Son yılların en yaygın hastalığı olan ’reflü’nün aslında bir hastalık bile olmadığını söyleyen Prof. Ahmet Rasim Küçükusta, “reflü için yıllarca ilaç kullanmaya gerek yok” diyor. HaberX’ten Hülya Okur’a konuşan Küçükusta, iman etmenin uzun ve sağlıklı yaşamada önemli etken olduğunu düşünüyor. Tıbbın, ilaç firmalarının kontrolü altında olduğuna dikkat çeken Prof. Küçükusta, “Arabaya bakım yaptığımız kadar sağlığımıza yapmıyoruz.” görüşünde. Sağlık yaşam ve gündelik hayata ilişkin birçok ayrıntı bu röportajda…
Prof. Küçükusta’yla yaptığımız röportajın ilk bölümü:
“Hani hasta olacak kişinin doktor ayağına kadar gelirmiş ya, o HaberX’te hep yanımızda ve baş ucumuzda beklediğinden bu kez ayağına gidilmeyi haketti. Bu röportajın doktrini; Türk filmlerinde “hastayla beni yalnız bırakın” diyerek, teçhizatsız muayene ve şifa olanağı tanıyan, resmi giyinimli, iri gözlüklü ve genelde mendiline kan bulaşan hastaların devası olmuş mucize doktorlardan birinin gerçek hayatta da var olabileceğine inanmak. muallimler insan sağlığını anlata dursun, Allah’tan sonra canını mahir avuçların içinden alan nice insanlar gibi “Allah sizi başımızdan eksik etmesin” demekten başka bir şey gelir mi elden? Teşekkürlerimiz sevgili doktorumuz Ahmet Rasim Küçükusta’ya”
HÜLYA OKUR- Kayseri 1955 doğumlusunuz. Koca Ragıp paşa ilkokulundan, Cerrahpaşa fakültesine uzanan yolda beyaz gömleği sırtınıza geçirmeden korunduğunuz giysiler altında nasıl bir çocukluğunuz varmış?
RASİM KÜÇÜKUSTA- Bizim çocukluğumuz çok iyiydi çünkü özgür bir çocukluğumuz vardı . Çocukluğumun ilk on senesi Kayseri’de geçti. Tabi o zaman trafik ve çocukları eve hapsetme gibi şeyler yoktu. Bizim evimiz bahçesi olan, gidip yumurtaları kendimiz seçip aldığımız yediğimiz, elma, armut ağaçlarıyla, domatesi, fasulyesi , biberiyle dedemizle birlikte yaşadığımız bir evdi. Eskiden aileler iki kişilik değildi. Şimdikiler en fazla üç kişi. Hatta çoğu ailede üçüncü kişi çocuk da değil, köpek veya kedi. Bizim kalabalık bir evimiz vardı Dedem ve babaannemle aynı evde otururduk. 7 kişilik bir aileydik. Komşunun bahçesinde, damında kendi kendimize oynardık, oyuncağımız yoktu, hatta babam 60’lı yıllarda Almanya’ya gitmişti ve bana bir plastik top getirmişti. Kimsenin bilmediği bir şey olduğu için mahalledeki havam birden bire artmıştı. Çünkü biz o zamanlar eski yünleri, kağıtları top diye sıkıştırır, bağlar onlarla oynardık. O plastik topla adeta mahallede devrim oldu. Hatta o zaman babam bir de bana naylon gömlek getirmişti, kimsede yoktu ama naylon olduğu için acayip insanı yakan bir şeydi.
HÜLYA OKUR- Bu yakıcılıktan şöyle bir çıkarım yapmak istiyorum….Albert Camus’a "Sana bütün bunları kim öğretti, Doktor?"diye sorduklarında anında gelen yanıtının "Acı çekmek" olması gibi bilgilerinizin asıl kaynağı adına ne söyleyebilirsiniz?
RASİM KÜÇÜKUSTA- Bu soru çok filozofik bir soru oldu. Acı çektim diyemem. Benim çok rahat bir çocukluğum oldu, ne bir geçim sıkıntısı gördüm ne başka şey. Okulda da başarılı bir öğrenciydim. Çok rahat bir hayat geçirdim ben.
HÜLYA OKUR- Kuşkusuz eşiniz Feryal hanım ve iki çocuğunuzun da buna katkısı oldu…
HÜLYA OKUR- Birinci bölümde, hekimin tıp öğrencilerine, ikinci bölümde ise hastalarına karşı olan sorumlulukları ve yükümlülükleri belirttiği Hipokrat yemininin en çok hangi kısmına uydunuz?
“TIP AHLAKI DİYE BİR ŞEY VARDI, ŞİMDİ ‘ETİK’ DENİYOR”
RASİM KÜÇÜKUSTA- Hipokrat yeminin her kısmına uymak gerekir ama günümüz şartlarında tıp, parayla alınıp satılan bir mal haline geldi. Nasıl dondurma, ayakkabı alırken para verip seçiyorsanız, sağlık da aynen o şekilde oldu. Ucuzu var, pahalısı var, orta derecelisi var, mesela apandisit ameliyatını bedava yaptırmanız da mümkün, aynı işlemi onbinlerce dolar vererek de yaptırmak mümkün. Tabi tıpa para girmesi de tıptaki o saflığı ortadan kaldırdı. Tıp ahlakı diye bir şey vardı, şimdi ”etik” deniyor moda bir deyimle. İşin içine para girdiğin zaman ahlakında kaybolduğunu görüyorsunuz. Ben bunu gördüm.
HÜLYA OKUR- Sağlığın piyasalaşması, Ameliyatları mahir ellerin değil ‘robotların’ yapması ve hastalar arasında ‘Şu doktor çok iyi’ yerine ‘Şu hastanenin aletleri en iyi’ sözünün hızla yayılması üzerine endişenizi dile getirdiniz. Peki sağlığın enstitüleşmemesi ve içinde paranın dolaşmaması için ne yapmalı?
“ESKİDEN TIP NİYE PARASIZMIŞ? ÇÜNKÜ……”
RASİM KÜÇÜKUSTA- Sağlığın içine paranın girmemesi mümkün değil. Çünkü kullandığınız ilaçlar, tıbbi malzemeler, hastalara kullanılan protezler bedava değil. Eskiden tıp niye parasızmış? Çünkü ilaç yokmuş. Hatta doktor ilacı kendisi yaparmış, şu ottan iki tutam, şu yapraktan 5 tane, kaynat, üç gün beklet dermiş. Şimdi hastaya ne yapsanız bu parayla satılan bir şey olduğu için tıbbı tamamen paradan soyutlamak hiçbir şekilde mümkün değil. Ama bunun mutlaka ahlaki kurallar içinde yapılmasını da temin etmek gerekir. Tıbbın böyle soysuzlaşması, yozlaşması sadece Türkiye’yi ilgilendiren bir şey değil. Tüm dünyayı ilgilendiren global bir sorun. Bu öyle bir iş ki bundan kar sağlayan çok büyük sektörler var ve ilaç sektörünün dünyada en karlı birkaç sektörden biri olduğunu gösteren bir çok istatistik var.
HÜLYA OKUR- Yazılarınızda “Çocuk mamasına kolesterol hapı konacak günler uzakta değil.” gibi cümleler kullanarak kimyasal ilaçların, canlılar arasında var olan doğal dengeyi bozacağına inancınızı yineliyorsunuz. İlaçların yerini bitkilerin ve baharatların almasını ne kadar alternatif görüyorsunuz?

“BENİ HASTALARA IHLAMUR İÇİRİYOR, NANE YEDİRİYOR SANIYORLAR”
RASİM KÜÇÜKUSTA- Ben hastalarımın tıbbın bütün imkanlarını kullanarak teşhislerini yapıyorum. Onları tedavi ederken de ot, yaprak değil ilaç yazıyorum. Hem en ileri imkanların hem de ilaç yada malzemelerin gerektiği kadar, gerektiği insanlara verilmesidir. Ben ilaçlar hakkında yazı yazıyorum diye –bu adam ilaçlara karşı, hastalarına ıhlamur veriyor, nane yediyor, yaban mersini veriyor deniyor. Öyle bir şey yok. Herkesin ayılıp bayıldığı modern tıbbın en büyük özelliği de koruyucu hekimliğe değil, tedavi edici hekimliğe ağırlık vermesidir. Sizin bir hastalığınız varsa adam bunu egzersiz yaparak, diyetini düzenleyerek çözmeye çalışmıyor. Neyle çalışıyor? Sana bir hap vererek. Bir şey yutturarak, satarak çözmeye çalışıyor. Mesela son yıllarda adı çok geçen bir hastalık var ama aslında hastalık bile değil. 20 sene önce doktorların bile adını bilmediği hastalığı, yoldan geçene sorsanız ‘bende reflü var’ cevabı alırsınız.
HÜLYA OKUR- “Abdullah Öcalan İmralı’da zehirleniyor mu " konusu kendisinin” Boğazımdan acı ve yakıcı bir sıvı geliyor. Ben bu sıvıyı anlayamadım” sözleri yüzünden bazılarının reflü hastalığı üzerindeki şüpheleri yoğunlaştırmıştı. Sizin modern hastalıklar arasına aldığınız reflünün de önüne geçen bir hastalık reformu mevcut mu?
“İLAÇLARIN BÖYLE IVIR ZIVIR HASTALIK İÇİN BEDAVA OLMASINA SON DERECE KARŞIYIM”
RASİM KÜÇÜKUSTA- Reflünün tedavisi şudur, bir hastalık olmadığını bilmek gerekir. Bu ne zaman hastalık haline gelir? Şayet mideden yemek borusuna kaçan asit, yemek borusunun alt ucunda bir iltihap yaparsa o zaman bu hastalık haline gelir. Bu sağlık enstitüsü ve ilaç sektörü reflüyü çok yaygın bir hastalıkmış gibi takdim ediyor. Onun öldürücü, tedavisi mümkün olmayan, kansere yola açan bir hastalık olduğundan bahsediyor ve insanları korkutuyor. Ve mutlaka korkutmanın altında yatan şey, o ilacın kullanılması gerektiğini zihinlere nakşetmek. Oysa reflünün tedavisinde ilk yapılması gereken, o kişinin yemek öğünlerinin sayısını arttırmak. Yedikten sonra üç-dört saat geçmeden yatmaması, yattıktan sonra başını yükseğe kaldırması, çok iyi bildiğimiz acılı, asitli yiyecekleri ortadan kaldırmak. Bunları yaptığınız zaman ilaca gerek kalmıyor. Reflü için aylarca, yıllarca ilaç kullanmaya gerek yok. Birkaç gün önce Amerikan pediatri derneği 8 yaşından itibaren çocukların da kolesterol hapı alabileceğini bildiren bir klavuz yayınladı. Hatta çocuklara 2 yaşından itibaren kandaki yağ, kolesterol oranlarına bakılması gerektiğini söyledi. Bu modern hayat çocukları önce obez yaptı. Hamburger, patates cipsi, trans yağı ihtiva eden gıdalar yedirdi, kalp damar hastası olmaya başladı bu insanlar büyüdükçe. Sonra bu hasta ettiği insanları ilaç vererek güya sağlığını düzeltmeye çalışıyor, halbuki çocuk kalp hastası olacaksa; onu hareket ettirmek ve obezitesini önlemek. Ostoporoz diye günümüzde bir hastalık var. Hangi kadına sorsanız, hepsi kemik ölçümü yaptırmış ve bunların çok büyük çoğunluğu da ostropozu düzenleyen ilaç alıyordur. Çünkü bu ilaçları insanlar parasını verip almıyor, devlet ödediği için ilacı alırken düşünmüyor. İlaçların böyle ıvır zıvır hastalık için bedava olmasına son derece karşıyım. İnsanlar mutlaka belli ölçüde katkı payı ödemeliler. Kolesterol yüksekliği diye yine bir hastalık olmayan, hastalık yapılan bir tablo var. Kolesterol yüksekliği tek başına bir hastalık değil. Bu da kalp-damar hastalıklarına yol açan risk faktörlerinden bir tanesi. Obezite gibi, hareket azlığı gibi, hiper tansiyon gibi, sigara gibi, diyabet gibi. Bunun şöyle bir kötülüğü var; adam kolesterol hapı aldığı için diğer faktörleri hiç göz önüne almıyor, yine sigarasını içiyor, alkolünü içiyor, yine fazla kilolarla hayatını sürdürüyor. Ne diyor?” Benim kolesterolüm kontrol altında, risk ortadan kalktı.”Çok yanlış. Son yıllarda çıkan hastalıklardan biri, kadınlarda adet öncesi çıkan,’ disforik sendrom’diye. Bu da şu demek, kadınların adet öncesi gerginliğini hastalık haline getirmek. Halbuki bu kadınlığın doğasında var. Menapoz veya antropoz insanların doğal hayatının bir parçası. Bu bir hastalık dönemi değil. Böyle dönemlerde insanların kesinlikle ilaç kullanması gerekmez. Kellik bir hastalık değil. Kelliğin bir hastalığa bağlı olarak geliştiği durumlar var ama çok düşük bir grup bu grup. %90’ı genetik. Kellik insanlarda gerginlik yaratıyor, asosyallik yaratıyor..vs. Halbuki alakası yok. Maden olan dağda ot bitmez diye keller için iftihar tasvir eden sözler vardır.
HÜLYA OKUR- Hapı yutmamak için “Sağlık bir beden değil, bir kafa meselesidir” diyen düşünürlerin söyledikleri gibi mi yaşamalıyız?
“İNSANLAR ARABASINA BAKIM YAPTIRIYOR AMA SAĞLIĞI İÇİN BİR ŞEY YAPMIYOR”
RASİM KÜÇÜKUSTA- Tabi. Allah hepimize sağlık vermiş ve bunu korumak bizim elimizde. Buna ne kadar dikkat edersek, vücut bizi o kadar götürüyor. Fakat insanlar arabasının 10.000’de yağını, 15.000’de karbüratörünü, 20.000’de suyuna bakıyor, hiçbir sorunu yoksa 10.000 km’de bakıma götürüyor ama kendi sağlığına gelince ancak kalp krizi geçirdiği zaman apar topar hastaneye geliyor, hatta yolda kalıyor.
HÜLYA OKUR- “Tüm dünya da doktorlar ilaç endüstrisinin kucağında oturan fino’Iar dan farksızlar. Tıp, ilaç firmalarının denetimi ve kontrolü altında.”diye yazdığınız ‘Biri Bizi Hasta Ediyor’a göre uzun yaşamanın; gülmek, uyku, anne babaya itaat, ilim sahibi olmak gibi yirmi sırrını sıralarken iman, tevekkül ve ibadete ne kadar yer verdiniz?
“BİR DİNE BAĞLI OLMAK UZUN YAŞAMANIN SIRLARINDAN BİR TANESİ BENCE”
RASİM KÜÇÜKUSTA- Çok önemli. Bu kitabın başka bir amacı var ama imana sahip olmak, bir dine bağlı olmak uzun yaşamanın sırlarından bir tanesi bence. Tabi herkesin dini kendi elinde olan bir şey değil. Çoğumuz anne, babamızın dini ne ise onu kabul ediyoruz. Bence bu o kadar önemli değil. Bütün dinlerin hepsinin amacı, insanları sevmek, yardım etmek, bir dinde git onu öldür, zarar ver, yarala denmez. İslam dini bu bakımdan en iyi dinlerden bir tanesi. Bizde öyle sözler var ki,
“Komşusu açken uyuyan bizden değildir,” Ne kadar güzel değil mi? Bir insanın bir dine bağlı olması, biz Müslümanların camiye gitmesi, ibadet etmesi, oruç tutmak, hacca gitmek bunlar insan sağlığı için gerekli olan şeyler. her şeyi ilaçla, doktorla halletmek mümkün değil. Bir çok hastalığı insanlar, inanarak, güvenerek de halledebiliyorlar.
HÜLYA OKUR- Hatta siz, soğuk algınlığı için antibiyotik kullanmanın zararlı olduğuna, virüslere antibiyotiklerin hiçbir etkisi olmadığına dikkat çekiyorsunuz. Peki virüsler için hangi antikor, aşı yada genetik şifreler öldürücü son olabilir?
“SOĞUK ALGINLIĞI İLAÇLA GEÇMİYOR”
RASİM KÜÇÜKUSTA- Virüsler, bakterilerden daha değişik mikroplar. Bunlar için elimizde ilaç var ama bir çoğu için mesela soğuk algınlığı için ilaç yok. Bunların virüslerini ve yapılarını biliyoruz ama bunlara geliştirilmiş ilaç henüz elimizde yok. Soğuk algınlığının çoğu kendiliğinden geçiyor. O süre içinde ilaç almakla almamak arasında hiçbir fark olmuyor. Sadece ateşiniz çok yüksek ve o sizi rahatsız ediyor, başka olaylara yol açıyorsa ateşi düşürmek lazım ama antibiyotik kullanmak son derece gereksiz ve zararlı bir olay.

HÜLYA OKUR- Hocam tıp aynı zamanda bir sanat dalı dedik de….Sadece tabip değilsiniz. Aynı zamanda hem yazar hem de udisiniz. Barlas’a göre sizi sahnedeki sazendelerin arasında da görebilmek kadar ev fasıllarında uduna başını eğip fasla katılırken de görmek mümkünmüş. Peki udun teliyle mi diktiniz ameliyat yerini ? Nasıl başladı bu sevda?
“ÇOCUKLUĞUMUN EN KÜÇÜK HATIRLAYABİLDİĞİM DÖNEMLERİNDE MÜZİK VARDI AMA BU RADYO MÜZİĞİ DEĞİL, CANLI MÜZİK.”
RASİM KÜÇÜKUSTA- Yok canım onlar bizim hobilerimiz. Bu aileden gelen bir şey. Eskiden televizyonlar, sinemalar yoktu. Hepimiz evimizde vakit geçirirdik. İnsanlar birbirine gidip gelirdi, misafirlik diye bir şey vardı, hatta bizi gönderirlerdi:”Bir maniniz yoksa akşam annemler size gelecek!”dememiz için. Çocukluğumun en küçük hatırlayabildiğim dönemlerinde müzik vardı ama bu radyo müziği değil, canlı müzik. Çünkü dedem ud çalardı. Babam ud ve keman çalardı. Komşulardan da meraklı olanlar vardı. Darbuka çalan vardı. Gülüşülürdü, konuşulurdu, müzik yapılırdı, fasıllar yapılırdı. Onların arasında çok sıkı bir iletilim vardı. Aileler çok kalabalıktı. Şimdiki gibi insanlar tek başına yaşamıyordu. Evden eve gitmek kaldı mı? Kalmadı. Apartmanda alt kattaki üst kattakini tanımıyor, su kaçarsa, yada gürültü olursa, o zaman kapısını çalıyor, o da kavga etmeye.
HÜLYA OKUR- Özal, Mehmet Barlas’ın kulağına eğilip,"Bin cefa görsem ey sanem senden/ Bu ne sözdür ki usanmam senden"dizelerini söyleyip, “Benim hayatımın şarkısı budur”demiş.Sizin şarkınızı da benim duyabilmem mümkün mü?
“BENİM ŞARKILARIM VAR, ŞARKIM YOK.”
RASİM KÜÇÜKUSTA- Benim şarkılarım var, şarkım yok. Pek çok. Her şarkıyı severim. Ruh halime göre değişir. Sabahleyin şöyle olur, bir şarkı nerden geldiyse gelir ve akşama kadar o şarkının veya makamın içinde yaşar. Onunla geçer vakti. Onun için şu şarkı, şu makam demem mümkün değil.
HÜLYA OKUR- Türk muzikisinde Hacı Arif’in "Zahir-i hale bakıp"ın dan, Rahmi Bey’in "Esir ettin beni ey dilpesendim"i ne, Latif Ağa’nın "Düştün yine bir şuh-i sitemkare"den, Refik Fersan’nın "Ver saki, tazelendi derdim"e, Kemal Emin Bara’nın "İki gözüm sensiz, lutfet de söyle"ye kadar uzanan yelpazenizde yüzünüze cereyan yapan renk hangisi?
RASİM KÜÇÜKUSTA- Hepsini severim. Seçim yapılmaz.
HÜLYA OKUR- Yazılarınızda tıbbıye konularını şiire, şairin hikayesine kadar getirmeniz sizin esasında her türlü tedavinin müzikten geçtiğine olan inancınızdan mı yoksa her hastalığın reçetesinde bir beste mi yatar?
“İNSAN YALNIZ KALDIĞINDA UDU VARSA, SAZI VARSA ONUNLA GEZİNMELİ”
RASİM KÜÇÜKUSTA- Müzik insanların hayatında çok önemli bir şey. Nasıl ekmek yiyorsak, müzik de bizim ruhumuzun en önemli gıdalarından bir tanesi. Tabi müzik yaşadığınız ortama göre değişen bir şey. Afrikalı, Amerikalı bir adam sizin müziğinizden bir şey anlamaz, İngiliz, Hintlinin müziğinden bir şey anlamaz. Bu çocukluktan beri insanın kulağında kalan gürültüden, sesten kalan bir zevk gelişiyor insanlarda ve mümkünse herkes müzikle uğraşmalı, dinlemeli hatta mutlaka bir müzik enstrümanı aleti de çalabilmeli. Çünkü bu insanı çok rahatlatan bir şey. İnsan yalnız kaldığında udu varsa, sazı varsa onunla gezinmesi, birkaç melodi çıkarması bile müthiş derecede rahatlatan bir şeydir. Ve hastalıkların tedavisinde de müziğin önemli rolü vardır. Müzik insan hayatının vazgeçilmez unsurlarından biri kısaca.
HÜLYA OKUR- Az önce doktor hastasını tanımalı dedik de….Örneğin Faruk Nafiz Çamlıbel, bir gün eşinin göğsünde gördüğü kitle için Alâeddin Yavaşça’dan ünlü cerrahı Hazım Bumin Hocayı aramasını ister. Maalesef ki kitle bütün vücuda yayılmıştır. Alâeddin Yavaşça’ya bir zarf içinde iki güfte gelir:
"Artık bu solan bahçede bülbüllere yer yok ,Bir yer ki sevenler sevilenlerden eser yok” Yaralı yüreklere tabiplik etmek, şahitlik etmek, hasta olmaktan daha mı zor?
RASİM KÜÇÜKUSTA- İkisi de zor tabi. Ayrım yapması zor.
İKİNCİ BÖLÜM İÇİN TIKLAYIN