Ah benim canım arkadaşım.
Geçen gün bir haber okumuştum, İtalyan General Mario Lombardo’nun kızı olarak dünyaya gelen Rosalia, iki yaşında İspanyol gribi adıyla bilinen hastalık yüzünden hayatını kaybedince, kızını kaybetmenin acısını kaldıramayan General Lombardo, Sicilya’da mumya ustası Alfredo Salafia’ya kızını mumyalatmış ve camdan bir tabuta yerleştirmişti fakat mumyalama yöntemi kimseye açıklanmamıştı, Ancak Rosalia’nın vücudunu 90 yıldır çürümeye karşı koruyan bu yöntem, yavaş yavaş etkisini yitirmeye başlayınca Salafia’nın yazılarını inceleyen Mascali sırrı çözdüğünü açıkladı : Rosalia’nın kanına alkol, gliserol, formalin ve salisil karışımı bir sıvı enjekte edilmişti. Yıllar içinde teknik üzerinde değişikliğe giden bilim adamları karışımı; çinko sülfat ve klorür ile zenginleştirirken, çürüyen yanaklara eterde çözülen parafin enjekte etmişlerdi. Düşündüm de ölümüne meydan okuyacağım, onu tamamen suni yöntemlerle hayatta tutmaya çalışacağım, belki ölüsünden bile kuvvet alacağım, yokluğuna duyamayacağım tahammülü durgun varlığına göstereceğim, çürümemesi için özellikle (gülebildiğini düşünmek için) yanaklarına dolgu yapmak isteyeceğim kişi kim olabilirdi? Çocuğumun acısına bu kadar yakın durmayı başaramazdım, annem, babam ve kardeşim içinse birlikte paylaştığım hayatın bir özelliği kalsın isterdim herhalde, aklıma gelen tek bir isim vardı, arkadaşım…….
Sen sıktığım yumruğumu açarken kaslarımdan daha çok iş gören, eğilip bir şey almaya hazırlanırken sürüne sürüne benden önce giden, yakalayamadığım her ipi elimde olması için kesen, uyumadığım her gece için günlerin ilerlemediği yalanına beni inandıran, çektiğimiz acıların öteki dünyadaki karşılığı açısından bir teselli veren, oynamadığımız oyuncakların anısına sahip olmaya çalıştığımız ev, araba ve bebek gibi aidiyetlerin tüm vergisini birbirimiz adına ödeyebileceğimiz, elma gibi değilse de kendi ellerimizle dokuduğumuz kumaşın, iki taraftan çalıştığında bir fonksiyon kazandığı makasıyız biz.
Sen göz kapağımın altında veya göz çevremde gezinirken ben senin sırtındaki kaşıntının izini sürerim, sen kabından dolup taşarken ben kurna olarak dururum dibinde, sen eğilmişi bile kıymetli bir demirken ben üzerine harç olurum, sen konduğun yerden tekrar uçmaya hazırlanırken ben kanadına basarım.
Sen kokusundan zehirleneceğim bir çiçek, yazılışından okuyacağım bir harf, düşüşünden tanıyacağım bir afet değilsin. Sen, hayatım için kaybolan ne kadar duygu varsa onların sahibini bekleyen bürosun, arkadaşımsın, canımsın. Seninle kendime olan borcumu ödemek için görüşüyorum çünkü değerlendirme oranımı sen belirliyorsun. Bir gün senin kadar sevemezsem kendimi o zaman haklarını helal etmezsin biliyorum.
Bu kadarını beklemiyordun dimi, “Sen nereden geçiyorsun, hangi arabayı gördün, nasıl giyimli bir insanla karşılaştın hepsini hissediyorum” derken, benim içinde senin bulunduğun, hızla giden bir aracın camından içeri girerek, kimin kimi daha çok yanında hissettiğini ve hissetmekle kalmadığını gösterebileceğimi hiç düşünmedin.
Yine de ben, o arkayı dolanıp gelen(kolaçan eden) daşlığımıza çok az tabir bulabiliyorum ama bizim derdimiz de zaten, dağdan topladığımız kelimeleri boylarına istifleyip kışın yakmak değil, bizim derdimiz ıslanmış odunları ateşe direk atamadığımız zamanlarda ısınacak kadar birbirimizi korumak. Çünkü en çok buna ihtiyacımız var. Bir kadın ve bir erkek yanyana geldiğinde ‘Artık sen cennettesin’ diyerek insanları kandıran bir şeytan, ‘AŞK’ yok aramızda. Onun için bizim ilişkimizi kaldıramaz dünya, biz iki arkadaş olduğumuzu 90 yıllık heykel olsak da anlatamayız kimseye. Kabrimde sorgu esnasında yanımda olacağına söz verirsen( ki herşeyimi biliyorsun, Allah’a karşı anlatırsın halimi) bir şey söylemek istiyorum:” Seni çok seviyorum”