Sanatıyla içimizi, bulmacalarıyla beynimizi ısıtan Ateşböceği Ercan (Ercan Bostancıoğlu) HaberX okurları için Hülya Okur’’un sorularını yanıtladı. O sıcak söyleşiden satır başları: Ateşböceği ismini daima başımda bir taç olarak taşıyorum… Ben sanatçı olarak doğmuşum… Where is Ra? dedim. Who? Dedi bana. "I don’t know" dedi. Ra, bizim bulmacalarımızı kurtaran iki harftir…
“İSTANBUL’UN BİR UCUNDAN DİĞERİNE YOL ALDIM ONU GÖREBİLMEK İÇİN. FAKAT GELİŞ YOLU GİT GİT BİTMEZ GİBİ GÖRÜNSE DE, ONDAN SONRASI, DÖNÜŞ YOLU SU GİBİ AKTI. NEDEN? ÇÜNKÜ TEKNESİNE BİNENİN BİR DAHA İNMEK İSTEMEMESİ YÜZÜNDEN O KÜÇÜK BİR ADAYI SEÇMİŞ İNSANLARLA YAŞAMAK İÇİN. O KADAR KEYİF VERDİ Kİ SOHBETİMİZ, HAYATIMIN DEVAMI İÇİN ELİNDE OYNATTIĞI KUKLA OLARAK KALMAYI BİLE İSTEYEBİLECEKTİM. DÜŞÜNÜN Kİ, IŞIKLI BİR TÜNELDEN GEÇİYORSUNUZ! İÇİNDE ÇOCUKLAR, KUŞLAR, ÇİÇEKLER DAHİL HERŞEY VAR. BİR TEK SONUNA GELEMİYORSUNUZ. HEP O NOKTADA SÜBUT ETMEYİ, GÜNIŞIĞINA ÇIKAR ÇIKMAZ YALNIZ KALMAYA DEĞİŞİR MİSİNİZ? ATEŞBÖCEĞİ ERCAN BÖYLE BİR TEFEKKÜR PAYI BIRAKTI HAYATIMDA. BAKALIM SİZDE NELER BIRAKACAK?”
HÜLYA OKUR- 1936’da Çanakkale’de doğdunuz. Bu şehrin savaş sözlerinden biri Zafer, «zafer benimdir» diyebilenindir, Hiçbir zafere çiçekli yollardan gidilmez’e göre nasıl yollardan geçtiğinizi sormak istiyorum?
ERCAN BOSTANCIOĞLU- Ben, 08.08.1936’da Çanakkale’nin Lapseki kazasında doğdum. Ve babamın görevi icabı dört aylık bebekken Bursa’nın Mudanya ilçesinin Trilye, şimdiki adıyla Zeytinbağ’ına gitmişiz. İlkokul beşinci sınıfa kadar orada okudum. Beşinci sınıfı yine babamın görevi dolayısıyla Lapseki’nin Çardak nahiyesinde bitirdim. Oradan lise ikiye kadar Çanakkale Lisesinde okudum. 1952’de İstanbul’a geldik. Kabataş Erkek Lisesi ve gazetecilik enstitüsü mezunuyum. 1956 yılında bir arkadaşımla sahnede taklitler yaparak….
HÜLYA OKUR- Evet ama bu deneyim, 1955 yılında bir konserde solistin gecikmesiyle yaptığınız şov olarak biliniyor.
“HEM EĞİTİMİMİ YAPTIM, HEM DE SAHNELERDEN GERİ KALMADIM”
ERCAN BOSTANCIOĞLU- Evet doğru..1955, rahmetli Mualla Gökçay’ın boşluğundan yararlanarak çıktık. O sırada programa gelen rahmetli İsmail Dümbüllü’nün teşvikiyle kendimi sahnelerde buldum. Ama hem eğitimimi yaptım, hem de sahnelerden geri kalmadım. O yıldır bu yıldır sahnelerde şovmen olarak çalıştım.
HÜLYA OKUR- “Korumuyor o kabuklar, aksine zarar veriyor bize, Yalnızlığa mahkum ediyor bizleri, Hem hepimiz bir yıldızız, Ne çıkar ateşböceği sansalar bizi”diyen Rabindranath Tagore gibi bu sıfatın isminizin önünde geçmesinden rahatsızlık duyduğunuz oldu mu?
“ATEŞBÖCEĞİ İSMİNİ DAİMA BAŞIMDA BİR TAÇ OLARAK TAŞIYORUM.”
ERCAN BOSTANCIOĞLU- Hayır. Ateşböcekleri ismini bize rahmetli, Kabataş’tan sınıf arkadaşım Semih Hanoğuz koydu. Ben Yalçın’dan evvel başka bir arkadaşımla bu işi yaptım. Onunla bir sene çalıştıktan sonra o da rahmetli oldu. Onunla beraber devam ettim. Ateşböceği’nin anlamı; karanlıkta bir pırıltı, ışık saçmasıydı. Biz sahnelere politik esprileri getirdik ve insanların beyinlerine bir mesaj vermek ama mesaj verirken, bun bir hiciv olarak değil de, espri yaptığımız insanın da yaptığımız espriye gülmesini amaçlayarak yola çıktık. Ve daima güzel şeyler yaptık ve onun için ateşböceği ismini daima başımda bir taç olarak taşıyorum.
HÜLYA OKUR- Yalçın Otağ’la aktüel ve politik esprilerin sempatik temsilcileri olarak oluşturduğunuz ikili enerji 28 yıl sonunda buhar oldu. İnşaat işine girdiğini öğrendiğimiz Yalçın bey’e göre sizi komedyenlikte tutan analık duygusu neydi?
“BÜYÜK SANATÇILAR, KOMEDYENLER GİBİ ŞEYLERİN ALTINA SIĞINMADIK”
ERCAN BOSTANCIOĞLU- Evet. Sempatik olmak, büyük bir iddia değildi. Büyük sanatçılar, komedyenler gibi şeylerin altına sığınmadık. Sempatik espriler yapıyorduk ve onun için de kendimize bu sloganı seçmiştik. Analık duygusuna gelince, insanları güldürmek. İnsanları güldürmek kadar güzel bir şey yok. Beylik bir laftır; “ağlatmak kolay, güldürmek zor” diye. Gerçekten insanları güldürmek kadar güzel bir şey yok. Hele hele ülkemizde sıkıntı çeken, yıllardır üzülen ve her türlü meşakkate göğüs geren insanların dudaklarında birer gülücük, yanaklarında birer tebessüm oluşturmak, gözlerinde bir pırıltı oluşturmak bizim için çok güzel bir şeydir. Ben mesleğimi çok sevdim ve severek yaptım.
HÜLYA OKUR- Sizin yüzünüzde gülücüğe sebep olanlara değinelim….Kızınız Neslihan Bostancıoğlu’nun Kastamonusporlu futbolcu Murat Temizeller’le evlenmesinden sonra 65 yaşında ilk kez dede oldunuz. Erol Beken ismini verdiğiniz torununuzun dünyaya gelişini ‘‘Bir Kış Öyküsü’’ isimli oyundaki rol arkadaşlarınızla kutlamıştınız. Bu oyun, 60 ihtilali sonrası kar yolları kapadığı için köyüne ulaşamayan kaymakam’ı ve o zannedilen tımarhane kaçkınlarını konu alıyor. Sizin hayatınızda gelişi önceden belli sevdikleriniz bir tek onlar mı?
“BEKEN ASLINDA BENİM İSMİMDİ, KULLANAMADIM DİYE TORUNUMA KOYDUM”

ERCAN BOSTANCIOĞLU-
Evet…Tımarhaneden kaçmış bir doktoru ve arkadaşını…Bu oyunun esası”Cevat Fehmi’nin,”Buzlar çözülmeden”adlı oyunudur. Bunu Haldun Dormen bey sahneye koymuştu. “Erol Beken”…Beken; güçlü, kuvvetli anlamındadır. Ama Annem, Babam daha ziyade halam Beken adını bana koymuş. Halam da Cumhuriyet’in ilk yıllarında, Çanakkale de kadınlar birliğini kurmuş, son derece mütefekkir, milli bir kadın her konuda. Bana bir Türk ismi olan, hem erkeğe hem de kadına konan Beken ismini koymuş. Babamın nüfus kağıdımı çıkarmaması üzerine, benden önce bir Albay ile öğretmenin oğlu olan bir Ercan’ın dünyaya gelmesi, ve 15 gün sonra bir hastalık dolayısıyla ölmesi dolayısıyla Sabiha öğretmen yani benim, ablamın ve ağabeyimin de öğretmenliği yapan öğretmen babamdan ricada bulunuyor. Diyor ki:”Eğer nüfus kağıdını çıkartmadıysanız, benim oğlumun ismiyle yaşasın” diyor. Benim yaşımdaki ilk Ercan’lardanım ben. Albay, asker çocuğu olduğu için, Er- Can olarak istemiş. Babam da kabul ediyor ve benim ismimi Ercan olarak değiştiriyorlar. Ben de kullanamadığım ve o çok hoşlandığım ismimi torunuma koydum. Tabi herkes bir şeyler söyler. Aile efradım tabi ki sevdiğim insanlardır. Ama 2,5 sene evvel çok sevdiğim ve gördüğüm 40 senelik eşimi losemiye kurban ettim. Onun yokluğu içindeyim. Öyle bir kadın bulmakta istemiyorum. Evlenmek de istemiyorum hiçbir zaman. Onu çok sevdim. Gençlik yıllarımda tanımıştım.
HÜLYA OKUR- 2006’nın 6 Ocak’ında tam 43’üncü yılınızı dolduracakken kaybettiğiniz eşiniz Serap Bostancıoğlu’nun askerliğinizde bile yanınızda olduğunu söylemişsiniz. Yokluğunu kimin varlığıyla doldurduğunuzu çok düşünmeye gerek yok sanırım.
“EŞİM BANA:’SENDEN KOCA OLMAZ’ DEMİŞTİ.”
ERCAN BOSTANCIOĞLU- Evet askerliğimi de onunla beraber yaptım. Onu tanıdığım zaman çok hoppa bir insandım. Hatta bana:”Senden koca olmaz”demişti. “Hayır ben seninle evleneceğim”demiştim. Ve onu çok severek aldım. Ama Allah daha çok seviyormuş, benden aldı. Çok sevdiklerim, kızım var ve damadım değil, erkek çocuk verdi bana öyle görüyorum. Ama Allah’ım bana bir torun verdi ki bütün sevgim, bütün aşkım onun üzerine yoğunlaştı.
HÜLYA OKUR- Bir pervanenin dönerken tek çizgi olması gibi sizi oyunla birleştiren şey neydi?
“BEN SANATÇI OLARAK DOĞMUŞUM”
ERCAN BOSTANCIOĞLU- Bazı şeylerde olunmaz, doğulur. Ben sanatçı olarak doğmuşum. Çünkü ben altı yaşındayken, Bursa’daki evimizin merdivenlerinin altında Karagöz perdesi yaparak, Karagöz gazetesi çıkardı o zamanlar..Onun resimlerini kartona yapıştırarak arkadaşlarıma Karagöz oynatmışım. O zamanlar 44-45, ikinci cihan harbinin seneleri. Ben mısır ekmeği yedim, ben karneyle ekmek aldım, ben ışık karartması gördüm, babamın görevi icabı memur çocuğuydum. Yokluk çekmedim ama. Benim ileride ne olacağım, küçüklüğümden belliydi. Sene de bir defa Trilye’ye Karagözcü gelirdi, yemekhane dediğimiz bir yer vardı. Gidip o Karagözcüyü izlerdim. Diğerlerinin çoğu varyete sanatçılarıydı. Ve arkalarından ibiş komik dediğimiz insanlar çıkardı. Ben oraya giderdim, ebe Cemile ile beraber. Çok meraklıydım. Bursa’ya gittiğim zaman sinemaya giderdim. Teyyare sinemacılarından rica ederdim;-abi bana bir metre film şeridi verir misin? diye. Onu alırdım, Trilye’ye gelirdim, o kareyi keserdik. Sonra Çardak’tan arkadaşım Erdem dışardan ayna tutardı, biz önüne perde koyar, şeridi çeker sinema oynatırdık. Yani çocukluktan beri bunlarla uğraşırım. Benden subay olmazmış, benden hakim olmazmış, benden doktor olmazmış…
HÜLYA OKUR- Evet sizden doktor, hakim olmazmış ama müzisyen olabilirmiş. Komedyen olmadan önceki meşgaleniz, gemi karinasını andıran, ud teknesiyle yolculuğa çıkmış olmuş….
“MÜZİK ÖĞRETMENİ BANA:’SENDEN ŞARKICI DA OLUR AMA KOMEDYEN DAHA İYİ OLUR’ DEDİ”
ERCAN BOSTANCIOĞLU- Hayır komedyenlikten önce değil çok sonra bu, 15 sene evveline dayanıyor. Ben İstanbul radyosunun Türk Sanat Müziği sanatçısı Radife Erten vardı, aynı zamanda da bir müzik öğretmeniydi. Ben onun korosunda öğrenciydim. Şarkılar söylüyordum. Ama çok muziptim. Hatta bir gün; Çifte Saraylar gazinosunda program yapıyorduk, herkes benim şarkı söylememden çok hareketlerime gülüyormuş. Hatta bana rahmetli Radife hanım:”Ercan senden çok iyi komedyen olur, şarkıcı da olur ama komedyen daha iyi olur”dedi. Bana ilk ışığı tutan odur Allah rahmet eylesin.
HÜLYA OKUR- Eski ortağınız Yalçın Otağ: "Biz sahneye çıktığımızda İsmail Dümbüllü gelip izlerdi, biz ona ilginç gelirdik. Şimdi durum tersine döndü; bugünküler bana ilginç geliyor”diyor şimdiki standupçılar için. Ustaların seyirci koltuğuna geçemeyişini neye bağlıyorsunuz?
“BEN ŞİMDİKİLERİ TAKLİT, FRANSIZCASI İMİTATÖR, TÜRKÇESİ MUKALLİT OLARAK GÖRÜYORUM”,” BENİM ESAS İŞİM, ŞOVMENİM BEN. BEN BİR İKİLİYİM. BEN BİR GAZİNO ADAMIYIM. BEN BİR KONSER GÜLDÜRÜCÜSÜYÜM. BEN DÜĞÜN SALONU, HALK KOMEDYENİYİM. “

ERCAN BOSTANCIOĞLU- Gerçekten İsmail Dümbüllü ustamız…. O zamanlar sünnet düğünleri, konserleri çok olurdu, radyolarda da fazla skeçler yapılmadı çünkü konularımız politikti daha ziyade. Tabi devlet istasyonu olduğu için radyoda fazla espri yapma imkanı bulamadık ama İsmail Dümbüllü ustamız, gerçekten bizi çok seyrederdi. Bir yerden geçerken, eğer biz sahnedeysek, “şunları bir izleyim” derdi. Ben şimdikileri izleyemiyorum. Beni kimse gururlu, kibirli olarak görmesin. Bugünkü komedyenler içinde takdir ettiğim, zekasına büyük hürmet ettiğim, saygı ettiğim kardeşimiz Cem Yılmaz’dır. Zeki bir çocuk. Esprileri o anda güzel ve hoş. Bunların içinde birde devlet tiyatrocusu olduğu ve devlet tiyatrosunu çok iyi dereceyle bitirdiği için Mehmet Ali Erbil’i beğeniyorum. O gerçi bugün sunuculuk yapıyor ama bence iyi bir tiyatro sanatçısıdır. Cem Yılmaz ve Mehmet Ali’den başkası bana pek tat vermiyor açıkçası. Oturup seyretmek istemiyorum. Çünkü diğerlerinin yaptığı şeyler, taklit şeyler. Biz onları zamanında çok yaptık. Onlar bir Bülent Ersoy’un taklidini yaparken, biz de Zeki Müren, İsmet Paşa, Demirelleri sahnede ikili olarak çok güzel esprilerle yaptık. Ayaklarda alkışlanacak düzeyde espriler yaptık. Ben onları taklit olarak görüyorum. Fransızcası imitatör, Türkçesi mukallit olarak görüyorum. Komedyen, zeki ve kültürlü olmalı. Tiyatro çok ayrı bir şey ben kendi branşımdan, şovmenlikten bahsediyorum. Geçen sene Müjdat Gezen’in tiyatro ekibinde ve bu sene de “Sınıf Bunadı”ekibinde oynadım. Güzel oyunlar oynadık ama benim esas işim, şovmenim ben. Ben bir ikiliyim. Ben bir gazino adamıyım. Ben bir konser güldürücüsüyüm. Ben düğün salonu, halk komedyeniyim.
HÜLYA OKUR- İnek Şaban rolünü oynadığınız’ Sınıf Bunadı’oyununda;” Atatürk ilkelerine bağlılık mesajı veriyoruz”diyorsunuz. Bunun tehlikede olduğu inancınızı oyunlarınızda işliyor olmanız, komedi platformunu, mahşer yerine çevirmek demek olmuyor mu?
“GÜLDÜRÜ BİR ELEKTRİKTİR. ELEKTRİK NASILDIR? ARTI KUTUP VE EKSİ KUTUP.”
ERCAN BOSTANCIOĞLU- Oyunu yazan Müjdat Gezen. Hayır mahşer yeri tabirinize katılmıyorum. Bilakis. Bakın güldürü bir elektriktir. Elektrik nasıldır? Artı kutup ve eksi kutup. Komedi yani güldürü yaparken, halk o güldürünün içinde kendini bulmaktadır. Mesela biz bu oyunu İzmir’de oynadığımız zaman baştan sona kadar 87 tane alkış vardı. Burada oynadığımız zaman 60-65 tane alkışla kesiliyor oyun. Burada halk kendi derdini, söyleyemediği şeyleri bizim oyunun içinde söylememizden şikayetçi değil. Bu oyun bu yıl tiyatro oyunları içinde en fazla alkışı alan ve en fazla beğenilen oyunlardan bir tanesiydi. Sizin söylediğinizin tam aksine halk söylemediklerinin ifadesi olarak oyunda kendini buluyordu. Ve coşuyordu millet. Hem gülüyordu hem de alkışlıyordu.
HÜLYA OKUR- Bu oyunun seyirciye Nesin’in kitaplarından hareketle, "Şimdiki çocuklar gerçekten harikaysa, böyle gelen bu düzen, böyle gitmez" dedirtiği söyleniyor. Şimdiki çocukların yoksun olduğu şey, hayal gücü mü, hayal gemisi mi sizce?
“GÜDÜK NECMİİ:’BÖYLE GELMİŞ BÖYLE GİDER’ DİYOR. TULUM HAYRİ DİYOR Kİ: ‘GÜDÜK, BÖYLE GELMİŞ, BÖYLE GİTMEZ’”
ERCAN BOSTANCIOĞLU- Çocukların hayal gücü var ama bir de gerçek var. O hayal aleminde bizim nesil yaşadı. Manevi duygularla bizler yaşadık. Şimdiki çocuklar pek öyle fazla düşünmeye gelmiyor. Çünkü babaları, anneleri vakti zamanında çok şey düşünmüşler. Şimdiler oyunlarda bile hazırlop esprilere giriyorlar. Fazla düşünmek istemiyorlar. Güdük Necmii:”Böyle gelmiş böyle gider” diyor. Tulum Hayri diyor ki: Güdük, ben sana bir şey söyleyeyim. Aziz Nesin ustanın bir kitabı var da….Böyle gelmiş, böyle gitmez”deyince oradaki halkın coşkusunu ve alkışını görmenizi isterdim.
HÜLYA OKUR- Yedi Kocalı Hürmüz oynandığı sıralar Hıncal Uluç sizin için; “Hallaç Rüstem’de bin yıllık dost, Ateş Böceği Ercan.. Ercan Bostancıoğlu.. Nasıl bir Rumelili, bu kadar olur..”diye yazmıştı köşesine. Hayatınızın bir kısmını canlandırdığınız karakterlerden biri gibi sürdürdüğünüz oldu mu?
“BİRAZ KANIMDA DA RUMELİLİK OLDUĞU İÇİN TRAKYALI TAKLİDİNİ ÇOK GÜZEL YAPARIM”
ERCAN BOSTANCIOĞLU- Ben ana tarafından Rumeliliyim. Baba tarafından da Gürcüyüm. Ve dedim ya şovmenim. Taklit yeteneğim fazla. Yahudi yaparım, Laz yaparım, Kürt yaparım….Aklınıza gelen bütün lehçelerin taklidini yaparım. Biraz kanımda da Rumelilik olduğu için Trakyalı taklidini çok güzel yaparım. O oyunu da Müjdat Gezen sahneye koymuştu. Orada ben Hürmüz’ün bütün aşıkları içinde evli olan bir tek bendim. Ötekiler bekardı. Hatta rahmetli eşim bana demişti ki: “Burada bile karıyı kandırıyorsun, bize de aynı numaraları yapıyorsun, oyunda bile sana bu rolü vermişler” Ben çok güzel bir tipleme yapmıştım orada. Ve çok beğenilmişti. Rol arkadaşlarım da çok yetenekli insanlardı. Sümer Tilbaş’lar, Ümit Yesin’ler, Nilgün Belgün, Nükhet Duru….Ama benim o Trakyalı tiplemem gerçekten çok sempatikti.
HÜLYA OKUR- Müjdat Gezen diyoruz da hep….Gezen; “Tüm Bun Der yani Tüm Bunaklar Derneği’nin başkanı Ateşböceği Ercan, günde iki defa eşyasını kaybeder, başkanımız derneğe çok uygun bir isim. Derneğin açılış günü bile konuşmaya başlamadan önce ’Benim anahtarımı gören var mı?’ diye sormuştu.”demiş sizin için. Unutkanlığı iyi bir şey olarak gördüğünüzden mi bu dernek kuruldu?
“GEÇENLERDE GÖZLÜĞÜMÜ ARIYORUM. SONRA BAKTIM Kİ, GÖZLÜĞÜM TAKILI GÖZÜMDE”
ERCAN BOSTANCIOĞLU- Bu derneği kendi aramızda kurduk. ‘Tüm Bun Der’. Türkiye Bunaklar derneği. Mustafa Alabora….Nilgün Belgün, kadınlar kolu başkanımız. Müjdat Gezen asil üye. O son zamanlarda benden daha fazla unutkan oldu. Artık yaşlandık. Belli bir yaşı geçtik. Geçenlerde gözlüğümü arıyorum. Sonra baktım ki, gözlüğüm takılı gözümde. Unutkanlık çok insanda vardır. Ama sahnedeki hiçbir rolümü unutmam. Mesela biraz önce bir arkadaşımla konuştum. “Merhaba” dedim. “Nasılsın bunak?” dedi bana. Aramızda artık espri oldu bu.
HÜLYA OKUR- Unutkanlığın işinize yaradığı oldu mu? İyi ki unutkan biliyorlar beni diye yırttığız durumlar….
ERCAN BOSTANCIOĞLU- Nasıl işe yarar gözünü seveyim? Geçen gün Kadıköy’de balık pazarı var, orada bira içiyorum. Hesabı verdim. Aldım aldıklarımı. Osmanağa caminin oraya kadar geldim. Garson arkamdan koşturuyor.”Ercan abi, Ercan abi!”Paranı çıkartmışsın, masanın üstünde unutmuşsun”
HÜLYA OKUR- Bunak denmiş size ama bu dahi beyin neleri başarıyor…1990’da Türkiye Şampiyonu olduğunuz bulmacaları 1988 itibariyle hazırlıyorsunuz. Hürriyet, Milliyet, Yeniasır,star, radikal ve Zamanda başladığınız bulmaca yazarlığı Gaste’de sürüyor. En yoğun okuyucu ilgisini hangisinde yaşadınız? Kapsamlı ve vakti bol izleyici grubu hangisinde daha fazla?
“YALNIZ BULMACASI İÇİN SATAN GAZETE VAR”

ERCAN BOSTANCIOĞLU- Espri o canım….Evet Türkiye şampiyonu ve kırılmaz bir rekorun sahibiyim. Daha evveliyatı da vardı. İlk bulmacam derseniz.1960 senesinde ihtilale karşı çıkan bir gazete vardı, Yeni İstanbul. 27 Mayıs ihtilalini yaşamış olan bir insanım. Hatta ve hatta Yassı Ada’ya gidecek olan Fenerbahçe vapuru, Kabataş’tan kalktığı için, Kabataş’a çok yakın olan bir evde bir bekar evi vardı. Gazeteci Burhan Tekeli ile benim. Rahmetli Menderes’in avukatları bizim evimizde kalırdı. Dürnev Tunaseli yani spiker de kalırdı. O okurdu, Talat Asallar, Cindoruklar bizde konaklarlardı. Çünkü ev yakındı oraya. O sırada Burhan, Yeni İstanbul gazetesi çıkartıyordu. Bende bulmaca meraklısıydım. Ya şunu bir denesene dedi bana. Yaptım. Aşağı yukarı bir ay, bir buçuk ay bulmaca yaptım oraya ama profesyonel olarak ben oradan para almadım. Profesyonelim ama 1986’dan itibaren bulmaca yapmaya başladım gazetelerde. 1972 yılından itibaren başlayan Milliyet bulmaca yarışmalarına 1974-75’li yıllarda katıldım. Ve 116,185 derken, bulmaca hazırlamanın faydasından yararlanarak 1990 senesinde, tam puanla, iki saatte çözülmesi gereken bir bulmacayı 15 dakikada bir motor gibi işleyerek bitirdim, sorunun bir yerini attım, kapalı kareye giriyordu, o da tuttu. 1991’de de şampiyon oldum 5 puan eksikle. Ondan sonra gazetelerde bulmaca yapmaya başlayınca yanlış anlaşılacağını düşünerek katılmadım.
Gazetelerin bulmacaları eskiden pek düşünülen bir şey değildi. Televizyon çok şeyi değiştirdi. Televizyon denen şey, bir doktrini siyasi anlayışı bile değiştirdi. Televizyon denen alet, Rusya’yı bitirdi. SSCB’yi bitirdi. Uydular, yiyeceğimizi içeceğimizi, eğlence hayatımızı bitirdi. Yalnız bizim değil ama dünyanın her yerinde her konuda bir enflasyon var. Yarın duyacağınız haberi siz bir gün evvel televizyonda zaten görüyorsunuz. Gazeteler artık çoğunlukla, yalnızca (köşe yazarlarımızı ayırıyorum)bulmacası için satan gazete var. Bugün en çok satanlardan biri. Bugün kadını gördüm bakkalda. Kalmadı dediler, “Ya ilavesi lazım bana zaten”dedi. Bana kimse alınmasın. Gazetelerde bulmaca, eskiden en son düşünülen şey olduğu için arka sayfalarda olurdu. Şimdi bulmaca can damarı. İnsanlar vapurda Kadıköy’den, Eminönü’ne geçene kadar yalnız ve yalnız bulmacasıyla uğraşıyor gazetenin.
HÜLYA OKUR- 1945 yılında New York’ta yayımlanan sekiz gazete, dağıtım elemanlarının grevi nedeniyle okurlara ulaşamıyor. Ve 17 gün gazetesiz kalan New York’lular üzerinde yapılan araştırmada en çok bulmacasızlığın yarattığı yalnızlık hali saptanmış. Bizim merakımız neden bundan fazlası?
“TÜRK HALKI BULMACI, ÖZELLİKLE ÇENGEL BULMACAYI SEVİYOR, BEN TAM AKSİNE.”
ERCAN BOSTANCIOĞLU- Diğer ülkeleri bilmiyorum ama Almanya’da fazla. Almanya’da, Alman halkının %85’i bulmacaya meraklı. Fakat Türk halkı bulmaca da, özellikle çengel bulmacayı seviyor. Bende tam aksine. Ben bulmacalarımda bana ne zaman kimi görsem, her sakallıyı dedem mi zannettin misali, -abi bulmacan çok zor diyorlar. Hangi gazeteyi aldıklarını soruyorum. Onu ben yapmıyorum ki diyorum.
HÜLYA OKUR- Siz vakit dolduranı değil, zihin kurcalayanını seviyorsunuz galiba!
“BULMACA TRT GİBİ OLMALI. HEM EĞLENDİRMELİ. HEM DE İNSANA BİLGİ VERMELİ, EĞİTMELİ.”
ERCAN BOSTANCIOĞLU- Zihin yoranı değil, insana bilgi vereni. Bulmaca TRT gibi olmalı. Hem eğlendirmeli. Hem de insana bilgi vermeli, eğitmeli. TRT’de bu var. Bilgi var, eğlence de var, gezelim görelim de var. Diğer televizyonlarda, bir baba getirdiler, ben evlenmek istiyorum diyen, oraya çıkardılar, ağzında adamın dişleri yok, öbür dünyaya adamın bir buçuk saat yolu kalmış…Bunlarla uğraşan, birbirinin aleyhinde konuşan, çirkin çirkin şeyler söyleyen, bunları kendilerine reklam aracı olarak gören sanatçıların konuşmalarıyla dolu. Bana sorarsanız ben bir tek dizi hakkında bir isim bile söyleyemem. İzlemiyorum. Bunun yerine ben; belgeseller izliyorum, maç izliyorum, oturumlar izliyorum…Bulmaca, zor derken bizler ülke olarak da konuştuğumuz dilin, söylediğimiz sözün ne anlama geldiğini bilmiyoruz. Abi sayende bulmacandan bir şeyler öğrendim ama çok zor bulmacaların var”dedi. “Öyle mi? Ne demek saye?”deyince durdu. “Saye Ne demek? HBB ve Flash televizyonlarında kızımla beraber yarışma programı yaptım. Cumhur kelimesinin ne anlama geldiğini söyleyemedi bana canlı olarak yarışan kişi. İki –u’su da çıkmış. Hulus diye atanlar mı dersin. Çok cahiliz. Geçenlerde emar çekilmeye gittim. Bir de baktım bir yığın kadın. Bir ağaca kısmet için bir takım şeyler adanıyor. Ben dinime de sadık bir insanım. Ramazanda orucumu tutarım. Cuma namazına giderim. Kurbanımı keserim. Zekatımı, sadakamı, fitremi veririm. Allah’ın birliğine ve Hazreti Peygamberin de bizim peygamberimiz olduğuna inanan bir insanım. Beş vakit namaz kılmıyorum ama Cuma namazını kaçırmam.
Geçenlerde çalıştığım gazeteye balık kılçığı diye bir soru koydum. ÇOPRA. Çopra, balık kılçığı. Ben insanlara Çopra’yı nasıl buldurdum. 18 Mart, kahramanlıkları,Ç Çıktı, imkan O çıktı, kirli P çıktı, Rafet …roman çıktı, kafi gelmeyen az çıktı. Çopra kelimesin çok bilinen laflarla buldu. İnsanlar kafa yormak istemiyorlar, hazıra konmak istiyorlar. Çengel bulmaca insana vakit öldürür. Su doku, su doku bulmaca değildir. Su doku bir zeka oyunudur, insan beynini çalıştırır ama inan beynine bir şey katmaz ki! Bir sözcük öğretmez.
HÜLYA OKUR- ’Wikipedia’da ’en zor mantık bulmacası’ adıyla yayınlanan bulmacada; "A, B ve C diyeceğimiz üç tanrı var, bunların isimleri Gerçek, Yalan ve Rastgele. Üç tane evet-hayır sorusu sorarak ve her soruyu mutlaka tanrılardan tek bir tanesine yönelterek A, B ve C’nin hangisinin Gerçek, hangisinin Yalan ve hangisinin Rastgele olduğunu bulmalısınız.”denmişti. Ve bu sorunun içinden çok zor çıkılmıştı. Siz ne kadar zihin yormayı yada akıl sınırlarını zorlamayı hedeflediğiniz nokta ne?
ERCAN BOSTANCIOĞLU- Benim öyle bir iddiam yok. Bu söylediğiniz şeyi dinlerken beynim yoruldu. Bu bulmaca değil, yine bir zeka oyunu.. Benim yaptığım iş karelerin içine harf oturtturmak, o harflerle insanların bilgi dağarcığına o kutucuklar vasıtasıyla bir şeyler vermek.
HÜLYA OKUR- Bulmaca ustası Michael Mepham da öyle söylüyor…”Bulmacanın amacı beyaz karelerin oluşturduğu adaların ve onları çevreleyen boyanmış karelerin yerini tespit etmektir.”diyor. Size göre de orta resimdeki ünlüden başlayıp sonuna gelinen bir zeka oyunu değil.
“BEN BİR BULMACA SÖZCÜĞÜNÜ NE KADAR UZATIRSAM O MAKBÜLDÜR”
ERCAN BOSTANCIOĞLU- Değil. Hayır hayır…Bulmacanın iyisi, kısa kısa sözcüklerle, ana, dayı, olanak, kalay…değil. Ben bir bulmaca sözcüğünü yukardan aşağıya, sağdan sola ne kadar fazla uzatır ve birbirine bağlarsam o kadar makbuldür. Ben bir kareyi kapatmamak için kitap, ansiklopedi karıştırırım. Uzun sözcüklerden bir tanesi”Alisamiyen”. Ben bunu Ali’den keserim(dört halifen biri), Sami(Süleyman Demirel’in göbek adı)…Hayır onu yukardan aşağı ne kadar fazla sözcükle onu kapatmadan yaparsam, benim için o kadar makbul o bulmaca. Yapıyorum, mecburen yapıyorum ama çengel bulmacayı zevkle yapmıyorum doğrusunu isterseniz. Kare bulmacayı hazırlarken büyük bir zevkle yapıyorum.
HÜLYA OKUR- Zevkin için araştırma güdünüz de çok planda….Bulmacalarda sık sık karşımıza çıkan Mısır tanrısı ‘Ra’nın mezarına gitmek istemişsiniz. Fakat Mısır’da yerini sorduğunuz kişiler, öyle bir tanrı olmadığını söylemişler. Gerçekleri sorgulamak yapınız mı, işinize duyduğunuz saygı gereği mi?
“BEN ÖĞRETMEN OLMAK İSTERDİM”

ERCAN BOSTANCIOĞLU- Bindik otobüse, piramitlere gidiyoruz, rehber geldi. Where is Ra? dedim. Who? Dedi bana. “I don’t know” dedi. İşaretle tanrıyı anlattım. Yok bizim öyle bir tanrımız yok. Ra, bizim bulmacalarımızı kurtaran iki harftir. Ben o Ra’yı kapadım. Ra, aynı zamanda Re’dir. Bir ası da Amondur. Bir bulmacanın içinde nota hariç, bir sözcüğü bir defa kullanırsın. İkinciyi kullanırsan o kadar makbul değildir. Üçüncüsü hiç kullanılmaz. Ra’yı çıkardım mısır tanrısı olarak bulmacalarımdan. The public Arjantin, yani Arjantin’in plaka işareti olarak ve bir de Radyumun simgesi olarak koyuyorum. Geçenlerde vapurda birisi:”Sayenizde kimyager de olduk”dedi. Sorunuza gelince ikisi de. Bana sordular, bir daha dünyaya gelseniz yine sanatçı mı olmak istersiniz? diye. Ben “Hayır, öğretmen olmak isterim”dedim. Bir şey öğretmekten zevk alıyorum. Bildiğimi, birisiyle paylaşmaktan zevk alıyorum. O yavruları alıp da ana kucağından, göz yaşlarıyla annelerine sarılırken, o birinci sınıf öğretmenleri başka türlü bir ana, baba. Baba, evin direği ama her şeyi. Babam öldü yandım, anam öldü başka türlü yandım. Siz öğretmen olsanız, benden küçük de olsanız elinizi öpmek isterim. Sonraki yıllarda bir beyefendi yada hanımefendi çıkıyor karşınıza ve “ben sizin öğrencinizdim, nörolog, prof vs...”Onun zevkini başka kim verebilir size?…
HÜLYA OKUR- Yine de bulmaca ve oyunlarınızda bilgi sahibi olmamızı sağlıyorsunuz da….Enis Berberoğlu, gazete köşesinde,” İki yarışçı da kendi devesine binmedi, rakibin devesiyle yarıştı. Böylece ikisi de rakibinin devesiyle birinci olmak için çabaladı. Kendi devesini geride bırakan yarışı kazandı.”bulmacasına yer vermiş, sonra Bugün oy atacağınız liderin farklı bir partideki performansını da hayal edin diye kıssadan hisse yapmıştı. Bulmacanın tepkisel yada topluma mesaj niteliği taşıyan bir tarafı var mı?
“BULMACA’NIN İDEOLOJİK BİR TARAFI OLAMAZ”
ERCAN BOSTANCIOĞLU- Burada ironi yapmış daha ziyade. Topluma mesaj içeren bir şeyi olamaz bulmacanın. Bulmacanın beyin jimnastiği yaptırabilmek ve bir şey öğretebilmek gibi amaçları var. Öyle ideolojik bir şeyi olamaz.
HÜLYA OKUR- Peki bir sanatçı olarak ülke genelinde yaşanan suni krize yada kaosa dair vereceğiniz mesajlar neler olabilir?
“PARTİ KAPATMAK DEMEK, ÜLKEYİ BİR KAOSUN İÇİNE SÜRÜKLEMEK DEMEK”
ERCAN BOSTANCIOĞLU- Adalet ve yargı safhasında olan bir konu bu. Bir Cumhuriyet savcısı eline bir takım doneler geçirmiş ki, bu doneleri memleketin yararına görmemiş ki böyle bir davanın açılmasına ön ayak olmuş. Haberlerde de izliyorum, Savcımıza küfürler, hakaretler gidiyor. Bırakalım şimdi savcımız mı haklı..Yoksa her savcının istediği idam cezası sehpasında bitmez. Beraatla da biten vardır. Ki ben Menderes zamanını yaşamış birisiyim. Menderes’in suçu günahı yok mudur? Vardır muhakkak. Ama güpegündüz, dünya tarihinde çok az görülmüş bir şekilde, saat 13:15’te, bundan evvelki devirlerde yapılan şeyler olmuş. O zaman Adnan Menderes ucuz kurtulmuş, asılarak idam edilmiş. Nesimi’nin derisini yüzmüşler. Beterin beteri var. Ucuz kurtulmuş diyelim o zaman. Ben insanların fikirleri yüzünden çok ağır cezalara çarptırılmasından yana değilim. İki, parti kapatmaya da karşıyım. Parti kapatmak demek, ülkeyi bir kaosun içine sürüklemek demek. Ama şeriatın(kanunun) kestiği parmak acımaz derler. Ama memleket menfaatlerine aykırı bir durum varsa diyecek bir şeyim yok.
HÜLYA OKUR- 25 kelime yazıp, "bulmaca yarat" komutu ile bulmacayı yazıcıdan çıktı alınacak duruma getiren programlarla hazırlanan bulmacalara yaratıcılığı katmak nasıl söz konusu olur? Ve bunun sizin doğal uğraşınızdan nasıl ayırırız?
“BENİM BİLGİSAYARIM, KALEMİM VE SİLGİM”
ERCAN BOSTANCIOĞLU- Ben bilgisayar kullanıyorum. Benim bilgisayarım, kalemim ve silgim. Ben hala kara saban kullanıyorum. Tarlamı onunla sürüyorum. Biçer döverler kullanmıyorum. Bana Amerika gibi geliyor. Amerika, dünyanın çok suni, yapay bir ülkesi. Her şey var ama yapay geldi. Ben yapaylıktan hoşlanmıyorum. Bir geldim memleketime, kırmızı da insanlar geçiyor, dolmuş sol sinyali vermeden geçip gidiyor, patatesle kaşar peyniri yapılıyor, tuğla tozundan kırmızı biber yapılıyor, ne güzel benim memleketimde halkı kazıklamak için pirinç yığılı gemiler açıkta bekliyor. Dedikoduyu çok seviyoruz. Mışla, miş bizi çok fena dedikoducu yaptı. Yeter ki birisi sivrilmesin, o hırsız, o üç kağıtçı..Ama yapanlar? Bana kalsın. Açıkta bekleyen pirinçlerin hesabını ahrette nasıl verecekler? Saddam gözümüzün önünde…Kimleri öldürmedi ki? Sonra? Alma mazlumun ahını çıkar aheste aheste.
HÜLYA OKUR- Son olarak bir sevdanız daha Fenerbahçe’den söz edelim…Ne olacak bu fenerin hali diye sormuyorum Allah’tan!
“BEN BİR ALİ ŞEN AŞIĞIYIM.”,”HINCAL ULUÇ BİLE FENERBAHÇE’NİN ÇOK İYİ YÖNETİLDİĞİNDEN SÖZ EDİYOR”
ERCAN BOSTANCIOĞLU- Ben Fenerbahçeliyim. 1956’dan beri Fenerbahçe spor kulübünün içindeyim. Ben Türkiye’de ilk defa –goool diye bağırılıyor ya, takımlar sayılıyorlar, bunları adları, soyadlarıyla ilk defa bunları gerçekleştiren benim. 1997’de, Fenerbahçe şampiyon kulüpler turnuvası elemelerinde Juventus’la karşılaşmıştı, oraya gittik. Hoşuma gitti. Uçakta Ali Şen’e dedim ki: “Futbolcuların anons şekli çok hoşuma gitti.” “Ercan bey bunu hemen yapıyorsun” dedi, Ali Şen. Ben bir Ali Şen aşığıyım. 50 seneye yakın bir dostluğum vardır. Bütün seçimlerde ona oy verdim ama son seçimlerde Vefa Küçük’e oy verdim. Aziz Yıldırım’a oy vermedim. Tekrar Ali Şen’i başkan yapmak istedik. Aziz Yılmaz, biz Antalya’ya kampa gittik. Ali Şen de ordaydı. Ben Fenerbahçe kulübünde yapacağımı yaptım, ben size Vefa’yı öneriyorum dedi. Ve Vefa bey 1 tek oyla seçimi kaybetti. Aziz Yıldırım başkan oldu. Bugün seçim olsa tabi ki hiç düşünmeden başkanımıza veririm. Çünkü Yıldırım, Fenerbahçe’yi belirli bir düzeye götürdü. En muhalif köşe yazarları, rakip takımları tutan Hıncal Uluç(59 yılından, gençliğinden, babasının albaylığında tanırım) bile Fenerbahçe’nin çok iyi yönetildiğinden söz ediyor. Az evvel Serkan Acar’la konuştum. Eskiden ona sorardım kim gelecek diye. Ama artık şunu diyor:”Fenerbahçe artık bir yere geldi.” O zaman anladım ki, Fenerbahçe de önümüzdeki yıl çok güzel değişiklikler olacak. Ben Galatasaray- Beşiktaş maçında yan yana gelmiş bir nesilden geliyorum. Metin Oktay’la Beyoğlu’nda bir apartman dairesini gençliğimde bekar evi olarak kullanmış bir insanım. Reha Eken abinin, Turgay Şerenlerin, baba Receplerle, Nazmilerle iç içe olmuş bir nesilden geliyorum. Ben bugünün seyircisi değilim. Arabamda bile Münir Nurettin dinliyorum. Ben eskilerin adamıyım. Fenerbahçe’nin şansı da var, şanssızlığı da. Eğer Galatasaray maçını kaybetmezse, 3 puanla çıkarsa şampiyon olur.
İletişim Açıköğretim&Akademik Eğitim:0216 481 30 08/399 61 77