Önce onu Akşam gazetesi ile hayatımıza aldık, Taraf'la alıştık şimdilerde ise Star gazetesinde izliyoruz, kendisini. Toplumun ezilen ve mağdur kesimlerinin sesi bir o kadar da o. Kimden mi bahsediyorum ? Bizden, sizden. Kısacası; Elif Çakır'dan. Çakır, sokakta gördüğümüz yoksul - yamalı, üniversite kapılarında bekleyen gencecik başörtülü, doğuda - batıda ezilen küçük bir Kürt çocuğu aynı zamanda. Toplumun en mağdur kesmi. Eşitliğin sağlanması için, koşturan ve mücadele veren bir kişilik. Elif Çakır'la işte tüm bu konuları konuştuk. Kısmen güleceğimiz, kısmen başka dünyalara gideceğimiz o zevkli söyleşi karşınızda;
Öncelikle Elif Çakır'dan başlamak istiyorum... Daha önce Akşam gazetesinde sizi tanıdık daha sonra da bu tanışmayı Taraf'la perçinleştirdik. Taraf'ı bize tanımlayacak olsanız, nasıl bir tanımlama yaparsınız?
- Yazı hayatına ilk başladığım yer değil Taraf gazetesi ama “baba ocağı” tanımından yola çıkarsak, sesim kulağıma gelmeye başlayıp, ilk kelimelerimi hecelemeye, cümleler kurmaya başladıktan sonra büyüdüğüm yer Taraf gazetesi. Takdir edersiniz ki çok özel ve özellikle Türkiye açısından önemli bir yere sahip. Hiçbir baskıdan, tehditten korkmayan, bunlara aldırış etmeyecek kadar cesur, “deli” insanların toplandığı bir yer. Orada hiçbir baskı ve çekinme unsuru taşımadan, ancak başınıza gelebilecekleri de kabullenerek yazabileceklerimi başka bir yerde yazabilir miyim acaba sorusunu zihinde taşımak gayet normal. Taraf arzu ettiğimiz, tüm kurumlarıyla demokrasinin işletildiği bir ülkenin düşünü kuran insanların toplandığı bir yer… Sit-com gazeteciliği yapmıyorsanız sık sık birilerinin tavuğuna kış demeniz, birilerini rahatsız etmeniz gerekiyor. Birilerini rahatsız ettiğiniz zaman sizin ya da patronajın da rahatsız edilme durumuyla karşı karşıya kalabilirsiniz. Bugün ülke medyasında, sizin doğrularınızın ancak patronajın da çıkarlarıyla örtüşüyorsa yazabilirsiniz.
Ama, iktidarın basını yönlendirdiğine dair söylentiler var...
- Bakmayın birilerinin “iktidar medyaya baskı uyguluyor” dediğine… İktidardan bir beklentiniz yoksa iktidar sizin üzerinizde nasıl bir baskı uygulayabilir ki? Medyanın iktidara getirdiği bir hükümet varsa medyanın kendi çıkarları doğrultusunda parmağında oynattığı bir hükümet tarafından yönetilirsiniz ya da tam tersi… Taraf gazetesi “gömleğim yok derdim yok” diyenlerin toplandığı bir yer olduğu için yükümüz yok, tasamız yok deyip yazanların, çizenlerin yeriydi. Bunun bedelini peşin peşin ödeyenlerin…
Ahmet Altan'ın da dediği gibi, Taraf sizin baba ocağınız. Peki, Elif Çakır baba ocağından neden ayrıldı?
- Ama benimkisi biraz evde büyüyen bir kızın evden çıkma vaktinin gelmesine benzedi. Hem ağlarım hem giderim hesabı… Hiç kimse baba evinden babasını annesini sevmediği için, ya da evinden hoşnut olmadığı için başka bir hayat kurmaz. Bilakis bu biraz da artık büyümenin getirdiği şeylerdir. Taraf’taki son yazımda da belirtmiştim, yeni ve güzel bir kapı açıldı önümde ve ben bu kapıdan girmek istedim.
Peki sizin insanlara sempatik gelen birçok yönünüzün olduğunu düşünüyorum. Evde, baba ocağında büyüyen Elif Çakır, Taraf'ta çalışan herkesin ve Taraf okurlarının sevgisini nasıl kazandı?
Kendinizi sevdirmenin püf noktalarına harfiyen uyuyorum! Şaka bir yana Taraf gazetesinde çalışan herkes seviyor muydu buna cevap vermek zor ve iddialı bir şey ve hele herkesin sevdiği birisi olmak da anormal bir durum… Herkesin sevdiği birisi dediğiniz zaman benim kendimle ilgili bazı şeyleri gözden geçirmem ve sorgulamam lazım. Bir insanı herkes seviyorsa da anormal sevmiyorsa da… İnsanlar beni mutlaka sevsinler gibi çabam yok. Ancak adaletli ve erdemli bir insan olmaya çalışıyorum. Hepimizin iyi ve mutlaka kötü hasletleri vardır. Nefret edilecek kadar kötü olmamak ve ortalama insanların sevdiği biri olmak güzel.
Geçen haftalarda Tanzanya ziyaretiniz olmuştu. Sizden biraz Tanzanya'yı anlatmanızı istesem. Tanzanya nasıl bir ülke, Türkiye ile ilişkileri nasıl ve Tanzanya gibi gelişmemiş ülkelerde hayat nasıl işliyor, insanların yaşam mücadelesini nasıl buldunuz?
- İçim isyan duygusuyla doldu. Kütüphaneler dolusu sosyolojik tahliller içeren kitaplar okumanın ne kadar yersiz olduğunu gördüm. Hiçbir edebi anlatımla, dramatik cümlelerle orayı tanımlayamayacağımızı farkettim. Artistik cümleler kurmak, gittim gördüm yoksulluk dizboyu gibi havalı sözler sarfetmenin utanç verici olduğuna inanıyorum.
Neden ki?
- Afrika denilince akla ilk gelen nedir, muhteşem bir doğa, “safari”, “tropikal” ve “egzotik” kelimelerinin oraları tasvir etmek için sıkça kullanıldığı fantastik bir ortam, fakat bu durumla tam bir zıtlık içindeki yoksulluk, yoksunluk... İnsanca yaşamak denilince bizler ne düşünüyorsak tam tersini düşünün. Batılı ülkeler "Afrika’nın şımartılmış çocuğu" diyorlarmış Tanzanya için. Şımartılmış çocuğu burasıysa ihmal edilmiş ülkelerinin durumlarını varın siz düşünün. Diğer Afrika ülkelerini görmediğim için iddialı laflar edecek değilim ama bildiğim bir şey var ki, zıtlıkların ülkesi Tanzanya. Siyah ve beyaz nasıl netse oradaki zıtlıklar da böyle, grisi yok... Açın internette şöyle basit bir tarama yapın, Zanzibar deyin.
Zanzibar'da neyin nesi?
- "Balayı adası, cennet ada" şeklinde vasıflanan, dünyanın tüm zenginlerinin, A plas insanların rüyalarını süsleyecek muhteşemlikte bir ada... Bu kadar güzelliğe sahip adanın isminin telaffuzu da kulağa hoş geliyor Zanzibar: Zencilerin Yeri... Zenciler yani dünyanın yoksul, yoksun insanları. Kendimizi ötekileştirilmiş hissettiğimizde başvurduğumuz bir kavrama dönüştürmüşüz “zenci”liği. Durumu ifade eden en net tanım olmuş, “zenci muamelesi görmek”... Zanzibar, zencilerin yeri ama buna rağmen dünyanın masal adası... Rüya gibi tatil yapmak isteyenlerin hayallerini süsleyen bir ada... Tadı damağınızda kalan tropikal meyveler, bedeninizi okşayan yağmurlar, uçsuz bucaksız en güzel gökyüzü ve mavi renkli engin okyanus burada. Ay farklı doğuyor gecelere, palmiye ağaçlarının altında güneşin batışı bir başka... Ve dansların, ritimlerin, renklerin ülkesi... Ama bir de çelişkisi var ya görmek istenmeyen ya da görmezden gelinen, ekvator sıcağı gibi sert bir şekilde, suratınıza bir şamar gibi inen... Tüm dünyanın "balayı adası"nda yaşayan insanlarının bu cennet güzellik içerisinde yaşadıkları yoksulluk... Baraka evler, lastik ayakkabılar, 60 dolar gibi komik rakamlara çalışan hatta o işi bulamayan muhtaç insanlar... Evlerde elektrik, su, lüks… Neredeyse yok denecek kadar az reklam afişleri, bilbordlar var burada.
E, lüks dediniz; yoksulluktan bahsettiniz... Hiç lüks diye adlandıracağınız birşey yok mu Tanzanya'da?
- Son derece lüks tatil mekanları var tabi ki, 5 yıldızlı oteller. Ama zengin-batılı-beyazlar, kendi kalacakları, tatil yapacakları yerlere yol yapıp elektrik götürmüşler, kendilerine yaşadıkları yerleri aratmayan mekanlar oluşturmuşlar. Kısaca, beyaz adamın aslında ne kadar kara olduğunu fark ettiğim bir yer oldu burası. (Çok mu abarttım acaba… Ne bileyim, içimden böyle geçmişti oradayken.) “Hakuna matata”nın ülkesi Tanzanya, Zanzibar...
"Hakuna matata" da nedir?
- “Takma kafaya!” Hakuna matata'yı onların söylemesiyle bizlerin söylemesi arasında çok fark var.. Beyaz adam, onları görmemek için söylüyor bunu. Oysa onların yaşam felsefesi “hakuna matata”…
11 askeri uğurlama töreninde sizde Van'daydınız... Ve askerin kendi bölgelerine başörtülü kadınları ve sakallı erkekleri almadığını biliyoruz. Siz orada başörtülü bir insan olarak nasıl karşılandınız, neler yaşadınız, Türkiye'de bana göre değişmesi gereken bu durumu nasıl açıklıyorsunuz?
Törenlerde ve müthiş bir "aa ne iyi yaptınız da geldiniz" gibi bir muamele görmedim zaten böylesi bir şey de beklemedim. Bilakis ilk kez bu kadar üniformalıların olduğu bir alana ilk kez girdim. İlk kez yüzyüze geldim. Bu topraklarda yaşamış olan ancak ne hazindir ki tanımadığımız bir kürt şair edebiyatçı olan Fegiye Teyran adına düzenlenecek bir festival için Van'a gitmiştik. Akdamar adasından Van'ın diğer tarafına bakacak, belki de Akdamar manastırının duvarına yaslanıp yazımı yazacaktım... Bu ülkede güzel şeyler oluyor cümleleri kuracaktım. Umut yazacaktım. Umutla bakalım yarınlara diyecektim. Bunları düşünerek ve heyecanlanarak gittim Van'a. Aylar öncesinden bu yana Van milletvekili Gülşen Orhan'la festival hazırlıklarını konuşuyorduk. Gülşen Orhan sık sık arayıp neler yapacaklarını anlatıyordu. Şahane, diyordum. Harika olacak, filan... İlk Kürtçe festival olacaktı bu. Ama olmadı... On bir çocuğumuzun ölüm haberini aldık. Çocuğumuz diyorum hepsi benim oğlumla aynı yaştalar neredeyse. “Van'a getirilecekler” haberini alınca ben de törene katılmak istediğimi söyledim. Israrlı bir şekilde "içeriye alınma ihtimalimin neredeyse imkansız" olduğunu söylediler. Bunun farkında olduğumu, buna rağmen şansımı denemek istediğimi söyleyerek gittim o gün. Ancak başka birşey daha vardı, o günkü "kusurum" sadece başörtüsü değildi. Bir değil ikiydi. Birisinden yırtsam diğerinden içeri giremezdim. Kimliğim de yoktu... (Nüfus cüzdanı olarak söylüyorum, diğer türlü kimliksizlikten bahsetmiyorum! Tanzanya dönüşünün hemen akabinde Van programı vardı. Evde çanta değiştirip daha ufak bir valiz alırken, pasaportum ve nüfus cüzdanım diğer çantaların içinde kalmış...) Ama kimliksiz ve başörtülü olarak askeri bölgeye girdim... Sevilay Yükselir bunu köşesine taşıdı. İlk tedirginliği üzerimden attıktan sonra Genelkurmay Başkanı İlker Başbuğ'un yanına gittim. Tokalaştık. Biraz konuştuk... İnternet sitelerine yansıyan ve gelen mailler de oldu. O gün bu olayı neden fotoğraflamadığımıza, bunun müthiş birşey olduğuna dair. Askerin tavrının değiştiğinin bir belgesi olurdu ve olayın kahramanı olarak yer alabilirdiniz falan diye...
Evet, buna bende katılıyorum doğrusu...
- Aslında söylemek istediğim başka bir şeydi sayın Başbuğ'a ama "acımız büyük" deyince boğazımda bir yumru gibi tıkandı... "Biliyor musunuz benim oğlum da bu yaşlarda şimdi üniversite birinci sınıfta. On bir can önümüzde duruyor. Ben de anneyim. Nasıl göndereyim oğlumu..." diyecektim. Gözyaşımı silerek gitmiştim yanına. Ama diyemeden geri döndüm. Yüzündeki acıyı görünce kıyamadım diyeceklerimi söylemeye. Ne askerlere bu kadar yakın olmuştum ne de önümde daha vücutları soğumamış gencecik çocukların buz gibi ölümlerine... Başımdaki örtüyü, ya da, genelkurmay başkanı başörtülü biriyle tokalaşıp konuşur mu, o an bunları düşünemedim... Başörtülü annelerin ellerinden oğullarını alan askeriyenin de artık bu vicdanla bakmaları gerekiyor... Annelerin bağrından koparıp çocuklarını alan ordu mensuplarının o annelerin ellerini sıkmasının dahi olağanüstü olduğunu düşündüğümüz bir ülkede yaşamak utanç verici... Bu vicdansızlık elbette değişmeli…
Van'da bulunduğunuzdan dolayı gözlemlerinizde Kürt Sorunu'nun ve terörün biteceğine dair umutlarınız oluştu mu, size göre bu olay kan akmayacak şekilde nasıl sonuçlanabilir?
- Kürt sorununun kan akmayacak şekilde çözülmesi için yapılması gerekenler hususunda bizzat Kürt kökenli vekiller çalışıyorlar, planlarını peyderpey icraata geçiriyorlar. Kürtlerle kurulacak diyalog ve onların haklarını iade etmekle, terör örgütüyle mücadele etmek iki farklı konu bence. Terör örgütü çok teknik, farklı bir konu. Ülke içinde çözülecek çapı çoktan geçmiş, uluslar arası istihbarat örgütlerinin karmaşık ilişkilerinin düğüm olduğu bir hale gelmiş. Kürtlerin günlük hayatına ilişkin, kültürel ve sosyal zeminlerinin kurulmasına ilişkin çalışmalar bütün hızıyla sürmeli, hükümet bu açılımdan terör sebebiyle vazgeçmemeli. Kürt olmanın getirdiği kültürel haklar güvence altına alındıkça, Kürtlerin de terör örgütüyle arasına mesafe koyacağına ve hatta dışlayacağına inanıyorum. Federasyonu bile konuşabilecek rahatlıkta olursak, Kürtlerin Türkleri ille de düşman olarak görmek isteyeceklerini sanmıyorum.
Siz başörtülü bir insan olarak, birçok mağdur genç kızın aslında kamuoyundaki sesi oluyorsunuz... Bugün üniversitelere girişte yasak olan başörtü kuralı için, hükümet bir proje başlatmıştı ama gördüğümüz üzere bu proje havada kaldı. Bu durumu nasıl değerlendiriyorsunuz?
- Başörtüsü konusunda artık sözün bittiği yerdeyiz. Nasıl anlatılır daha ne söylenir bilmiyorum... Tükenildi artık. Artık hiçbir eylem de olmuyor, farkındasınızdır. Başbakan ve cumhurbaşkanı çeşitli milli günler vesilesiyle düzenledikleri resepsiyonlara eşlerini getiremiyorlar, askerler sorun çıkarır çünkü. Türkiye’de sorun, CHP’nin MHP’nin ya da Anayasa Mahkemesi’nin istememesi değil, askerin istememesidir. Ben Ak Parti hükümeti döneminde bunu anladım. Yok öyle değildi, falan. Hikaye. Bu askerler nasıl insanlardır, bu ülkenin halkına nasıl bu kadar yabancılaşmışlardır, anlayabilmiş değilim. Oğlunu askere alıp da annesini içeri sokmamak, eşinin örtüsünden dolayı başbakana ve cumhurbaşkanına tavır yapmak, boykot etmek nasıl köhnemiş bir zihindir, önce bunu netleştirmemiz gerekiyor. Türkiye’de dindar insanların basit eylemler dışında hiçbir ciddi sivil direnişi de olmadı. Örtülü anneler, oğullarını askere göndermemek gibi bir sivil direnişe bile geçmediler. Bu insanlar her türlü aşağılanmaya rağmen, ülkeyi germek istemediler. Sanırım bu sorunu Ak Parti’ye çözdürmek istemiyorlar.
Kim bunlar peki?
Ben de bilmiyorum. Var işte böyle birileri. Biziz demiyorlar ama varlar.
Kemal Kılıçdaroğlu genel başkanlığına geldikten sonra, bu sorunu çözeceğine dair birkaç cümle söylemişti diye hatırlıyorum.
- Kılıçdaroğlu genel başkan olduktan sonra “biz çözeceğiz” deyip duruyor ama hiç güven vermiyor. Merdiven altlarındaki başörtülü kızları sigortalamaktan bahsederken, sanki hala onların dehlizlerde (ya da merdiven altında olmaktan ne kastediyorsa) orada yaşamalarını istiyor gibi.
E, o zaman bu mesele nasıl çözümlenir?
Bu meselenin çözülmesi için, her şeyden önce Genelkurmay’ın adım atması gerekiyor bence. Anayasa Mahkemesi falan bu işin görünürdeki aldatıcı kısmı. Genelkurmay bunu bir yapabilse, Türkiye yaşanacak bir yer olacak ve kendileri de bundan mutlu olacaklar. Şimdiye kadar niye toplumu bu hale getirmişiz diye pişmanlık duyacaklar. Başörtüsü ile ilgili olarak artık zaten üniversite okumak gibi bir talepten ziyade, kamusal alanda yer alabilmek sorunu da birlikte çözülmeli, hiç kimse başındaki örtüden dolayı iş sıkıntısına düşmememeli. Maişetini temin etme hakkı diğer tüm kadınlar gibi, örtülü insanlara da iade edilmelidir.
Bu konuyu köşenize ve makalelerinize taşıyacak mısınız?
Bunu fırsat buldukça yazılarımda dile getiriyorum. Getirmeye de devam edeceğim.
Anayasa Mahkemesi, vermiş olduğu kararla pakete "kısmen iptal" dedi... Siz bu kararı nasıl değerlendiriyorsunuz, sizce mahkeme suç işlemiş midir, mahkemenin daha paket halinde olan bir anayasa tasarısının içeriğine dokunmasıyla birlikte, halk AYM'nin düzenlediği paketi mi oylamış olacaktır?
- AYM kesinlikle yetkisi olmadığı halde meseleye “esastan” girmiş ve açık bir suç işlemiştir. Fakat gariplikler ülkesinde bu bile önemsiz görülüp geçiştiriliyor, “buna da şükür” deniliyor. Hani çok küçük bir rötüş yaptığı için, bütününe ilişkin AYM’nin düzenlediği paket diyemeyiz. Ancak müdahale küçük de olsa, “AYM standartlarına uygun” hale getirilmiş bir paketten söz edebiliriz.
Siz, medyanın her bölümüyle güzel ilişkiler içerisinde olan bir köşe yazarısınız... Bu bağlamdan yola çıkacak olursak; Türkiye'de medya eleştirildiği kadar kötü müdür, 'yandaş medya' kavramı sizce var mıdır, Türkiye'nin hem habercilik bazındaki hem de köşe yazarlığı bazındaki medyasını nasıl değerlendiriyorsunuz?
- Çok uzun yıllardır medya içinde olan biri değilim, ama bulunduğu dönem içinde medyacılığın çok zor, çok hassas bir meslek olduğunu anladım. Medyanın bizatihi kendisi netameli bir meslek. İnsanlar niçin gazete, dergi televizyon sahibi olmak isterler?
Niçin?
- Başlangıçta insanları olan bitenden haberdar etmek isteyen masum bir iş olarak başlayan medyacılık, maalesef artık sahiplerinin elinde büyük bir güç, baskı aracı, adeta bir silah haline gelmiştir. 50 kuruşa gazete satmak karlı bir şey midir diye hesap kitap yaparsanız, hiç de öyle değildir. Reklam gelirlerini de toplasanız, bir gazetenin (ya da reklamdan başka bir geliri olmayan bir tv kanalının) kâr etmesi çok zordur. İnsanlar bu kadar büyük paraları niçin harcarlar medyaya? Belli bir gücü elinde bulundurmak için. Bunu ülkenin hayrına da kullanabilir, sadece kendi menfaatine de. Meseleye bu açıdan bakıyorum ve medya organlarının zaman zaman yandaş, zaman zaman muhalif olmalarını anlayabiliyorum. Kim “bağımsız gazetecilik yapıyoruz” diye ortalıkta bağırıyorsa, en çok ondan şüphelenirim!.. (“bağırıyorsa” diye özellikle ekledim, yoksa herkes bağımsız hareket etmek ister, doğal olan da budur.)
Hem Türkiye içinde, hem de dünya genelinde çok seyahat ettiğinizi biliyorum. Oradan bakıldığında Türkiye'nin en fazla eksik olduğu konu nedir, Türkiye nelerden eksik kaldı, nelerini kısa sürede tamamladı, bir Türkiye'li olarak değilde; Dünya'lı olarak Türkiye'yi yorumlamanızı istesem nasıl yorumlarsınız?
- Türkiye’nin cumhuriyeti var ama onu kuran belli bir zümrenin dışında diğer insanlardan“cumhur” muamelesi gören yok. Bütün sorunların kaynağı bu bence. Cumhuriyet değil aslında bu düzen. Yeni yeni olmaya çalışıyor. DEVLET mekanizması vatandaşını birey olarak değerli görmüyor. Oysa devlet dediğimiz şey, bu ülke insanlarının imtiyazsız, sınıfsız bir şekilde her türlü haktan istifadesini mümkün kılmalı. İnsanlar sosyal sorunlarla boğuşmaktan kurtulup, önce kendilerinin dolaylı olarak da ülkenin refahı ve güçlenmesi için kafası dinç olarak çalışmalılar. Öyle bir sistem kurulmuş ki, vatandaş devletine güvenmiyor, devlet vatandaşına. Her alanda bu böyle.
Ekin Gün
HaberX
E-mail: ekingun@gmail.com