Bayram bayramdı da, bayram haricinde kalan günlerin adı neydi bilmiyorum.
Rabbimin hikmetlerinden biri daha. Bu insanoğlu anadan doğma der kapışır, babadan miras der kapışır. Kolu komşu, mezhep, kabile, saç, sakal demez girer birbirine. İşte bunun içindir ki, barışık bir düzen gelir serilir önümüze. Küslük kalkar, içeriden iman, ‘baba ne olur anneme vurma’ diye bağıran çocuk gibi seslenir insana.
Hayatımda tanıdığım ilk kin…. Bir şey konuşuluyor annemin, dedemin, kardeşlerimin ortasında. Herkesin yüzü çok ketum bakıyor. Komplo teorileri ilk olarak o zaman emekliyor benliğime. Biri imzasız mektuplar yazıp bırakıyor dedemin posta kutusuna. Fakat dedem el yazısından kendini ele veren zanlıya bir kötülükte bulunmuyor. Tehditler içeriyor bu mektup. Ondan ne istediği çok sarih olmasa da belli ki mevcudiyetinden rahatsız. O zamanlar mahallemiz için yapılacak camiye, arazisini bağışlıyor dedem. Hummalı dernek faaliyetleri içine giriyor. O zatta caminin kuruluşunda adının geçmemesinden rahatsız muhtemelen. Neden bunu yapan o olamadı? Neden bağışın büyük kısmı ondan geldiği halde, Eyüp Sultan edasında mahallelinin her birine tek tek evliya olarak dedem gözüktü? Neden camiye bir dünya malı gözüyle bakmadı ve orası için başka bir yapı inşa ettirmedi. Hilafsız çok suçu vardı dedemin. Sığdıramadı hasedini içine. Hasedin çaresi olarak, Hâsid adam, hased ettiği şeylerin âkıbetini de düşünmedi. Başına neler geldi neler… Bir diğer kini, babamın ticarette uğradığı mağlubiyetten alacaklı olan bir arkadaşında yaşadım. İyice tadına vardım. Ve anladım ki küslük, atın nallarının yerde bıraktığı toz gibi, bacaklarından yakalanan tavuğun etrafa saçtığı tüyleri gibi, balığın her sıçrayışta denize tokat çalışı gibi, kaynayan sütün taşan kabarcıkları gibi, gözlerin kavgasına çapakların son vermesi gibi geliyordu peşinden her canlının.
Onurumuz çoğu zaman bir insanın önce gönlünü, sonra sevabını almaya karşı kapalıdır. Belki gerçekten bir selamı, bir kelamı, bir el-anı hak etmeyen insanlardır küs olduklarımız. Belki kılını kıpırdatmana değmezler. Ama sen ona giderken, o sana geliyormuş gibi düşünürsen, sen eğilip ararken, onun bulduğunu görürsen, onun aleyhinde ne yazarsan arka sayfasındaki kabartısının vicdanın olduğunu bilirsen korkmaz mı nefret, iyiliğin akıbetinden?
Biliriz de yapmayız. Bilmeseydik keşke küslüğün ne fena bir şey olduğunu. Keşke dinimiz istemeseydi bizden herkesi sevmeyi.
Bazen sevgimi bir timsaha verdiğimi, yılanın derisinden içeriye okşayışımın neden geçmediğini düşünüyorum. Ama sonra onları da yaratan Allah diyorum ve ahlaksızlığına rağmen affediyorum. Bir tek aşka aff yok artık kanunlarımda. Hiçbir erkeğin bayram şekerinin iki ucu gibi bir şekeri düşmekten kurtaracağına inanmıyorum. Onu almanın en kolay yolu o iki ucu açmak değil halbuki. Her misafir olduğum evde uzatılan kolonya gibi, ellerimin içindeki oyuktan akarak değil de, buhar olup gitmesine sevinçle bakacağım artık aşkın.
Bayramı, deri koltuğumun üzerine dikilen düğmeler gibi gömdüm bir küs, bir barışık olduklarımın arasına,
Bayram benim neyime diyenler gibi balık tuttum deniz kenarında ve belki de bilmeden balıkların şölenine, resmi geçit gibi katıldım sürursuzca.
Hatta evet bana her gün bayram diye, tahana yani kendimi deli göstermeye devam ettim.
hulyaokur06@gmail.com