Son Haberler
26.05.2012 Cumartesi 07:57
USD 1,7570 EUR 2,3630 EUR/USD 1,3449 IMKB100   59737/%0,00
ISTANBUL Perşembe: 15°C/21°CCuma: 15°C/22°CCumartesi: 14°C/23°C

Havadurumu ayarlari

Lutfen havadurumunu goruntulemek istediginiz sehri listeden seciniz.

Arabulucu mu ağabey mi?
Erdoğan hükümetleri ile başlayan Ortadoğu’daki  aktif siyaset hamlelerine yeni bir halka daha eklenmek üzere.  Suriye-İsrail; Filistin-İsrail arası arabuluculuk girişimleri derken İran, Türkiye’den Amerika Birleşik Devletleri ile arasında arabuluculuk yapmasını istedi... Bu tür bir arabuluculuk misyonunu almalı mıyız, almamız bize neler kazandırır ya da kaybettirir? Hülya Okur,  bu teklifi ve Türkiye’nin bölgesindeki “Ağabey” rolünü konunun uzmanları ile görüştü... 02.03.2009 09:21

HÜLYA OKUR-HABERX

Türkiye’nin arabuluculuk serüveni Suriye-İsrail arasında başladı… AK Parti hükümeti 10 yıl öncesine kadar sorunlar yaşadığı komşusu Suriye ile İsrail arasında barışı getirmek için çalışmalar yapmaya başladı… Önce iki ülkeye bire bir markaj uyguladı, ardından onların buluşmalarına toprağını açtı… İlk kez Suriye ile İsrail arasında hava yumuşadı… Derken Türkiye bu kez daha derinlere dayanan bir soruna el attı… Filistin meselesini çözmeye aday oldu Türkiye… İşe de Gazze ile başlayacaktı… İsrail’le görüşüyor, bir yanda Abbas hükümeti, diğer yanda Gazze’ye hakim Hamas’ı barış için iknaya çalışıyordu… İsrail Başbakanı Olmert’in son açıklamalarına göre barış çok yakındı… Ancak Olmert’in İsrail’e dönmesi ve ardından Gazze’ye bir ay süren saldırının başlamasıyla bu büyülü hikaye birden bire tersine dönüverdi… Türk hükümeti aldatılmıştı… Bu aldatılışın öfkesi Davos’ta İsrail’in Cumhurbaşkanı’nın suratına patladı… Başta Filistin olmak üzere Arap dünyası Erdoğan’a hayran kalmıştı… Barış ararken, İsrail’le Türkiye’nin arasına kara kedi girmek üzereydi… Ancak gerilim iki ülke tarafından hızla aşağı çekildi... Türkiye yine Filistin-İsrail sorunun çözülmesinde aktif rol alacak gibi görünüyor… Ve işte tam da bu ortamda Başbakan Erdoğan İran’dan gelen ilginç bir teklifi açıkladı… İran, Türkiye’den Amerika Birleşik Devletleri ile arasında arabuluculuk yapmasını istiyordu… İlginç olan bu teklife Amerika’nın yeni hükümeti de hiç boş değildi… Bu arabuluculuk teklifi nasıl sonuçlanır şimdiden kestirmek mümkün değil… Ancak İran’ın daha yakın zamana kadar pek de güvenmediği Türkiye’den böyle bir istekte bulunması ve tabii ki yaklaşık 40 yıl sonra ABD’yle normalleşmek istemesi Orta Doğu’nun geleceği açısından çok önemli… İşte bu teklifi ve tabii ki son zamanlarda komşuları ile sorunlarını hızla çözen (Ermenistan hariç ki Erivan’a da zeytin dalı uzattık şimdi yanıtı bekliyoruz) Türkiye bölgesindeki “Ağabey” rolünü bu işin uzmanları ile konuşmak istedik… Ve onlara şu üç soruyu yönelttik? İşte sorular ve yanıtları…


1-     Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, "İran, Türkiye’nin böyle bir arabuluculuk üstlenmesini istiyor. Eğer Amerika’da bizim bu arabulucu rolümüzü onaylarsa biz bunu yapmaya hazırız" Erdoğan’ın, The Guardian’daki bu açıklamasını nasıl değerlendiriyorsunuz?

2-     Bu tür bir arabuluculuk misyonunu almalı mıyız, almamız bize neler kazandırır ya da kaybettirir?

3-     İran- ABD arasındaki pozisyonu Filistin ile İsrail yada Hamas ile hükümeti kurmakla görevlendirilen Netanyahu açısından nasıl ilişkilendirebiliriz?

 


Uludağ Üniversitesi Uluslar arası İlişkiler Bölüm Başkan Yardımcısı Prof. Dr. Tayyar ARI

ASIL SORUN,  ABD   İLE   İRAN  ARASINDAKİ  İLİŞKİLERİN NORMALLEŞMESİNİN  MÜMKÜN  OLUP  OLMADIĞIDIR.
 
T.A:Bilindiği gibi, arabuluculuk yapacak ülkenin tarafsızlığı konusunda kuşku duyulmaması ve her iki tarafla da eşit ve dengeli bir ilişki içinde olması gerekir. Türkiye, NATO üyesi bir ülke olarak ABD ve Batıyla derin çıkar ilişkileri olmasına rağmen İran’la da sıcak ilişkiler geliştirebilmiş az sayıda ülkeden birisidir. Tarafsızlığı konusunda kuşku duyulmasını gerektirecek bir durum olduğunu sanmıyorum. Ancak Türkiye’nin arabuluculuk yapabilmesi elbette tarafların istemesiyle mümkün olabilecek bir durumdur. Böyle bir talep İran’dan geldiğine göre Amerikan yönetiminin de benzer bir talepte bulunması gerekir. Gerçi Obama yönetiminin daha iktidara gelmeden verdiği izlenim ve Obama’ya yakın kaynaklardan yapılan açıklamalar Amerikan yönetiminin herhangi bir ülkenin arabuluculuğunu istemek yerine İran’la doğrudan temas kurmayı tercih edeceği doğrultusundaydı. Ancak bugüne kadar ortaya çıkan gelişmelerden bunun gerçekleşmediği anlaşılıyor. Her iki tarafın da istekli olmasına rağmen karşı tarafın adım atmasını beklemesi dolayısıyla bir üçüncü tarafın girişimde bulunmasına gereksinim var gibi gözüküyor.

Asıl sorun aslında ABD ile İran arasındaki ilişkilerin normalleşmesinin mümkün olup olmadığıdır. Ben şahsen böyle bir uzlaşmanın maliyetinin her iki taraf açısından yüksek olacağı için tarafların bunun bedelini ödemeye hazır olduklarını düşünmüyorum. İran’ın ABD ile yapabileceği bir uzlaşmanın karşılığında nükleer faaliyetlerinden vazgeçmesi, Irak’taki istikrara katkıda bulunması, Hamas ve Hizbullah üzerindeki etkisinden vazgeçmesi, Suriye ile ilişkilerini gözden geçirmesi gerekecektir. Böyle bir durumda İran, devrimci kimliğinden uzaklaşacak ve bambaşka bir İran olacaktır. Bu durum İran’ın varlık nedeni ile ters düşecek bir durumdur. Eğer İran’ın Hamas, Hizbullah ve Suriye ile ilişkisinden vazgeçmesi söz konusu olmayacaksa sadece nükleer faaliyetlerinden vazgeçme karşılığında onun Irak’ta ve Körfez bölgesindeki nüfuzunu arttırmasına izin verilecekse bunun ABD açısından kabul edilebilir bir durum olduğunu sanmıyorum. Ancak şu kadarını söyleyeyim, Hamas ve Suriye’nin yanı sıra Körfez ülkeleri ABD ile İran arasındaki olası yakınlaşmadan son derece rahatsız ve bunun bedelini kendilerinin ödeme olasılığından dolayı da son derece kaygılılar. Hatta Suriye’nin, durum bu noktaya gelmeden İsrail ile arasındaki sorunu halletmeye çalıştığını söyleyebilirim. Nihai kertede İran ile uzlaşan ABD’nin Tahran’ın bölgedeki etkinliğini arttırmasına göz  yumma olasılığı karşısında Türkiye’nin bir an önce bölge ülkeleri ile daha aktif ve derin ilişkiler içine girmesi gerektiğini düşünüyorum. Bu konuda bölge ülkelerinden özellikle Kuveyt, Bahreyn ve Katar’dan inanılmaz bir talebin olduğunu biliyorum.
 
          Böyle bir arabuluculuğun sonunda eğer taraflar arasında bir uzlaşma sağlanabilirse, uluslararası alanda Türkiye’nin profilinin daha da yükseleceğini  söyleyebilirim. Türkiye uzun yıllar ABD’ye ve İsrail’e karşı İran kartını kullandı. Ama artık İran, ABD ile ilişkiler karşısında bir kart olarak düşünülmüyor. Türkiye ile İran arasındaki ilişkiler ve bunun geleceği Türkiye-ABD ilişkilerinden bağımsız ve farklı bir kulvarda ilerliyor ve derinleşiyor. Kart olarak görülmesi, bu ilişkiden gerektiğinde vazgeçilebileceği anlamına da gelir. Oysa Türkiye-İran ilişkilerinde işbirliği alanları hızla gelişiyor ve vazgeçilebilir bir ilişki olmaktan çıkmıştır. İran’ın nükleer faaliyetlerinden vazgeçmesi ve bu sorunun diplomatik yollarla çözülmesi ise Türkiye’nin de çok arzuladığı bir şeydir. Zira bu sorunun bir çatışmaya dönüşmesi diğer bölgesel çatışmalarda olduğu gibi Türkiye’ye için de olumsuz sonuçları olacaktır. Türkiye, Orta Doğu ve Avrasya ile ilişkilerini İran ya da ABD’nin politikalarından bağımsız bir şekilde derinleştirmelidir. Sanırım şu an yapılmaya çalışılan da budur.


İRAN’IN HAMAS İLE İLİŞKİLERİNİ ÇOK DAHA KOLAY FEDA EDEBİLECEĞİNİ SÖYLEYEBİLİRİM

       İran ile ilişkilerin önemli sonuçlarından biri de Hamas’ın arkasındaki İran desteğinin sona ermesi yada Hamas’ın İsrail ile doğrudan diyalog kuracak bir noktaya gelmesinin sağlanması olacaktır. ABD açısından hâlâ İsrail’in güvenliği bölgesel politikasında öncelikli bir yere sahip olduğuna göre, aralarındaki sorunu nükleer konularla sınırlı görmek eksik olabilir. Dolayısıyla mutlaka Hamas’a yönelik bir sonucu olacak. Hizbullah ile ilişkisinde çok daha zor vazgeçmesi beklenen İran’ın Hamas ile ilişkilerini çok daha kolay feda edebileceğini söyleyebilirim. Maalesef, Hamas’ın, hem İran hem de Suriye açısından ABD ve İsrail karşısında pazarlık masasında kullanılabilecek bir karttan öte bir anlamı yok. Bunu Hamas’ın üst düzey yetkilileri de biliyor. İran-ABD ilişkilerinin gelişmesi bence Türkiye’nin Arap dünyasındaki etkisinin daha fazla artmasını beraberinde getirecektir. Zira Sünni Arap dünyası, Şii İran karşısında Türkiye’nin bir denge unsuru olarak bölgeyle angajmanına daha sıcak yaklaşacaktır.


Ankara Üniversitesi Yabancı Diller Yüksek Okulu müdürü , A. Ü. SBF Öğretim Üyesi 
Prof. Dr. Ersin Onulduran

TÜRKİYE’NİN IRAN İLE ABD ARASINDA ARABULUCULUK ROLÜ ÜSTLENMESİ ZAYIF BİR İHTİMAL

E.O: Türkiye’nin Iran ile ABD arasında arabuluculuk rolü üstlenmesi zayıf bir ihtimal.  İran’dan böyle bir teklif gelmiş olsa bile henüz Amerika’nın buna hazır olduğunu sanmıyorum.  Önce derinden ve genel bir yoklama ve çeşitli uvertürler yapılmadan doğrudan bir görüşme dizsi için vakit çok erken.  Bakalım İran’daki başkanlık seçimleri nasıl neticelenecek.  Ondan sonra belki ufak çaplı bir girişim başlatılabilir.

Bole bir şeyin gerçekleşmesi Türkiye’ye prestij kazandırır ama bunun çok uzun ömürlü ve stratejik fayda sağlayacak bir şey olacağını sanmam.  Yani ne Amerika ve ne de İran son tahlilde Türkiye’ye duydukları şükran hissiyle uzun vadeli tavırlar takınmazlar.

İran ABD ilişkilerinde Filistin sorununun veya Hamas’ın doğrudan bir etkisinin olacağını sanmıyorum.  İki ülkenin arası kendi ilişkilerinden kaynaklanan nedenlerle bozulmuş olup Filistin meselesi sadece bunun tuzu biberi olmuştur.


 Marmara Üniversitesi Uluslar arası ilişkiler bölümü Yrd. Doç. Dr. Emrehan Zeybekoğlu

 TÜRKİYE’NİN TARAFSIZ VE OBJEKTİF BİR ROL OYNAYABİLME POTANSİYELİ DÜŞÜK

Türkiye’nin böyle bir rol üstlenmesi halinde ne derece başarılı olabileceğini kestirmek zor, çünkü Türkiye hem ABD’nin müttefiki, hem de NATO üyesi.  Ayrıca da potansiyel bir AB üyesi. Genel anlamda Batı müttefiki.  Dolayısıyla Türkiye’nin tarafsız ve objektif bir rol oynayabilme potansiyeli biraz düşük gözüküyor.
 
Fakat bu çerçevede değerlendirilmesi gereken başka noktalar da mevcut olup şu sorulara cevap verilebilmesi gerekir: İran’ın nükleer silahlara sahip olması ile ABD veya Fransa’nın nükleer silahlara sahip olması arasında ne fark vardır?  İran’ın nükleer silahlara sahip olması neden Batı ülkelerinin veya İsrail’in nükleer silah sahibi olmasından daha tehlikeli görünüyor? Ayrıca Batı’nın hala bu tür silahlara sahip olmasını meşru ya da etik kılan unsur nedir?  İsrail’in nükleer başlıklara sahip olması Batı’yı rahatsız etmiyor fakat İran rahatsızlık unsuru oluyor.  Gayet açıktır ki, burada siyasi bloklaşma ve çıkarlar söz konusu olup insanlığın iyiliğine yönelik ya da “insan güvenliğine” yönelik etik kriterler kullanılmamaktadır.
 
Bunların yanı sıra Türkiye’nin İran’ın nükleer teknolojiden vazgeçmesini sağlamak yerine kendisini bu alanlarda nasıl geliştireceğini düşünmesinde daha çok yarar vardır.  İran kendi füzelerini ve uydularını yapıyor, kendi teknolojisini geliştiriyor, Türkiye ise bunları dışarıdan alıyor.  İran, kendi ulusal çıkarları açısından gayet takdir edilecek bir çalışma içerisinde.  Türkiye ise bunun gerisinde kalmış durumda.  İran’ı sadece bir mollalar devleti olarak görmeyip teknolojik atılım içerisinde olan anti emperyalist bir devlet olarak da görmekte fayda var.  Fakat mevcut Türk hükümetinin bu vizyona sahip olması, olsa bile pratiğe dönüştürebilmesi pek mümkün gözükmüyor.


İstanbul Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi- Uluslararası İlişkiler Anabilimdalı
Araştırma Görevlisi Bülent ŞENER

ABD’NİN ESAS NİYETİ, TÜRKİYE’NİN ARABULUCULUĞUNDAN ZİYADE, TÜRKİYE’NİN İRAN ÜZERİNDEKİ NÜFUZUNU KULLANMASINDAN YANADIR”
 
B.Ş:AKP, 2002 Kasım’ında Türkiye’de iktidara geldikten sonra Türk dış politikasının belli alanlarında alışılagelmiş dış politika tutumlarını reddeden yeni yaklaşımlar sergiledi. Özellikle Kıbrıs ve AB konularında gündeme gelen bu yeni yaklaşım tarzı, Türkiye’yi bölgesel ve küresel anlamda daha fazla hissettirmek amacı taşımaktadır. AKP’nin Ortadoğu’da üstlenmek ya da güçlendirmek istediği "bölgesel liderlik" pozisyonu da esasen terk edilen bu eski Osmanlı coğrafyasında "stratejik derinlik" vizyonu gerçekleştirme çabasıdır. Bu çabanın başarılı olup olmayacağı kullanılacak yöntem ve araçlarla bire bir ilgilidir. ABD-İran ilişkilerinde Türkiye’nin "arabuluculuk" rolüne soyunmasını da bu çerçevede değerlendirmek gerekir. Her ne kadar İran’dan böyle bir talep gelse de bu konuda ABD’nin daha farklı düşündüğü bir gerçek.  Kanımca, ABD’nin esas niyeti, Türkiye’nin arabuluculuğundan ziyade, Türkiye’nin İran üzerindeki nüfuzunu kullanmasından yanadır. Dolayısıyla ABD’nin "evet" diyeceği  arabuluculuk modeliyle, Erdoğan’ın kafasındaki "arabuluculuk" modelinin aynı olmadığını bilmek atılacak adımlar açısından önemlidir.

         Devletler arasındaki ihtilafların çözümlenmesinde ya da en azından çözüme yakın bir yola sokulmasında "arabuluculuk" önemli bir araçtır. Ancak şunu unutmamak gerekir ki, bir uyuşmazlıkta tarafların arabulucudan bekledikleri en önemli şeyler "tarafsızlık" ve "önyargılardan uzak olması"dır. Türkiye’nin "bölgesel lider" olma  isteği açısından anlamlı olabilecek bu tür bir arabuluculuk bazı sakıncaları da içermektedir. Zira, Filistin-İsrail uyuşmazlığında da arabulucuk rolü üstlenen Türkiye’nin yaşanan son gelişmelerde meseleye taraf olduğunu belirtmesi çelişik bir durum ortaya çıkarmıştır. Aynı durum İran’ın "nükleer silaha sahip olma" isteği karşısında Türkiye’nin tavrında da ortaya çıkacaktır. Dolayısıyla bunun muhasebesini iyi yapmak gerekir. Arabuluculuğu, kamuoyunu da hesaba katarak bir "gösteriş diplomasisine " dönüştürdüğünüzde başarıya ulaşamazsınız.

         Bölgede İsral’in ABD’siz var olması çok zayıf bir ihtimaldir. Dolayısıyla, ABD-İran arasındaki olumlu-olumsuz seyirler doğal olarak Hamas-İsrail ve İsrail-Filistin seyirlerine de yansımaktadır. ABD’nin desteklemediği ya da taraflara belirli ölçülerde baskılarda bulunmadığı bir İsrail-Filistin barışı mümkün gözükmemektedir. Dolayısıyla ABD’nin hem İran’a hem Hamas ve Filistin’e karşı belirleyeceği tavır ve tutumlar İsrail’in de pozisyonunda değişiklikleri gündeme getirebilecektir.


Galatasaray Üniversitesi İ.İ.B.F Uluslar arası İlişkiler Bölümü
Yard. Doç. Dr. Ali Faik Demir

TAHRAN, 30 YILDIR TÜRKİYE’DEN KATKI TALEP EDİYOR

A.F.D: Öncelikle bu talep kimden geldi ve neden sorularına değinmek de yarar var. İlk olarak talebin İran’dan gelmesi önemli bir gelişme. Bush’un başkanlığı döneminde Tahran, Türkiye’den 30 yıldır süren, son dönemlerde de gittikçe gerginleşen ilişkilerin yumuşamasına ve var olan sorunların çözümüne Türkiye’nin katkı yapmasını talep etti. Kuşkusuz Bush’un başkanlık döneminin sonunda bu teklifin yapılmasına dikkat etmek gerekir. Başkanlık seçiminin yapılacağı yılın genel olarak Bush aleyhtarı bir havada geçmesi, seçim sonrası için ibrelerin Obama’yı göstermesi, Obama’nın barışçı ve değişimi hedefleyen kapsamlı dış politika yaklaşımı, bu girişimin İran tarafından neden ve ne beklentiyle yapıldığını açıklar durumda. 

      Ahmedinejat’ın İran ve Ortadoğu’daki radikal ve sert söylemlerine rağmen ABD ile yaşadığı sorunları çözmek istemesi, özellikle yeniden dünya sistemine entegre olabilmesi ve ekonomik açıdan rahatlaması için son derece önemli ve gerekli. İran bir anlamda Obama’nın İran ile ilgili olumlu ve barışçı yaklaşımına evvelden kapı açmış gözüküyor.

       ABD yönetiminin yaklaşımına gelince, Başkan Obama’nın “Tahran yumruğunu açarsa biz de ona el uzatırız” sözü ABD’nin dış politikasına bir kırılma olmasa da ciddi bir üslup ve yaklaşım değişiminin göstergesini teşkil ediyor. Bir başka önemli konu da, İran ile ilişkileri sürdürmesi için deneyimli ve önde gelen diplomatlarından Dennis Ross’un atanmış olması. Ross, ABD-İran ilişkilerinin ilk aşamada perde gerisinden yürütülmesi gerektiğini savunuyor. Bir anlamda ilişkilerde kamuoyu baskısını bertaraf etmek, somut adım ve politikaları saptamak açısından gerçekçi bir düşünce.

     Türkiye, bu çerçevede dünya politikası açısından kangrene dönüşmüş bu ilişkilerin düzelmesi ya da en azından bir olumlu kulvara girmesi için bir şey yapabilir mi? Ya da neler yapabilir? Başbakan Erdoğan ilk aşamada İran’ın bu talebini ileten konumda.  Bir anlamda Türkiye, bu öneriyi taşımakla İran’ın açılım niyetini aktaran, iki tarafın güvenebileceği devlet konumunda olmayı istiyor. İkinci adımın ABD’nin cevabı olacağı açık. ABD, acaba İran ile Türkiye üzerinden bir politika sürdürmeyi uygun bulacak mı ve bu doğrultuda ne gibi adımlar atacak? Türkiye’de bulunan ABD’nin Ortadoğu özel temsilcisi Mitchell’in ziyaretinde Filistin sorunun dışında bu konuda da bir gelişme ya da detaylı bir bilge paylaşımı oldu mu?

     Yansımalarını ve sonuçlarını yakın zamanda göreceğiz. ABD Dışişleri Bakanı Clinton’un da yakın bir zamanda Türkiye’ye gelecek olması konunun tekrar tartışılacağı ve ne olabileceğinin anlaşılması bakımından kayda değer nitelikte.

     Türkiye böylesi zor bir işe soyunuyorsa, İsrail-Filistin ilişkilerindeki aldığı sonuçların da etkili ve belirleyici olacağı unutulmamalı. Türkiye’nin taraflı mı yoksa tarafsız mı arabuluculuk yapacağı değerlendirilecek. Eğer Türkiye Ortadoğu’daki en önemli iki sorunun çözümüne herkesin kabul ettiği bir çözüm ortamı sağlarsa, diplomasi tarihimize altın bir sayfa kazandırılmış olacak. Aksi halde ise geçmişteki birçok örnekte yaşandığı gibi Türkiye’nin gerçekleşmeyen hayalleri cildine bir sayfa daha eklenecek.

      
Marmara Üniversitesi Uluslararası İlişkiler ve Siyaset Bilimi Bölüm Başkanı
Prof.Dr Büşra Ersanlı

BU ARABULUCUK YOKUŞA SÜRÜLMEYE ADAYDIR

Yokuşa sürülmeye aday bir arabuluculuk olarak değerlendiriyorum. İran’ın beklentisi ile ABD’nin beklentisi arasında ciddi farklar var. TC Başbakanı da arabuluculuk vasfını Davos çıkartması ile oldukça yıpratmış bir durumda. Yeni ABD Başkanıyla İran’ın bazı noktalarda uzlaşması bölge için hayırlı olur tabii... Ama Türkiye bu işe yerel seçimlerden sonra aday olsa daha sağlıklı olabilir. Türkiye’de seçmen, yerel seçimlere yönelik ikinci bir çıkartmadan hoşlanmayabilir.

ARABULUCUK MU, BAĞIMSIZ DIŞ POLİTİKA MI DERSENİZ, BAĞIMSIZ DIŞ POLİTİKA DERİM

Bu kazanç ve kayıp hesapları devlet olarak mı ulus olarak mı, hükümet devlet olarak mı? Bu ayrıştırmak lazım. Türkiye’de halk özellikle de doğu Anadolu İran ile daha yakın ilişkilerden yararlanacaktır. Genelde de bölgede daha samimi ve sıcak ilişkiler yararlı olur. Bu arabuluculuk ile mi yoksa bağımsız bir dış politikayla mı olur diye sorarsanız tabii ki kalıcı olanı bağımsız bir dış politika ile olur.

RECEP TAYYİP ERDOĞAN’IN BU ÇİFTE TARAFSIZLIĞA KATKIDA BULUNABİLECEĞİNİ DÜŞÜNMÜYORUM

Doğrudan ilişkili, bu düğümün biraz olsun gevşemesi için ABD başkanı Obama’nın çok yaratıcı bir siyaset izlemesi gerekecek. Yahudi lobisinin de Hamas lobisinin de -bu cenahtaki- biraz dışarıda tutulması gerekecek. Bu mümkün mü kestirmek zor ama Recep Tayyip Erdoğan’ın bu çifte tarafsızlığa katkıda bulunabileceğini düşünmüyorum. Çünkü şu sıra ana saiki genel seçime dönüştürülmüş olan yerel seçimlerden çok güçlü çıkmak..


Uludağ Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Bölüm Başkanı Prof.Dr.İbrahim S.Canbolat

TÜRKİYE ARABULUCUK İÇİN MEVCUT OLGULARA SAHİP


Burada Sayın Başbakan, öyle zannediyorum ki, Amerika’nın da istekli olması durumunda, Türkiye’nin İran ve ABD arasında otuz yıldır devam eden uyuşmazlığın halledilmesi için devreye girebileceğini ve bunda başarılı olacağını anlatmak istiyor. Bu aynı zamanda, iki Bloklu yapıda geçerli olan zorunlu itme-çekme etkisinin kaybolduğu Sovyet sonrası dünyada Türkiye’nin bölgesel ve küresel nüfuz/etki potansiyeline de bir gönderme anlamına geliyor. Böylesi durumlarda önce sizin konumunuz ve kimliğinizle, potansiyelinizle kabul görmeniz gerekiyor. Esasen, arabuluculuk rolü, uyuşmazlığın ya da çatışmanın tarafı konumundaki devletlerce kabul edildiği takdirde, bir anlam ifade eder. Aksi halde, kendini arabulucu olarak ilan eden kişi ya da devlet, hedeflediğine ulaşamadığı gibi, ayrıca uluslararası toplum nezdinde itibar kaybına da uğrar. Ama Türkiye’nin söz konusu ülkeler arasında arabuluculuk yapmasını kolaylaştıracak olgular mevcut bugün. Yenilerde ABD’de yapılan bir kamuoyu anketine göre halkın yüzde 76’sı Türkiye’yi, biraz da Ortadoğu’daki zor koşullardan dolayı (ki 2003 Irak işgalinden buyana 4 bin 300 kadar Amerikan askeri ölmüştür), kendisiyle iyi geçinilmesi gereken bir müttefik olarak görüyor. Bu kamuoyunun Amerika’da son iktidar değişikliğindeki etkisi göz ardı edilmemelidir.

“TÜRKİYE’DEN AMERİKA İLE İRAN ARASINDA ARABULUCULUK GÖREVİ ÜSTLENMESİNİ TALEP ETMELERİ ANLAMLIDIR”
 
       Önce genel anlamda şunu ifade edelim ki, arabuluculuk misyonunun gerektirdiği bazı ödevler, yükümlülükler vardır, bunların daha önceden yerine getirilmiş olması lazım. Bu hemen olay ya da sorun esnasında yapılamaz. Göze girmek için kısa süreli bir davranış değişikliği nasıl göze girmeyi sağlayamaz ama sahteliği ve iğretiliği ile cılızlaşıp gözlerden de uzağa kaçamaz ise, devletler de uzun dönemde isabetli tercihlerle uluslararası çevrede inandırıcılık tesis etmeden ihtilaflı konularda tarafları bir çözüm önerisi etrafında uzlaşmaya ikna edemezler. İşte bu bakımdan, İran’ın karar alıcılarının Türkiye’den Amerika ile İran arasında arabuluculuk görevi üstlenmesini talep etmeleri anlamlıdır. Demek ki Türkiye, sadece askerî güç unsuruyla değil, tabii ki bu da çok önemlidir, ama bununla beraber aynı zamanda çok çeşitli alternatif güç kaynaklarından doğan ikna yeteneği ile çevreye güven vermektedir. Bu koşullarda Türkiye’nin İran ile ABD arasındaki krizin bir silahlı çatışmaya varmadan çözümlenmesini mümkün kılacak tarzda arabuluculuk misyonu üstlenmesi, önce kendi uluslararası prestiji için, ama en az o kadar önemli olmak üzere, bölge ve dünya barışı ile güvenliği için yararlı olur. Amerika’nın Irak’a müdahalesiyle ortaya çıkan yıkıcı kaos durumunun Türkiye ve tüm bölge için ne kadar zararlı sonuçlar doğurduğu dikkate alınırsa, diğer komşu İran’a yönelik bir Amerikan saldırısının Türkiye ve çevresi açısından daha büyük tehlike ve risk anlamına geleceği kolayca anlaşılır. O nedenle, Türkiye’nin sözü edilen başarılı arabuluculuk rolü ile ortaya çıkacak bir gelişme, dolaylı olarak Türkiye-İsrail ilişkilerinde risk-avantaj dengesinin Türkiye lehine oluşmasına yol açabilir. Türkiye-Rusya ilişkilerinin de olumlu etkilenmesini bekleyebiliriz. Özellikle enerji tedariki, Kafkasya ve Orta Asya ile ilişkilerde bu olumlu etkinin izleri görülebilir. Diğer yandan Türkiye, İran’a Amerika’nın tesiriyle ticarî alanlarda ambargo uygulamak zorunda kalan Avrupa ülkelerine de ticaret yolu açmış olacaktır. İran ile iyi ilişkiler geliştiren Türkiye’nin Avrupa’ya doğalgaz tedarik ve naklinde önemli bir aracı konumuna gelmesi mümkün olacaktır. Bu, Avrupa’nın Rusya’ya bağımlılığını azaltmasına da yardımcı olabilir.

         Bütün bunların ve daha da fazlasının gerçekleşebilmesi, Türkiye’nin İran’la ilgili güven telkinini Avrupa-Atlantik ekseninde laik ve demokratik değerlerle uyumlu, Ortadoğu’da ise tarihsel ve kültürel dokuya yabancı olmayan bir ülke kimliğiyle Batı nezdinde de sağlamasına bağlı.

BUSH YÖNETİMİNDEKİ ABD, İRAN’I ASKERÎ MÜDAHALE İLE TEHDİT ETMİŞTİR

          İran-Amerika pozisyonu Humeyni’nin İran’a dönüşüyle birlikte şekillenmiştir, otuz yıllık bir mazisi vardır. Hamas daha sonra ortaya çıkmıştır. İsrail’in ise hiçbir siyasetçisi Filistin’i coğrafî ve siyasî yapısıyla bir bütün olarak tanımamıştır. Belirttiğiniz hususların İran-ABD uyuşmazlığında kısmen etkisi olmakla beraber, ihtilafın, genel dünya görüşü (din ve ideoloji) boyutu karşılıklı olarak hep saklı kalmak üzere, siyasî, ekonomik ve tarihsel arka planı mevcuttur. Bunlar, konjonktürel hadiselerin de etkisiyle, sürekli taraflarla birlikte anılan sıcak kriz gündemleri üretiyor. Burada İran, Amerika ve İsrail üçlüsünü sorunun, uyuşmazlığın tarafları olarak birlikte analize dahil etmek durumundayız. İran, devrimin ilk yıllarından itibaren Amerika ve İsrail karşıtlığını rejimin propagandasına yönelik bir söylem olarak kullanmıştır. Söz konusu söylemin içeriği kendi içinde tutarlı bir Batı eleştirisi ile Amerika ve İsrail politikalarına karşı ödünsüzlük, direnç ve reddiyeden oluşuyor.
Bilinen İran-Amerika pozisyonuyla ilgili olarak Amerika’nın tavrında etkili olan, bu süper gücün İran’da Şah Rıza Pehlevî rejiminde sahip olduğu avantajlı konumu kaybetmesi, üstelik bir de şeytan ilan edilerek kendisine bir anlamda savaş açılmasıdır. Bu, zamanla, uzlaşmanın kolay olmayacağı karşılıklı zıtlaşmaya dönüşmüştür. İran’ın, belki bu durumun da etkisiyle, nükleer araştırmalara, hatta nükleer silah geliştirmeye yönelmesi, Amerika-İran gerginliğini daha da arttırmış, oğul Bush yönetimindeki ABD İran’ı askerî müdahale ile tehdit etmiştir. Ne var ki, dünyanın önünde bir müdahale edilmiş Irak örneği varken, yeni bir maceraya kalkışmak akıllıca bir iş olmazdı. Nitekim yeni Amerikan yönetimi işbaşı yaparken, eski İran-Amerika pozisyonunda değişme sinyalleri dikkat çekmeye başlamıştır.

       İsrail’in bölgedeki davranış tercihlerinde ve İran’a karşı tutumunda iki husus etkili olmaktadır. Birincisi, İsrail devletinin varlık sorunu ve güvenlik endişesi, hatta korkusu. Bu, politik bir sorundur.  İkincisi, İsrail’in kurucularının ve taraftarlarının bu devletin geleceğini “vaat edilmiş topraklar”da  görmeleri, bunun için uzun vadeli plan yapmalarıdır. Söz konusu plan, İran’a kadar uzanacak bir sınıra işaret ediyor. Bu ikinci faktör, dinî temele dayalı bir sorundur. Taşıdığı çatışma potansiyeli, uzlaşma olasılığından daha büyüktür. İran-İsrail uyuşmazlığını bu açıdan da gözlemleyip incelemek zorundayız.


Işık Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Bölümü Öğretim üyesi Yrd. Doç. Dr. Salih Bıçakcı

TÜRKİYE’NİN BU GÖREVİ ÜSTLENEBİLECEK TEK ÜLKE OLDUĞU ALGISI GENEL ANLAMDA YANILSAMADIR

Türkiye’de tek başına iktidara gelen AKP yönetimi, ilk günden itibaren dış politikayı yeni bir raya oturtmak için büyük gayret gösteriyor. Türkiye’nin Dış Politika tarihi göz önüne alındığında proaktif (kendiliğinden harekete geçen) bir siyaset izlediğini biliyoruz. Özal döneminde benzer cesur adımlar atılmış ancak stratejik plansızlık tutarsız sonuçlar ortaya koymuştur. Körfez harekatına destek vermek bunlardan birisiydi. AKP iktidarı yönetime geldiği ilk günden beri çok boyutlu dış politika yaklaşımlarında ülkemizin coğrafi konumu gereği merkez ülke olacağı algısıyla stratejilerini inşa ettiler. Bunun devamı olarak da komşularıyla sıfır problem ilkesini benimsediler. Bir sonraki adım yakın ve uzak komşularla ilişkilerin boyutlandırılarak, daha önce kurulmamış ilişkiler inşa etmek olacaktır. Bütün dış ilişkilerin çok boyutlu olarak yapılandırılması gerektiği düşüncesi Davutoğlu’nun Stratejik derinlik kitabında ısrarla vurguladığı noktalardan birisidir. Bu seviyedeki zihinsel yapılanma Türk Dış Politikasının ihmal ettiği ritmik ilişkileri de unutmamıştır. Böylece kurulan bütün ilişkiler farklı şekillerde devam ettirilmeye çalışılmıştır.
AKP dış politikasına baktığımızda (Makro manada Türkiye’nin 2002 sonrası dış politikası) Orta Doğu’nun diğer bütün hükümetlerden farklı olarak algılandığını görüyoruz. Merkez ülke (aktör) olma yaklaşımının bir parçası olarak Orta Doğu’nun önemli bir yere sahip olmasını reel politika açısından anlamakta hiç zorlanmıyoruz. Soğuk Savaş döneminde temeli atılan çatışmalar etkisini günümüzde bile sürdürmektedir. Bölge bir anlamda uluslararası sistemin gerginliğini arttıran zemberek olarak görev yapmaktadır. Durum böyle olunca bölgedeki güvenlik problemleri genelde bütün uluslararası sistem aktörlerini özelde Türkiye dahil bu alandaki ülkeleri etkilemektedir. Son dönem dış politikasına Orta Doğu’nun güvenliğinin sağlanması, özellikle de herhangi bir grup ve ülke gözetilmeden bunun gerçekleştirilmek istenmesi damgasını vurmuştur. Bunu sağlayabilmek için çatışma çözüm teknikleri ve uzlaşma metotlarının çalıştırılabileceği görüşme ortamlarının sağlanması için Türkiye müteşebbis olarak ortaya çıkmıştır. Arabuluculuk bu anlayışın uygulamalarından birini göstermektedir. Türkiye’nin bu görevi üstlenebilecek tek ülke olduğu algısı genel anlamda yanılsama olsa da içinden geçtiğimiz dönem için bulunan boşluğu doldurmaktadır. Bu nokta aynı zamanda Türkiye’nin bölge dışından aktörlerin Orta Doğu’ya ait güvenlik girişimlerine ortak olmasını istemediğini de belirtmeliyim. Ancak bunu engelleyecek gücü olmadığı için, arabuluculuk imkanlarını hızlı değerlendirerek sürece bölge dışı aktörlerin girmesine kısmen engel olmaya çalışmaktadır. Güvenlik süreçlerinin ve çatışma çözümlerinin sonuca oluşabilmesi için bölgedeki ülkelerin ekonomik bağımlılıklarının da geliştirilmesi gerektiğini fark eden Türkiye, bu sebeple ekonomik gelişmelere de önderlik etmeye çalışmaktadır. Orta Doğu’daki ekonomik dengesizlikler bölgedeki tansiyonu yükseltmekte ve çatışma için uygun ortamlar hazırlamaktadır. Son dönem Türk dış politikalarında gördüğümüz en önemli değişiklik bölgedeki çoğulculuk anlayışını yerleştirmek ve kültürel varlıklarının devamını sağlamak olmuştur. Bunun için Türkiye’nin Irak meselesindeki Kürtler konusuna yaklaşımı görmeye alıştığımızdan farklı olmuştur, daha esnek ve uzlaşılabilir stratejiler takip edilmiştir ve edilmektedir.

Bütün bu altyapı üzerine Başbakan’ın İran’a arabuluculuk beyanatını koyduğumuzda toplam açıkça görülmektedir. Türkiye bölgedeki barışın sağlanması için gerekli zamanı harcamaya hazırdır. Büyük stratejisinin bir parçası olarak değerlendirdiğimizde realize edilmesi mümkündür. Ancak bu fikrin hayata geçirilmesi için diğer aktörlerin de Türkiye’nin bu rolünü onaylamış olması gerekmektedir. Öncelikle Başbakan beyanatında İran’ın bu rolü Türkiye’ye verdiğini ama ABD’nin isteyip istemediğinin belirleyici unsur olacağını belirtiyor. Türkiye ile İran arasında tarihsel olarak devam eden bir güven problemi olduğu bilinmektedir. İran, Türkiye’nin eski ve yeni dönem dış politikaları konusunda gayet bilgilidir. Ülkemize ait bütün gelişmeleri dikkatle takip etmektedir. Ancak Türkiye’nin İran bilgisi ilkokul seviyesini geçmemektedir. Dolayısıyla böyle bir role soyunmadan önce İran’daki bütün politik elitlerin Türkiye’nin arabuluculuğunu onayladığından emin olunmalıdır. İran gazetelerinin bir kısmında yapılan açıklamalarda Türkiye’den böyle bir istekte bulunmadıklarını ifade etmişlerdir. Türkiye’nin böyle bir role hazır olduğunu belirtmek amacıyla Başbaka’nın bu beyanatı verdiğini zannediyorum. Ancak bu role kaybetme riskinin getirip götürecekleri de dikkate alınmalıdır. Ayrıca yaz başında yapılacak seçimlerin sonuçlarını da şimdiden değerlendirecek vizyona sahip olmamız gerekmektedir. Kanaatimce böyle bir arabuluculuk Türkiye’nin bölgedeki gücünü arttıracaktır. Ancak problemleri şimdiden görebilmek uluslararası ilişkiler teorisi ve uygulamasının bir gereğidir.

ARABULUCUK  SÜRELERİ ZAMAN KAZANMAK İÇİN KULLANILABİLİR

Türkiye daha önce de benzer arabuluculuk rolünü üstlenmiştir. Suriye-İsrail, Pakistan-İsrail arasında farklı zamanlarda arabuluculuk faaliyetleri yapılmıştır. Ayrıca Türkiye 2004 yılında Avrupa Birliği’ni temsilen Javier Solana tarafından yürütülen nükleer zenginleştirme faaliyetlerini durdurma görüşmelerinde ev sahipliği yapmış ve kısmen arabuluculuk deneyiminde bulunmuştur. Bu deneyimin tecrübesinden dolayı yeni fırsatları daha rahat kabul etmektedir. Türkiye bölgede nükleer güçlerin varlığından rahatsız olmaktadır. Bu konudaki net tavrını mümkün olduğunca göstermeye çalışmaktadır. Nükleer enerji ile silahlanma yaklaşımlarının net çizgilerle birbirinden ayrılması gerektiğini düşünmektedir. Dolayısıyla İran’ın bu girişimine biraz da kuşkuyla yaklaşmaktadır. Orta Doğu’nun güvenliğini şiar edinmiş bir dış politika yaklaşımının, nükleer silahları özendirmenin bir rekabet ortamı yaratacağı ve bölgedeki silahlanmayı arttıracağı yaklaşımıyla hareket etmektedirler. Türkiye bölgedeki nükleer zenginleştirmenin silahlanmaya dönüşmesinden çekinmektedir. Bu yüzden arabuluculuk sürecine girerek, bölge güvenliğini arttırmak istemesi anlamlıdır. Ayrıca Türkiye’nin İran’la stabil ilişkilerinin olmasının ve arabuluculuk faaliyetinin gerçekleştirilmesinin, ülkemize farklı kazançlar getirmesi mümkündür. Türkiye İran’la ekonomik ilişkilerini her alanda derinleştirmek istemektedir. İki ülke arasındaki faaliyetlerin artması, tarihi güvensizlik problemi için de çözüm olabilir. Ancak ekonomik faaliyetlerin en önemli kalemlerini enerji oluşturmaktadır. Türkiye’nin enerji güvenliği politikası olmamasına rağmen İran’la başta doğalgaz olmak üzere bütün enerji kalemlerinde potansiyel ticaret ilişkimizin olması muhtemeldir. Arabuluculuk faaliyetlerimizin enerji güvenliğimize katkıda bulunması muhtemeldir. Ayrıca Ermenistan ile Türkiye arasındaki problemlerin çözülmesinde İran’ın arabulucu olarak kullanılması gibi bir durum da mevzubahistir. Kazançları çok görülmekle birlikte Türkiye’nin bu arabuluculuk eyleminde mümkün olduğunca şeffaf politikalar takip etmesi göremediğimiz problemler için de faydalı olacaktır. İran’ın yüzyıllara dayanan bir diplomasi geleneği olduğu unutulmamalıdır. Olayları mümkün olduğunca germek ve kopma noktasında gevşetmek olan politikalarıyla tanıdığımız İran politik elitlerinin yaptığı ya da yapacağı açıklamalarla durumun olduğundan daha da gerginleşmesi de mümkündür. Ayrıca Türkiye’nin arabuluculuk sürecinde dikkate alması gereken konulardan birisinin de arabuluculuk süreçlerinin zaman kazanmak için kullanılabildiği olmalıdır. Türkiye-İran ilişkilerinde arabuluculuktan doğacak zarar sanıldığı kadar açık ve görülebilir olmayabilir.

İSRAİL HÜKÜMETİ’NİN HAMAS’I TANIMAMASI İLE İRAN-ABD İLİŞKİSİNİ KIYASLAMAK ELMA İLE ARMUTU KIYASLAMAK GİBİDİR

Barack Obama öncesinde ABD’nin Orta Doğu politikası en kolay anlaşabildiği ve konuşabildiği aktörlerle birlikte hareket etmek üzerineydi. Ayrıca, bölgedeki problemleri izole ederek çözmeye çalışmak takip ettikleri politikalardan birisidir. İsrail ve Hamas arasındaki ilişki ABD’nin bu yaklaşımının devamıdır. Bunun yanında burada kısaca açıklanamayacak kadar derinliği olan tarafları da vardır.
Bence son İsrail Hükümeti’nin Hamas’ı tanımaması ile İran-ABD ilişkisini kıyaslamak armut ile elma’yı karşılaştırmak olacaktır. Bu yüzden ikisini ilişkilendirmek doğru olmaz sanırım. İran’la ABD arasındaki ilişkide İsrail’in katkısı var mı sorusu daha yerinde olur. Son ABD hükümeti’nin İran politikası daha ziyade konuşmamak, yok saymak ve gerilimi tırmandırmak şeklinde icra edilmiştir. Güç kullanma eğilimi temelde hep fazla olmuştur. Türkiye’den arabuluculuk istenmesi bir görüşme imkanının olduğunu göstermektedir. Obama’nın Cumhurbaşkanı ve Başbakanı arayarak Türkiye’nin bölgedeki tavrını desteklediğini belirtmesi de önemli bir adımdır. Muhtemel bir uzlaşma zeminin varolması bile, ABD’nin yeni hükümetinin İran’a yönelik politikasının değişmekte olduğunun sinyallerini vermektedir. Bu politikasının daha uzlaşmacı ve bölge dinamiklerini dikkate alan bir tavır olacağını da zannediyorum.

Akşam gazetesi dış politika yazarı, Skyturk televizyonu program yapımcısı Nagehan Alçı 

   

TÜRKİYE’NİN ARABULUCUĞUNA OBAMA’NIN SICAK BAKTIĞINI SANMIYORUM

      Son dönemlerde Türkiye özellikle Ortadoğu ve Afrika’da aktif bir rol almak üzerine bir dış politika inşa etmeye çalışıyor. Bu, güzel bir hedef ancak o hedefe henüz ulaşılmış değil. Biraz ’wishful thinking’ yapılıyor, yani olaylar olduğu gibi değil, olması istendiği gibi aktarılıyor. bu nedenle biz genellikle Türk tarafının açıklamalarını duyuyoruz, karşı tarafın yorumlarını pek öğrenemiyoruz. Oysa durum su: ABD ve Iran arasında Obama döneminde bir ilişki başlaması muhtemel. zaten Obama "değişim" sloganı" kapsamında İslam dünyası ile diyalog sözünü de verdi. Ancak bu ilişki arabulucu gerektirmez. İran’ın Türkiye’nin arabuluculuğa sıcak bakıyor olabilir ama buna Obama’nın sıcak bakacağını sanmıyorum. Bush döneminde "öteki" olarak tanımlananı "muhatap" almak Obama’ya büyük puan kazandırdı, bundan donup kademeli ilişki modelini tercih etmez. Bu nedenle Türkiye kendi kendine gelin güvey oluyor.

     Türkiye’ye sunulan bir arabuluculuk rolü yok ki o rolü alıp almamayı tartısalım. dediğim gibi yapılan "wishful thinking". Türkiye’ye konum itibarıyla tabii ki önemli ancak son dönemde ABD’nin yeni yönetimini bunu dışında özel bir önem atfettiği yok Türkiye’ye. Zaten buna odaklanacak zaman ve önceliği de yok Washington’un. Geçtiğimiz günlerde Obama "News Hour" programına katıldı ve o sırada 1-ekonomi, 2-Afganistan-3-Irak 4- İran olarak öncelik sıralaması yaptı. yani ABD şu an ekonomi ile meşgul. zaten kadrolar da tam oturmuş değil.

    ABD Hamas’ı kesinlikle muhatap almıyor ve almayacak, Mısır zirvesinde de "kötü adamların yani Hamas’ın muhatap alınmasını istemiyor. Türkiye ile bu noktada da ters düşüyor. ABD’nin Hamas’a ulaşmak için dolaylı bir şekilde İran’a, üstelik arabulucu koyarak ulaşması gerçek dışı.

YORUMLARINIZ
gözlemci - 09.03.2009 17:26
Seçimler yaklaşırken düğmeye basıldııı,AKP’nin ipi çekildi.Kasımpaşalının meydanlarda feryat figan etmesi bundan.Zavallı lümpen kalabalık ve köylü takımı gelecek fırtınanın büyüklüğünden habersiz ayran budalası gibi kasımpaşalıyı şakşaklıyor.Merkez, kasımpaşalının güdümünde bir kukla olduğunu dövize müdahele edeceğini açıklamasıyla onayladı.Kasayı da boşaltsanız ağa babalarınızın gözünden düştünüz,geçmiş olsun.Hani serbest kur rejimiydi?yalanlarınızı yesin lümpenler.Ağlama duvarına gidin ağlama duvarına belki halinize acırlar.
D E M O K R A T - 09.03.2009 13:03
takoz meselesi yalan değil fener soygununa dayadılar takozu.
arap kadri - 08.03.2009 17:04
Bu ülkede chp zihniyeti sorunu var.Hep sorun oldular,takoz oldular,engel oldular.
gözlemci - 07.03.2009 23:35
AKP ile TC’de bir din tartışması başladı.Yahu dünyada milyarlarca insan ve binlerce inanış var,kim kime neyi satıyor.Din ve inanç somut değilki.Biri buda’ya tapar,bir diğeri haça,bir diğeri arapistan’daki dört duvara.Kimse kimseye karışamaz.Beş vakit namaz kılan ne kadar dindarsa,bir budist bir musevi,bir afrika kabilesi de o kadar dindardır.Bunları bırakıp insanca yaşamanın gereklerini yerine getirsek daha iyi olmazmı.He mi kasımpaşalı...
gözlemci - 07.03.2009 19:18
Yandaş gazeteleri zaten kimse para verip almadığı için hiç olmazsa evlerinde suyu olmayan lümpenlerin temizlik! işlerine yarıyorlardır.Olsun o da bir faydadır hiç olmazsa.
D E M O K R A T - 07.03.2009 12:42
din ve dindarlar hakkındaki şartlanmışlığından <br> <br>Selim Aktenli 06.03.2009 23:18:52 <br> <br>din tuccarı kardes senin bu mesajından once benim din aleyhine yazdıgım bir kelime gosterebilir misin <br> <br>işiniz gucunuz iftira <br>işiniz gucunuz din tuccarlıgı <br>
D E M O K R A T - 07.03.2009 11:15
haberx editoru dunku sansurlediğin mesajda gecen konu senin yandas medyan yayınlandı mı takip edebildin mi? <br>
D E M O K R A T - 07.03.2009 11:11
gerçek bir musluman olarak; cuma namazı sonrası yandaş gazete dağıttırıp kendi siyasi propagandasını yapan, insanların inancını somuren sahte muslumanların riyakarlıklarını yüzlerine vurmaya devam edeceğiz. <br> <br>
D E M O K R A T - 06.03.2009 23:38
bugun bir haber gecti <br> <br>6 mart 2009 "İşsiz kalan, çaldığı tüm kapılardan olumsuz yanıt alan İzmirli deri işçisi 45 yaşındaki Ali K., Konak Meydanı’nda çırılçıplak soyunup protesto gösterisi yaptı" <br> <br>gecen gunlerde de bir haber vardı <br> <br>2 mart 2009 "emekli polis başbakanlığın onunde kalbine ve kafasına silah dayayarak intihar eylemi yaptı" <br> <br>yıllarca akp ye gelen eleştirileri başbakanlık onunde kasa atma eylemini hatırlatarak bertaraf etmeye calışan bu konuda yuzlerce yazı yayınlayan gazeteler bu haberi gormezden geldi geldi <br> <br>yarında bu çıplak vatanda haberini bu gazetelerde goremeyeceksiniz. <br> <br>hangi gazeteler oldugunu soylemeye gerek duymuyorum. <br> <br>ama ip ucu veriyorum 2 si ankarada beleş dağıtılıyor.
Selim Aktenli - 06.03.2009 23:18
Kendine Demokratlığı yakıştırmasına rağmen din ve dindarlar hakkındaki şartlanmışlığından, tahammülsüz bir başka biri de kalkmış ülke kurumlarının peşkeş çekilmesinden bahsediyor. Peşkeş çekmek bayağı idiolojik bir klişe olmasına rağmen ezbere alışmış olanlar bir türlü bundan vazgeçemiyor. <br> <br>Dünya sahnesinde serbest rekabet ve demokratik kurallara uyduğunu taahhüt ettiysen, kendi kurumlarını genellikle hantal, iş bilmez, aldırmaz insanlara bıraktıysan bu kurumların istismar edilen verimsiz kurumlar haline gelmesine göz yumduysan,... bu kurumları perde arkasından yönetilen birer zarar makinesi haline getirdiysen, diğer yandan ülkede hızla artan nüfusu ve devamlı yeni para kaynaklarına ihtiyaç olduğunu görüyorsan senin verimsiz kurumlarına pek ihtiyaç kalmamış demektir. Sen şehit dedelerine layık olmadığını zaten ortaya koymuşsun demektir. Bu kurumları ortadan kaldıramayacağına göre, yeniden işlerlik kazandırmak için yönetimini ve potensiyel getirisinin önemli kısmını iş bilen, aldıran, zarar etmeyen işlerini perde arkasında değil de şeffaf olarak gören gösteren, vergisini veren, dünya ve modern teknoloji ile entegrasyon konusunda daha az maliyeti olan ve verimli çalışan kurumlar haline gelmesi için parasıyla, bilgisiyle teknolojisiyle gelen yabancılara devredersin (bir noktada istemesen dahi). Bu kurumlar çoğu okumuş, milletle çelişircesine devletçi, dine dindarlara soğuk bakan, yaptıkları işlerde din-iman kıtlığından haram mevhumuna aldırmayan, millete doğru dürüst hizmet vermeyen, yaptıkları işi ağzına burnuna bulaştıranların ellerinde idiolojik birer yuvalanma mekanına dönüşmüs ve zarar etmekteyken sizler nerelerdeydiniz? Son zamanlarda yaptığınız yaygaraları bu kurumların islahı için bundan 10-15 sene evvel neden yapmıyordunuz?
D E M O K R A T - 06.03.2009 11:46
canakkalede sehit olanlar siz ulkenin kurumlarını yabancılara peskes cekin diye sehit olmadı.
Selim Aktenli - 05.03.2009 22:24
Kendine gözlemciliği yakıştıran bir şaşkın durumu keyfine göre abartıyor. Ayrıca argumanında vahim bir teknik hata yaptığının farkında değil. Ona derim ki bu vatan için çanakkale ve anadoludaki savaşlarda canlarını feda edenler zorba zatı alinizin yasakçı rejimini savunmak için şehit olmadılar. Anadoluya hücum eden saldırganları bertaraf etmek için şehit oldular. Türk olsun kürt olsun vatanın kurtarılmasına katkıda bulunan bütün aziz dedelerimizin ruhları şad olsun. Ve en önemlisi, kurtuluşumuza onları vesile eden ve başarılı kılan Allaha hamdolsun. Onlar için sakın affetmeyin bizi klişesine hak vermemek elde değil. Doğru, onların, dini ve dindarları hazmedemeyen seni ve senin gibileri affedeceklerini hiç sanmıyorum. Onların tertemiz niyetlerini emellerin için burada istismar etmeğe çalışıyorsun. Aslında onların isimlerini ağzına almağa layık biri değilsin.
Adil Erturk - 05.03.2009 22:24
Karadayı hakkında suç duyurusu: <br>Adaleti Savunanlar Derneği (ASDER) Genel Başkanı emekli Tuğgeneral Adnan Tanrıverdi, eski Genelkurmay Başkanı emekli Orgeneral İsmail Hakkı Karadayı hakkında, basına yansıyan ses kayıtlarındaki sözleri nedeniyle savcılığa suç duyurusunda bulundu <br>................................. <br> <br>GERCEK TURK ASKERI ADILDIR! HAY ALLAH RAZI OLSUN ADNAN BEY! SIZIN GIBILERIN VARLIGINA SAHIT OLDUKCA COCUKLARIM ADINA GELECEGE TEBESSUMLE BAKABILIYORUM... <br>
KENDİNİ BİLMEYEN İNSANLAR - 05.03.2009 12:47
Biz türkler şu anda misakı milli hudutları içine hapsolunmuş insanlar topluluğu. kendi gücünün ve inancının farkında olmadan yaşayanlar. abd birleşik devlet. rusya bölündü fakat yinede birleşik devlet. avrupa birleşik devlet oldu. çin keza öyle. imparatorluk. ortadoğu ve kafkaslar ulus devlet. kimin ulusu belli değil. mecburuz bu ülkelerin anahtarlarını toplamaya. zaten halklar refarandum yapsa hepsi bize gelecek. kromozonlarımız ve genlerimiz bunu istiyor. tarih bunu istiyor. dünya bunu istiyor beyler.yeterki demokrasiden önce insana adalet gerekir o olsun yeter.
arap kadri - 04.03.2009 15:21
Sen bambaşkasın Recebim Tayyibim ERDOĞANIM BAŞBAKANIM CANIM BENİMMMMM
Bu sayfaya yorum yazarak tarihe not düşün.
1 2