Sevgilim, yiyeceklerin
öldürülerek daha sonra içimizde canlanmasını beklemek gibi önce öldürdüğüm,
sonra kendisini ve beni yaşatmasını sağladığım duyguyla günümüzü kutluyorum.
Böceklenen bir çiçekten,
kurtlanan bir meyveden, küflenen bir ekmekten elde edilen primer metabolitler
gibi faydasını ömür boyu saklayan aşkın, bozulmaya yüz tutmuş, içini yemiş her
parçasından doğup yeniden sana geliyorum. Ben aşka yürüyorum, yani ölümsüze…
Ne muhabbetname yazıyorum, ne
de hallüsinasyon görüyorum, yaptığım bir
muvazaa da değildir, sadece ömrümüzün sonuna kadar bizi bırakmayan bağımsız bir
değişkenden söz ediyorum. Biz sabit kalırken büyüyen bir duygudan bahsediyorum.
Büyüdükçe bizi ezmeyen, eritmeyen, sıvıya dönüştürmeyen, yaşamsal, doğal bir
uzvumuzdan yola çıkıyorum.
İlkinden sonuncusuna kadar
hiç bitmeyen seferlerin yolcusu olmaktan hiçbir zaman yüksünmediğimi anlatmaya
çalışıyorum….
İlkinin bütün gün sevdiğini bir
kez görebilmek için mahallenin elektrik direğiyle bütünleşmesinin, sonuncusunun
çamurlu bir yolda yine aynı beni sırtlanmasına kadar kaç hakkı bende kaldı
bilmiyorum Aşkın? Sevilmek güzeldi, hele kurşunu yediğim ve son sarf ettiğim
kelimenin “seni seviyorum”olması daha güzeldi.
Şimdi unlu bir bezi
çırpıyorum, çırptıkça daha da çoğalıyor tozu, leblebi tozunu yutmaya
çalışıyorum, yutkundukça daha da boğazıma yapışıyor yani kendimi bende kalmaya
ısrarlı bütün aşklarımın varlığıyla teselli ediyorum.
Küsmedim değil, siyah
gözyaşları dökmedim değil, yine de her güneş görmeyen evde en azından beyaz bir tuvalet taşı
olduğunu düşünüp mutlu oluyorum. Yani kah içerde, kah dışarıda, kah herkesle
ama nihayetinde bütün canlıların hayatında bir ‘aşk’ olduğuna bakıp, “İyi ki
yaşıyorum”diyorum.
Akne gibi
bir gözeneğe yerleşmeden
Şiarım
olmaya yaklaşmış herkes için
Kalbimde
üreyen her “aşk” hücresi hediyemdir.