ATATÜRK DİNE VE İSLÂMİYETE KARŞI MIYDI?
Dr Reşit Galip anlatıyor:
Bir çalışma planı hazırladık, çalışmalar sarayda yapılacaktı.
1- Müslümanlığın bir ‘Türk dini’ olduğunu ispatlayacaktık.
2- Dinde ibadetin ‘Allah ile kul arasında bir kalp bağımlılığı’ olduğu teziyle geliştirilecek.
3- Kulun Tanrı’sına ibadet ederken söylediklerini, yürekten söylemesi gerektir. Yürek dili kişinin ana dilidir. İnsan, en güzel duygularını ana diliyle ifade eder. Bu nedenle duaların ana dilde yapılması lazımdır. Bu fikir tartışılacak ve savunulacaktır.
4- Bu noktalarda ittifak sağlandıktan sonra, duaların Türkçeleştirilmesi konusunda iş bölümüne gidilecektir.
Gazi; ‘İstersen ihtiyatlı olalım. Sen, belli başlı duaları güzelce Türkçe’ ye çevir; onların üzerinde tartışsak daha iyi olur’ dedi.
Bana ‘tekbir’ ile ‘ezan’ın Türkçeleştirmesi görevini verdi ve ‘Dikkatli ol’ dedi.
‘Tekbir’in bestesi, en büyük Türk bestekârı Itri’nindir. Itri, Tekbir’in kelimeler ve heceleri bakımından vezinlerin hesap ettiği gibi, manaların da göz önünde tutarak bestelenmiştir. Türkçeleştirirken buna özelikle dikkat et.’
Bu konuda kimseye bir şey söylememi de tembihledikten sonra odama çekildim. Akşama kadar çalıştım. Götürdüm beğenmedi. Sofraya ikimiz oturduk ve sabaha kadar çalıştık.
Atatürk, bu reformasyon hareketine, ezanların ve bayram namazlarında okunmakta olan Tekbirlerin Türkçeleştirmesiyle başladı. Kuran’ın Türkçe okunması, bu merhalenin ikinci kısmını teşkil eder. İlk iş Kuran’ı Türkçeleştirmek, sonra hutbe ve vaazlarda okunan Arapça âyet ve surelerin Türkçelerini okumak olmalıdır’ biçiminde çalışma planımızı sınırlandırmıştı.
Dr. Reşit Galip Bey’e şöyle demişti: ‘Ankara’da yetkili bir heyet tarafından Türkçe bir Kuran hazırlanmaktadır. Bundan sonra camilerde ve namazlarda o Kuran okunacaktır.’
Atatürk, Türkçe ezan, Türkçe Kuran ve Türkçe tekbir ve Türkçe hutbe ile dinde inkilâp yapmak istiyordu. Bu inkilâpla mukaddes Mihrab’ı cehlin elinden alıp ehline vermeyi sağlamış olacaktı.
Şüphesiz. Zaten müteaddit konuşmalarında bu noktaya temas eder. Pek çok cahillerin, ilmi kisvelere bürünüp Kuran’ı yanlış okuduklarını; etraflarına toplananlara da yanlış telkinlerde bulunduklarını söyler; halbuki Türkçeyle, bütün bu yanlış ve zararlı hareketlerin önüne geçilebileceği mütalaasında bulunurdu.
Camileri ıslah etmek, imam, hatip ve müezzinlerin maaşlarının artırılmasını temin etmek, Atatürk’ün din inkilâbında ele almak istediği mevzulardı.
Ben dinimizin dediğini yerine getiriyorum. Ben ne Lüther’im ne Ekber Şah! Benim dinim, İslamiyet! Kuran ne diyorsa ben ona bakarım. Kuran tam yedi yerde ‘biz onu anlayasınız diye Arapça Kuran olarak indirdik’ (Yusuf suresi:14/4 ) demiş… Ben de halkıma onu söylüyorum!
Tanrıya kendi dininizle yakarın, ona kendi dilinizle sığının; söylediklerini kendi dilinizle okuyup anlayın! Bunca açık bir gerçeği, milletimin anlamaması mümkün değil! Çıkarı olanlar, milletin cahilliğinden yararlananlar çıkar karşımıza! Ama bu millet onları ezer geçer!...
X
Yukarıda okuduğunuz satırlar; Geçtiğimiz ay (Kasım 2008) Nokta Yayınları’ndan çıkan “ Atatürk’ün Son Resmi Varisi Sevgili Kızı Ülkü” üst başlığını taşıyan “Saklı Anılar” kitabının 191-192. Sayfalarında yer almaktadır. Kitabın yazarı Atatürk’ün manevi kızı Ülkü Hanım’ın oğlu Ahmet Kemal Doğançay.
Ulu Önderin din ve İslamiyet hakkında ki görüşlerini içeren kitapta yer alan yukarıdaki satırlar; sanırız, Atatürk’ü yalan dolanla Türk halkına yanlış aksettiren, din sömürücüsü yobazların, sahte takvacıların ne denli şerefsizce bir oyun içerisinde olduklarını açık biçimde ortaya koymaktadır.
Biz “gelişerek değişiktik” diyen çifte standartçıların, söz konusu kitabı sonuna kadar okumalarını, sonra da çıkıp tarih ve Türk halkı önünde bu ülkenin “Büyük Kurtarıcı” ya yürekten bağlı on milyonlarca insanından özür dilemeleri gerekir.
BURHAN ÖZBEY