“Adnan Bey, bir dakika dinler misiniz?”
“Bir gün evinize ya da çalıştığınız yere gelirler.
‘Gidiyoruz’ derler.
Hiç kimseyle vedalaşmak hakkınız yoktur, hiç kimseye bir şey söyleyemezsiniz…
O akşam için sözünüz olabilir, yuvanızda aileniz sizi bekleyebilir…
Hatta babanız hasta eşiniz hamile, çocuğunuz dertli, işiniz başınızdan aşkın da olsa götürmek için gelenlerin bunları umursamak hakları yoktur.
‘Bir tek telefon’ diye rica edersiniz.
Emir almışlardır.
Sizin içeriye tıkılmanıza hususi ehemmiyet verilmektedir. Bulunduğunuz yerin dört bir tarafı sarılmıştır…
Gittiğiniz yerde, hapishanede, bir gardiyan sizi arar ve sora… Sonra ışık size yasak edilmiştir. Aylar ve aylar tahtaların üzerine atılmış yatağınızda günlerin geçmesini beklersiniz ve o günler geçmez, geçmez…
Aklınız kalbiniz dışarıdadır.
Hasta babanızı, hamile eşinizi, dertli çocuğunuzu düşünürsünüz. Düşünebildiğiniz kadar.
Onun sonu yoktur ve kalın duvarların gerisinde, yapmakta serbest olduğunuz tek şey bundan ibarettir..
Sabah olur akşam olur; akşam olur sabah olur.
Ama saatlerin sonulmez.
Saatinize bakarsınız: Beştir.
Aradan bir asır akıp gider. Tekrar bakarsınız: Beşi beş geçmektedir.
Sonra alışırsınız. Başkaları size gelir, dertlerini anlatrlar.
Oyalanırısınız. Onlara nasihat edersiniz.
Onların mektuplarını yazarsınız.
Akrepler yel kocanlar birbirlerini daha hızlı kovalamaktadırlar.
Fakat akşam hapishanenin üstüne indi mi, o akşam kovuşu sardı mı, işte ona dayanılmaz.
Adnan Bey, işte ona dayanılmaz.
(…)
Siz hapishanenin o karanlık koğuşlarındayken dışarıda ailenizin, çocuklarınızın, sizi sevenlerin çektiklerini. Allah onu kimseye çektirmesin.
Hiç kimseye diyorum.
Adnan Bey hiç kimseye. Ve inanın bunu kalbimden söylüyorum.
Zira hayat, o kadar gariptir, öylesine beklenmez hadiselerle doludur ki…
Hiç belli olmaz. Hiç belli olmaz.”
Yukarıda okuduğunuz satırlar; geçtiğimiz ay (Ekim – 2007) Bilgi Yayınevin’den piyasaya çıkan Özden Toker ve Kurtul Altuğ’un kaleme almış olduğu, “Metin Tokerden ‘Akis’ler” kitabının 93. sayfasında yer alan, rahmetli Metin Toker’in 28 Aralık 1957 tarihli Akis’teki “Adnan Bey, bir dakika dinler misiniz?” başlıklı yazısından bir bölümdür… Okurlarımıza kitabı okumalarını hararetle öneririz.
X
Yeniden kitaba dönüyor, Metin Toker’in 21. sayfada ki, “Hakimin ve gazetecinin rolü” başlıklı yazısından bir bölüme göz atıyoruz…
“Zamanımızda diktatörlükler bir tek günde kurulmuyor.
Böyle bir rejimi yerleştirmek için artık uzunca bir müddete ihtiyaç hissediliyor. (…) Hele iktidara hükümet darbesi yaparak değil, demokrasinin usullerinden faydalanarak, yani milletin reyi ile gelmiş bulunanlar sonradan bir diktatörlük hevesine kapıldıklarında mutlaka ve mutlaka ihtiyatlı davranıyorlar. Hürriyetleri teker teker azaltıyor, muhalifleri teker teker susturuyor, sonra hepsini birden yok ediyorlar.
1932 ile 1925 arasında Alman siyasi hayatının nasıl geliştiğini tetkik etmek bu hususta son derece faydalı olabilir. (…)
Eğer bir memleketin münevveri (aydını) türlü sebepler altında, bahis mevzu zaman içerisinde demokrasiye ihanet etmezse orada totaliter idare asla kurulmaz.
Ne var ki teşebbüsü beşiğinde boğmak lazımdır.
Bunun içinse her şeyden evvel, hakimlerin gazetecilerin, vazifelerini bir an dahi ihmal etmemeleri gerekir.
Bir memleketin ana muhafızı nasıl orduysa, ayni şekilde demokrasi rejiminin ilk müdafileri de hakimler ve gazetecilerdir.
Totaliter rejime giden her memlekette sıra aynıdır.
Evvelâ basın susturulur. Bu iş için kullanılan organ adliyedir.
Gazeteciler en sudan sebeplerle mahkemelere sevkedilir. (….)
Basına böylece dehşet salındıktan sonra, sıra mutlaka muhaliflere, onların elebaşlarına gelecektir.
Bu sefer adliyeden onlar hakkında hüküm istenilir.
Hür basın ve muhalefet susturulunca diktatörlüğe giden yol açılmıştır…”
X
Sevgili okurlar
Aradan yarım asırdan fazla bir süre geçmiş olsa da, başa gelen iktidarlarda değişen bir zihniyet yok. Doğruları yazan ve bu uğurda çizgisinden sapmayan gazetecilerin, köşe yazarlarının sonu bugün de ayni!..
“Susturulmak!”
İktidar koltuğu kadar insanoğluna tatlı gelen başka bir paye yoktur.
Bugünün holding sahibi medya patronları, hükümetleri her bakımdan memnun etmek zorundadırlar… Aksi halde işadamı olarak ne “büyük işleri(!)” yürür, ne de maliye kapılarından eksik olur…
O nedenle, 50-60 sene önce nasıl ki bu ülkede gazeteciler, kovulup kapı dışarı ediliyor ya da iktidarlar tarafından tam anlamıyla baskı altında tutuluyorsa, bugün de, iktidarlara karşı direnen ve patron sözü dinlemeyen gazeteci ve köşe yazarları işlerinden atılıp, yaşam kulvarında yalnız ve çaresiz bırakılıyor…
Ne demiş şair Neyzen Tevfik:
“Türkü yine o türkü sazlarda tel değişti
Yumruk yine o yumruk bir var ki el değişti.”
Bugün de aynen öyle!...
BURHAN ÖZBEY
burhanaozbey@yahoo.com
burhanozbey@hotmail.com