ANITKABİR ZİYARETİNİ AYRINTI SAYMAK
Son yıllarda Türk olmak hep sorgulanır olmaya başladı ya…
Artık kimse kolay kolay “ne mutlu Türk’üm diyene,” diye kelamlar etmiyor. Daha doğrusu ediyor da, hemen malum saldırılardan nasibini alıyor.
“Sus milliyetçilik yapma, ne demek Türk’üm demek?
“Bu ülkede Kürt’ler, Laz’lar, Çerkez’ler, Boşnak’lar, Gürcü’ler, Arnavut’lar vs. yaşamıyor mu? Öyle Türk’üm diyerek ayrımcılık yapmaya gerek var mı?
AB girecek bir ülkenin vatandaşı böyle düşünür mü?”
Çıkışlar genelde böyle oluyor.
Öbür yandan üç gün kadar öncesinden,
daha doğrusu İran Devlet Başkan Ahmedinecat’ın ülkemizi ziyaret tarihinden başlayarak, Anıtkabir’i ziyaret etmekte, artık “küçük ayrıntı işler” olarak değerlendirilmeye başlandı.
Biraz daha gözlerini karartsalar,
hiç kuşkunuz olmasın, Büyük Kurtarıcı’nın kabri önünde “öyle sap gibi durmaya gerek” yok diyerek, Anıtkabir’i ancak bayramdan bayrama ziyarete açacaklar..
Sadece kömür çuvalları ile kuru bakliyat torbalarına gönül vermiş,
başka hiçbir şeyi gözü görmeyen,
“Atatürk devrimlerinden bu yana 80 yıldır travmaya uğramış(!) ve travma içerisinde olup(!)” hâlâ kendine gelememiş,
“bana dokunmayan yılan bin yıl yaşasın” felsefesini muhteşem bir biçimde (!) “şiar” edinmiş,
sessiz bir halk varken;
değil ziyaretlerini kaldırmak, gün gelir Anıtkabir’i “beyler buraya kadar,” diyerek tümden kapatabilirlerde…
Türk olmak ya da “ben Türk’üm” diye ortalığa çıkıp konuşmak ve bu konuda direnç göstermek;
“kusur”, “kababahat”, “hata”, “yanlış iş”, “suç” (hangisi hoşunuza gidiyorsa onu kabul edebilirsiniz) olarak algılanırken,
ister misiniz kısa süre sonra da,
Anıtkabir ziyaretleri de “ayrıntı” boyutundan çıkıp,
“kabahat” “suç” fiillerinden sayılmaya başlasın! Olur mu olur!
Fantezi yapmıyoruz.
İçimizden geçen kuşku ve duyguları içtenlikle aktarıyoruz.
Bu işler böyle başlar.
Alıştırmak için önce ziyaret isteğinin ya da fiilinin adını “ayrıntı” olarak tanımlarlar,
sonra da “ayrıntı” hafif kaldı.
Bu yaptığınız iş, tamamen “tu kaka” dır deyip çıkarlar işin içinden…
Değerli okurlar;
Ne yazık ki günümüzde durum ve tablo böyle iken,
bir de geçmişte bu konularda neler yaşanmış tarihin sayfalarına bir göz atalım.
Bu aralar okumakta olduğumuz kitap, Ötüken Yayınları’ndan 2008 yılı içersinde çıkmış olan “Mareşal Fevzi Çakmak”. 446 sayfadan oluşan Kitabın 47. sayfasında, dip not olarak aktarılmış acı bir gerçeği, tarihi bir olayı aynen sizlerle paylaşmak istiyorum.
“Osmanlı devletinin son dönemlerinde,
artık her türlü memurluk babadan oğula geçer bir şekil almıştır.
Özellikle gayrimüslim unsurlar,
çocuklarını hedef bir noktaya odaklamışlar ve ona göre eğitim aldırmışlardır.
Bu dönemde ki bir çok memuriyet birilerinin hakimiyetindedir.
Özellikle Dışişleri dil bilmelerinden de kaynaklanarak,
gayrimüslimlerin tekeli haline gelmiştir.
Ahmet Vefik Paşa Bursa valisi iken,
ilçeleri teftiş eder ve halk ile sohbet ederken karşısındakilere milliyetlerini sorar, herkes göğsünü gere gere Boşnak’ım, Arnavut’um, Gürcü’yüm, Çerkez’im der.
Sıra soluk yüzlü bir ihtiyara gelir.
Adamcağız ezile büzüle;
“Türk’üm Efendim,” der.
“Niçin saklıyorsun öyleyse?” Diye sorar.
“Türk olmak kabahat mı? Bak ben de Türk’üm.”
“Sahi mi Paşa sen de Türk müsün? Demek Türk’ten paşa oluyormuş ha!” cevabını alınca Ahmet Vefik Paşa’nın gözleri dolar.;
“Paşa da kim oluyor, Türklerden padişah çıkar padişah! Anladın mı?” dedikten sonra rahatça ağlamak için tenha bir yere geçer. (İbrahim Candan, Seni Anlasaydık Bu hale Gelmezdik, Akasya Kitap Ankara 2005 – s. 36 – 37)
Başka söze gerek var mı?
Hâlâ lafı ağzımıza tıkasınlar;
“Sus sakın Türk’üm” ya da,
“Ne mutlu Türk’üm diyene” diye ortalığı bulandırma diye afra tafra yapsınlar…
Ağlamak istiyoruz!
Tenha bir yer var mı?
BURHAN ÖZBEY