Can Dündar arşivinin içinde kulaçlıyorum, böyle karada yüzmek keyfini bana yaşatabilen tek yazardır kendisi. Bazen o kadar gizli notlara, günlüklere, mektuplara ulaşıyor ki, şunu sormadan edemiyorum: "Siz, bizim bilmediğiniz bir yerden bizi izleyen ölmüş bir ruh musunuz, yoksa bizim bildiklerimizin yazıya her aktarılışında sağ omuzumuzda bekleyen bir yazıcı meleği mi?
"Kimi mektupta yazdı duygularını; kimisi ise mektup yazacak çağa geldiğinde babasızdı" diye başlayan bir köşe yazısında,"Sanatçılar ve Babaları"başlığı ile, kaleme alınan mektupları yayınlamış:
Örneğin içlerinden en etkileyici olanları şunlardı:
CAHİT SITKI TARANCI
“Madem ki oğlunuzu seviyorsunuz...”
Diyarbakırlı şairin, Galatasaray Lisesi’ni kazandıktan sonra 3 Ekim 1929 tarihinde İstanbul’dan Diyarbakır’daki babasına yazdığı mektuptan:
“Çok muhterem babacığım,
Diyarbakır’ı terk edeli 20 gün kadar oldu. Geçmiş ayın bu günlerinde beraber oturup kalktığımızı, yiyip içtiğimizi ve gülüştüğümüzü, mağrur kahkahalarımızın kulaklarımızda uzun müddet manalı çınlayışı, ruhumuza sığmayan ezeli sarhoşluk ve ilahi saadet, sizler, kardeşlerim, akrabalarım, hepiniz birbirinden ayrılmadan bu müstesna tabloda mazi diye karşımda sönmeye mahkum, zayıf bir mum gibi tüttükçe çıldıracağım geliyor ve bu korkunç ve amansız harikayı tuğyan eden ruhum baştan başa lanetliyor.
1929 senesi yazı, hayatımızda daima yad edilecek mesut bir devredir. Bugün teşrinievvel üç... 9 gün sonra mektebimiz açılıyor. Bugünlerde vaat ettiğiniz 200 liranın çıkarılacağını zannediyorum. Ne kadar evvel gönderseniz hakkımda o kadar hayırlı olur ve mektepteki yerim de o nispetle kökleşmiş olur.
Bu sene de ikmale kalmamaya azami gayret sarf edeceğimi söylemeyi lüzumsuz ve zait addediyorum.
Madem ki oğullarınızı kendiniz gibi seviyorsunuz, madem ki onların muvaffakiyetsizlikleri sizin de kalbinizi vahşi bir işkenceye maruz bırakıyor, madem ki onların muvaffakiyetlerini kendi muvaffakiyetiniz gibi benimsiyor ve göğsünüz, koltuklarınız kabarıyor, şuna emin olabilirsiniz ki o yavrular da sizi her yerde ve daima asarıyla müftehir ve mağrur bir baba mevkiine çıkarmakta varlıklarını harcamaktan çekinmeyecekler ve icabında bu uğurda hayatlarını bile eritmekte haklı bir zevk duyacaklardır.
Hürmetle ellerinizi öperim şeker babacığım.
Cahit”
(Mustafa Uyguner, “Cahit Sıtkı Tarancı”, Bilgi, 2003)
ÇETİN ALTAN
“İlk yazımı babama gösterdim ve...”
“Ben ilk yazı denemelerimi babama gösterdiğim zaman, yazının tadına varma yerine, yazının devamını sayfanın arkasına değil de ikinci bir sayfaya yazmamı eleştirmişti.
Ve bir şeyi daha eleştirmişti:
İstanbul’un ‘İ’si üstüne nokta koymayı unutmuş olmamı...
Donup kalmıştım.
İlk kitabım da onun sağlığında çıkmıştı, gazetelerde yazmaya başladığım günlük köşe yazıları da...
Beğenmek şöyle dursun, bunları çokçası görmezlikten gelmeyi yeğlemiş, bir de tumturaklı öğüt vermişti:
‘-Şöhret afettir oğlum. Yazar-çizer takımı serseri olur. En iyisi memuriyettir. Sicilinin ‘Kitapları’ hanesine kitabını da yazarlar; daha kolay terfi edersin.’”
(Çetin Altan, “Kavak Yelleri ve Kasırgalar”, İnkılap, 2004)
Şimdi mektup sırası bana geldi, bir gün okur mu diye değil, okumasın diye babama yazdığım mektubun tüm ayrıntıları sizlerle...
HÜLYA OKUR
Sevgili Babacığım, senin kokunun özelliği hala saklıdır bende. Talaşın saçlarında ve bıyıklarındaki yerlerini alarak senin resmini çizme gayretini geçebilir miyim bilmiyorum ama seni ilk gördüğüm andan itibaren aşkım artarak devam ettiğinden, kusurlarını resmeden bir çizim yapmam zor olacak gibi geliyor bana. Ellerimi içine kapatan avuçlarını, mantar kokusuna rağmen çıkartmaktan zevk aldığım çoraplarını, kabanını üzerine tutmak için annemden önce davrandığım zamanları, işten eve geldiğin zaman zili çalışından anlayarak kapıya fırlamamı, eve erken gelmen pahasına kumanının sende kalmasına razı oluşumu, sofrada kız kardeşim Funda ile atışırken senin gülüşün karşısında standup'ımızı bozmamamızı, annemle uğraşır, başındaki örtüyü çekiştirirken sanki zulmediyormuşsun gibi araya girişimizi, sabahları uyandırılamayışını, bana alacağın tarağı bile eczaneden seçme titizliğini, öğretmenlerime her özel gününde çok nadide hediyeler alarak başımı nasıl arşa yükselttiğini, dükkanımızın uzun, ince dik merdivenlerini çıkarken, makinelerin sesi dolayısıyla işçilere tek tek görünerek, yazıhaneye geçme gururunu bana nasıl yaşattığını sana tek tek anlatabilmek isterdim.
Fakat, aynı baba olarak, ticaretin sillesini yer yemez Ankara'mdan İstanbul'a savruluşumuzla, akıl ve imanın kapısından giremediği eğlence mekanlarının paranın suyunu çekerek bize seni geri postaladığı günlerde, camın önünde, karşıki caddeden geçen her araba sonrası 'şimdi kapı çalacak' diye beklediğim geceleri, ayet-el kürsilerin dilime pelesenk olduğu, başına bir şey gelmemesi için ettiğim dualara yaşı gittikçe tuzlanan gözlerimin nasıl eşlik ettiğini, sonra alkollüsündür diye, geldiğini anlar anlamaz odama nasıl kaçtığımı, seni beklediğimi hiç bir zaman bilmediğini, ertesi günü; senin eve geç gelmenin benim okul hayatımı nasıl etkilediğini, kendimi ailesinin bekçiliğini yapan küçük bir asker olarak gördüğümü, korkularımın en çok da senin yaşayıp yaşamadığın şeklinde tecelli ettiğini"yazan mektubumu ceketine koyup, elini cebine atmanla, sana vaaz verdiğim düşüncesiyle ve belki de çocuğundan akıl alan bir baba durumuna düşmemek hatta böyle bir ajitasyonla yüreklerin parçalanacağı bir vaziyetin olmadığını söylemek istercesine, gözümün önünde yırtıp lime lime ettiğin anların da bir yazınsal hesaplaşması olsun isterdim aramızda.
Ama ben Can Dündar'ın babalara yazılan mektupların arasına, mektup yazacak çağa geldiğinde babasız olanların yanına ,"Yazdığı mektupları babasına bir türlü okutmayı başaramayanlar"diye bir bölüm açmak istiyorum......