Ben anlarım; hayat, insanlar ne zaman değişir, dünya ne vakit tersten döner...
Hangi dem alt üst olur ilişkiler...
Şelalem yukarı doğru akar, güneşim batıdan doğar, bazen gündüz vakitleri ay silüetleri belirir bir gayret yardım için...
Ben anlarım; ne zaman insan insanlıktan çıkar...
Etrafımdakiler; hangi vakit dost, ne dem arkadaş, ne zaman el bana, kavrarım bir lahzalık bakışmamızdan...
Talimliyim anlarım; en yakınlarım sık sık çok sever beni ve nefret ederler benden zira, önünü arkasını kestiremediğim bir süratle...
Aynı iki çift sohbetimizde, mümin ve münafık olası gelenleri bildiğimden, anlarım ben; ne zaman çıkar savaş, uzlaşmazlıklar; hangi dem artar, azalır, ertelenir dostluklar; kardeşlikler reddedilir, sevgiliye kargışlanılır, anıların üstü örtülür, yaşananlar unutulur, miraslar silinir, hayatların üstü çizilir...
O yüzden anlarım ve çok iyi tahlil ederim işte; sözcüklerin azadeliği seçtiği zamanları...
Cümlelerin kılıç gibi şahlandıkları baskıları...
Dürülüp hasıraltı gizlenmiş birikmişlerin; bohçacı kadın edasına hiç yaklaşmadan ve hatta tezyif, gazete manşetlerine dökülüşünü...
Başıboşluk içinde; kiminin zehir, bazısının çamur, küçüğünün gerçek, büyüğünün kurşun olmaya meylettiğini...
Düzeyli yakınlaşmaların aleni, gözü kara ve ölümüne tepetaklak oluşunu hiç yadırgayamıyorum ne yazık ki; anladığımdan olan biteni, minicik hayatımda sık sık eş dostun çıkardığı ağızlı gazetelerin manşetlerini bildiğimden belki...
Şerefli ve ahlaklı uslupların, olduğu yere gömülüşünü; hep makul gözlerle seyretmiş aciz bir bilge olarak tavsiyem, vakarınızı korumanızdır çok umursadığınızı hissetmesemde...
‘Doğan aydınlık mı yahut Mehmet hakikaten karanlık mı?!.’sorusunun cevabı yoktur zira...
Varsa da bilimsel değildir; anlık, zamansal, gelgit...
Sabaha kalmaz akşam ki, intibanızdan vazgeçebilirsiniz...
Onlar öyle yapıyorlar çünkü...
Dediğim gibi, hayat böyle değil mi ki sanki...
Laf işte benim ki...
Saygılarımla...