10.01.2009 Cumartesi 02:14
USD 1.5470    EUR 2.0930    EUR/USD 1.3520    IMKB100 26470 / 260
 
Prof. Küçükusta: "Bazı hastalıklar insanı disipline eder"
20.07.2008 23:40
12 Punto 14 Punto 16 Punto 18 Punto
Prof. Küçükusta: Bazı hastalıklar insanı disipline eder Prof. Ahmet Rasim Küçükusta’yla yaptığımız röportaja kaldığımız yerden devam ediyoruz.

Prof. Ahmet Rasim Küçükusta’yla yaptığımız röportajın ikinci bölümü

HÜLYA OKUR-  Uzmanlık konunuz astım, alerji ve saman nezlesi için; ’Kederinden verem oldu’ ya da ’Sıkıntıdan kurdeşen döktü’ sözlerine binaen öpüşme gibi tedaviler ileri sürüldü…

 

RASİM KÜÇÜKUSTA- Göğüs hastalıkları uzmanlık konum. Şimdi uzmanlıklar, dahiliyeci, hariciyeci diye ikiye ayrılmış. Çok bildiğimiz bir dalda bile alt gruplar çıkmaya başladı. Göğüs hastalıkları deyince akciğer hastalıklarının tümü giriyor ama kimisi sırf astım ve alerji ile ilgileniyor, kimisi sırf kanserle, kimisi sırf tüberkülozla gibi alt gruplar türemeye başladı. Bende en çok bu gruplar içinde en çok astım ve alerji ile ilgileniyorum. Öyle bir araştırma  var ama bu bir fantezi tabi. Mutluluk hissinin iyi gelmesi için ileri sürülen bir yöntem ama güvenilirliği yok.

 

HÜLYA OKUR-  Yakında sağ göze, sol göze bakan uzmanlar bile türeyebilir diye branşları çoğalan doktorları eleştirdiğiniz yazınıza göre eski doktorları aradığımız bir haldeyiz. Her halden anlayan doktorlar yerine neden bazı hallere göre olanları yetiştiriliyor?

 

TIP ÖĞRENCİLERİ, ’BİZE PRATİK ŞEYLER ÖĞRETİLMİYOR’DAN ŞİKAYETÇİLER”

 

RASİM KÜÇÜKUSTA- Bunun iyi tarafı da var, kötü tarafı da var. İyi tarafı, bir insanın belli bir hastalıkla uğraşması o konuda onun çok gelişmesini sağlıyor. Ama bu kişi ormanı görmüyor, ağacı görüyor, hatta ağacın dibindeki bir otu görüyor ama o ağaç mı var tepesinde, etrafta hangi ağaçlar var, köy mü var? Hiçbirini göremiyor. Tıp fakültelerinin kuruluş amacı, tıp doktoru yetiştirmektir. Tıp fakültelerinin amacı, göz doktoru, beyin doktoru, kadın doktoru yetiştirmek değildir. Çünkü bütün dünyada da öyle, tıp fakültesinden mezun olan doktorların sadece belli bir yüzdesi uzmanlaşma imkanına sahip olabilir. %90’ı pratisyen kalıyor. Ama beyin doktoru olacağım, göz doktoru olacağım çok para kazanacağım diyor bu mesleğe başlamadan önce kişi. Giriyor adam, bütün mesaisini TUSS denen bir sınav var onu kazanmaya yönelik  şeyleri öğrenmeye çalışıyor. Çünkü TUSS denilen sınavda hiç pratik bir şey sorulmaz.Tansiyon ölçmeyi biliyor musun, yaraya dikiş atmayı biliyor musun, pansuman nasıl yapılır, hortum nasıl sokulur, idrar sondası nasıl takılır? Bunların hiçbirine gerek kalmıyor. Burada ne biliyorsun? Kutpastca sendromunun ortaya çıkmasındaki moleküler yollar. Bunun hastaya bir faydası yok ki. Onun için çocuk, bir takım şeyleri papağan gibi ezberliyor, eğitim de çok kötü.  Hiçbir şekilde pratiğe yönelik bir eğitim değil. Bunun sebeplerinden bir tanesi de hocaların çok uzmanlaşmış olması. Belli bir şeye yoğunlaşan hoca, işte lazerle uğraşan, glokomcu hoca arpacığı hastalık bile saymıyor. Belki bilmiyor. Eğitim kötü ne yapmak lazım? Çocukları tıbba girdikleri andan itibaren çocuklar pratisyen mi olacak, uzmanlaşmaya mı gidecek bunu bilecek. Bunu bilirse yani 6 yıllık eğitimin ardından pratisyen kalacağını bilirse, o zaman pratisyen bir hekimin bilmesi gereken şeyleri daha çok öğrenmeye gayret eder. Gider acilde nöbet tutar. Karnı ağrıyan bir adam geldiği zaman ne yapmak gerekiyor? Kalp krizi geçiren bir hastaya ilk yapılan müdahale nedir? Bunları bilmesi gerekir. Ama ilk günden itibaren ezbere yöneliyor ve son yıllarda da ortaya çıkmaya başladı, aynı lise2’den itibaren çocuklar dershaneye gitmeye başlıyor şimdi aynı şekilde bir çok tıp fakültesi dershanesi açıldı. Dershane dediğiniz şey, çoktan seçmelilerde cevabı bilmiyorsan dahi, şıkların nasıl elemine edildiğinin öğretildiği yerdir. Orada pratiğe dayalı bir şey yok. Askeriyede vardır mesela. Bir normal subaylar vardır, bir de ast subaylar diye bir grup vardır, bunlar teknik eleman gruplarıdır. Adam makine tamirinden anlar, elektrikten anlar. Bu adam yarbay, binbaşı, albay olamaz. Onun için bu adamın pratiğe yönelmesi lazım. Tankın tekeri çıktığı zaman ne yapacağını o bilir ama yarbay bu işten anlamaz. Tıpta bu da gerekir. Bugün bir üniversitenin web sitesinde, okulu yeni bitiren öğrenciler arasında araştırma yapmışlar, öğrenciler’ bize pratik şeyler öğretilmiyor’dan şikayetçiler. Öğrencinin de bunu bilmeye niyeti yok. Çünkü TUSS için bunu bilmek gerekmiyor, onu öğrenmek için vakit geçirmek o çocuğun aleyhine. Ama %90’ı uzmanlığa giremiyor, pratisyen kalıyor. Pratisyen kalmış adam hem pratik bilgiyi bilmeyen hem de hiçbir işe yaramayacak insan gibi ot gibi kalıyor ortada.

 

HÜLYA OKUR-  Eski zamanlarda hastalıkların tanrıların gazâbından kaynaklandığına inanılırken, hekimler din adamı, tapınaklarda hastane olarak kullanırmış. Bugün bunun tam tersi olduğuna göre tıbbın hala çözüm bulamadığı şeyler neden var?

 

“TIBBIN ÇÖZÜM BULAMADIĞI ŞEYLERİN OLMASI GEREKİYOR.”

 

RASİM KÜÇÜKUSTA- Tıbbın çözüm bulamadığı şeylerin olması gerekiyor. Çünkü her şeyden önce bu dünyanın bir kanunu var. Bu insanların sonsuza kadar yaşamasını kaldırabilecek kapasiteye şu an için sahip değil. İnsanların bir türlü çoğalması gerekiyor. İnsanların sayısı belli bir sınırı aştığı zaman ya savaş ya bir salgın hastalığı çıkıyor. Enerji krizi var, dünyanın kirlenmesi var, son aylarda giderek artan yiyecek, içecek sıkıntıları var. Hastalıkların bir çoğunun sebebi de, mikroplar, virüsler, bakteriler ama bazı hastalıklar da çağa göre değişiyor. Eskiden veba varmış önlenmiş, tüberküloza kısmen bir çare bulunmuş ama her devirde başka bir hastalık çıkıyor. Çünkü insanların hasta olması lazım. Doktorların da bu işten ekmek yemesi lazım. Biz modern yaşam diye ayılıp bayılıyoruz ama onun da getirdiği kendine mahsup bir takım hastalıklar var. Mesela bu modern hayat, beslenme bozukluğu yaratıyor. Sebze meyve yenmiyor veya yedikleri yiyeceklerde antibiyotikler, hormonlar, zirai atıklar var. Bunlar obeziteye, o kalp damar hastalıklarına yol açıyor. Hareketsizliğin bacak damarlarında pıhtı oluşumu gibi şeylere yol açtığını görüyoruz, her şey kumandanın diğer ucunda.  Ve elektro manyetik alan yaratan aletler var, burada bile, bilgisayar, ses kayıt cihazı, kablosuz telefon, mikrodalga fırın…vs. Bunların hepsinin olumsuz etkisi var biz bunları bilmiyoruz. Bundan 50 sene önce sigara kanser yapar deselerdi gülerdik. Ama bugün biliyoruz ki sigara, akciğer, gırtlak kanserlerinin bir numaralı sebebi. Bugün kapalı mekanlarda sigara içilmiyordu, 50 sene önce sigara faydalı bir şeymiş gibi evimizdeki kaplarda meltemli, mentollü, ince, yaka sigara diye çeşitleri misafirlerimize ikram ederdik.

 

HÜLYA OKUR-  Bilimin çaresiz kaldığı durumlarda imdâda hep şehir efsaneleri yetişir bilirsiniz. Bir yazınızda faydalı gibi gözüken şeylerin zararından bahsetmiştiniz. Bilimin nabzını tutan şey insanoğlu ve onun tecrübeleri değil mi? 

 

“TIP BÖYLE İNSANLARIN İNSAN OLDUĞUNU GÖRMÜYOR, OLGU OLARAK GÖRÜYOR.”

 

RASİM KÜÇÜKUSTA-  Tabi mutlaka. Tıp, esasında bir sanat. Ve tıbbın mutlaka kitaptan değil, o işi bilen, o konuda tecrübe sahibi olan, başından olaylar geçmiş bir insanın gözetimi altında öğrenmek. Yani usta-çırak ilişkisiyle bu iş öğrenebilir. Ama bugün tıpta böyle bir şey hemen hemen kalmadı. Hoca geliyor anfiye, üç-bey slayt gösterip gidiyor. Bunu siz internetten de görebilirsiniz. Tıp dediğin esasında bir bilim ama aynı zamanda sanat. Fizik tek başına bilim, matematik bilim, kimya bilim ama tıp hem bilim hem sanat. Burada insanın sadece bilgisi değil, kalbi de işin içine giriyor. Siz bana hasta olarak geldiğiniz zaman modern tıp bana gelen Hülya’ya bakıyor, kolesterol 240 mı? Artık onun için Hülya diye biri yok, 240 kolesterol var. Ama bu hanımın sevgilisi aldatıyor mu, içten bir sorunu mu var, ev sorunu mu var, bunlar hiç göz önüne alınmıyor. Olay artık rakamlardan ibaret. Tiroitte nodül mü var? Artık Hülya OKUR değilsin, tiroitinde nodül olan olgu deniyor sana. Tıp böyle insanların insan olduğunu görmüyor, olgu olarak görüyor. Artık insanlar değil, filmleri ve laboratuar bulguları tedavi ediliyor.  Halbuki bu sn derece yanlış. Yoldan geçenlerin kollarında alerji testi yapsanız %90’ında alerji çıkar. Halbuki onun tedavi edileceği anlamı çıkmaz. O alerjiye ilişkin bir hastalığı olanlar bir takım önlemler alındıktan sonra düzelmiyorsa onların tedavi edilmesi gerekir. Bu da tıbbın sanat olmasıyla başarılacak bir şey. İlginç bir fıkra var. Bir doktoru arkadaşı ziyarete gitmiş, öğlen paydosu yakınmış, işi de bitmiş, hadi demiş yemeğe gidelim, çıkmışlar dışarıya. “Ne oldu demiş elini yıkamadın ki sen, kırk elli tane insan girip çıktı odana. “ “Ben elimi değmedim ki “demiş. Şimdi artık doktorlar el değmeden hasta muayene ediyorlar. Hasta geliyor, başım ağrıyor diyor. Siz ona niye ağrıyor, ne zamandan beri ağrıyor diye sormak yerine emar’a gönderiyorsunuz, miden mi bulanıyor, git endoskopi yaptır diyorsunuz.

 

HÜLYA OKUR- Evete hatta….”İyi doktor, sizden hemen bir dizi kan tahlili, röntgen, endoskopi, tomografi… gibi incelemeler isteyen değil, sizi dikkatle dinleyen, sorgulayan ve muayene eden doktordur.”diyorsunuz. Peki buna hastayı görmeden reçete yazan doktorları eklediğimizde ne kadar şans veriyorsunuz?

 

“HASTALARIN GÖZLERİ GÜZEL Mİ, HANGİ ÇORBAYI SEVİYOR, HANGİ TAKIMI TUTUYOR BUNLARI BİLE SORMAK LAZIM”

 

RASİM KÜÇÜKUSTA-  Çok korkunç bir şey. İnternet çıktı, adamların filmini Amerika’ya gönderiyorlar. Ama tiroitteki nodül, akciğerdeki bir kitle hastayı görmeden ne yapılacağına karar verilecek bir şey değil. Önce hastayı görmek lazım. Gözleri güzel mi, hangi çorbayı seviyor, hangi takımı tutuyor bunları bile sormak lazım. Tıpta en önemli şeyi hastayı anlamak. Tecrübeli adam, hasta odasına geldiği zaman, hasta mı değil mi, niye gelmiş hepsi anlaşılır. Muayene ettikten sonra %90 teşhisini koyarsınız. Onun için hastayı sorgulamak çok önemli. Bu hastayla iletişim kurmak da çok önemli. Adamın size geldiği zaman sevmesi ve güven duyması lazım. Sadece korkutarak olmaz, asam sizi hem sevecek, hem güven duyacak. İkisi bir arada olduğu zaman, zaten insanların çoğunun problemi psikolojik. Odadan çıkarken bile iyi olur, ilaç bile almasına gerek kalmaz.

HÜLYA OKUR- Çöl sıcaklarında ortaya çıkan en büyük sağlık sorunlarından birinin tıp dilinde “dehidratasyon’ ismi verilen vücudun susuz kalması durumu olduğunu söylemiştiniz. Susuzluğun sesi olur mu?Yani susuzluk insanda kendini gösterir mi?

 

“SUYU ÇOK ALMAK DA YANLIŞ”

 

RASİM KÜÇÜKUSTA-   Su hayatımızın çok önemli bir elemanı. Savaşlar bu yüzden çıkacak. Petrol ne kadar önemliyse su da o şekilde önemli. Ve onun değeri esas olmadığı zaman anlaşılacak. Şimdi hepimiz gözümüz görürken gözümüz var mı bilmiyoruz, böbrek çalışırken böbreğimiz nerde ne kadar çalışıyor bilmiyoruz. Dişimiz ağrıdığı zaman, -a burada bir diş varmış diye fark ediyoruz. Su sağlık için çok önemli. Dünyanın sorunu da bu temiz suya ulaşmak. Bir çok hastalık su azlığıyla, su kıtlıyla ve suyun kirli olmasından kaynaklanıyor. Geçtiğimiz gün, Brıtısh medikal german diye ünlü bir tıp dergisi var, doktorlar arasında anket yapılmış da, yüzyılın en önemli tıbbi olayı nedir diye. Onlar suyun sağlıklı olması gibi bir sonuç çıkmış, Suyun vücutta belli miktarda olması gerekir, yoksa hücreler bundan hemen etkilenmeye başlıyorlar. Susuz kalınca, ağzımız kurur, tansiyonumuz düşer, kalp hızlanmaya başlar. Bunlar susuzluğun en iyi bilinen belirtileri. Bu soru bazı böbrek hastalarında, idrar hastalarında çok önemli. Bunlara da suyu gelişi güzel, çok al demek de yanlış. Bunlarda mutlaka aldıkları suyu ve çıkardıkları idrarı ölçmeleri gerekir ve ona göre bir su miktarı tavsiyesi yapılabilir. Herkese kafadan 2-3 litre su iç demek son derece yanlış. Çünkü bazı hastalıklarda vücudun attığı sıvı azalıyor. Bunlar bazı kalp hastaları, böbrek hastaları, idrar yolu hastalıklarında suyun fazla alınması çok önemli. Az alınması kadar.

HÜLYA OKUR- Hatta siz, soğuk algınlığı için antibiyotik kullanmanın zararlı olduğuna, virüslere antibiyotiklerin hiçbir etkisi olmadığına dikkat çekiyorsunuz. Peki  virüsler için hangi antikor, aşı yada genetik şifreler öldürücü son olabilir?

 

“SOĞUK ALGINLIĞININ İLACI YOK”

 

RASİM KÜÇÜKUSTA-   Virüsler, bakterilerden daha değişik mikroplar. Bunlar için elimizde ilaç var ama bir çoğu için mesela soğuk algınlığı için ilaç yok. Bunların virüslerini ve yapılarını biliyoruz ama bunlara geliştirilmiş ilaç henüz elimizde yok. Soğuk algınlığının çoğu kendiliğinden geçiyor. O süre içinde ilaç almakla almamak arasında hiçbir fark olmuyor. Sadece ateşiniz çok yüksek ve o sizi rahatsız ediyor, başka olaylara yol açıyorsa ateşi düşürmek lazım ama antibiyotik kullanmak son derece gereksiz ve zararlı bir olay.

 

HÜLYA OKUR- Alerji için neler yapılabileceğine gelelim… Alerjinin en korkulan  anaflaksine göre arının soktuğu yerden iğnesini çıkartmanın önemine dikkat çekiyorsunuz.  Alerji deri altından zehir gibi çekilebilir bir hale geldi mi?

 

“PARA DA VERECEĞİM DESENİZ SİZİ ALERJİK YAPMAK MÜMKÜN DEĞİL.”

 

RASİM KÜÇÜKUSTA- Yok hayır. Alerji şöyle bir şey. O da insanın genetiğinden kaynaklanan bir hastalık. Bana ben alerji olmak istiyorum, para da vereceğim deseniz sizi alerjik yapmak mümkün değil. Bugünkü kabul edilen görüş şöyle, insanlar dünyaya iki şekilde geliyorlar, bir alerjiye yatkın olanlar, iki, yatkın olmayanlar. Bu alerjiye yatkın olanlar belli bir alerjenle temas ede ede o maddeye karşı alerjik olma özelliğini kazanıyorlar. Bunun içinde olayın ortaya çıkmasını kolaylaştırıcı veya güçleştirici faktörler var. Bunun için de şöyle bir örnek vereyim. Dünyaya hiç kimse kediye alerjik olarak gelmiyor. Bir insan doğuyor, bu insan alerjiye yakın ise ve hayatının geçtiği ortamlarda kediye ait alerjenler var ise o kişi zamanla ona karşı alerji gelişebiliyor. Ama kedinin yerinde tavşan olursa tavşana karşı alerji gelişiyor.

 

HÜLYA OKUR- Sizi isteseniz de alerji yapamam dediniz de….“Astım ve Alerjiler ile Mutlu Yaşama Rehberi” adlı kitabınızı ilk okuyanlar, eğer bu hastalıklarla mücadele ediyorlarsa “Ne kadar güzel bir hastalığım varmış” demekten kendini alamıyor. Astım olmayanlar ise; “Keşke astım olsam” diyorlarmış. Bu özendirici tabloyu yaratmışsınız.

 

“BAZI HASTALIKLAR İNSANLARI DiSİPLİNİZE EDİYORLAR, O BAKIMDAN HASTALIĞA OLUMLU BAKIYORUM”

 

RASİM KÜÇÜKUSTA-  Hakikaten öyle. Bazı hastalıklar insanları dsiplinize ediyorlar. Onun için ben bazı hastalıkları insanın hayatını olumsuz yönde değil, olumlu yönde etkileyen hastalıklar olarak kabul ederim. Alerjiler de öyle bir hastalık. Diyelim ki astımlı birine çocukluğunda bu teşhis konulmuşsa, sigara içmiyor, içilen ortamlarda bulunmuyor, abur cubur şeyleri yemiyor, düzenli uykusu oluyor, spor yapıyor yani o kişinin her bakımdan sağlıklı olmasını sağlayan faktörlere kavuşuyor. Üstellik bu kişi bir doktor denetimi altında olduğu için bir hastalık ortaya çıkacak olsa bile teşhis koyma imkanı daha çabuk oluyor.

 

HÜLYA OKUR- ‘99 Sayfada Alerji’ isimli kitabınızda alerji ve ondan korunmanın yollarını anlatıyorsunuz. Bazı maddelere karşı duyarlılığı sonucu oluşan alerjinin ve o maddelerin kişiden uzaklaştırılmasıyla son bulmasının tersine bir tedavisi yok mu? Yani çivi çiviyi sökemez mi?

 

“HASTAYA İLAÇ DEĞİL, O KİŞİNİN  HASSAS OLDUĞU MADDEYİ VERİYORSUNUZ.”

 

RASİM KÜÇÜKUSTA-  Var. Zaten bu hastalıklarında tedavisinde kullanılan yöntem, aşı, immünoterapi yöntemi. Hastaya ilaç değil, o kişinin  hassas olduğu maddeyi veriyorsunuz. Nedir o madde? Kedi tüyü, mayk denilen akarlar veya  ağaç polenlerini hastaya düşük dozdan ve belli aralıklarla giderek artan dozlarda verdiğiniz zaman, kişinin vücudu o maddeyi tanıyor ve ona karşı koruyucu proteinler, sistemler geliştirmeye başlıyor. Hastalık artık onu o maddeyle karşılaşsa bile etkilemez hale geliyor. Doğdukların günden itibaren evlerinde hayvan besleyen ve çiftliklerde yaşayan insanlarda alerjenler az görülüyor şeklide sonuçlara varıldı araştırmalarda. Bu şu şekilde izah ediliyor, bu çocuklar doğdukları günden itibaren koyunla, kuzuyla bir aradalar, oradaki bakteriler bağışıklık sitemi devamlı dürtüklüyor ve bunlar  alerji-astıma dirençli oluyorlar diye görüşler var.

 

HÜLYA OKUR- Bir dönemin sağlık bakanı Osman Durmuş, gribe ‘Sidney’ tipi virüsün değil de ‘Coxsackie’ tipi soğuk algınlığı virüsünün yol açtığını söylemiş, tıp dünyasında tartışmaya yol açmıştı. Sağlık Bakanlığı makamı tartışmalı konuları açmalı mı, aydınlatmalı mı?

 

“SAĞLIK BAKANI RECEP AKDAĞ “PAÇANIZı AYAKKABINIZIN İÇİNE SOKUN” DEDİ. ALAY KONUSU ETTİLER”

 

RASİM KÜÇÜKUSTA-  Sağlık bakanlığı, bilimsel bir makam değil. O tamamen bürokratik bir makam. Son günlerde internette; Amerikalı tıp doktoru şekerin genini buldu, Fransa’daki tıp doktoru bilmem ne ameliyatını yapıyor diye sıraladıkları yerde en altta da, Sağlık Bakanı Recep Akdağ “paçanızı ayakkabınızın içine sokun” dedi. Bunu alay mevzu gibi söylüyorlar. Halbuki Sağlık Bakanlığının bilimsel olma özelliği yok. Tabi ki bilimsel kaynaklardan, verilerden yararlanacak ama orası bürokratik bir mevzu, Türkiye’nin sağlık sistemini idare edici bir mevzu. Sağlık Bakanı çıkıp dese ki; “850 tane kene türü var, bu kene türlerinin bir bacağı var, iki kanadı var!”mı diyecek? Bilimsel olduğu zaman böyle mi demesi lazım. Sağlık Bakanı dediğin halkın anlayacağı ve bu hastalıkların önlenmesinde mühim olan şeyleri halka anlatmalı. Pantolon paçasının kapatılması, beyaz giysi giymek çok önemli bir şey hakikaten. Halka söyleyeceği bu. Halk ne anlasın, hiyelloma türü kene türü denmesinden, adam anlayacak mı o o tür müdür, değil midir diye. Çobanının anlayacağı pantolonunun paçasının çorabının içine sokulması.

 

HÜLYA OKUR- Üzerine düşeni yapıyor diyorsunuz….

 

RASİM KÜÇÜKUSTA-  Gayet tabi yapıyor…

 

HÜLYA OKUR- MHP Tokat milletvekili Dr. Reşat Doğru’nun ‘biyolojik savaş silahı’, Eski Sağlık Bakanı Osman Durmuş’un ‘küresel sermaye ve ilaç sanayinin bir komplosu’ olarak gördüğü kene vakasını, minik cip bombası gibi aramızda dolaşmasını nasıl değerlendireceksiniz?

 

“KENE GİBİ BİR BÖCEK GELİŞTİRMEK MANYAKLIK DERECESİNDE İNSANLARIN SONUNU GETİRMEKTEN BAŞKA BİR ŞEY DEĞİLDİR”

 

RASİM KÜÇÜKUSTA-  Bu tür şeyler söylenir. Böyle salgın hastalıkları çıktığı zaman komplo teorileri de çıkar. Bunlar mantıken doğru da olabilir. Bazı hastalıkların ortaya çıkmasında küresel ısınmanın çok önemli rolü var. Bunun bir küresel silah olma kanısında değilim. Aynı şeyi “sars”diye çıkan hastalık için de aynı şeyi söylemişlerdi. Halbuki böyle bir biyolojik islah olması için onun son derece lokal etkili olması lazım. Diyelim ki siz birine zarar vermek istiyorsanız, bu sadece o ülkenin zarar görmesi lazım. Sizin bundan bumerang gibi zarar görmemeniz lazım. Siz bir kene yaratırsanız, bu kene kuşlarla hayvanlarla her yere taşınır. Bundan siz de zarar göreceksiniz. Onun için bu mantıklı değil. Bulaşmayan bir şey biyolojik silah olabilir. Mesela şarbon mikroplarını posta ile gönderiyorsunuz veya tepeden serptiğiniz zaman oraya yayılıyor. Benim anladığım biyolojik silah böyle olur, öbür türlü bir böcek geliştirmek manyaklık derecesinde insanların sonunu getirmekten başka bir şey değildir. Kendi kendini öldürmek demek oluyor.  

 

HÜLYA OKUR- Bu sabotajın başka bir tarafına eğilelim…Yanlış tedavi, yanlış ameliyat, hastane içinde önüne geçilemeyen bir virüs salgını derken yaşanan sağlık skandallarının önüne geçmek için hekimin mi, personelin mi, ekipmanın mı iyi seçilmesi lazım?

 

“BAZEN HASTA YERİNE REFAKATÖİSİ GÖTÜRÜLÜYOR AMELİYATHANEYE, BU HERYERDE OLUYOR.”

 

RASİM KÜÇÜKUSTA-   Hepsinin iyi seçilmesi lazım. Bu yanlış ameliyatlar dünyanın en gelişmiş ülkesi Amerika’da da oluyor. Yanlış böbrek alınıyor, bazen hasta geliyor onun yanında bulunan refakatçisi uyurken adamı götürüyorlar vs…Öyle şeyler her yerde oluyor. Tıp bir komplikasyonlar bilimi. Tıpta yaptığınız her girişim bir komplikasyon riski var. Adama bir iğne yapmanın da riski var, apandisit ameliyatı yapmanın da riski var, bademcik ameliyatının da, beyin ameliyatın da var. Onun için tıptaki bazı şeyleri tamamen önlemek mümkün değil. Amerika’da bile yılda 100.000 insanın tıbbi hatalar yüzünden öldüğü açıklanmıştı. Ki Amerika teknoloji , alet edavat bakımından dünyanın en gelişmiş ülkesi. Yani bazı şeyler tıbbın doğasından geliyor ve bunları önlemek mümkün değil. Siz ameliyatı en yapansınızdır, aletleriniz en gelişmiş, modern olanlarıdır, ameliyat şartları ekipman, yardımcı personel, ameliyat sonrası bakım mükemmeldir ama onlarda bile bir takım komplikasyonların, ölümlerin ortaya çıkmasını sıfırlayamazsınız.

 

HÜLYA OKUR- Derslere siyah türbanı ve uzun pardösüsüyle girdiği için veliler tarafından şikayet edilen ilköğretim okulu öğretmeni Mevlüde Akay’ın, gerekçe olarak, Vakıf Gureba Hastanesi’nden astım nedeniyle ‘başını sıcak tutması gerekir’ diye aldığı raporu eleştirmiş, “bu hastalara ağız ve burunlarını kapatacakları maske öneriyoruz, başlarını sıcak tutmalarını değil’’demiştiniz. Siyaset sağlığını neye borçlu sizce?

 

“BAŞINI KAPATMAK İSTEYEN HASTAYA BEN ŞÖYLE RAPOR YAZARDIM:”BU İNSANININ İNANCIDIR”

 

RASİM KÜÇÜKUSTA- Siyasette, tıp gibi insanların iyi, müreffeh, rahat olmasını sağlayan bir sanat ama nasıl tıbbın bir takım komplikasyonları var ise siyasetinde var. Bu da onlardan bir tanesi. Adam astım için kapatmasını söylemiş, bu akıl dışı mantık dışı bir şey. Bu adam inandığı için başını kapatıyor diye rapor verebilirsiniz ama bu adamın kafasında astımı var diye rapor vermek ayıp yani. Ben şöyle rapor yazardım:”Bu insanının inancıdır” Benim yanımda çalışan kızın da başı kapalı. Mini etek de giyebilir. İnsanların kıyafetleri beni ilgilendirmez. Önemli olan bir insanın yaptığı işi doğru yapıp yapmadığıdır. Hintlilerde sarılıp sarmalanıyor bu değişik, Finlandiyalılar da soğuktan kafasını örtüyor bu da değişik bir kıyafet. buradaki amaç hepsinde farklı. Finlandiyalı soğuk olduğu için, öteki rüzgar olduğu için, bizdeki de şu yaz gününde inancı öyle olduğu için veya bazıları da zorlanarak başını kapatıyordur, aile baskısıyla.

 

HÜLYA OKUR- Genel Kurmaydan vetolu yazarlar arasında gösterildiniz. Askerin üssü kaleminizin ve udunuzun üstünden nasıl gözüküyor?

 

“BEN DAHA ÖNCEDE ULUSALCI, ERGENEKONCU DİYE BİLİNEN GÜNEŞ GAZETESİNDE YAZIYORDUM”

 

RASİM KÜÇÜKUSTA- Bazı gazeteler var, bunlar AKP medyası, bunlar Ergenekon medyası diye ayrılıyorlar. Hiç öyle bir şey söz konusu değil, insanların dini, ırkı, geçmişi  beni ilgilendirmez. Biz doktoruz. Bir insan geldiği zaman, oralı mı, buralı mı, zengin mi, fakir mi, ermeni mi, Rum mu, Yahudi mi, Kürt mü, asker mi, sağcı mı, solcu mu, ergenekoncu mu?Bunlara bakmayız. Bizi ilgilendiren insanın derdidir. Benim yazdığım gazetedeki yazarların çoğu böyle tanındıkları için o yüzden biz de o listeye alındık. Halbuki ben daha öncede ulusalcı, Ergenekoncu diye bilinen Güneş gazetesinde yazıyordum. Oradan buraya geçtim ve yarın Cumhuriyette de yazabilirim. Benim yazılarım Kürt gazetesinden, Ermeni gazetesine kadar her yerde geçiyor.

 

HÜLYA OKUR- Kafa sağlığı yerinde politikalara da yönelmeniz mümkün hocam. Bunu sizden daha iyi kimse göremez.

 

RASİM KÜÇÜKUSTA- Siyasette hem bilim hem sanat. Ama ben o konuya hiç yatkın olduğumu düşünmüyorum. Ben birebir insanlarla karşılaşmayı, onların hikayesini dinlemeyi çok severim.

 

HÜLYA OKUR- Ergenekon, suikastlar ve kapatma davası…Bunların hepsi Türk halkında nasıl bir nükleer santral patlaması etkisi yaratır sizce?

 

ERGENEKONCU DEDİĞİMİZ İNSAN DA BİZİM İNSANIMIZ”

 

RASİM KÜÇÜKUSTA- Ülkemizin kamplara, guruplara ayrılmasını, insanların birbirine bilenmesine son derece üzülüyorum. Siyaset benim anladığım bir şey değil. O konuda nasıl bir çözüm getirilir bir tavsiyem de yok. Tarih bilmiyorum ben. Politika bilmiyorum. Geçmişte ne olmuş ne bitmiş bilmiyorum. Onun için bu konuda bir şey söylemem mümkün değil ama vatandaş olarak şunu söyleyebilirim: Hepsi de bizim insanımız. Ergenekoncu dediğimiz insan bizim insanımız. Sağcı solcu diye bir şey vardı. Çocuk geliyor Nevşehir yurdunda kalıyor, Nevşehir yurdu sağcı, adam sağcı olmak zorunda kalıyor. Adam Karslı, Kars’tan geliyor buraya. Bu adam da solcu oluyor. Oysa ikisi de bu memleketin çocuğu. Tertemiz insanlar. Bizim on binlerce gencimiz yok yere öldü, sakat kaldı. O insan doğuştan sağcı değil ki.

 

HÜLYA OKUR- Yine de örgütsel özellikler ve çevresel örüntü içinde doğabiliyorlar.

 

RASİM KÜÇÜKUSTA- Tabi insanın çevresi, yakınları etkiliyor ama siz Kars’tan geleni Nevşehir yurduna koysaydınız, Nevşehir’den geleni Kars yurduna koysaydınız, Nevşehir yurduna konan yine sağcı, Kars yurduna konan solcu olacaktı.



BİRİNCİ BÖLÜMÜ OKUMAK İÇİN TIKLAYIN...

Diğer Söyleşi Haberleri
Benden Deniz Gezmiş cesareti bekleme kardeşim"Benden Deniz Gezmiş cesareti bekleme kardeşim"
Senelerdir "Bam Teli"mize dokunan Tayfun Talipoğlu, HaberX okurları için Hülya Okur’un sorularını yanıtladı: " Devlete hizmet ediyorsun sağcı oluyorsun, sermayeye hizmet ediyorsun solcu!.. Haber yazmayı Şamil’den öğrendim... Ferit Şahenk, Türkiye’de ileride yönetimde yer alması gereken bir adam... Obama, Recep Tayyip Erdoğan, Ahmedi Nejat, Sarkozy, çok farklı görünmesine rağmen halk gibi ve doğal davranan adamlardır. Ruhun komünist değilse, işte şimdiki Türkiye olursun. Hükümet sağcıysa sendika pasifleşiyor, solcuysa şahinleşiyor.."
“Baykal’ın bütün riyakârlığı ortaya çıkmıştır”“Baykal’ın bütün riyakârlığı ortaya çıkmıştır”
Hülya Okur, HaberX okurları için sordu, Engin Noyan cevapladı... İşte o röportajdan satır başladı: "Baykal’ın bütün riyakarlığı ortaya çıkmıştır... Fatih Altaylı denilen zat, vasatın altında bir zat. Zekasıyla, bilgisiyle, görgüsüyle... Kuran’a açık itiraz edecek biri var mı, ben daha görmedim öyle bir adam... Cengiz Semercioğlu, cahil bir çocuk, söylediği şeyin temelinde hata var... Cumhuriyet gazetesinde yazmayı çok istiyorum... En çok ihtiyaç duyduğumuz şey, Müslümanlar arası diyalogdur..."
Eğitimciler’den Erdoğan’a bayram mektubuEğitimciler’den Erdoğan’a bayram mektubu
Bağımsız Eğitimciler Sendikası Genel Başkanı Gürkan Avcı, şef, uzman ve şube müdürlerinin ek ödemelerden yararlanamamalarına ilişkin sorunu, Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’a "bayram mektubu" göndererek iletti. Avcı, mektubunda; Başbakan Erdoğan’dan sorunun Maliye Bakanı ile Milli Eğitim Bakanı tarafından çözülmesi gerektiği talebini iletti.
AK Parti’nin alternatifi yok"AK Parti’nin alternatifi yok"
Akşam’dan geçen hafta ayrılan Halit Kakınç, HaberX okurları için Hülya Okur’a konuştu: "Baykal, ümit ediyorum ki bu hatayı gördü... Gülen’in yaptığı hizmettir... Sultan Galiyef her şey olabilir ama ırkçı olmadığı kesin... MHP’nin de alevi açılımını önemsiyorum... Ergenekoncular o kadar kuvvetli olsalardı, o darbeyi biz çoktan görürdük... Akşam’dan ayrılmamda para birinci faktör değil... AK Parti’nin alternatifi yok... ABD, Kuzey Irak’ta ikinci İsrail’i yaratıyor..."
İlhan Kesici’den Başbakan’a çığ uyarısı...İlhan Kesici’den Başbakan’a çığ uyarısı...
CHP İstanbul Milletvekili İlhan Kesici, Hülya Okur’a HaberX okurları için verdiği röportajda, mali krizin hiç de Türkiye’yi teğet geçmeyeceğini belirterek, Başbakan Erdoğan’a "çığ geliyor" uyarısı yaptı. Kesici, "2003 ve 2007 seçimlerini AKP’nin kazanmasının ana çatısı, ekonomi dolayısıyladır. Bundan sonra kaybedecektir. Kaybetmesinin de ana sebebi,  ekonomi olacaktır." derken, "Hükümet belediye seçimlerinin ertesine kadar dayanacak ve IMF ile anlaşma yapmayacak." öngörüsünde bulundu.
Ayşe Böhürler : Modern olmak için illa başı açık olmak gerekmiyorAyşe Böhürler : "Modern olmak için illa başı açık olmak gerekmiyor"
Hülya Okur, HaberX okurları için sordu,  AK Parti MKYK üyesi gazeteci Ayşe Böhürler yanıtladı: Müslümanlık her ülkeye göre değişiyor... Kadın haklarını, eşitliği savunmak feminist olmak anlamına gelmiyor... Ahlaksız din olmaz... Deniz feneri daha iyi yönetilmeliydi, şeffaf olmalıydı, mutlaka bulunulan ülkelerin kurallarına uyulmalıydı... Biz parti kurarken, iktidara geleceğimizden emin değildik... AK Parti’nin dini bir ideolojisi yok, dini bir simgesi yok... Beni kimse dindar ol diye zorlamadı... Başı açık olmayan, Müslüman olmaz diye bir kural yok... Modern olmak için illa içki içmek, başı açık olmak gerekmiyor...
Babahan: Erdoğan-Doğan tartışması kayıkçı kavgası değilBabahan: "Erdoğan-Doğan tartışması kayıkçı kavgası değil"
Hülya Okur, HaberX okurları için sordu Sabah Genel Yayın Yönetmeni Ergun Babahan yanıtladı... İşte o röportajdan satır başları: Laiklik bir devlet dini mi?.. Bir Çiller döneminde, bir de banka döneminde iktidar yanlısı olduk... Hıncal Uluç, cumhuriyetçi, ben demokrat’ım... Yazı yazmak, aslında meydan okumak... Başbakanın medya patronuna yönelik eleştirisi kayıkçı kavgasının ötesinde anlam taşır... Aziz Yıldırım’ın tarzı Tayyip Erdoğan’a benziyor... AKP, şanslı bir dönemde iktidar oldu... Hala dağa çıkan varsa, dağdakiler geri dönmemişse, Türkiye’de düzeltilmesi gereken yanlışlar var demektir...
Çalışlar: Kürt sorununda devlet şiddetin bir parçasıÇalışlar: Kürt sorununda devlet şiddetin bir parçası
Terörün iki şiddet arasında sıkışıp kalanlardan oluştuğuna dikkat çeken Gazeteci-yazar Oral Çalışlar’a göre, "Hem devletten gelen hem Kürt ayaklanmalarından gelen iki şiddet birbirini kışkırtmış. İki şiddet birbirini kışkırttıkça insanlar bu iki şiddet arasında çaresiz kaldılar. Bir kısmı o şiddete, bir kısmı bu şiddete sığındı. Bunun ikisine sığınmayanlar yok edildi. Böyle bir acı tarihsel tecrübe Kürt meselesi." Hülya Okur, Çalışlar’la solculuk, hapis hayatı, gazetecilik, terörizm, öteki olmak, asker-siyaset ilişkisi, İslami hareket, Doğu Perinçek, oğlu Reşat ve arkadaşı Deniz Gezmiş üzerine söyleşi yaptı...
ÜNAL TANIK’TAN HODRİ MEYDANÜNAL TANIK’TAN HODRİ MEYDAN
Kirletilmeye müsait bir alan olan internetin temiz kalması için dayanışmada bulunulması gerektiğini vurgulayan Haber7 Genel Yayın Yönetmeni Ünal Tanık, sektörde gerek okuyucu, gerek de reklamveren açısından ciddi manipülasyonlar yapıldığını söylüyor. Arkadaşımız Hülya Okur’a röportaj veren Tanık, reklamverenlerin önlerine koyulan raporlara itibar etmemesini isterken, bir de çağrıda bulunuyor: "İnternette ölçüm yapan Alexa bir takım sanal manipülasyonlara açık. Yiğit olan site Google Analytics raporlarını açıklar..." Öte yandan, Başbakan Erdoğan’ın vefa duygusu kendine zarar verebilecek bir boyutta olduğunu belirten Tanık’a göre AK Parti iktidardan düşünce iki pişmanlık duyacak: Doğan Grubu’na ait Petrol Ofisi’ndeki vergi kaçakçılığının üzerini örtmesi ve belediyelerdeki yolsuzluklar…
Muhalif olmak, düşman olmak değildir"Muhalif" olmak, "düşman" olmak değildir
Can Ataklı’nın HaberX’e özel  söyleşisinden kesitler: "Türkiye’nin bir derin devleti var”Bu derin devletin adı, ergenekon. Ama bugün içeri alınanlar o ergenekon değil" " Ben AKP zihniyetine muhalefet eden bir adamım, düşman bir adam değilim.", "Bu ülke Müslüman bir ülke. Herkes dilediği gibi inançlarını yaşar ve bana göre çok küçük bir dönem hariç herkes bunu yaşamıştır.", "28 Şubat döneminde Tansu Çiller’e daha yakın yazılar yazdım, Refah partisiyle hükümet kuracağını öğrendiğimde çok öfkelendim.", "Atatürk ne kadar dindardı ya da değildi o beni hiç ilgilendirmiyor."
Gerçek Ergenekon olduğu gibi duruyor"Gerçek Ergenekon olduğu gibi duruyor"
Can Ataklı, HaberX’e gençlik yıllarından muhalif kimliğine, 12 Eylül’den 28 Şubat’a, Derin devletten Ergenokon’a kadar çarpıcı açıklamalarda bulundu: Türkiye’nin bir derin devleti var ”Bu derin devletin adı, Ergenekon. Ama bugün içeri alınanlar o ergenekon değil. Gerçek Ergenekon olduğu gibi duruyor ve bunun içinde hükümet de var... Uzan ile çalıştığım süre içinde asla iş takibi yapmadım, çünkü gerek yoktu... Hülya Okur’un Can Ataklı söyleşisinin ilk bölümü detayda:
Bazı Öne Çıkan Haberler