ANKARA, 28/07(BYE)--- Almanya'dan yayın yapan ARD televizyon kanalının 28 Temmuz 2010 tarihli internet sayfasında, Katrin Brand imzasıyla ve yukarıdaki başlık altında yer alan yazının çevirisi şöyledir:
--Dışişleri Bakanı Westerwelle Türkiye Ziyaretine Daha Başlamadan Bir Konuyu
Açıklığa Kavuşturdu: Türkiye, AB Üyeliğine Hazır Değil.
Bugün ise Konu Hakkında Meslektaşı Davutoğlu ile Görüşecek.
Oysa Davutoğlu'nun Kulağında Şimdilik İngiliz
Başbakanı Cameron'un Tersi Yönündeki Mesajı Çınlıyor--
Kocaman, yoksul, anlaşılması güç: Bu üç ifade Türkiye'nin çoğu AB ülkelerince algılanışını anlatmaya yetiyor. Toprak büyüklüğü bakımından Fransa'dan büyük, nüfus bakımından Almanya'ya yakın, kişi başına gelir bakımından ise Romanya'nın altında. Üçüncü husus –yabancı oluşu- hakkında. Başka bir kültürel çevreye mensup olması hakkında ise AB'de açıkça konuşulmuyor.
--Almanya ve Fransa Hızlı Bir Katılım Arzulamıyor--
Ve buna rağmen Angela Merkel'in şu ve benzeri ifadeleri tekrarlaması olay oluyor: "Türkiye dâhil, Müslüman dünyasını Avrupa Birliği'ne sıkıca bağlamanın hepimizin çıkarına olacağına inanıyorum. Bunun şekli ve nasıl olacağı hakkında ise –imtiyazlı ortaklı mı, yoksa tam üyelik mi- daha görüşeceğiz." Mesela geçen yıl Prag'da ABD Başkanı Obama, Türkiye'nin AB üyeliği meselesine atıfta bulunduğunda Şansölye Merkel böyle demişti.
Fransız Cumhurbaşkanı Nicolas Sarkozy ise bunu daha açık seslendiriyor. Sarkozy: "Türkiye'nin AB'de yeri olduğunu sanmıyorum. Bu, fikrimi değiştirdiğim bir mesele değil."
Ancak ne Merkel, ne de Sarkozy, AB'nin resmî olarak üyelik müzakereleri yürütmesinde bir şeyler değiştiremezler. Sonuçta iki lider birlikte 2004 yılında müzakerelere başlanmasına yeşil ışık yaktılar. Müzakerelerin başlamasından 10-15 yıl sonra ise Türkiye'nin ne kadar yol aldığı, AB'nin ise katılımı gerçekten kaldırıp kaldırmayacağına bakılacak.
--İngilizler AB'yi Zayıflatmaya Mı Çalışıyor?--
İkinci seçeneğin şu anda gerçekleşme ihtimali pek ufukta belirmiyor. Zira Birlik son beş yılda 12 yeni üyeyi dâhil etti ve genişlemesinden sonra bir tür "genişleme yorgunluğu" baş göstermiş durumda. Artık 27 üyeli Birliğin, her bir üyenin birbiriyle akordunu tutturabilmek o kadar fazla gayret ve paraya mal oluyor ki, neredeyse hiç kimse Birliğe bu kadar büyük ülkeleri katmayı düşünemiyor. Bir kişi hariç: İngiltere'nin yeni Başbakanı David Cameron. Dün Ankara'da Türk işadamlarına hitaben yaptığı konuşmada Cameron, "NATO müttefiki Türkiye'nin Avrupa'yı savunmak için bugüne kadar yaptıklarını ve şu sıralar Afganistan'da gerçekleştirdiklerini aklıma getirdiğimde, onu AB'ye götüren yolun –geçmişte yapıldığı gibi- bu denli engellenmesi beni kızdırıyor" diye konuştu. İngiliz hükûmet lideri, Türkiye'nin AB katılımı konusundaki en ileri avukatlığını üstleneceğini beyan etti.
Oysa İngilizlerin derdi Türkiye'den çok, siyasal kurum olarak AB'yi zayıflatmaktır. İngiliz Avro bölgesi karşıtlarının apaçık yaptığı hesap: "Yapı ne kadar büyür, üyeler arası farklılık ne kadar çoğalırsa, birlik olma o kadar zorlaşır."
--Hırvatistan ve İzlanda Muhtemelen Türkiye'yi Geçecek--
Fakat halihazırda zaman katılım karşıtlarının lehine işliyor. Türkiye, müzakerelerde AB hukuk ve değerler sistemine uyum sağlayabileceğini kanıtlamak zorunda. Oysa süreç ancak ağır aksak ilerleyebiliyor. Süreç o denli ağır seyrediyor ki, Hırvatistan ve İzlanda'nın Türkiye'yi -28 ve 29 numara olarak- geçmesi an meselesi. Geriye kalan diğer aday ülkeleri de daha çok uzun bir yol bekliyor. Makedonya ile yürütülen müzakereler, Yunanistan ile yaşanan bir kavga nedeniyle askıda; Arnavutluk, Karadağ ve Sırbistan ise başvurularını daha yeni yaptılar.