10.01.2009 Cumartesi 00:34
USD 1.5470    EUR 2.0930    EUR/USD 1.3520    IMKB100 26470 / 260
 
Toktamış Ateş: Siyasal İslam çaresizlik ürünüdür
10.03.2008 10:17
12 Punto 14 Punto 16 Punto 18 Punto
Prof. Dr. Toktamış Ateş, Hülya Okur’un sorularını yanıtladı. İşte o görüşmeden satır başları: Ecevit’le arayışımız arasında bir fark yoktu…  Siyasal İslam bir çaresizliğin ürünüdür… Baykal, insan olarak mükemmel bir insandır. Ama maalesef siyasal parti lideri olarak çok kötü performans gösteriyor… Benim neye aklımın erip, neye ermediğini Emre Aköz anlayamaz… O bölgedeki Kürt kökenli vatandaşlarımızın sorununu Kürtlükten ziyade, o bölgede doğmuş olma talihsizliğine bağlıyorum

“HEM NAZAR-BÂZ, HEM NEŞ’E NİSAR. YANİ HEM NEŞE İLE BAKAN, HEM DE NEŞE DAĞITAN. ONDAN BİR AKADEMİSYEN OLARAK FAYDALANMAYI BIRAKIP, HAYAT DERSİ ÇIKARTTIĞIMI DÜŞÜNDÜM BİR AN. BU ŞADÜMAN HOCAMIZIN BİZE ANLATTIĞI ÇOK ŞEY VAR. MESELA DİYANET’İN KURULUŞ AMACIYLA YAPTIĞI AÇIKLAMA ÇOK İLGİNÇ GELDİ BANA. BAYKAL’I SEVERKEN DÖVEN YORUMLARI DA ÖYLE….BENCE ÖNCE OKUNMALI…SONRA DA ZİHİNLERİMİZE DOKUMALI DİYE DÜŞÜNÜYORUM. EVET ÜZERİNE NE KADAR SU DÖKERSENİZ DÖKÜN SÖNDÜREMEYECEĞİNİZ BİR ATEŞ: TOKTAMIŞ ATEŞ!”

 

HÜLYA OKUR- Anneniz Fikret Hanım ve bir zamanlar Türkiyat Enstitüsü Müdürü olan babanız Prof. Dr. Ahmet Ateş’ten, 1944’te İstanbul’da dünyaya geldiniz. Bir yere yerleşmiş, oturmuş kimse manasına gelen ‘Toktamış’ ismi gibi benliğinize oturan ilk olaylardan bahsetsek….

“BEN HEP KENDİMİ VEFALI SAYDIM. VEFANIN HAVASI BAŞKA ETKİLEDİ BENİ.”

TOKTAMIŞ ATEŞ- Babam Türkiyat değil, Şarkiyat Enstitüsü’nün Müdürü idi. Edebiyat Fakültesinde öğretim üyesiydi. Tipik memur ailesi bizim ailemiz. Annem lise öğretmeni, babam akademisyen…Laleli’de doğdum büyüdüm. O zamanlar Laleli’de bir yandan Kapalı Çarşı esnafının yaşadığı, bir yandan memurların ve üniversite mensuplarının yaşadığı, kültür düzeyi yüksek, gelir düzeyi orta bir semtti. Türkiye’ye özellikle edebiyat ve edebiyat bölümleri arasında tarih vs..ün kazandıran öğretim üyelerinin çoğu komşularımızdı. O günlerin ve İstanbul’un Türkiye’sinde kamu ulaşımı fevkalade zayıftı. Bir araba, otomobil sahibi olabilmekte hayal bir değildi bir üniversite öğretim üyesi için. Ömer Lüfti Barkan, Reşit Rahmeti Arat, İbrahim Kafesoğlu, Abdülkadir Karahan gibi bir çok ünlü edebiyatçı komşularımızdı. İşte bu ortam içinde ve üst düzeyde sohbetlerin yer aldığı toplantılara çocuk kulağıyla misafir olurduk. Sonra Koca Ragıp Paşa ilkokulu. Şimdiki çocukların lüksüne akıl erdiremiyorum. İlkokul’dan sonra Avusturya Lisesi ve Vefa’yı bitirdim, lise iki’den sonra. Ve hep kendimi vefalı saydım. Vefanın havası başka etkiledi beni. Fakat enteresandır. Benim ilkokulda okuduğum sınıflar hep 50 kişi civarındaydı, daha aşağı değildi. Ve sonra Avusturya Lisesinde 40 kişiden aşağı değildi. Hele Vefa’da mezun olduğum sınıf 83 kişiydi. Şimdiki eğitim sisteminde:”Yok efendim, sınıf 40 kişi, çok kalabalık” dedikleri zaman çok gülüyorum. Ama böyle güzel, mutlu bir çocukluk yaşadığımı söyleyebilirim.

HÜLYA OKUR- 1980 yılı. Tekirdağ’dan bir arkadaşınız Nevin Yurtseven’in İstanbul Üniversitesi’ne geleceğini ve ona göz kulak olmanızı söylüyor. Ve İstanbul Üniversitesinde hoca-öğrenci olarak başlayan ilişkiniz evlilikle neticeleniyor. Evliliğinizin öğretilerinizdeki payı nedir?

“ÖĞRETİM ÜYESİ HAYATIMDA İLK AŞAMADAKİ ENERJİ BİR BAKIMA İLK EVLİLİĞİMDEN GELDİ.”

TOKTAMIŞ ATEŞ- Tabi o gün bugün Nevin’e göz kulak oluyoruz. Ondan önce yine bir evliliğim oldu. Maalesef ayrılıkla sonuçlanan. O da şu anda Yıldız’da öğretim üyesi bir arkadaşımız. Çok değerli bir insandır o da. Yürütemedik maalesef. Ondan sonra öğretim üyesi hayatımda ilk aşamadaki enerji bir bakıma ilk evliliğimden geldi. Daha sonra Nevin’le evlendikten sonra profesörlük aşamasında onun enerjisi geldi. Onun yarattığı huzur ortamı içinde ve çok ileri yaşta baba oldum. 47 yaşında yani 1990’da baba oldum. Bunun yarattığı mutluluk ortamı içinde günümüze kadar geldik.

HÜLYA OKUR- 1980’lerin ortalarında Aylık ’Düşün’ dergisinde “Arayış” başlıklı yazılar yazmaya başladınız. Aynı dönemde Bülent Ecevit’in de ’Arayış’ isimli bir dergisi vardı. Ecevit’le sizin arayışınızın farkı neydi?

“ECEVİT’LE ARAYIŞIMIZ ARASINDA BİR FARK YOKTU”

TOKTAMIŞ ATEŞ- Aslında rahmetli Ecevit’le arayışımız arasında bir fark yoktu. İkimizde daha mutlu, daha huzurlu, daha dengeli…Refahın daha güzel paylaşıldığı ve arttığı bir Türkiye’nin arayışı içindeydik. Ecevit’in yazılarında da bunu görüyordum. Hatta Düşün Dergisinde yazmaya başlarken ilk sayısında:” Ecevit’in böyle bir ismi kullanmış olması beni rahatsız etmiyor, o kendi arayışını sürdürüyor, ben kendi arayışımı” demiştim. Ve çok şükür Ecevit’le bu konuda polemiğimiz olmadı. Karşılaştığımızda bir iki espri yaptık. Herkes kendi arayışını yapmalı bence. Ve o arayış hala devam ediyor.

HÜLYA OKUR- 14 yıl boyunca Cumhuriyet’te yazdınız. Sonra da Bugün de…..Ayrılığınız AKP`nin 15 yeni üniversite projesine destek vermeniz nedeniyle uygulanan sansüre bağlanmıştı. Asıl mesele neydi?

“ÇOCUĞUM YAŞINDA BİR İNSANIN EDEPSİZLİĞİ VE ONUN ARKASINDAKİLER BARDAĞI TAŞIRAN SON DAMLA OLDU”

TOKTAMIŞ ATEŞ- Asıl sebebi şu…O 15 yeni üniversite’de AKP’ye destek de vermedim. Öyle saçma şey olur mu? Sayın İsa Eşme YÖK Başkan Vekiliydi. Biraz rahatsız bir arkadaştır. Ben onu buradan da tanırım. Öğretmen kökenli, biraz kompleksli bir arkadaş. AKP’nin politikasını mı destekliyorsun   diye bir mektup yazdı, Hayır dedim. Böyle saçma şey olur mu? Fakat kendisi benim bu cevabımı, mektubumu almadığını iddia etti. Sonra o okur mektuplarına yazılmış ve yayınlandı. Tabi bu da bardağı taşıran bir damla oldu. Cumhuriyet içinde maalesef farklı birkaç ekip var. Beni orada tutan, her zaman saygıyla andığım, aleyhine tek bir kelime ağzımdan alamadıkları İlhan Selçuk’un varlığıydı. Oradaki kimi insanlar beni bir kaşık suda boğmak için uğraşıyorlardı. Ama İlhan Selçuk’un manevi desteği arkamda olduğu için, diş geçiremiyorlardı. Fakat bir rahatsızlığım benim de vardı. Sonunda bir yazıda bir kelime biraz ağır kaçmış, beni aradı oradan öğrencim bile olmayacak kadar genç bir arkadaş.”Hocam bu paragrafı atsak mı” diye. Dedim: Lüzum yok. Şükran hanım de araya girdi.O kelime yerine şunu kullanalım.dedim. Ondan sonra bir baktım; değil paragrafı koymamayı, yazıyı koymamışlar. Bu olacak terbiyesizlik değil. En basitinden İlhan Selçuk bana bir telefon açsaydı;” Toktamış şu yazıyı koymayalım” deseydi, “-tabi abi” derdim. Ona diyecek hiçbir şeyim olamazdı.Ama çocuğum yaşında bir insanın edepsizliği ve onun arkasındakiler bardağı taşıran son damla oldu. Ben de yazmaktan vazgeçtim.

HÜLYA OKUR- Size yöneltilen eleştirilerden bazıları: ‘Abdurrahman Dilipak ile el ele program yapmak, Bozkurt gibi bir "eseri" Türkçe’ye kazandırmak, Fettullah Gülen’in kitaplarına önsöz yazacak kadar "hoşgörü" sahibi olmak, İkinci Cumhuriyetçilerin yuvası Bilgi Üniversitesi’nin mütevelli heyeti üyesi olmak...,Rotaryenlerden ödül almak...,AKP’yi "siyasal islam" olarak değerlendirmemek...” Siz bunların hangisinde haklılık payı görüyorsunuz?

“BANA DUYULAN TEPKİLERİN HEPSİNDE HAKLIYDILAR.”FETHULLAH GÜLEN’LE ELELE RESİM DE ÇEKTİRDİM. ŞEREF DUYARIM BUNDAN”

TOKTAMIŞ ATEŞ- Hepsi haklı. Fakat bunların hepsinin haklı olması şunu gösteriyor; ben hiç birine angaje değilim. Ben sırasında Fethullah Gülen’le elele resim de çektirdim. Şeref duyarım bundan. Bugün gelsin, yine o şerefi yaşamak isterim. Dilipak’la bir mesaj vermek istedik topluma:” Biz çok farklı insanlarız ama beraber tartışabileceğimiz şeyler de var.” Bilgi Üniversitesi’nin yönetimin de değil, dokuz kurucusundan biriyim. Orada her türden insan vardır. İkinci Cumhuriyetçi de vardır, Sorozcu da vardır, Komünist de vardır….Bir Üniversitenin olması gerektiği şekilde o üniversiteyi kurduk ve yaşatıyoruz. Rotarcilerden de ödül alırım. Onlar da bu toplumun aydın insanları. Bu toplumu ileri götürmeye çalışan insanlar. Bunların hepsini yaparım ama ben bunların hiçbiri değilim. Bunların hepsinin dışında ben kendimim. Ama eğer bu toplumda bir arada yaşayacaksak, ortak paydaları bulmak zorundayız.

HÜLYA OKUR- “Birilerinin aç yattığı bir toplumda, birileri abartılmış bir tüketime giderse parçalanma kaçınılmaz olur.”diyorsunuz. Yani siyasal İslam, deniz suyunu içme suyu yapan bir çaresizliğin ürünü mü?

“SİYASAL İSLAM BİR ÇARESİZLİĞİN ÜRÜNÜDÜR”

TOKTAMIŞ ATEŞ- Siyasal İslam bir çaresizliğin ürünüdür. Aynı şekilde PKK, bir çaresizliğin ürünüdür. Çok değerli bir sendikacı arkadaşımız, bir tarihte toplantı da:”PKK, bölge gençlerinin isyan silahıdır. “Bir toplulukta sınıflar arasında bir uçurum ortaya çıktığı zaman, insanlar hele hele gençler en olmadık yollara saparlar. Maalesef Türkiye’de çok ciddi bir refah ve gelir uçurumu ortaya çıkmıştır. Ve bunun getirdiği bir takım sorunları da y aşıyoruz ve bir süre daha yaşayacağız.

HÜLYA OKUR- Dünyada, evlatlarını askere uğurlarken bayram yapan başka ulus yoktur .Acaba bu sevincin kökeninde ne vardır?diyorsunuz. Sizce ne var?

“ORDU MİLLET” DİYE BİR YAKLAŞIM VARDIR.

TOKTAMIŞ ATEŞ- Bu sevincin kökeninde, halkımızın orduya duyduğu büyük sevgi var. “Ordu millet” diye bir yaklaşımda vardır. Yüzde yüz katılmasam da askerliğin bir vatan borcu olarak kalbimizin çok derinliklerinde yeri olması vardır. Bu konuda ben epeyce yazdım çizdim. O asker uğurlamalarındaki sevinç, sevgi gerçekten rastlanmaz bir şeydir.

HÜLYA OKUR- 1999 seçimlerinde size CHP barajı aşabilir mi diye sorulduğunda;” CHP her zaman barajı aşar ve aşacaktır, 3 kişiyle yemek iddiasına girdim, kazanırsa hepsini yiyeceğim, yiyemezsem köpeklere atacağım” demiştiniz. O günden bugüne CHP sizi aç, açık bıraktı mı?

“YOK AMELİYATTA PARÇA UNUTULDU. YOK BİR KERE GİRERSEM İŞİ BİTİRMEDEN ÇIKMAM!”GİBİ LAFLAR, İLKOKUL TALEBESİNİN SÖYLEYECEĞİ ŞEYLER DEĞİL.”

TOKTAMIŞ ATEŞ- Valla CHP bana çok kötülük yaptı. Ben üstelik CHP’nin kayıtlı üyesiyim. Tabi haliyle çok üzülüyorum. Baykal, insan olarak mükemmel bir insandır. Hakikaten şuraya gelse otursa sizde bayılırsınız. Ama maalesef siyasal parti lideri olarak çok kötü performans gösteriyor. Ve bu nedenle Halk Partisi beni çok yaralıyor, çok üzüyor. İçinde bulunduğumuz günlerde ki Kuzey Irak’a, PKK kamplarına yapılan hareket ve ondan sonra parti grubunun yaptığı konuşmaları dinlerken yerin dibine girdim. “Yok ameliyatta parça unutuldu. Yok bir kere girersem işi bitirmeden çıkmam!”gibi laflar, ilkokul talebesinin söyleyeceği şeyler değil. Ama Baykal söylüyor. Yemek ısmarlamak falan değil, bunları dinlemek beni perişan ediyor.

HÜLYA OKUR- Sizi üzen başka biri daha…1999 başlarında Kemal Alemdaroğlu’nun ricası üzerine üstlenmiş olduğunuz Atatürk İlkeleri ve İnkılap Tarihi Enstitüsü Müdürlüğü’nden, yine kendisinin ricası üzerine istifanızı verdiniz. Kendinizi neyin oyuncağı olarak gördünüz?

“KEMAL ALEMDAR OĞLU’NUN YÖNETİM TARZINA DA, ATATÜRKÇÜLÜK ANLAYIŞINA DA, HER ŞEYİNE KARŞIYDIM”

TOKTAMIŞ ATEŞ- Kemal Alemdaroğlu çok enteresan bir kişilik. Hem hekim, hem cerrah, hem laz. Rektör olduğu zaman garip bir megalomaniye kapıldı. Bizim bütün geçmişimiz, çok yakın olmasa bile aynı paralel de geçti. Türk devrim ocakları, milli gençlik teşkilatı…hep aynı yerlerde, Atatürkçülük hedefi yönünde çalıştık. Fakat rektör olduktan sonra bir garip havaya girdi. Ve maalesef sosyal bilimlere karşı bir olumsuz tavrı vardı. İstanbul siyasalı, hukuku, bizi iktisat fakültesine çok yaraladı. Ve benim bölümüm, uluslar arası ilişkiler bölümünü de fevkalade sudan sebeplerle diğer altı bölümle beraber kapattırdı. Senatodan bu kararı kendi başına aldı. Kemal Alemdar oğlu’nun yönetim tarzına da, Atatürkçülük anlayışına da, her şeyine karşıydım. Bu eninde sonunda ciddi çatışmaya götürdü.Şu andaki duruma bakıyorum. Kemal Alemdar oğlu bir Rotary Kulübü’nde başkanlık yapmaya çalışıyor. Çok şükür onun kırdığı her şeyi biz yeniden yapıştırdık. Hem lisansta, hem lisans üstünde eğitimimize başladık. Zaman bir şeyleri düzenliyor, onarıyor. Tabi yaradan akan kanla kalıyor iş. Çok üzüntü verdi, değmezdi.

HÜLYA OKUR- Emin Çölaşan köşesinde sizden: “Atatürk’e söven şeriatçılarla el ele tutuşup müşterek televizyon programları yapmaktan sıkılmayan, Atatürk’ü aşağılayan kitapların tanıtımını köşesinde üstlenen bir tüccardır. “şeklinde söz etmişti. Atatürk’ün bugünkü yurt sulhundaki etkileri nelerdir? Damıtılmış Atatürkçü tabirine ne kadar katılıyorsunuz? Kısacası siz nasıl bir Atatürkçüsünüz?

“ARMSTRONG’UN "BOZKURT’ KİTABI’NDA ADAM, ATATÜRK’E DÜŞMAN AMA ATATÜRK’ÜN BÜYÜKLÜĞÜNÜ ORTAYA KOYUYOR.”

TOKTAMIŞ ATEŞ- Ben Atatürkçülüğe yüzde yüz uyduğumu düşünüyorum. Ve Atatürk yaşasaydı, benim şu anda uğruna mücadele ettiğim her şeyin içinde olurdu diye düşünüyorum. Ben Atatürk düşmanı kitapları köşeme taşımadım. Bu bahsedilen; Armstrong’un "Bozkurt’ kitabı. Ben bu kitabı öğrenciliğimde duymuştum. Bir özetini de çıkarmıştı zannederim Ekici yayınları. Atatürk düşmanı bu adam. Yani Armstrong, bir İngiliz subayı. Mütareke İstanbul’unda faaliyet göstermiş sonra Türkiye’de kalmış. Atatürk’e düşman bir adam. Yalancı. Sonra kitabın ben İngilizcesini buldurdum. Okudum. Orada adam, Atatürk’e düşman ama Atatürk’ün büyüklüğünü ortaya koyuyor. Yani Atatürk ne kadar büyük işler yapmış? Orada aklın sıra Atatürk’ü eleştiriyor ama o kitabı okuyan biri, insan Atatürk’ü yani insan üstü güçlerle izafi etmediği zaman bütün üstün vasıflarıyla görüyor. Sonra Arba Yayınlarından arkadaşım Bülent, yayınlayacağı kitapları tartışırdı benimle. Öğrencimdi. Bunu çevirtmiş fakat yayınlanama korkuyor. Ne yapalım? Dedi. Dedim: “Bülent, hiç gerekmez, getir ben bir çevirisine bakıyım, doğru mu?” Doğru çevrilmiş. Dedim ki: Hiç korkma yayınla. Bu Atatürk’ü zem eden bir kitap değil, Atatürk’ü zem etmek amacıyla yazılmış ama öven bir kitap. Ve yayınladı. Tabi bende saldırılara göğüs gerdim. Birkaç baskı da yaptı kitap. Öyle zannediyorum ki o zamanki gençlerde Atatürk sevgisini arttıran bir kitap oldu. Ama işte Emin Çölaşan gibi at gözlüğü ile dünyaya bakanların bunu anlaması mümkün değil.

HÜLYA OKUR- Emre Aköz sizin için; ’Sünni’ Diyanet İşleri’nin, "laik" devletin bir parçası olmasına aklı eriyor; bu durumu makul, mantıklı, tutarlı buluyor da...Halifeliğin, laik devletin tamamen dışında, dini organize eden özerk bir kurum olarak varlığını sürdürebilmesini kavrayamıyor.”diyor. Siz bu tenakuzun içinde bulundunuz mu?

“BENİM NEYE AKLIMIN ERİP, NEYE ERMEDİĞİNİ ‘EMRE AKÖZ’ ANLAYAMAZ, DİYANET İŞLERİNİN VARLIĞINI DOĞRU BULUYORUM”

TOKTAMIŞ ATEŞ- Yok öyle bir şey. Emre’yi de ben severim. Olduğundan daha allame geçinmeyi seven, genç bir arkadaş. Ama iyi kötü okuyan bir arkadaş. Hatta onunla ilgili bir cevap da yazmıştım. “Cehaletin kol gezdiği basın hayatımızda okumaya çalışan bir insan olarak onu tanımladım. Benim neye aklımın erip, neye ermediğini Emre anlayamaz. Diyanet işleri başkanlığının varlık sebebi: Türkiye’de Cumhuriyetin sunni İslam’dan gelebilecek siyasal talepleri engelleme çabasıdır. Çünkü islamiyetin devrik düzeniyle ilgili talepleri vardır. Yani eğer biz bunu başı boş bırakırsak, İran’da olduğu gibi bunlar eninde sonunda siyasal gerilim olarak karşımıza çıkar. O bakımdan Diyanet İşlerinin varlığını doğru buluyorum ve haklı buluyorum.

HÜLYA OKUR- Yönettiğiniz Başkanlık Rejimi ve Özgürlüğün Sınırları paneline istinaden sormak istiyorum. Başkan olmanın suya sabuna dokunmamakla yada ateşe yaklaşmamakla ilgilerini sıralayabilir misiniz?

“BEN ASLINDA BAŞKANLIK REJİMİNİN ENİNDE SONUNDA BİR DİKTATÖRLÜK OLUŞTURACAĞINI DÜŞÜNÜYORUM.”

TOKTAMIŞ ATEŞ- Başkanlık rejimi, yürütme gücünü elinde tutan ve halk tarafından seçilen çok yetkili bir başkanın var olduğu bir sistemdir. Bugün ABD ‘de de gördüğümüz gibi. Orada bir Bakanlar Kurulu yoktur. Başkan ve içişleri, dış işleri sekreteri vardır. Bir tarafta da parlamento olacak halkın seçtiği. En yetkili organ olmasını düşündüğüm, halkın iradesinin yani demokrasinin tecelli ettiği kurum, parlamentodur. Ama netice olarak Başka da halkın iradesiyle seçiliyor. İşte bu ikisi arasındaki otorite, güç dengesi rejimi çıkmaza sokabilir. Bunun örneklerini mesela Almanya’da gördük. Hitler iktidara geldikten sonra parlamentonun yetkisini kısıp, Başbakan’ın yetkisini güçlendirmeye başladı ki, o zaman devlet başkanı Hinderburg da vardı. Ondan sonra gitgide Başkanın yetkisini arttırarak ve onu Başbakanlığa alarak rejimi bir diktatörlüğe çevirdi. Ben aslında Başkanlık rejiminin eninde sonunda bir diktatörlük oluşturacağını düşünüyorum. Ve o yüzden Başkanlık rejimini tehlikeli buluyorum. Başkan her ne kadar elini suya sabuna dokundurmasa da, ateşe yaklaşmasa da tarif icabı Başkanlık rejimi, insanlığı diktatörlüğe götürür.

HÜLYA OKUR- Bir konuşmanızda şu örneği veriyorsunuz: ‘‘Gorbaçov başkanken, randevusuz Rusya’ya gidip kapıdan dönen yönetici vardı. İsmet Paşa, Almanya gezisi için İtalya’ya giderken Mussolini’nin rıhtıma gelmeyeceği söylendi. Paşa, ‘karşılamazsa gemiden inmem’ dedi. Ve inmedi. Mussolini gelip karşıladı. Paşa, rıhtıma inip yoluna devam etti.’’ Bugün kendi öz kimliğini, öz iradesini çiğnetmeyen kararlılıkta bir lider görüyor musunuz?

“GÖRÜRÜM AMA ÖRNEK VEREMEM. “

TOKTAMIŞ ATEŞ- Görürüm. İsim ver deseniz veremem ama ben Türk siyasal yaşamımdaki önemli bir bölümün böylesine kararlılık, böylesine onurlu bir tutum içinde olacağına inanan bir insanım. Görürüm ama örnek veremem.

HÜLYA OKUR- Türkiye Cumhuriyeti’nin en büyük kazanımlarından birinin ‘vatandaşlık’ bilincini yaratması olduğunu belirtiyor ve İran İslam, Libya, Cezayir, Irak, Afganistan cumhuriyetlerinde bu kavramın değil, ‘kulluğun’ hakim olduğunu ileri sürüyorsunuz. Bizim vatandaşlık ve kulluk arasındaki illiyet bağımızı zayıflatan şeyi ne olarak görüyorsunuz?

“ÇOK DİNDAR OLAN İNSANLARDA VATANDAŞLIĞIN GETİRDİĞİ EGEMENLİK HAKKINI DİN ADAMIYLA PAYLAŞMAZ”

TOKTAMIŞ ATEŞ- O bağı biz iyi kuruyoruz. Cumhuriyetin ilk yıllarında ciddi bir eğitim kampanyası vardı. Zaten kimi arkadaşlarımız Cumhuriyet’e;”eğitimle başlanılmış bir modernleşme projesi “olarak tanımlarlar ki doğrudur bu. O yıllarda yayınlarda yayınlanan ’Medeni Bilgiler’ diye bir kitap vardı, bütün okullarda mecburi. Yeni baskısı da yapıldı bunun. Bunu satır satır Atatürk yazmıştır. Ve vatandaş olmayı öğretmeye çalışıyor. Vatandaş nedir? Vali kimdir? Muhtar kimdir? Seçim nedir? Parlamento nedir? Yani insanlara vatandaş olmanın bilincini eğitimle vermek için yapılan şey. Ve bütün bu gayretler Türkiye Cumhuriyetinde insanlarda vatandaşlık bilincini uyandırmıştır. Nedir vatandaş? Yaşadığı toplumda insanlar önünde eşit, hak ve sorumlulukları yine eşit olarak objektif yasalarla belirlenen, özgür insan. Bu üç özellik, insanlık tarihince okuduğumuz kadarıyla insanoğlunun, insan kızının varmak isteyebileceği en ileri noktadır. Bugün Türkiye Cumhuriyeti bütün eksiklerimize, sıkıntılarımıza, çifte standartlara rağmen insanlarına vatandaş olmanın bilincini vermiştir. Mesela öylesine vermiştir ki bazen istismar bile edilmektedir. Bir şehirleşme süreci olmuştu, 90’ların ortalarında. Bir takım ilçeler il olmak istiyorlar. Mesela Yalova halkı gayet açık şunu söyledi: “Bizi il yaparsanız size oy veririz” oldu ama oy da vermedi. O da ayrı bir şey. Böyle vatandaşlıktan gelen o egemenlik hakkını ve egemenlik hakkının kullanımını bu toplumun en cahil insanları da, en sofu insanları da, en aydın insanları da bilir. Ve işte o çok dindar olan insanlarda bu vatandaşlığın getirdiği egemenlik hakkını din adamıyla paylaşmaz, o kendi kararını kendi vermek ister. İran’dan, Cezayir’den çok farklı bir yapı bu.

HÜLYA OKUR- ‘Cumhuriyet’ konulu bir konferansta; İslam şeriatını savunanların, Türkiye topraklarını etnik temele dayalı parçalamaya çalışanların ve ikinci cumhuriyetçilerin, cumhuriyeti hedef alan şer cepheleri olduğunu söylemiştiniz. İkinci Cumhuriyetin, 1923 sayısındaki rakamların yeriyle ne zoru var?

“DİYELİM Kİ ATATÜRK DİKTATÖR’DÜ, DEMOKRATİK BİR DEVLET KURMAK İSTEMEDİ. PEKİ BUNU İSPAT ETTİĞİNİZ TAKDİRDE KAZANCINIZ NE OLACAK?”, “BU BİRAZ ARKADAŞLARIN ZÜPPELİĞİNDEN GELEN BİR ŞEY”

TOKTAMIŞ ATEŞ- Enteresan. Bu biraz arkadaşların züppeliğinden gelen bir şey. Fransa’da şöyle bir alışkanlık var. Her anayasayla Cumhuriyet kurulduğunu düşünüyorlar. Şu an da Fransa’da Degol zamanında çıkan 4’ncü Cumhuriyeti yaşıyorlar. Bizde de 27 Mayıstan sonra francophone’lar Türkiye’de ikinci Cumhuriyetin kurulduğunu iddia ettiler. Bizde o ismin firakına kapılıp, çocuk aklımızla ikinci Cumhuriyetçiler falan deyip sağa sola yazılar bile yazdık. Geçenlerde bir öğrencim getirdi, dayadı burnuma;” Bakın hocam siz de yazmışsınız” diye. Çok güldük. Ondan sonra Silahlı kuvvetlerden: “Bir tek Cumhuriyet vardır, Atatürk Cumhuriyeti. Nereden çıktı bu şimdi? “diye bir öksürük gelince bu laflar kapandı. Ondan sonra 1980’li yıllarda bu kavram yeniden canlandırıldı. Birinci Cumhuriyet diye isimlendirdikleri Cumhuriyetimizin varmamış olduğu noktalar; "ekonomik zorluklar, paylaşım zorlukları ve Türkiye’de demokrasinin sorunları dile getirilip, bütün bunların sebebi, Cumhuriyetin yanlış kurulmasıdır.”deyip artık yeni bir Cumhuriyet kurmak gerekir. ‘İkinci Cumhuriyet’ diye kavram ortaya atıldı. Bu kavram ortaya atıldığı zaman yani 86’da Ahmet Özal tarafından star televizyonu kuruldu. Televizyonda bir ikinci Cumhuriyet tartışması yaptık biz. Neşe Düzel ve Ahmet Altan bir format oluşturmuşlardı, yönetiyorlardı. İki ekip, üçer kişilik farklı birer tezi savunuyordu. Birinci Cumhuriyetçiler; ben, Ergun Aybars, Aydın Aybay idik. Karşımızda da Mete Tuncay, Murat Belge ve bir kişi daha vardı. Zannediyorum, Türkiye’de ikinci Cumhuriyetin tartışıldığı ilk toplantı bu oldu. Neşe Düzel ve Ahmet Altan tarafsız yöneticilik yapacaklarına hep onları kollayan bir şekilde çıkınca…Bir de azarladım Ahmet’i. “Orada ne oturuyorsunuz, geç karşıya, doğru dürüst savun!”dedim. Yani o gün bugün ikinci Cumhuriyetçilerle tartışırız. Ben hep şunu söyledim: “Diyelim ki Atatürk diktatördü, demokratik bir devlet kurmak istemedi. Peki bunu ispat ettiğiniz takdirde kazancınız ne olacak, Türkiye’ye katkısı ne olacak bunun? Kem küm müm tabi…Hiçbir şey söyleyemediler, söyleyemiyorlar. Ama hala:”Birinci Cumhuriyet demokrasiye yer vermiyordu, o yüzden bu haldeyiz” diye konuyorlar maalesef.

HÜLYA OKUR- Siz demokrasi ve iç politika konuları masaya yatırıldığında ”önce demokrasi” diyen bir anlayıştasınız. Peki Türkiye’de irticanın egemen olma ihtimalini yok sayacak şey, demokrasi mi?

TOKTAMIŞ ATEŞ- Genelde öyle. Halk egemenliği. Halktaki vatandaşlık bilinci.

HÜLYA OKUR- “26 Mayıs 1960’ta Türkiye’de demokrasi yoktu. Bu yönetim biçimini ‘demokratik’ olarak değerlendirmek, tek kelimeyle ‘utanmazlıktır.’ Şeklindeki yazınızı Oktay Ekşi, 27 Mayıs’ı övmeniz olarak yorumlamıştı. Siz 27 Mayıs’ı evladınız mı, tebenni yani evlat edinilen bir günah keçisi olarak mı görüyorsunuz?

“27 MAYIS KUSURSUZ DEĞİLDİ, 27 MAYIS BİR İÇ SAVAŞI ÖNLEDİ DİYE DÜŞÜNÜYORUM”

TOKTAMIŞ ATEŞ- Her ikisi de olabilir. 27 Mayıs’ı evladım olarak görecek yaşta değildim o zaman. Lise talebesiydim. Bilincim arttıkça, meseleyi soğuk kanlı olarak izledikçe hakikaten çok hayırlı sonuçlara ulaşmış bir günah keçisi olarak görme eğilimim arttı. Sizin tabiriniz enteresan bir tabir. Çok hoşuma gitti. Bu bir tebennidir. Çünkü 27 Mayıs kusursuz değildi. Özellikle o üç idam çok gölge düşürdü. Bizimde savunmamızı çok zorlaştırdı. Ama 26 Mayıs 1960 Türkiye’sine baktığımız zaman o üç idam, ordunun kışladan çıkma alışkanlığı gibi sakıncalar bir tarafa, 27 Mayıs bir iç savaşı önledi diye düşünüyorum. Ve 61 Anayasası ile Türk demokrasisine ciddi bir ivme kazandırmıştır.

HÜLYA OKUR- Bir çok aydınla birlikte "Kürt Sorununa Çözüm Konferansı"nda biraraya geldiniz. Kürt sorununda kızgın, yakıcı, sert bir tangoda bacağını büken bir taraf var mı? Esnek kaldığımızı düşünüyor musunuz?

“KÜRT SORUNU, ETNİK KAVGADAN ZİYADE BİR EKSİKLİK, YOKLUK KAVGASIDIR.”

TOKTAMIŞ ATEŞ- Kürt sorunu, Türkiye’deki gelir paylaşımının, adaletsizliğin ortaya çıkardığı bir sorun. Ben bunu Kürt sorunu değil de, Güneydoğu sorunu olarak ele almak eğilimindeyim. Şimdi düşünün ki, olağan üstü halin kabul edildiği 13 ilde yaşayanların nüfus sayısı 4,5-5 milyondur. Bunun %70-80’nin Kürt kökenli vatandaşlarımız olduğunu düşünsek, orada 4 milyondan az Kürk vatandaşımız yaşamaktadır. Sırf İstanbul metropolünde yani Pendik’ten, Çekmece arasındaki bölgede yaşayan Kürt kökenli vatandaşımızın sayısı bundan fazla. Orada insanlar dağa çıkarken, burada iyi kötü hayatlarını sürdürmeye çalıştıklarını görüyorum. Bu bir etnik kavgadan ziyade bir eksiklik, yokluk kavgasıdır. O bölgedeki Kürt kökenli vatandaşlarımızın sorununun ben Kürtlükten ziyade, o bölgede doğmuş olma talihsizliğine bağlıyorum. Çünkü hani Yozgat’taki veya Doğu Karadeniz’in dağ köylerindeki vatandaşımızın durumu da hiç parlak değildir. Ama orası biraz da telkine ve propagandaya açık olduğu için maalesef bu sorunu yaşıyoruz.

HÜLYA OKUR- Orhan pamuk’un ‘‘Bütün askeri darbelerden sonra aslında herkes gizlice sevinir’’ şeklindeki tezine; evrensel olarak manası olmayan bir anlam yüklemiştiniz. Askerin azarlama ve ceza kesme yetkisini kendi içindeki düşmanda kullanmasını doğru buluyor musunuz?

“NİSAN AYI İÇİNDEKİ, ŞİFAİ OLMAYAN, İNTERNETE DÜŞEN MUHTIRALARI YANLIŞ BULUYORUM.”

TOKTAMIŞ ATEŞ- Elbette bulmuyorum. Askerde bu devletin memurudur benim gibi. Ve yasayla belirlenen sınırlar içinde görevini yapar. İç ve dış düşmana karşı devleti, vatanı korumak. Onu bunu azarlama gibi bir yetkileri olduğunu düşünmüyorum. Muhtıraları yanlış buluyorum. Nisan ayı içindeki, şifai olmayan, internete düşen muhtıraları yanlış buluyorum. İçinde bulunduğumuz haftalardaki MHP, CHP tartışmasını da yanlış buluyorum. Bunlar olmaması gereken şeyler.

HÜLYA OKUR- “İç tehdit sıralaması Birinci, CHP, İkinci, MHP, Üçüncü, PKK.”şeklinde yapılıyor.İlk ikisinin devlete verdiği zarar, öbüründen daha fazla gibi düşünülüyor.

“SİYASETÇİLER MÜNASEBETSİZ”

TOKTAMIŞ ATEŞ- Böyle şey olur mu? Münasebetsizlik askeriyeden gelmiyor. Siyasetçiler bir defa münasebetsiz. MHP, Devlet Bahçeli biraz daha ağır başlı konuştu ama Baykal’ın konuşması tahammül edilebilir, kabul edilebilir gibi değil. Ondan sonra da vay bana hakaret ediliyor diye ortaya çıkmak garip bir ruh hali.

HÜLYA OKUR- İstanbul Terörle Mücadele Şubesi, nezarethanede kalanlara artık kitap servisi yapmıştı. Bunların arasında sizin eseriniz Seyyah Hanım ve Diğerleri de vardı. “Türkiye, Seyyan Hanımların omuzlarının üzerinde yükseldi ve yükselecek” diyorsunuz. Bizim kadınımızın ülke mutfağında yaktığı yemek hangisi? Sizin burnunuza gelen bir koku var mı?

“SEYYAN HANIM GİBİ KADINLARIN HİÇBİR EKSİĞİ YOK.”

TOKTAMIŞ ATEŞ- Hiç yok. Atatürk’ün çok güzel bir lafı var:” Dünya üzerinde hiçbir ulusun kadını bu işte benim katkım var diyerek konuşma hakkını Türk kadınından fazla bulamaz” der. Son yıllarda dejenere olmuş olan toplum kesiminde bende nefret duyguları uyandıran kadınlar maalesef var. Ama Seyyan Hanım gibi kadınların hiçbir eksiği yok.

HÜLYA OKUR- Hz. İsa’nın "Öfkelisin, o halde haksızsın!" sözünü türban karşıtı olan kesime hatırlatmalı mıdır?

“DOĞRUSUNU İSTERSENİZ, ÇOCUKLARIMIZIN BAŞÖRTÜYLE OKULA GELMESİNDEN HOŞLANMAM, HOŞLANMIYORUM”

TOKTAMIŞ ATEŞ- Valla hatırlatmakta fayda var. Ayrıca insanlar öfkeli olabilirler de, bu öfkeyi dışa vurmak yanlış bir şey. Doğrusunu isterseniz, çocuklarımızın başörtüyle okula gelmesinden hoşlanmam, hoşlanmıyorum. Ama eğer insanlar kendilerine bunu yakıştırıyorlarsa bunu yaparlar. Ben hoşlansam da, hoşlanmasam da buna katlanmak zorundayım. O bakımdan öfkemizi gemlemek, içimizde tutmak zannederim bir arada yaşamanın temel koşuludur. Yoksa herkes öfkesini dışarı vurduğu anda kıyamet kopar.

HÜLYA OKUR- YÖK Başkanına karşı rektörlerin alması gereken tutum bu mu diyorsunuz?

“İLİM İRFANLA UĞRAŞAN İNSANLARIN, ON PARALIK KOLTUKLARI BIRAKMAMAK İÇİN YAPTIKLARI MÜCADELEYİ ANLAMAKTA ZORLANIYORUM”

TOKTAMIŞ ATEŞ- Elbette. Hele rektörlerin önemli bir bölümünün tutumunu değil tasvip etmek, anlayabilmem mümkün değil. Bu kadar ilim irfanla uğraşan insanların, on paralık koltukları bırakmamak için yaptıkları mücadeleyi anlamakta zorlanıyorum. Kaldı ki bir öğretim üyesinin, Rektör olması resmen angaryadır. Neden insanlar buna bu kadar meraklı? Bunu da anlamakta zorlanıyorum.

HÜLYA OKUR- Peki hocam sizce başörtüsü neden başa konmaz bir şeydir size göre ?

“MODERNLEŞME SÜRECİ İÇİNDE KADINLARIN ÖRTÜNMEMELERİ GEREKTİĞİNİ DÜŞÜNÜYORUM.”

TOKTAMIŞ ATEŞ- Ben inanmış bir Atatürkçüyüm. Modernleşme denilen bir kavrama inanıyorum. Modernleşme süreci içinde kadınların örtünmemeleri gerektiğini düşünüyorum. Aslında örtüme bütün dinlerde vardır. Başta Katoliklik olmak üzere. Ama modernleşme süreci içinde biraz moda, biraz farklı giysiler…İnsanlar örtünmeyi bırakmışlardır. Mesela bugün Katoliklerde rahibeler örtünürler. Ben bir Katolik okulunda okuduğum için bilirim. Şvesterler sadece yüzlerini açık bırakan bir örtüyle dolaşırlar. Örtü değil insanları inkisar eden. Bir giysi halinde kalmıştır. Ve Türkiye’de de bu noktaya varmasını istiyorum doğrusu. Bir Katolik kadında kiliseye giderken başını örter. Elbette Cami’ye girerken, mevlide giderken dini bir ritüel içinde başınızı örteceksiniz. Ama gündelik hayatınızda, modern bir toplum içinde genç kadınlarımızın özellikle başlarını örtmemelerini tercih ederim.

HÜLYA OKUR- 1984’te yazdığınız bir yazı da: ‘‘1970’li yıllara gelene dek Türk burjuvazisi, devletin kanatları altında zenginleşen ve yükselen bir kültürsüz kesimdi. Fakat bunları izleyen ‘İkinci kuşak’ en iyi okullarda okudular, çağın kültür ve uygarlığını benimsediler.”demiştiniz. Bugünün gençliğinin ayaklarının altından kayan toprak, kültürümüzü başka ülkelere mi taşır?

“BEN GENÇLERİMİZİN İYİ YOLDA OLDUĞUNU DÜŞÜNÜRÜM”

TOKTAMIŞ ATEŞ- Yok. O yazdığım doğru bir şeydi. Ben gençlerimizle ilgili umutluyum. Elbette aralarında dejenere, kabul etmeyeceğimiz gruplar var. Ama ben gençlerimizin iyi yolda olduğunu düşünürüm. O bakımdan benliğimizi yitirmek, kültürümüzden uzaklaşmak gibi bir yol seçeceklerini de düşünmem.

HÜLYA OKUR- Birçok ülkede eğitime katkı sağlayan Türk okullarının Dışişleri’nin yapamadığı kadar Türkiye’yi tanıttığını” söylemişsiniz. Bu açıklamanın Fethullah Gülen’i özetler bir hali olduğunu söyleyebilir misiniz?

“FETHULLAH GÜLEN’İN OKULLARI, TÜRKİYE’YE İTİBAR GETİREN, TÜRKİYE’NİN AK YÜZÜNÜ DÜNYAYA GÖSTEREN KURUMLARDIR.”

TOKTAMIŞ ATEŞ- Fethullah Gülen’in bir tarafını özetler. Fethullah Gülen çok değerli, çok katkısı olan bir insandır. Ve o okullarda gerçekten Türkiye’ye itibar getiren, Türkiye’nin ak yüzünü dünyaya gösteren kurumlardır. Çok takdir etmek gerekir. Çok güzel bir hazırlık yapmışsınız. Teşekkür ederim onun için. Ben Türkiye’nin geleceği ile ilgili çok umutluyum. Kimi böyle karamsarlık girdaplarına düşen arkadaşlarıma baktığım zaman üzülüyorum. Ben 21’nci yüzyılın bir Türk yılı olacağını düşünmüyorum. Bu biraz abartıdır. Ama Türkiye’nin yaşadığımız coğrafyada temel güç olduğunu ve bunun devam edeceğini düşünüyorum. Türkiye’nin ve bu toprakta yaşayan insanların gelecekleri ile de çok umutluyum.



Diğer Söyleşi Haberleri
Benden Deniz Gezmiş cesareti bekleme kardeşim"Benden Deniz Gezmiş cesareti bekleme kardeşim"
Senelerdir "Bam Teli"mize dokunan Tayfun Talipoğlu, HaberX okurları için Hülya Okur’un sorularını yanıtladı: " Devlete hizmet ediyorsun sağcı oluyorsun, sermayeye hizmet ediyorsun solcu!.. Haber yazmayı Şamil’den öğrendim... Ferit Şahenk, Türkiye’de ileride yönetimde yer alması gereken bir adam... Obama, Recep Tayyip Erdoğan, Ahmedi Nejat, Sarkozy, çok farklı görünmesine rağmen halk gibi ve doğal davranan adamlardır. Ruhun komünist değilse, işte şimdiki Türkiye olursun. Hükümet sağcıysa sendika pasifleşiyor, solcuysa şahinleşiyor.."
“Baykal’ın bütün riyakârlığı ortaya çıkmıştır”“Baykal’ın bütün riyakârlığı ortaya çıkmıştır”
Hülya Okur, HaberX okurları için sordu, Engin Noyan cevapladı... İşte o röportajdan satır başladı: "Baykal’ın bütün riyakarlığı ortaya çıkmıştır... Fatih Altaylı denilen zat, vasatın altında bir zat. Zekasıyla, bilgisiyle, görgüsüyle... Kuran’a açık itiraz edecek biri var mı, ben daha görmedim öyle bir adam... Cengiz Semercioğlu, cahil bir çocuk, söylediği şeyin temelinde hata var... Cumhuriyet gazetesinde yazmayı çok istiyorum... En çok ihtiyaç duyduğumuz şey, Müslümanlar arası diyalogdur..."
Eğitimciler’den Erdoğan’a bayram mektubuEğitimciler’den Erdoğan’a bayram mektubu
Bağımsız Eğitimciler Sendikası Genel Başkanı Gürkan Avcı, şef, uzman ve şube müdürlerinin ek ödemelerden yararlanamamalarına ilişkin sorunu, Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’a "bayram mektubu" göndererek iletti. Avcı, mektubunda; Başbakan Erdoğan’dan sorunun Maliye Bakanı ile Milli Eğitim Bakanı tarafından çözülmesi gerektiği talebini iletti.
AK Parti’nin alternatifi yok"AK Parti’nin alternatifi yok"
Akşam’dan geçen hafta ayrılan Halit Kakınç, HaberX okurları için Hülya Okur’a konuştu: "Baykal, ümit ediyorum ki bu hatayı gördü... Gülen’in yaptığı hizmettir... Sultan Galiyef her şey olabilir ama ırkçı olmadığı kesin... MHP’nin de alevi açılımını önemsiyorum... Ergenekoncular o kadar kuvvetli olsalardı, o darbeyi biz çoktan görürdük... Akşam’dan ayrılmamda para birinci faktör değil... AK Parti’nin alternatifi yok... ABD, Kuzey Irak’ta ikinci İsrail’i yaratıyor..."
İlhan Kesici’den Başbakan’a çığ uyarısı...İlhan Kesici’den Başbakan’a çığ uyarısı...
CHP İstanbul Milletvekili İlhan Kesici, Hülya Okur’a HaberX okurları için verdiği röportajda, mali krizin hiç de Türkiye’yi teğet geçmeyeceğini belirterek, Başbakan Erdoğan’a "çığ geliyor" uyarısı yaptı. Kesici, "2003 ve 2007 seçimlerini AKP’nin kazanmasının ana çatısı, ekonomi dolayısıyladır. Bundan sonra kaybedecektir. Kaybetmesinin de ana sebebi,  ekonomi olacaktır." derken, "Hükümet belediye seçimlerinin ertesine kadar dayanacak ve IMF ile anlaşma yapmayacak." öngörüsünde bulundu.
Ayşe Böhürler : Modern olmak için illa başı açık olmak gerekmiyorAyşe Böhürler : "Modern olmak için illa başı açık olmak gerekmiyor"
Hülya Okur, HaberX okurları için sordu,  AK Parti MKYK üyesi gazeteci Ayşe Böhürler yanıtladı: Müslümanlık her ülkeye göre değişiyor... Kadın haklarını, eşitliği savunmak feminist olmak anlamına gelmiyor... Ahlaksız din olmaz... Deniz feneri daha iyi yönetilmeliydi, şeffaf olmalıydı, mutlaka bulunulan ülkelerin kurallarına uyulmalıydı... Biz parti kurarken, iktidara geleceğimizden emin değildik... AK Parti’nin dini bir ideolojisi yok, dini bir simgesi yok... Beni kimse dindar ol diye zorlamadı... Başı açık olmayan, Müslüman olmaz diye bir kural yok... Modern olmak için illa içki içmek, başı açık olmak gerekmiyor...
Babahan: Erdoğan-Doğan tartışması kayıkçı kavgası değilBabahan: "Erdoğan-Doğan tartışması kayıkçı kavgası değil"
Hülya Okur, HaberX okurları için sordu Sabah Genel Yayın Yönetmeni Ergun Babahan yanıtladı... İşte o röportajdan satır başları: Laiklik bir devlet dini mi?.. Bir Çiller döneminde, bir de banka döneminde iktidar yanlısı olduk... Hıncal Uluç, cumhuriyetçi, ben demokrat’ım... Yazı yazmak, aslında meydan okumak... Başbakanın medya patronuna yönelik eleştirisi kayıkçı kavgasının ötesinde anlam taşır... Aziz Yıldırım’ın tarzı Tayyip Erdoğan’a benziyor... AKP, şanslı bir dönemde iktidar oldu... Hala dağa çıkan varsa, dağdakiler geri dönmemişse, Türkiye’de düzeltilmesi gereken yanlışlar var demektir...
Çalışlar: Kürt sorununda devlet şiddetin bir parçasıÇalışlar: Kürt sorununda devlet şiddetin bir parçası
Terörün iki şiddet arasında sıkışıp kalanlardan oluştuğuna dikkat çeken Gazeteci-yazar Oral Çalışlar’a göre, "Hem devletten gelen hem Kürt ayaklanmalarından gelen iki şiddet birbirini kışkırtmış. İki şiddet birbirini kışkırttıkça insanlar bu iki şiddet arasında çaresiz kaldılar. Bir kısmı o şiddete, bir kısmı bu şiddete sığındı. Bunun ikisine sığınmayanlar yok edildi. Böyle bir acı tarihsel tecrübe Kürt meselesi." Hülya Okur, Çalışlar’la solculuk, hapis hayatı, gazetecilik, terörizm, öteki olmak, asker-siyaset ilişkisi, İslami hareket, Doğu Perinçek, oğlu Reşat ve arkadaşı Deniz Gezmiş üzerine söyleşi yaptı...
ÜNAL TANIK’TAN HODRİ MEYDANÜNAL TANIK’TAN HODRİ MEYDAN
Kirletilmeye müsait bir alan olan internetin temiz kalması için dayanışmada bulunulması gerektiğini vurgulayan Haber7 Genel Yayın Yönetmeni Ünal Tanık, sektörde gerek okuyucu, gerek de reklamveren açısından ciddi manipülasyonlar yapıldığını söylüyor. Arkadaşımız Hülya Okur’a röportaj veren Tanık, reklamverenlerin önlerine koyulan raporlara itibar etmemesini isterken, bir de çağrıda bulunuyor: "İnternette ölçüm yapan Alexa bir takım sanal manipülasyonlara açık. Yiğit olan site Google Analytics raporlarını açıklar..." Öte yandan, Başbakan Erdoğan’ın vefa duygusu kendine zarar verebilecek bir boyutta olduğunu belirten Tanık’a göre AK Parti iktidardan düşünce iki pişmanlık duyacak: Doğan Grubu’na ait Petrol Ofisi’ndeki vergi kaçakçılığının üzerini örtmesi ve belediyelerdeki yolsuzluklar…
Muhalif olmak, düşman olmak değildir"Muhalif" olmak, "düşman" olmak değildir
Can Ataklı’nın HaberX’e özel  söyleşisinden kesitler: "Türkiye’nin bir derin devleti var”Bu derin devletin adı, ergenekon. Ama bugün içeri alınanlar o ergenekon değil" " Ben AKP zihniyetine muhalefet eden bir adamım, düşman bir adam değilim.", "Bu ülke Müslüman bir ülke. Herkes dilediği gibi inançlarını yaşar ve bana göre çok küçük bir dönem hariç herkes bunu yaşamıştır.", "28 Şubat döneminde Tansu Çiller’e daha yakın yazılar yazdım, Refah partisiyle hükümet kuracağını öğrendiğimde çok öfkelendim.", "Atatürk ne kadar dindardı ya da değildi o beni hiç ilgilendirmiyor."
Gerçek Ergenekon olduğu gibi duruyor"Gerçek Ergenekon olduğu gibi duruyor"
Can Ataklı, HaberX’e gençlik yıllarından muhalif kimliğine, 12 Eylül’den 28 Şubat’a, Derin devletten Ergenokon’a kadar çarpıcı açıklamalarda bulundu: Türkiye’nin bir derin devleti var ”Bu derin devletin adı, Ergenekon. Ama bugün içeri alınanlar o ergenekon değil. Gerçek Ergenekon olduğu gibi duruyor ve bunun içinde hükümet de var... Uzan ile çalıştığım süre içinde asla iş takibi yapmadım, çünkü gerek yoktu... Hülya Okur’un Can Ataklı söyleşisinin ilk bölümü detayda:
Bazı Öne Çıkan Haberler