AYLIĞA BAĞLANAN GAZETECİLER
Yazılarımızda çirkin ve çıkarcı siyasetten başka sıkça basında ki çürümüşlüğü, haysiyetsizliği, çıkarcılığı, yönetimlere (erklere) bağlı güdümlülüğü içeren konulara sıkça yer verdiğimizi, bizi sürekli izlemek lütfunda bulunan okurlarımız bilirler…
Zira, inanıyoruz ki; basın güvenilir ve dürüst olmadığı sürece sosyal yaşamda ki olayları ve devlet yönetimindeki gerçekleri ülke halkının doğru biçimde öğrenebilmesi olanaklı değil.
Memlekette ne olup bittiğini, ülkeyi yönetenlerin ne haltlar yediklerini gerçek yönüyle öğrenemediğimizde de, yönetenleri toplum bireyleri olarak hizaya getirici toplumsal demokratik uyarılarda bulunma olanağımız söz konusu olamaz…
Komşumuz Yunanistan’da 6 Aralık 2008 tarihinden bu yana olanları ibretle izliyoruz. Kötü yönetim sonucu, çığırından çıkarılan halk, ülkeyi yönetenlere karşı isyan bayrağını çekmiş durumda. Yunanistan’da başta Atina olmak üzere birçok yer alevler içerisinde…
Görevini iyi, dürüst ve güvenilir biçimde yapan basın, bir ülke için büyük şanstır. Ancak ne hazindir ki, böyle bir şansa pek çok ülkede hemen hemen hiç rastlanmaması gerçeğini de konjonktürü yakından izleyen hemen hemen herkes bilir.
Gazeteciler ve basın, istisnalar dışında her zaman ve neredeyse her ülkede çirkin tablolar sergiliyor ve çıkarcılığın, satılmışlığın çarpıcı örneklerini “muhteşem biçimde(!)” ortaya koyuyor.
Tarihe bakalım…
Bir kitaptan alıntı olarak sunacağımız yazının başlığı:
“BATILI GAZETECİLERİ AYLIĞA BAĞLAMIŞTIK”
“Osmanlı döneminden itibaren idarecilerimiz gazeteciliğin ülkemizde yaygınlaşmasıyla birlikte bir baskı unsuru haline gelen gazeteleri kontrol altında tutmak için büyük çaba gösterdiler. Bunların en başında II. Abdülhamit geliyordu. Milli basını çeşitli yollarla kontrol eden Sultan Abdülhamit, Avrupa “basında da etkili olmak için ilginç yöntemlere başvurdu. Birçok Avrupalı gazeteciye nişan verildi, maaş bağlandı. Ancak tüm bu tedbirler bir işe yaramadı. ve Avrupa basınında aleyhimizde haberler devam etti.
(…….)
“Osmanlı Devleti’nde gazetelerin çoğalması kamuoyu kavramının ortaya çıkmasına ve gazetelerin bir baskı unsuru haline gelmesine yol açtı. İktidarda bulunanlar bir şekilde gazeteleri kontrol altında bulundurma ihtiyacı hissettiler. Bu iki şekilde yapılıyordu. Yöntemlerden birincisinde, gazetelere maddi destek verilerek istendiği tarzda yayın yapılması sağlanıyordu.
“İkinci yöntem ise şu idi: Hoşa gitmeyecek yazıların yazılmasını önleyecek bir mekanizma olarak sansür müessesi çalıştırılıyordu. Nitekim Sadrazam Ali Paşa 1867’de çıkarttırdığı bir kanunla hükümet kararıyla gazete kapatılabilmesine imkan sağlamıştı.
(…….)
“Yabancı gazetelerin para yolu ile elde edilmeleri birkaç şekilde gerçekleşiyordu. Yöntemlerden birisi, etkili olduğu düşünülen gazetecilere teklif götürülüp para karşılığı yazı yazdırmak şeklinde idi. Bunun yanında teklif direkt olarak yabancı gazetecilerden de gelebiliyordu. Bunlar kendilerine, belirledikleri kadar bir miktar para verilirse lehte yayın yapacaklarını belirtiyorlardı. Her iki yöntemin uygulamasına da sıklıkla rastlanıyor. Bazen yabancı gazeteciler padişahtan para koparabilmek amacıyla tehdit unsurunu kullanırlardı. Gönderdikleri haberlerle, kendilerine para verilmezse aleyhte yazacakları tehdidini savuran ve çoğu zaman da başarılı olup para kopartan yabancı gazeteciler mevcuttu. Birçok gazeteye de, sürekli satın almak veya abone olmak suretiyle destek olunurdu.
(……….)
“İkinci Abdülhamit saltanının sonuna kadar yabancı gazete sahiplerini ve muhabirlerini satın alma gayretlerinden vazgeçmedi. 9 Mart 1907 tarihli iradesinde Avrupa’da bazı gazetelere ödenmek üzere Osmanlı Bankası’ndan 400 bin frank alınarak Paris elçisince gazetecilere verilmesini emretti… “ (*)
X
Değerli okurlar…
Bu konulardaki yazılara ve örnekler vermeye fırsat buldukça ısrarla devam edeceğiz. “Pislenmiş bir basınla” iyi şeylere doğru yolculuk beklemek ütopyadan ileri gidemez.
Bir gazeteci ya da köşe yazarına şayet filan belediye konutlarından bedava konut verildi ya da aylığa bağlandı gibi iddialar, dedikodular, çok yaygın hale gelmişse ve iddiaya duyanların en az yarısı yaşananlara bakarak iddia “doğru olabilir” diye düşünüyorsa, böyle bir durumda basın adına ve suçlanan gazeteci ya da köşe yazarı hakkında ne söylenir, sizler takdir edin…
Biliyorsunuz; ABD’nin Irak savaşı öncesi Türkiye’de ki kimi gazetelere ve gazetecilere 200 milyon dolar ayırdığı yönünde Türk basınında haber yayınlanmıştı.( Zaman-12 06 2003) Demek, hangi devirde olursa olsun mekanizma tıkır tıkır işliyor…
Basın böyle olduğu, hatta giderek güvensizleşip çirkinleştiği sürece; gazetelere, televizyonlara, köşe yazarlarına medya olarak güven duyulabilir mi? Yazılan ve ekranlara taşınan haber ve yorumlara inanabilmek ve böyle bir camiaya saygı duyabilmek olanaklı mı?
Konuya devam edeceğiz…
BURHAN ÖZBEY