10.01.2009 Cumartesi 00:25
USD 1.5470    EUR 2.0930    EUR/USD 1.3520    IMKB100 26470 / 260
 
’Medya patronları, benim için yoklar’
01.05.2008 10:10
12 Punto 14 Punto 16 Punto 18 Punto
Hülya Okur, Gazeteci-Yazar Canan Barlas ile HaberX okurları için görüştü. Son yıllarda kitapları ile de gündem oluşturan Barlas’ın röportajından satır başları: Barlas adıyla çok şey değişti ama sınıfsal olarak da hiçbir şey değişmedi… Bab-ı Ali’den Çiftetelliye kitabını yazmış biri olarak hiçbir medya patronundan ne iş istedim, ne yanlarına gittim, suratlarına baktım. Benim için yoklar… Mehmet’in orada haber sunmasını, onun çok severek yapacağı bir şey olduğunu düşünmüyorum… Aşk zaten biteceği için aşktır, yerini sevgi alır, birliktelik alır… Atlıhassas değişimi yakalamaktı benim için...

“KAPISININ EŞİĞİNE BULUTTAN DONMUŞ BİR SU OLARAK İNMİŞTİM ASLINDA. YANİ ABKARDIM, DOLUYDUM. AMA SONRA O SU NASIL ÇÖZÜLDÜ, HATTA KURUDU GİTTİ İNANIN HATIRLAMIYORUM. O KADAR BÜYÜK BİR TECRÜBE DURUYORDU Kİ KARŞIMDA, ÖLÜM MELEĞİM OLSA SESİMİ ÇIKARTMAYACAKTIM SANKİ. EN SEVDİĞİ HAYVAN, SABRI VE YUVASINI SIRTINDA TAŞIMASI İLE SÜMÜKLÜBÖCEKLER DİYE BİLDİĞİMDEN SIRRINI ÇÖZDÜM TABİATIMIN. VE ANLADIM Kİ  BEN ASLINDA GÜNEŞTE KURUMAKTAN KORKAN, YAĞMUR ALTINDA ORTAYA ÇIKMAYI SEVEN BİR SALYANGOZ OLMAK İSTİYORUM.”

 

 

 

 

HÜLYA OKUR- 1946 Suadiye doğumlusunuz. Orman Mühendisi babanın ve kimyager bir annenin kızısınız. Canan yok ise cihan gerekmez diye aileye geldiğiniz düşünülürse, çocukları olarak hangi hallerinizle ailenizin takdirini kazandınız?

 

“SÜPER MUTLU BİR ÇOCUKLUK GEÇİRDİM.”

 

CANAN BARLAS- Herhalde onların bana gösterdiği sevgiye karşılık vermeye çalışmakla olabilir. Süper mutlu bir çocukluk geçirdim. Çok güvenilen ve maddi sıkıntısı olmayan bir ailede sadece okumak, hayata girmek ve başarılı olmak gibi değerlerle büyüdüm. 

 

HÜLYA OKUR- Soylu ve asilane yapınızda; bütün erkek torunlarına ’bey’ diye hitap eden, kadınların kocalarına isimleriyle seslenmesini "Uşaklarını çağırıyorlar gibi" diye küçümseyen anneannenizin payının yanı sıra size verilen hangi kiremitleri kırma görevleri yatıyordu?

 

CANAN BARLAS- Hiç olmadı. Ben ailenin küçük kızıydım. Hep beni korudular. Ağabeyim var zaten. O babalık fonksiyonunu üzerine aldığı için hiç öyle zor bir görev edinmedim. Baba ailemde özellikle zor görevim olmadı.

 

HÜLYA OKUR- Evet bu aile zorluklar yaşatmadı size ama zor durumlara girdiğiniz oldu...Abdurrahman Dilipak köşesinden sizin için, “Canan Barlas’ın annesi değil babası bir Sabatay.. Yahudilik ırk olarak babadan değil, anneden geçer. Babası cemaat içinde aktif bir isim”diye bahsetmesi ve sebataycılığın geleneksel olarak konuşulmasının üzerine söyleyecekleriniz var mı?

 

“DİNDEN DÖNMÜŞ, DÖNERSE DÖNSÜN!”

 

CANAN BARLAS- Benim babam hiç aktif değil. Çünkü benim babam Selanik çevresini sevmediği için işini Eskişehir’de kurdu. Yoksa İstanbul’da bir sürü akrabası vardı, iş kurardı isteseydi. O çevreyi hiç sevmedi. Ama yani babam sevmedi, sevilmeyecek insanlar değiller. Selanikli insanlar, dinden başlarının kesilmesine razı olmayıp,”Ha tamam, biz istediğiniz gibi yapalım”diyen insanlar. Din yüzünden de yapması bana göre akıllı bir davranış. Dinden dönmüş! Dönerse dönsün.

 

HÜLYA OKUR- Sonuçta hakikati, doğru yolu bulmuş yani!

 

“SELANİKLİLER DAHA AVRUPALI!”

 

CANAN BARLAS- Ama Selanikliler daha Avrupalılar. Daha batı standartlarıyla yaşayan insanlar. Evleri, barkları, yaşam tarzları…Mesela benim babaannem felsefe hocasıymış orada. O zamanlar iç çamaşırı kullanan, hiçbir zaman başını bağlamayan ve Atatürk’le aynı mahallede oturan biri. Bunlar çok Avrupalı insanlar. Ama benim babam pek sevmediği için içlerine girmedi, üç kere evlendi, üçü de Selanikli olmayan kadınlardı. Evde de kültürü kadın taşıdığı için, biz Selanikli yemeği bilmeyiz, yaşam tarzını bilmeyiz, kültürünü de bilmeyiz. Babam da İstanbul erkek lisesi, hukuk fakültesi derken, edebiyata, şiire, Türk kültürüne çok gönül vermiş bir adam.  Onun için biz sebataycılık falan bilmedik. Ama babam, Selanik doğumlu. Evet ailesi Selanik’ten buraya gelme. Bunda saklayacak bir şey yok. Babamla gurur duyuyorum. Nereden gelirse gelsin, muhteşem bir yerden gelmiş.

 

HÜLYA OKUR- Soyağacının aşağısına, mihenk taşlarından birine geçelim…Mehmet Barlas Cumhuriyette yazarken siz de stajyer olarak başlıyorsunuz.  Barlas içinden “"Bu zeki kızı kaçırmayayım" derken sizde de onun yaşam koltuğunda yer açması isteği uyanmış mıydı?

 

CANAN BARLAS- Tabi ki istemesem evlenir miydim? Çok etkilenmiştim ve çok güvenilecek bir insan olarak görmüştüm. Öylede çıktı.

 

HÜLYA OKUR- Ve yıl 18 Mart 1968.  Siz 21, eşiniz 25 yaşında ve zaman yüzüklerinize geçirilen kırmızı kurdelenin ortasında iken gelen telgrafta;“Barlas adıyla yeni bir yuva kurulmasını sevinçle karşılıyoruz. Bu mutlu günde hazır bulunamadığım için çok üzgünüm.” diyen İnönü gibi Barlas adıyla hayatınızda neler değiştiğini sorabilir miyim?

 

“BARLAS ADIYLA SINIF ATLAMADIM!”

 

CANAN BARLAS-  Barlas adıyla çok şey değişti ama sınıfsal olarak da hiçbir şey değişmedi. Aynı kültürel yapıya aşağı yukarı benzeyen ailelerden geliyorduk. Ben sınıf atlamadım ama babam öldükten sonra çok yaygın, geniş, entelektüel, güvenliği bol, duygusal alanı geniş bir ailenin içinde olmaktan çok mutlu oldum.

 

HÜLYA OKUR- Daha sonra aynı gazetede bir çift olarak bulunmamalı anlayışıyla yazarlığa ara vererek, Bakırköy Ruh ve Sinir hastalıkları Hastanesi’nde psikolog olarak çalışmaya başladınız. Psikolog unvanlı tabelanızda gazeteciliğin harfleri hep daha mı büyük oldu?

 

“HADEME KADROSUNDA ÇALIŞTIM!”

 

CANAN BARLAS-  Evet. Ben psikiyatri okumuştum, sosyoloji okurken aynı zamanda. Gazetecilik yapmayacaksam, bu dal bana ilginç gelir diye düşündüm, gittim. Fakat böyle bir kadroları olmadığı için hademe kadrolarına alıyorsunuz adamı. Hademe kadrosunda ne kadar çalışırsınız? Ama ben yine de bir seneye yakın çalıştım. Sonra Cemil’e hamile kalınca fazla geldi. Çünkü Cihangir’den kalkıp gidiyordum Bakırköy’e, sabah saat sekiz’de imza atıyordum, günde elli hasta görüyorduk, yol parama yetmeyen hademe maaşı alıyordum ama bir tahsil gibiydi. O tahsili kendi çapımda bitirdiğimi düşündüm. Çok şey öğrendim.

 

HÜLYA OKUR- Psikologluğunuzla ilgili Mehmet Barlas’ın köşesinde ilginç bir anı vardı….Şoförü-“Abla hasta mı? Bakırköy’de gördüm” diye soruyor..Evlilik sonrası delirdiğinizi düşünmüş…….

           Gazeteciliğin polis muhabirliğinden Nokta, Kadınca gibi dergilere kadar çoğu katmanında bulundunuz.  Güneri Civaoğlu’nun “Canan, iç heyecanını kaybetmemiş, damardan gazetecidir” sözünü yaşatan şey neydi içinizde?

 

“GÜNERİ CİVAOĞLU İLE ÇOK MESAFE ALDIM”

 

CANAN BARLAS-  İstihbarat kadrolarında çalıştım. Arabam var diye adliye de cinayetlere de gidiyordum. Sonra Ankara’da diplomatik muhabirlik yaptım. Başbakan, meclis hepsini yaptım. Ondan sonra gelişim yayınlarında birkaç dergi yönettim. Sonra Güneş gazetesine magazin müdürü olarak gittim. O arada Vatan, Politika gazetelerinde çalıştım. Güneri süper, insanların önünü açan bir yönetmendi. Onun için çok mesafe aldım onunla çalıştığım dönemlerde. Canla başla, birbirimizi çok severek bir gazetecilik dönemimiz oldu.

 

HÜLYA OKUR- Habertürk’te Basın kulübü adlı programda “Benim çocukluğum Eskişehir’de geçti. 50 yıl önce Eskişehir’de başı açık tek bir kadın vardı” sözünü sarf etmenizin Eskişehirliler arasında infiale yol açtığına değinilmişti bir köşe yazısında. Bu  bilginin fare kapanına yakalanması nedendi sizce?

 

“ESKİŞEHİRLİ HALKININ BAŞI AÇIK DEĞİLDİ”

 

 

CANAN BARLAS-  O doğru değildi. Yılmaz Büyükerşen’i babam evlendirmiş, çok eski bir aile dostumuz. Eskişehir’i yaratmış, çok başarı bir adam. Fakat ben Cumhuriyet kuşağında orada var olup, gerçek Eskişehir’li halkın başı açık olmadığını söylüyorum. O ‘tenis kortu’ diyor. Tenis kortuna giden 15-20 kişiden biri benim annemdi mesela. Ama o Türk halkını ifade etmiyordu. Ben kitabımda ve açıklamalarımda,”Türk halkı başı kapalıdır, şimdi modernleşerek defilesini yapacak hale geldiler”dedim. Ben hiç yadırgamam. Ben orda büyüdüm, dokuzuncu sınıfa kadar. Benim annem, babam öğretmendi. İstanbul’dan gelmedi onlar. Ama onun dışındaki Eskişehirli zenginlerin de başı kapalıydı.  Bir tek bürokratlarının başı açık olurdu. 

 

HÜLYA OKUR- “Bunları bana sorsaydı ve Eskişehir işçi şehriyken, öğrenci şehri oldu “diyorsunuz.

 

CANAN BARLAS-  O zaman şeker fabrikası yapılmış. Demiryollarının bahçesine de bir tenis kortu. Oraya da beş kişi gitmemiştir o dönemde. Bu modernizm değil, bu bir açılım değil….

 

HÜLYA OKUR- Bu bir taklitçilik diyorsunuz…..

 

“ŞU AN Kİ ESKİŞEHİR’İ KORUYABİLİRİM. O GÜNKÜ ESKİŞEHİR’İN KORUNACAK BİR TARAFI YOK”

 

CANAN BARLAS-  Saçma sapan bir itiraz. Kitabımı okumadığı için saçmalamış. Eskişehir’i korumak istemiş. Şu anda onun yaptığı Eskişehir’i koruyabilirim. O günkü Eskişehir’in korunacak bir tarafı yoktu.

 

HÜLYA OKUR-“Bizde ne burjuva sınıfı var ne de elit bir sosyete. Taklitçilik üzerine kurulmuş, hiçbir değer üretmeyen sermaye sınıfı varsözlerine Eczacıbaşı, Sabancı ve  Koç gruplarını örnek gösterebilir miyiz?

 

“ECZACIBAŞI, SABANCI VE KOÇ’UN ÇOCUKLARINDA AYNI ORGİNALLİĞİ GÖREMİYORUM.”

 

CANAN BARLAS-  Tabi gösterebiliriz. Eczacıbaşı’ndan Eğreti Burjuvalar’da bahsettim. O iyi bir burjuvaziydi. Vehbi beyin de bir devlet adamı görüntüsünde çok büyük bir iş adamlığı, sadeliği vardı. O sadeliğinde çok burjuvaydı. Sabancı da kendi biyolojisinin lehçesini konuşarak, o yaşam tarzını sunarak getirdiği bir burjuvalık vardı ama bunların çocuklarında o orijinalliği görmüyorum. Ali Koçman, Halil Bezmen de iyi bir Türk burjuvazisiydi. Böyle tek tek Türk burjuvazisi vardı ama burjuvazi yok.

 

HÜLYA OKUR- Bülent Keneş yönetiminde iken Bugün gazetesinde yazarlığınıza son verilmişti. Nedenini;” Gazete Fethullaçılar’la dolduruldu. Bizim gibilere yer kalmadı. “şeklinde açıkladığınız iddia edilmişti. Sizin dünya görüşünüz ilahi adaletin boy aynasında nasıl görünüyor?

 

“BENİM AİLEM MEDYA PATRONLARINDAN ÇOĞUNDAN KENTLİ”

 

CANAN BARLAS-  Yok ben öyle bir şey demedim. Bugün gazetesi, Tercüman’ın kadrosuyla şımartılmış, güzel bir kadroydu. Neden gazetecilik yapmıyorum? Medyaya giren adamların ne raconu var,ne…görgüsüz, seviyesiz adamlar. O takımın kıymetini bilmedi. O takımı dağıtmaya başladı. Beni de bir gazetenin  yemeğine çağırdılar. “Valla bana bab-ı ali’nin patronları işlemez, bunların feriştahı gelse aldırmam”dedim. Ve medya patronu raconunu bilip, kibarlaşıp o düzeyde ilişki kurarlarsa kurarım. Yoksa medya patronu kim? Benim ailem medya patronlarından çoğundan kentli.  Mehmet Ali Ilıcak’ı çıkarıyordu, Rauf Tamer ayrılmak üzereydi…Bu lafların üzerine benim işime son verdi orası da. Mehmet Ali Ilıcak benim oğlum gibidir. Ben ona senelerce bedava yazı yazdım. Medya patronlarıyla didişmiş, Bab-ı Ali’den Çiftetelliye kitabını yazmış biri olarak hiçbir medya patronundan ne iş istedim, yanlarına gittim, sıratlarına baktım. Benim için yoklar.

 

HÜLYA OKUR- Nur Çintay gibi “artık rahatlık/bilgelik mertebesine geçmiş, hâlâ mihrabı yerinde duran” şeklinde tanımlayarak mı, “Canan bir filozof. Aynı zamanda müthiş bir gözlemci ve sosyolog”diyen Mehmet Ali Birand gibi düşünmekle mi sizi tanımaya daha çok yaklaşırız?

 

CANAN BARLAS-  Nur Çintay beni daha az tanıyor tabi. Mehmet Ali Birand çok yakın arkadaşım. Onun için onun tespitleri daha doğru olabilir. Ama Nur Çintay da güzel gözlemler yapan bir kadın.

 

HÜLYA OKUR- Bir zamanlar rahmetli Gülçin Telci ile yazılarınızı dövüştürdüğünüz gözlemleniyordu. Sizin için ‘‘Çökmüş Bir Çiftin Anatomisi’’ tabirlerini kullanması ve bir çok kırıcı anlarla, kanserle birlikte yitip gitmesini yıllar sonra hafızanıza rücu ettiği oldu mu? ‘Bab-ı Ali’den Çiftetelliye’ romanınıza göre  bir dönem insanların gazetecilik adına üstlendikleri gerçek rollere bakıldığında rolünün hakkını veren biri miydi?

 

“GÜLÇİN TELCİ İLE FİKRİ DÜZEYDE POLEMİK YAŞAMADIM, FİKRİ YOKTU Kİ ONUN!”

 

CANAN BARLAS-  Hiç olmuyor. Aslında yüzeysel bir insandı. Gazetecilikle geçinirdi, yazı yazmayı bilmezdi. Kendisi dedikodu yapar, onu başkalarına yazdırırdı. Ben onu zavallı, gariban biri olduğu için evime soktum. Sonra kıskançlık yaptı, doğum günümüz aynı olduğu içinde bu kıskançlığını artıya getirdi. Onunla fikri düzeyde hiç kimse bir polemik yapamazdı ki, ben yapayım. Bir fikri yoktu ki onun. Ama sonunda medya öyle yozlaştı ki, medyanın derin devletiyle falan ilişkiler kurabildi, öyle bir cenaze algılaması oldu ki, sanki bir devlet büyüğü ölmüş gibi. Ne fikrin etrafındaydı, ne fikri müdafaa etti o da belli değildi. Sadece gariban, kompleksli bir yaratık. Hiçbir hatırama da geldiği yok benim. O o rolü yapacak biri bile değildi. Ona buna aşık oldu, onların peşinden ANAP’lı oldu. Emin Çölaşan’la arkadaş olup, oralardan saldırmaya çalıştı.

 

HÜLYA OKUR- 28 Şubat’ta Mehmet Barlas Sabah’tan, siz Yeniyüzyıl’dan alınarak sessiz gemilerle köşelerinizden uzaklaştırıldınız. Bu bantı ağzınızdan söküp atmanız ne kadar zaman aldı?

 

“BEN HALA SUSUKUM!.....”

 

 

CANAN BARLAS-  Ben hala susukum. Çünkü bana böyle yapan iki tane kartel patronu; Aydın Doğan ve Dinç Bilgin’de telefonlarıma çıkmadı. Ben kitap yazdım ve illaki onların gazetesinde çalışma ihtiyacı duymadım. Yazarsam yazarım. Duvara da yazar insan. Gazetecilik benim en aşağısından en tepesine çalıştığım bir meslekti ama onlar onu görmedi. Onlar Mehmet’in karısı olarak askeri darbeler sırasında beni de un ufak ettiler. Ben bir Pazar postası çıkartıyordum. Mucizevi gazeteydi. Patlak kağıda basıyordum, on iki sayfa, haftalık. Reklamını da kendim buluyordum. Hiç kadrosu yoktu. Ve Türkiye’nin en ünlü yazarlarını orada teğlifle çalıştırıyordum. Hem Milliyet, hem de karşı gurubun. Ve böyle bir gazeteyi Aydın Doğan kapattı. Emin Çölaşan’ın, Ertuğrul Özkök’ün gazlamasıyla benim telefonlarıma çıkmadı. Gazete’de benim kayınpederimin üstüne aldığı, ünlü bir eski gazeteydi. Liberal bir akımın ilk açılımlarını yapmaya çalışıyordum. Fotoğrafçı bile masraf olmasın diye çıkartmıyor, illüstrasyonlarla çıkarıyordum. Böyle bir emeğin kıymeti bilinmemiş. Ben ne bakacağım onların suratına?

 

HÜLYA OKUR- Barlas’ın haber sunuculuğu ile ilgili “Mehmet Bey’in anchormanliği köy yolunda Cadillac’la gezmek gibi bir şey” yorumunda bulunmuşsunuz. Peki beraberce birçok kimsenin toplanıp elbirliğiyle bir kişinin işini halletmesi yani imece sistemi ile reytinglerde zirveyi görmeleri sizce mümkün mü?

 

“MEHMET’İN ORADA HABER SUNMASINI, ONUN ÇOK SEVEREK YAPACAĞI BİR ŞEY OLDUĞUNU DÜŞÜNMÜYORUM.”

 

CANAN BARLAS-  Mehmet, geçtiği grubu desteklemek için anchorlığı kabul etti. Orada yorumcu ve baş yazar olarak grupla ilişki kurdu. Fakat diğer yöneticiler, Mehmet’in yaş grubundan olunca onu da oraya rica ettiler. Mehmet’in orada haber sunmasını, onun çok severek yapacağı bir şey olduğunu düşünmüyorum.

 

HÜLYA OKUR- Güzeran bakıyorsunuz yani…Peki ’Benim asıl protokolüm ailemdir!’ diyor olmanıza rağmen sormak istiyorum. Yargının, askerin, gladyatörlerin, iktidarın, muhalefetin pişirdiği çorbada neden hala tuz yani demokrasi eksik? Bundan kepçeyle demokrasi çıkar mı?  

 

“BUNLAR CİDDİ BİR DERİN DEVLETİN İŞARETLERİ…..”

 

CANAN BARLAS-  Valla mümkün oluyordu. Ama olmayıverdi. Türkiye bu kadar Avrupa Birliği kriterlerinin içine giriyor, artık derin devlette yaşamaz gibi düşünürken, meğer yaşıyormuş derin devlet ve bir sürü de versiyonu varmış ve demokrasi de hikayeymiş. Bu kadar büyük bir oranla oy almış bir partiyi kapatmaya kalkmak hiç demokrasiyle bağdaşacak şeyler değil. Ciddi bir derin devletin hayatta olduğunu gösteren işaretler bence. Bu da bizim hayatımızı eritti. Kaç tane darbe yaşadık. Her darbede işimizden, aşımızdan olduk. Çekilmez yani hakikaten.

HÜLYA OKUR- Tercümanda 29 Ekim ve Cumhuriyet hakkındaki ’Günlerin getirdiği’ başlıklı yazınızda;"Günlerin getirdiği" demokrasi kesintiye uğrayınca, "günlerin götürdüğü" oluyor. En son 28 Şubat gerilimi ülkeyi yoksulluğa ve yolsuzluğa boğdu. Medyasını yozlaştırdı. Şimdi ülkede bir umut, bir hareket var. Günler sanki daha güzel günleri getiriyor. Cumhuriyeti kutlarken bir anlamda demokrasinin güçlendiğini anlıyor gibiyiz.”diye yazmıştınız. Peki şimdiki Günlerin getirdiklerinden götürdüklerine doğru yol alış neden?

“TÜRKİYE’NİN İÇ SİYASETİ ÇOK GERİ, ÇOK APTALCA BİR ŞEY”

CANAN BARLAS-  Çok doğru tespit etmişsiniz. Sizi tebrik ediyorum. Çok dikkatli izlemişsiniz ne dedim, ne demedim. Ben getiriyor zannediyordum. İki tane de kitap yazdım, kendimi bir düzleme koyarak. Fakat baktım ki vahi hayat, beni tırmalıyor. Ben ne kadar yukarı kaçarsam aşağıda beni tırmalıyor. Mili gelir artmış, büyüme artmış, enflasyon değişmiş, halk çocukları iktidara gelmiş, bizim kent soylu çocuklardan çok daha hızlılar, kendilerini kabul ettirmeye çalışıyorlar. Bir elitist grup, solcular yani bunları istemiyor, sevmiyor. Böyle demokrasi olmaz ki. Halk doğrusunu yapıyor. Çalışanı, kendinden olanı, çoğunluğa hitap edeni seçiyor ve geliyorlar kapatmaya kalkıyorlar. Ben sadece esasıyla uğraşırım, asıl formları nedir derken gelip tırmalıyor. Ama tırmalayamayacak. Çünkü ben uçtum artık. Türkiye’nin iç siyaseti çok geri, çok aptalca bir şey yani. Beni hiç ilgilendirmiyor.

HÜLYA OKUR- Bu arada Ela Barlas Anter`in, babasıyla sunduğu "Barlaslar’la Günlerin Getirdiği" programını da özlemle anıyoruz…..

 

CANAN BARLAS-  Teşekkürler…

 

HÜLYA OKUR- Tercüman’da yazarken;”İnsan türü ‘o günü’ yani nerden geldiği nereye gittiği gerçeğini görebilmek için varlığını sürdürmek, (çoğalmak değil belki ama) üremek zorunda” demiştiniz. “Felsefeyle cinsel birleşmenin bu buluşmasına bayıldım.”diyen Serdar Devrim’e katılıyor ve soruyorum: Tayyip Erdoğan’ın üç çocuk teoremi doğru mu?

 

“KEŞKE HERKESİN ÜÇ ÇOCUK YAPABİLECEK İMKANI OLSA DA YAPSA”

 

CANAN BARLAS-  O adamcağız kendi yaşam tarzına göre, üç çocuklu, oturaklı insanlar olun diye tavsiyede bulunuyor. Niye olmasın? O üç çocuk der, öbürü de yapmaz parası yoksa. Bu bir devlet kararnamesi değil ki. Keşke herkesin üç çocuk yapabilecek imkanı olsa da yapsa. Olmayan da yapmasın.

 

HÜLYA OKUR- Evet biz hayal dünyamıza yada en gerçek dünyamıza geçelim…

"Sonu mutlu biten masalları anlatsam, yaşamı içermez, mutsuz olanları anlatsam bu torunlarımı mutsuz eder. Gerçekleri anlatsam korkarlar. Yok, en iyisi anlatmayayım," diyerek yazdığınız “Torunlarıma anlatamadığım karmaşık masallar” kitabınıza dönelim….

           Bu kitapta doğa izlenimlerine oldukça yer verilmiş. Peki kendi çevreniz ve koşullarınızın doğruyu göstermekteki eksiği neydi?

 

“BİR ŞEMPANZEYLE %98’E VARAN ORTAK GENLERİMİZ VAR.”

 

 

CANAN BARLAS-  Bu kitabı ben gazeteciyim ama Backgroundum da da sosyoloji okummuş olmak var. Yaşamsal formları görmek beni ilgilendiriyor. Dünyanın bir sürü yerine giden insanlar, müze görmek ister, hayır ben kahve görmek isterim, düğün görmek isterim, caddelerdeki insanları, gece konduyla zengin mahallesi arasındaki yaşam farklarını görmek isterim. Böyle bir farkım var. Afrika’ya da gittiğimizde, hayvansal yaşam formlarını gördük. İnsanlar onlara hayvan deyip geçiyor ama çok inanılmaz çeşitliliğe varan yaşam formları var. Aşk, sevgi, güven var aralarında. Bu genler insanlara da geliyor, bu genleri paylaşıyoruz da. Bir şempanzeyle %98’e varan ortak genlerimiz var. Bir de bizim evde oğlumun getirdiği şempanze vardı. Orada geyiklerin sürü hayatını gördüm. Dişiler bir arada yaşıyordu, tek bir erkekle çiftleşiyorlardı. Erkekler de kendi aralarında biseksüel olarak seks pratikleri yapıyorlardı. Sürünün başındaki erkeği devirdikleri zaman sürüye hakim oluyordu. Oralardan bakınca mağara hayatıyla, ilkel kabileleri görünce aynı hayatı orda gördüm. Bir adam on sekiz karısı ve bir sürü çocuğu var. Yani o sürü üçgeni ve öndeki erkek, insan topluluklarına da yansımıştı. Sonra toprağa bağlılıkla aile şekil değiştirir. Anaerkil ailede bu daha çok oluyor. Kadının ailesiyle çoğalan aile var. Toprağa bağlılıkla, erkeğin en büyük özlemi dişiye ulaşmak. Dişiye ulaşmak için inanılmaz mücadeleler veriyorlar….

 

HÜLYA OKUR- Evet inanılmaz….Örümceklerin ölümleri pahasına bu birlikteliği istemeleri….

 

“KADIN DAYAĞININ ALTINDA SEKS HORMONLARI VAR”

 

CANAN BARLAS-  İşin anası bu. Canından olma pahasına ürüyorlar. Burada erkekler, toprağa bağımlılıkla, parayı ele geçirince ilk işi dişileri bölüşmek oluyor. Çünkü dişilerin amacı, yavrusunu büyüttükten sonra bir başka yavru için bir daha erkek arıyor. O erkekle yaşamıyor artık, o erkeğe ihtiyacı yok doğada. Ama erkek parayı getiren ve kadınları bölüşen olunca kadınların saltanatını ellerinden alıyor. Tavuskuşu erkek, tavuk kadar dişiyi ayarlamak için o kuyruğu geliştirmiştir evrimle zaman içinde. Dişi hep seçici. Bir dişi panda 400 kilo ağırlığındaki dört pandayı dövüştürüyor.  Hiçbiriyle çiftleşmeden dönüp arkasını gidebiliyor. Bu kadar güçlü yani. İnsan toplumuna gelince, erkekler kadınlara el koyuyor ve onları güçle tutmaya çalışıyorlar. Orada kavga, dövüş güçlerini kaybediyorlar, para uğraşırken. Kadın dayağının altında bu var. Dövüşüyor, seks hormonlarını arttırıyor ve dişiyle birleşiyor. %30’u eşcinsel zaten. Onun için kadınları dövüyor.

 

HÜLYA OKUR- Kitapta İngilizlerin evinde, sade ve değişmemiş eşyalar olduğundan, 10-15 senelik kıyafetler giydiklerinden söz ediyorsunuz. Burada bu sadeliğin az çalışmaktan geldiğini ve bunun da mutluluk verdiğini söylüyorsunuz. Sizi paranın yada çok çalışmanın mutlu edemediğini mi söylemeye çalışıyorsunuz?

 

“HAMMALLAR GİBİ ÇALIŞMAYI TORUNLARIMA TAVSİYE ETMEM”

 

CANAN BARLAS-  Yok ben diyorum ki, akıllı olmak lazım hayatta. Farklı olmak ve o farklılığı yaratmak için çalışmak lazım. İlle de deliler gibi, hamallar gibi çalışmayı torunlarıma tavsiye etmem.

 

HÜLYA OKUR- Kitabın en çarpıcı vurgusu bana göre eşitliği değil, farklılığı savunmak gerektiği. Kadınların yapılan işte farklılıklarını ortaya koymaları bakımdan kendinizden birkaç örnek verebilir misiniz?

 

“BEN MEHMET BARLAS’TAN DAHA ORGANİZATÖRÜM”

 

CANAN BARLAS-  Mehmet Barlas çok evrensel standartlarda bir entelektüel. Ben de ondan daha iyi bir organizatörüm mesela. Mehmet farklı düzlemde koşan, derin hafızası olan, jenial bir adam. Ama benim farklı renklerim var ama ben zaten iki insanın yarıştığına değil, bütünleştiğine inanıyorum. Ben kimseyle yarışmam, kendimle yarışırım. Çünkü beni sıkar başkasıyla yarışmak.

 

HÜLYA OKUR- Kitabınızın gizli kahramanları Faruk ve Cem için oluşturacağınız sevgi ortamının bir ömür yetecek kadar olmasına koşullanıyorsunuz. Fakat ilginç olan kendi torunlarınız doğmadan sahip olduğunuz torununuz Kuki’ye detay bakımından fazla yer vermeniz olmuş. Bu Kuki’nin sizdeki maneviyatı torunlarınızdan çok karşılamasından mı? Onu barınağa göndermiş olmanın hüznünden mi?  

 

“KUKİ’NİN VAHŞİ DUYARLILIĞI BENİ ÇOK ETKİLEDİ.”

 

CANAN BARLAS-  Hayır bu kitabı yazdığım zamanlar onunla fazla vakit geçirmiş olmam. İkincisi, vahşi bir torunum olması, onun vahşi duyarlılığı beni çok etkiledi.

 

HÜLYA OKUR- Evet beni de. O peruğunuzu kafanıza yakıştırmayıp, çıkartması, sonra onsuz olmuyor diye tekrar yapıştırmaya çalışması, takamayınca sinirlenmesi….Annenizin ölümünde başınıza yorganı çekip, gözlerinize bakması….

 

“TORUNLARIM VAHŞİ OLMADIĞI İÇİN O DUYARLILIK NOKTASINDA DEĞİLLER”

 

CANAN BARLAS-  Müthiş bir duyarlılık sergiledi. Torunlarım vahşi olmadığı için o duyarlılık noktasında değiller. Bebekler yani. Halbuki onun genleriyle gelen farklılığı vardı. Torunlarım konuşuyor, o konuşamıyor ama duygularıyla çok daha ilerideydi.

 

HÜLYA OKUR- Hatta barınakta sizi göz kırparak karşılıyor….Diğer maymunları kıskandırmadan bunu yapmaya çalışıyor……Aşkı süreli, sevgiyi süresiz bulduğunuzdan söz ediyorsunuz. Fakat,” sevgi grafiğini yükselttikçe, başarısızlık daha fazla gündemde olur”ifadesini anlamakta zorlandım.

 

“HORMONLAR BİTERSE, AŞK DA BİTER”

 

CANAN BARLAS-  Orada bir yanlışlık var. Ben aşkın hormon yoğunluğu ile ilgili olduğuna inanıyorum. Aşk zaten  biteceği için aşktır. Yerini sevgi alır, birliktelik alır. İki amacı var; seks, ve karnını doyurmak.  O devamlılığa da çok oynamış, hatta oraya tılsımlar, kokular, renkler atmış….Ama o geçici bir şey. Bitkilerin bile hormonu bitiyor. Ancak beyinde aşkın refleksi kalıyor. Olacağım zannediyor, ama ölene kadar olması mümkün değil, ancak çok fazla sapkın olması lazım. Biyolojik olarak değil, çünkü aşk, çiftleşmek, çoğalmak için…

 

HÜLYA OKUR- Balta girmemiş ormanların sırlarını verirken, Doğada koku ve tat salgılayarak böcek yiyen tuzakçı bitkilerden ve bir de Bonoba şempanzelerinin et yemedikleri halde bir başka maymun türünü parçaladıklarından bahsediyorsunuz.. Sizinle gidecek sırlardan birini öğrenme şansımız olabilir mi?

 

CANAN BARLAS-  Sırrım….Yani insanın hayatının kendine ait bir bölümleri vardır ama öyle müthiş bir sırrım olduğunu hatırlamıyorum.

 

HÜLYA OKUR- Kitapta Çin gülünün yaşam süresi içinde hep gonca olarak kaldığını, ölürken de gonca olarak öldüğüne ve yaşamı içinde açılıp saçılmamasına dair metaforlar var. Peki insanın da bu mahremiyetini koruması gerektiğini mi düşünüyorsunuz?

 

“BEN VERİCİ BİR İNSANIM KENDİME GÖRE.”

 

CANAN BARLAS-  Ben verici bir insanım kendime göre. Çin gülü verici değil. Kendini saklayarak gidiyor. Acaba bu daha iyi bir yaşam felsefesi mi diye düşünüyorum. Kendini saklayıp, hep gonca halinde gitmek mi, açılıp saçılıp hayatı doya doya yaşayıp darbeleriyle, vahşetiyle yaşayıp gitmek mi? Hangisini seçmek daha doğru olur gibi bir edebiyat var orada.

 

HÜLYA OKUR- Kitap bir paradoksu daha göz önüne seriyor. O da yardımseverliğin tehlikeli bir olgu olması. İnsanlara istemeden vermenin yanlış anlaşılabildiğini düşünürsek, çok olandan hiç olmayana doğru  dengeyi nasıl kuracağız?

 

“İSTEMEDEN KİMSE KİMSEYE YARDIM ETMEMELİ BENCE.”

 

CANAN BARLAS-  Kendinizi tatmin edince, onu eziyorsunuz. Ezilmiş insan onu mutlaka size negatif döndürüyor, çok eşit değilseniz. Ancak çok eşit insanlar, karşılığında sana bir duygusallık getirir, ezilmez ama çoğu insan yardımın karşısında eziliyor. İstemeden kimse kimseye yardım etmemeli bence. Birde edeceğim insanın kalitesine bakmalı.

 

HÜLYA OKUR- Ekolojiden çıkarımlar yaptığınız kitapta, doğada bir çok erkeğin memeli biseksüel olduğuna dair kanınız mevcut. Yunus balıklarının, kertenkele ve yılanların eşcinsellik serüvenini işlediğiniz bölümlerde eşcinselliğin doğadan geldiği inancınız pekişiyor. Buna göre bizde bu durumu normal mi kabul etmeliyiz? Ve burada bir meşrulaştırma çabası var mı?

 

“DOĞADA EŞCİNSELLER OLMASA, ERKEKLERİN REKABETİ VE SAVAŞINDA KAN GÖVDEYİ GÖTÜRÜYOR”

 

 

CANAN BARLAS-  Gerçek. Dinler bastırmış eşcinselleri. Eşcinselleri bastırmakla, eşcinsel oranı azalmıyor dünyada. Her yerde aynı oranda eşcinsellik var. Edebiyatları var, Mevlanası var, yaşam tarzları bile var. Doğada eşcinseller olmasa, erkeklerin rekabeti ve savaşında kan gövdeyi götürüyor. Zaten bu sınır savaşları erkeklerin açtığı bir şey. Kadınlar hiçbir zaman sınırlarımız çok olsun, orada çocuklarımızı da öldürsünler demez. Bunlar erkeklerin işi tamamen. Onun içinde erkeklerin %30’u eşcinsel olduğu zaman savaş azalıyor hiç değilse. O %30 dişiler gibi düzenden yanalar. Bu bilinen fakat konuşulmayan bir şey. Benim kitabımın mahareti bu. Erkeklerin bir kısmı empotam, bir kısmı poligam…Erkekler poligam diye bir sürü kadınla beraber olacaklar ama insan olsunlar önce. Eşcinsellik diye bir şey var…İşçi arılar nedir? Hiç seks yapmazlar onlar. Sadece çalışırlar. Kovanın düzenini sağlarlar. Her yerde var. Bütün hayvan türlerinde eşcinsellik var. Kediler, köpekler bile biseksüel…Biseksüel olmayan canlı yok.

 

HÜLYA OKUR- Kitapta her çocuk başka biriyken, tek bir kişi olarak görüldüğü eğitim sistemini de eleştiriyorsunuz. Peki eğitim başladığı yerde mi bitmeli yani ailede?

 

“HERKES BAŞKA BİR İNSAN.  NİYE STANDARTLARA UYALIM Kİ?”

 

CANAN BARLAS-  Hayır eğitim ailede bitmemeli. Ama bu standartlara çocukları koymamalı artık. Çocuklar zaten aldılar bilgisayarı ellerine seksi de, bilgiyi de tek başına toplamak için yola çıktılar.  Dünyanın en müthiş üniversitelerinden mezun olmak bile hiçbir şey ifade etmiyor bazen. O çocuğu geliştirmiş olmuyor. Eğitimin yaraladığı tarafta var. Onun kabiliyeti, öğrenmek istediklerine göre kendi şartlarını ona empoze ediyor, o bir başka insan. Herkes başka bir insan.  Niye standartlara uyalım ki?

 

HÜLYA OKUR-  Evet standartlara söz geçiremediğiniz bir olay….“Başım dedi dinlen, gönlüm dedi coş, başım dedi durul, gönlüm dedi koş. Başımla gönlümü yapamadım hoş, varlığım arada kaynadı gitti”diye anlatıyorsunuz tümörü nasılda davet etmiş olduğunuzu. Gitmek de bir özgürlük diye kabullendiğiniz şey, aslında bir metanet mi, korku mu?

 

“ÖLÜMÜN FATURASI OLURSA, ONA KIZIYORUM…NASILSA ÖLECEKSİN, EZİYET ÇEKMEDEN ÖL!”

 

CANAN BARLAS-  Metanet mi bilmiyorum ama korku….Tabi ki ilk defa sende tümör var denildiğinde, ölüme yaklaştığını hissetmek çok büyük bir şok insanın hayatında. Ama o şoku yedikten sonra doğmak kadar ölmenin de doğal olduğunu ve olması gerektiğini düşünüyorsun. Zaten yaşam bir yerde kendini tekrarlayan bir şey. Otuz kere aynı şeyleri de yaşamak da anti yaşam haline dönüşüyor yani. Ben yeniden genç olacağım, yeniden çocuklar doğuracağım, yeniden gazetelere gireceğim, yeniden ihtilaller olacak…..İstemem bir daha! Ama ölümün faturası olursa ona kızıyorum. Nasılda öleceksen, eziyet çekmeden öl. Hem öldürüp, hem faturası doğaya yakışmayan bir kabalık ve vahşilik bence. Doğarken fatura çıkarmıyor sana. 

 

HÜLYA OKUR-  Ölümü daha iyi irdelediğiniz ‘Ben Atlıhassasım’kitabından söz edelim. Hızlılığınızdan ve duygusallığınızdan dolayı anneniz size ‘Atlıhassas’ismini veriyor, kitabınızda olduğu gibi. Burada emperyalizm ile değer yargıları içindeki çıkmaz, zaman zaman bir hayat kadını, assolist, misafir, bıkkın insan, yalnız, ben merkezci, dejavü…Bütün bunları yaşamı yakalamak isterken paylaşmak için yazdığınızı söylüyorsunuz. Daha fazlasını anlatabilir misiniz? Yada ölümü beklerken gelecekle niye uğraşırız sorusuna yanıt bulabildiniz mi?

 

“KOMPLEKSİZ BİR İNSANIMDIR, BİZİM AİLENİN ÖZELLİĞİ ODUR”

 

CANAN BARLAS-  Ben burada kendime göre farklı bir düzlemde yaşayabiliyorum. Bunu benim yaşıma gelmiş insanların yapması gerekir. Gençlerle aynı kulvarda koşmak, enteresan da değil. Ben şimdi sizin yaptığınız bu süper röportaja hayranlık duyuyorum. Ne kadar hoş bir şey diyorum, kendimin devamı olarak görüyorum. Ama ben aynı şeyi yamak istemem artık. Neden? Öyle bir enerjimde yok. Kendimi oralardan geçmiş görüyorum ama kompleksiz bir insanımdır, bizim ailenin özelliği odur. Ben sizi ön plana geçirmeyi,  kendimi geçirmekten daha fazla zevk duyarım. Daha farklı bir yerden bakarım çünkü. Hayatı döne döne yaşamak için kapasitede belli. Ne zekam artabilir…Bu geldiğim noktadan hiçbir yere gitmek istemem.

 

HÜLYA OKUR-  Çocuklarına masal anlatamayan büyük anneden, Atlıhassas’tan, palyaçoya uzanan felsefeniz için nasıl teşekkür edeceğimi bilemiyorum.

 

CANAN BARLAS-  Atlıhassas değişimi yakalamaktı benim için. Yaşam tarzlarındaki farklılıkları yakalamaktı. O misafir odaları artık yok. Havaalanları var, çok antipatik yerler.

 

HÜLYA OKUR-  Tesadüflerin yeri, havaalanlarında gerçek dışı bir yaşam var gibidir, yaşamı erteler diyorsunuz.

 

“YAŞLILIĞIN MUTLULUK OLDUĞUNA İNANIYORUM”

 

CANAN BARLAS-  Evet kökü olmayan bir hayat mesela. Gazino hayatın kendisi aslında. Patronun imparatorluğu, şöhret arayışı, kıyafetleri…Ama o gazino bitti. O Gazinon bitmesi de bir değişim bence. Sonra sokak çocuklarının ve fahişelerin dramları, değişmeyen dramlar var. Değişenler ve değişmeyenlerin yeri Atlıhassas. Daha felsefik ve sosyolojik bir şey. Ama Karmaşık Masallar, tamamen sosyolojik bir inceleme bana sorarsanız. Çünkü çok somut bilgilerine Dayanıyor. Orada hayvansal formların insanlarda da devam ettiğini, insanların çeşitliliğin o genlerden geldiğini ama burada benim arayışım, süper organ olan insan beynine yardım etmek istiyorum, düzleme gelsin diye. Son günlerde yazılar çıktı, yaşlılar daha mutlu diye. O süper organı geliştirip daha farklı süperliklerinden bakabilirseniz, orada mutluluk var, oradan sizi kimse indiremez artık.  Orada makamınızı da kendiniz yaparsınız. Onun için bütün acılarına rağmen yaşlılığın mutluluk olduğuna da inanıyorum. Palyaço benim düzlem değiştirmeden ki dramım. Düzlem değiştirdikten sonra dram yok zaten. Ölüm de çok normal. Zaten bir şok atlatmışım. O şokla ölüm gerçeğini hissetmişim. Biraz daha yakın hissetmek o şoku yaşatmıyor. O düzlemde yaşadığın zaman neyini alacaklar ki senin?

 

İletişim Açıköğretim&Akademik Eğitim:0216 481 30 08/399 61 77



Diğer Söyleşi Haberleri
Benden Deniz Gezmiş cesareti bekleme kardeşim"Benden Deniz Gezmiş cesareti bekleme kardeşim"
Senelerdir "Bam Teli"mize dokunan Tayfun Talipoğlu, HaberX okurları için Hülya Okur’un sorularını yanıtladı: " Devlete hizmet ediyorsun sağcı oluyorsun, sermayeye hizmet ediyorsun solcu!.. Haber yazmayı Şamil’den öğrendim... Ferit Şahenk, Türkiye’de ileride yönetimde yer alması gereken bir adam... Obama, Recep Tayyip Erdoğan, Ahmedi Nejat, Sarkozy, çok farklı görünmesine rağmen halk gibi ve doğal davranan adamlardır. Ruhun komünist değilse, işte şimdiki Türkiye olursun. Hükümet sağcıysa sendika pasifleşiyor, solcuysa şahinleşiyor.."
“Baykal’ın bütün riyakârlığı ortaya çıkmıştır”“Baykal’ın bütün riyakârlığı ortaya çıkmıştır”
Hülya Okur, HaberX okurları için sordu, Engin Noyan cevapladı... İşte o röportajdan satır başladı: "Baykal’ın bütün riyakarlığı ortaya çıkmıştır... Fatih Altaylı denilen zat, vasatın altında bir zat. Zekasıyla, bilgisiyle, görgüsüyle... Kuran’a açık itiraz edecek biri var mı, ben daha görmedim öyle bir adam... Cengiz Semercioğlu, cahil bir çocuk, söylediği şeyin temelinde hata var... Cumhuriyet gazetesinde yazmayı çok istiyorum... En çok ihtiyaç duyduğumuz şey, Müslümanlar arası diyalogdur..."
Eğitimciler’den Erdoğan’a bayram mektubuEğitimciler’den Erdoğan’a bayram mektubu
Bağımsız Eğitimciler Sendikası Genel Başkanı Gürkan Avcı, şef, uzman ve şube müdürlerinin ek ödemelerden yararlanamamalarına ilişkin sorunu, Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’a "bayram mektubu" göndererek iletti. Avcı, mektubunda; Başbakan Erdoğan’dan sorunun Maliye Bakanı ile Milli Eğitim Bakanı tarafından çözülmesi gerektiği talebini iletti.
AK Parti’nin alternatifi yok"AK Parti’nin alternatifi yok"
Akşam’dan geçen hafta ayrılan Halit Kakınç, HaberX okurları için Hülya Okur’a konuştu: "Baykal, ümit ediyorum ki bu hatayı gördü... Gülen’in yaptığı hizmettir... Sultan Galiyef her şey olabilir ama ırkçı olmadığı kesin... MHP’nin de alevi açılımını önemsiyorum... Ergenekoncular o kadar kuvvetli olsalardı, o darbeyi biz çoktan görürdük... Akşam’dan ayrılmamda para birinci faktör değil... AK Parti’nin alternatifi yok... ABD, Kuzey Irak’ta ikinci İsrail’i yaratıyor..."
İlhan Kesici’den Başbakan’a çığ uyarısı...İlhan Kesici’den Başbakan’a çığ uyarısı...
CHP İstanbul Milletvekili İlhan Kesici, Hülya Okur’a HaberX okurları için verdiği röportajda, mali krizin hiç de Türkiye’yi teğet geçmeyeceğini belirterek, Başbakan Erdoğan’a "çığ geliyor" uyarısı yaptı. Kesici, "2003 ve 2007 seçimlerini AKP’nin kazanmasının ana çatısı, ekonomi dolayısıyladır. Bundan sonra kaybedecektir. Kaybetmesinin de ana sebebi,  ekonomi olacaktır." derken, "Hükümet belediye seçimlerinin ertesine kadar dayanacak ve IMF ile anlaşma yapmayacak." öngörüsünde bulundu.
Ayşe Böhürler : Modern olmak için illa başı açık olmak gerekmiyorAyşe Böhürler : "Modern olmak için illa başı açık olmak gerekmiyor"
Hülya Okur, HaberX okurları için sordu,  AK Parti MKYK üyesi gazeteci Ayşe Böhürler yanıtladı: Müslümanlık her ülkeye göre değişiyor... Kadın haklarını, eşitliği savunmak feminist olmak anlamına gelmiyor... Ahlaksız din olmaz... Deniz feneri daha iyi yönetilmeliydi, şeffaf olmalıydı, mutlaka bulunulan ülkelerin kurallarına uyulmalıydı... Biz parti kurarken, iktidara geleceğimizden emin değildik... AK Parti’nin dini bir ideolojisi yok, dini bir simgesi yok... Beni kimse dindar ol diye zorlamadı... Başı açık olmayan, Müslüman olmaz diye bir kural yok... Modern olmak için illa içki içmek, başı açık olmak gerekmiyor...
Babahan: Erdoğan-Doğan tartışması kayıkçı kavgası değilBabahan: "Erdoğan-Doğan tartışması kayıkçı kavgası değil"
Hülya Okur, HaberX okurları için sordu Sabah Genel Yayın Yönetmeni Ergun Babahan yanıtladı... İşte o röportajdan satır başları: Laiklik bir devlet dini mi?.. Bir Çiller döneminde, bir de banka döneminde iktidar yanlısı olduk... Hıncal Uluç, cumhuriyetçi, ben demokrat’ım... Yazı yazmak, aslında meydan okumak... Başbakanın medya patronuna yönelik eleştirisi kayıkçı kavgasının ötesinde anlam taşır... Aziz Yıldırım’ın tarzı Tayyip Erdoğan’a benziyor... AKP, şanslı bir dönemde iktidar oldu... Hala dağa çıkan varsa, dağdakiler geri dönmemişse, Türkiye’de düzeltilmesi gereken yanlışlar var demektir...
Çalışlar: Kürt sorununda devlet şiddetin bir parçasıÇalışlar: Kürt sorununda devlet şiddetin bir parçası
Terörün iki şiddet arasında sıkışıp kalanlardan oluştuğuna dikkat çeken Gazeteci-yazar Oral Çalışlar’a göre, "Hem devletten gelen hem Kürt ayaklanmalarından gelen iki şiddet birbirini kışkırtmış. İki şiddet birbirini kışkırttıkça insanlar bu iki şiddet arasında çaresiz kaldılar. Bir kısmı o şiddete, bir kısmı bu şiddete sığındı. Bunun ikisine sığınmayanlar yok edildi. Böyle bir acı tarihsel tecrübe Kürt meselesi." Hülya Okur, Çalışlar’la solculuk, hapis hayatı, gazetecilik, terörizm, öteki olmak, asker-siyaset ilişkisi, İslami hareket, Doğu Perinçek, oğlu Reşat ve arkadaşı Deniz Gezmiş üzerine söyleşi yaptı...
ÜNAL TANIK’TAN HODRİ MEYDANÜNAL TANIK’TAN HODRİ MEYDAN
Kirletilmeye müsait bir alan olan internetin temiz kalması için dayanışmada bulunulması gerektiğini vurgulayan Haber7 Genel Yayın Yönetmeni Ünal Tanık, sektörde gerek okuyucu, gerek de reklamveren açısından ciddi manipülasyonlar yapıldığını söylüyor. Arkadaşımız Hülya Okur’a röportaj veren Tanık, reklamverenlerin önlerine koyulan raporlara itibar etmemesini isterken, bir de çağrıda bulunuyor: "İnternette ölçüm yapan Alexa bir takım sanal manipülasyonlara açık. Yiğit olan site Google Analytics raporlarını açıklar..." Öte yandan, Başbakan Erdoğan’ın vefa duygusu kendine zarar verebilecek bir boyutta olduğunu belirten Tanık’a göre AK Parti iktidardan düşünce iki pişmanlık duyacak: Doğan Grubu’na ait Petrol Ofisi’ndeki vergi kaçakçılığının üzerini örtmesi ve belediyelerdeki yolsuzluklar…
Muhalif olmak, düşman olmak değildir"Muhalif" olmak, "düşman" olmak değildir
Can Ataklı’nın HaberX’e özel  söyleşisinden kesitler: "Türkiye’nin bir derin devleti var”Bu derin devletin adı, ergenekon. Ama bugün içeri alınanlar o ergenekon değil" " Ben AKP zihniyetine muhalefet eden bir adamım, düşman bir adam değilim.", "Bu ülke Müslüman bir ülke. Herkes dilediği gibi inançlarını yaşar ve bana göre çok küçük bir dönem hariç herkes bunu yaşamıştır.", "28 Şubat döneminde Tansu Çiller’e daha yakın yazılar yazdım, Refah partisiyle hükümet kuracağını öğrendiğimde çok öfkelendim.", "Atatürk ne kadar dindardı ya da değildi o beni hiç ilgilendirmiyor."
Gerçek Ergenekon olduğu gibi duruyor"Gerçek Ergenekon olduğu gibi duruyor"
Can Ataklı, HaberX’e gençlik yıllarından muhalif kimliğine, 12 Eylül’den 28 Şubat’a, Derin devletten Ergenokon’a kadar çarpıcı açıklamalarda bulundu: Türkiye’nin bir derin devleti var ”Bu derin devletin adı, Ergenekon. Ama bugün içeri alınanlar o ergenekon değil. Gerçek Ergenekon olduğu gibi duruyor ve bunun içinde hükümet de var... Uzan ile çalıştığım süre içinde asla iş takibi yapmadım, çünkü gerek yoktu... Hülya Okur’un Can Ataklı söyleşisinin ilk bölümü detayda:
Bazı Öne Çıkan Haberler