
Müptelasıyım boğazının ve yedi tepesinin. Çöpü, pisliği, trafiği, göçmenleri, yamuk kaldırımları sihrine sadece sihir katmakla yetiniyor. Temiz ve düzenli olsa mükemmelliğini yitirecekmiş gibi.
İkimiz de ancak akşam uyanırız.
Kaplan edasıyla esnemeye başlarız güneşin batışında.
Gecenin karanlığında çiziklerimiz ve buruşukluklarımız silindiğinde, güzelliğimiz iyice parlar. Karanlığın sihridir bu.
Sönükleri söndürür, ancak yıldızların iyice parlayıp, ışıldamasını sağlar. Sadece güneşin hararetine karşı koyabilip yanmayanlar, mehtabın tadını çıkarır. Hâlbuki biz değil yanmak, aldırmayıp besleniriz ateşten.

Hem zengin, hem fakiriz.
Kuruşumuz olmasa da güzelliğimiz, karakterimiz ve bilgimiz bizi herkesten daha zengin kılar.
Balık ekmek, simit de yeriz; Dom Pérignon’da içeriz. Mendil de satar, Louboutin de giyeriz. Çünkü biz alın terini küçük görmeyiz ki. Fahişeye de, armatöre de göğüs gerer, üstelik onların içimizde birlikte yaşamalarından gurur bile duyarız.

Hem Avrupalı, hem de oryantaliz.
Salon dansları öğrenirken meyhane de göbek atmayı da ihmal etmeyiz. Dünyanın en ünlü caz müzisyenlerini davet eder, kendimizi Missisipi’de zannederken sazımızı da çalarız. Manolo topuklularımızı giyer ama Arnavut kaldırımında onları çıkarır ve köy çocuğu edasıyla yalın ayak yürürüz. Mangusta’ya da balıkçı teknesine de bineriz. Magazin dergilerine çıksak da taksi şoförü ve karpuz satıcısı ile arkadaşlık kurarız.
İçimiz kan da ağlasa, melankoli yaşam iksirimiz de olsa, kendimize jilet atmayacak kadarda Avrupalıyız.

İki köprü ve bir kaç gemi sayesinde bu bağlantının kurulduğunu inanlar yanılır.
Ruhumuz darbuka sesiyle ritmini bulduğu halde ancak saksafon sayesinde nabzımız atar. İki taraf da ayrılamaz bir ikili ve hangi an, hangi tarafın ağır bastığı bilinmez.
Bir çiçek misali, su ila güneş yaşaması için nasıl ayırt edilemezse, bizim durumuz da öyle.
Birinden biri sönse, biz de söneriz.

Şehvetli ve tarihi duvarlarının ardında bizi saklayan yalılarımız nabzımızı ve cephemizi süsler. Ama bizleri anlayabilmek için o yalıların ardına bakmak gerekir aslında.
Tüm şehvetimize ve güzelliğimize karşın küskün ve dargınız. Bizi anlamayanlar, anlayamayanlar ve anlamaya çalışmayanlar bile hayatımızda yer alır. Bunlara direnç göstermez bir de kabul ederiz. Asaletimizle büyüklüğümüzü göz önüne sermekle yetiniriz.

Boğazımızı süsleyen o tarihi, ağır ve değerli gerdanlığımıza kanmamalı. Büyük hanımefendi havalarımız altında daha çocuğuz. Öğrenmeye hazır, meraklı, dedikoducuyuz. Bir saniye içinde yıkılacak bir kart şatosu kadar kırılganız, ancak bunu göstermediğimiz gibi, kimse de görmez. Çocukluğumuzun verdiği delilik ve asabilik, gücümüz olarak algılanır. Korkuturuz gelenleri. Başa çıkamayacaklarının kanaatine varıp giderler. Kurtuluruz!
Dünyanın en güzel ve narin incisiyiz, ancak bizi kimse kırmayı veya zedelemeyi başaramaz. Denememiş değiller hâlbuki… Ama Lodos gelip nabzımızı, nefesimizi beyaz köpüklerine sarıp sarmalayıp bizi yeniden doğurur. Her nefesiyle daha da güçleniriz.

Bipoleriz... Ne zaman ne yapacağımız hiç belli olmaz. Bir an durgun ve huzurlu iken birden gözyaşları döker, fırtınalar estirir ve kederleniriz. İçimizde akan nabız bir güçlü, bir durgun, bir esintilere kapılıp heyecanlanır, hatta sinirlenir. Ancak buna hiç kanılmamalıdır.. Sinirlerimiz hep geçicidir. Biraz da nazdır...

Kendimize yeteriz.
Otark, hür ve bağımsızız. Her kim sahiplendiğini düşünse de, kimseye ait olamayız ve olmadık. Kimsenin bizi sahiplenecek yüreği yok ki zaten.
Birçok zaman bizim için kan ve dil dökülmüş, ama nafile. Zaman zaman bize kırmızı kurdeleler takmışlar koyunlar gibi. Zaman zaman burnumuzdan zincir takmışlar ayılar gibi. Zaman zaman etrafımıza duvarlar örmüşler.
Bazen bunları iyiliğimiz için yaptıklarını düşünmüşler. Bazen sadece sahiplenme ve gücümüzden yararlanma umudu ile... Ama sonunda hep sökülmüşüz. Tek nefesle tüm bu bağları silkinmişiz ve geriye kalan sadece yine kırılmış umutlar ve yeni ele geçirme planları olmuş.
Biz yorulmayız asla silkinmekten. Ancak onlar bezgin düşer farkına varmadan. Onlar küçülürken, biz güçleniriz.

Doğrumuz yok. Herkesi olduğu gibi kabul etmemize karşın ırzımıza geçemeye çalışanları saymaktan vazgeçtik artık. Aldırmıyoruz uzun süre bu ırz ve ruh düşmanlarına... Sarsılana dek!
Sarsılışımızdan etkilenenler her zaman öfkemizin sebebi olanlar değil. Ne yazık ki! Vaki onlar da ders…
Sarsılışımız aslında “artık yeter” haykırışımız. Silkiniyoruz sırtımıza yüklenmiş olan, bize ait olmayan yüklerden. Bu çığlık, asaletimizi ve güzelliğimizi çalmadığı gibi, bizi parlayan, ışıl ışıl bir huzurun içine sarıyor.
İnsan canlısıyız. İnsanları tüketip, yorup, sorgularız. Her tanıştığımız insanı kar bilip bir şeyler öğreniriz. Onların bizi beğenmesi, övmesi, pohpohlaması hoşumuza gider haliyle. Gururumuz okşanır; her ne kadar kendi değerimizi bilsek de. Ancak tüm misafir perverliğimize karşın herkesin eninde sonunda evine gitmesini bekleriz. Eğitimimiz ise onları kovalamaya el vermez. Kendilerinin fark etmelerini ummakla yetiniriz.
İkimiz de milyonlarca dil konuşuruz. Hepsi de ana dilimiz. Duyduğumuz her şivenin, aksanın nereden geldiğini biliriz. İroni ise, birçok insanın bizim şiveli konuştuğumuzu iddia etmesi. Öyle zannetsinler sorgulamasınlar zaten. Tam manasıyla bizi nasıl olsa anlayamayacaklar ki.

Uçamasak da, martılarımızla havalanırız hep. Nadirdir ayağımızın yere bastığı anlar.
Her mevsim göz kamaştırıcı gardırobumuzu değiştirir ve renklerimizle kıskandırırız. Atar damarımızın mavisi bile kıyafet değiştir. Kışın beyaz şallara sarınırken, yazın açılıp saçılırız.

Bize “dinsiz imansız” derler. “Gâvur, ne idüğü belirsiz” derler. Hâlbuki bizim dinimiz bütün. Bizim dinimiz Boğaz ve Lodos. Bizim dinimiz lâl, rakı, nargile, palamut, saz, caz, rock, tarihimiz, güzelliğimiz, asaletimiz, gururumuz, hatta zaman zaman kibrimiz.

Her ne kadar delikanlı da olsak aynı zamanda da yufka yürekliyiz. Aşka aşığız, ancak aldırmayıp banal bile buluruz bazen. Çok yürek yakmamıza karşın, seyrek yüz veririz. Fakat sevdiğimizde kalbimizin kapılarını son zerresine kadar açar, altın bir tahta sunarız. Yüreğimizin genişliği, ihanetleri unutur, umursamaz... Canımıza tak edene dek. Dönüşü olmayan bir yolda ilerleriz o zaman. Değerimizi bilememiş olanlara pişmanlıklarından başka bir şey kalmaz. Onları anıları ve üzüntüleri ile baş başa bırakır, başımız ve sırtımız dik ilerleriz. Yolumuzda geriye bakmadan yürürken, nabzımızın mavi suları olası soru işaretlerini silip süpürür açık denizlere.
İstanbul’u anlamak isteyen beni anlamalı, Beni anlamak isteyen İstanbul’u.
İstanbul benim, Ben ise İstanbul
Benil Sibel Özyürük