANA DEDİ Kİ: “ABİ SENİN SORDUKLARINI, BAŞBAKAN’A BİR BAŞKASI SORSA YEMİN EDİYORUM DÖVER”
FATİH ALTAYLI- Merkez Bankası seçiminden sonra Tayyip bey’in ben kendisine de söyledim:” Size olan bütün inancımı kaybediyorum ben” dedim. “Niye?” dedi. Dedim ki: “Türkiye’de 10 bin tane üst düzey bankacı varsa, bu