Aslında kim bağladı o çocukları!..
Kılık değiştirmiş niyeti kestirelemez bir yüzün, gizli
kamera marifetiyle, bir duyum yahut ulu gaye belki sisli sinsi bir
yönlendirmeyle; düşeslik sıfatından sıyrılarak, üşenmeden kendi memleketinden
uçagelip; adın da ‘esirgeme’ olmasına rağmen tam hakkını - başka örneklerle de
hatırımızda (Malatya) - veremediğimiz anlaşılan ‘çocuk esirgeme yurtlarımızı’
gözetlemesinden düşürdüğü, fonuna korkunç bakışlar ve ifadelerle heyecan
kattığı görüntülerin bir kısmını hep birlikte izledik...
Muhterem düşes için bir sürü sorular geçerken aklımdan,
türbanlı kafası ile bu izlenimleri oluşturma hırsı ve uğraşını cımbız cımbız
iğdişlemek adına; es geçip, boşverip, koyverip, başkası yazar deyip, çuvaldızı
böğrümün derinine sokmayı yeğliyorum; içime çukurlar açan resimler gözlerimin
önündeyken hala...
Ağır depresyonumun etkisi mi, yeni
kitabımın kurtulamadığım mahpusluğu mu yoksa duygusal zekamın diğer zeka
türlerimi hallaç pamuğu atar gibi uzun bir süredir dağlara taşlara atması mı
buna sebep emin değilim lakin bugünkü halim ve bu konuya yaklaşımım; ‘aslında
kim bağladı o çocukları’ sorusunun muhatabı gerçek dramları, birer acılı cümleyle
anmakla olacak...
Öyleyse hepimize soruyorum şimdi üzgün, sinirli bir işe
yaramaz olarak; aslında kim bağladı o çocukları?!.
Yalnızlıktır; insanın elini kolunu bağlayan, bir öğüt olarak
çok eski zamanlardan arta kalan...
Çaresizliktir; kordorlardaki oturaklara bileklerinden beyaz
bez parçalarıyla nişanlanan, o belki hiç gelin olamayacak kızların görüntüsü...
Elleri arkasına kilitlenmiş oğlan çocuğunun; sızım sızım
sızlatan büyük çok büyük dertleri vardır, genç bedeninin, zihninin, kalbinin
üzerinde yosunlanmış belki hiçbir zaman adını tam koyamayacağı...
Ve soruyorum, yalnızlığını, çaresizliğini, dertlerini kime
borçlu(!) bu garibanlar; aslında kim bağladı onları?!.
Ya hala ücra bir kalbin içinde ağlayan eskimiş bir aşk...
Bağırtıları sonsuzlukta daim yankılanacak olan, sonu
düşünülmemiş zevkli bir gecenin kahramanları...
Belki tecavüz mağduru bir körpe...
Gittikçe çoğalan yoksulluk, yoksunluk mustaripleri...
Hüsran sıfatlı bencil insanlar...
Yineliyorum ve; eskimiş bir aşkın, sonu düşünülmemiş zevkli
bir gecenin kahramanlarının,
tecavüz mağduru körpenin, yoksulluk, yoksunluk
mustariplerinin, hüsran sıfatlı bencil insanların bıraktığı bu zavallıları;
aslında kim bağladı?!.
Devlet babanın ilgisizliği, zayıf hafızası,
vakitsizliği(!)..
Televizyonda seyredip, gazetede okuyup, ‘çok şükür Yarab
benim çocuğum öyle değil’ diyen gönül gafilleri...
Duygu sürkülasyonu bol, sevmediğini, istemediğini unutma,
hiçe sayma meyilli; görmeme, duymama, bilmeme oyunlarının ödüllü maymunları...
Civan ve cihan yandı doktorların şifasızlıkları,
‘uğraşılmaz, ben mi kurtaracağım’ mimikleri...
Bu yurtlarda çalışanların; kendi yaşamları dahil herşeyden
bıkkınlığı, hayat şartlarından yılgınlığı, yorgunluğu, hayırsız akrabaları ve
komşularından mütevellit gittikçe körelen merhamet hissiyatları, evdeki kocası
yahut karısı yüzünden artarak sivrilen acımasızlıkları ve baktıkça dünyaya,
olan bitene, an be an düşen insanlık kalkanları...
Ve yine soruyorum işte; aslında kim bağladı o çocukları?!.
Ben, sen, o, biz, siz , onlar...
Ve tabii, Sarah Ferguson gibi insanların mensubu olduğu
ülkelerin; aymazlığı, acımasızlığı, sömürgeci, yok edici, ezici, silici
zihniyetleri...
Üstelik herşeye rağmen Ferguson, iyi bir araştırma yaparsa,
o çok gelişmiş ülkesinde de benzer bir sürü vaka bulacağına eminim...