Ben İstanbul...
İstanbul’u ben say...
Beni İstanbul...
Fecr’de havanın değişmesinden anlamalıydım, milyonlarca düşün kırıldığı gecenin ertesinde...
Bir siyah bulutu peydahlayarak başında, ansızın, manasız kasvetlenmesinden koca şehrin...
Ruhundan giden bir şeyler olmalıydı, yaşama sevincine kederli kılıç yaraları açan...
Elinden kaçan, tutamadığı bilmediğim bir yari olmalıydı şehrimin...
Bir şeylere ağlamış, sıkıntısından uyuyamamış, hüznünden sabaha kadar gözünü kırpmamış olmalıydı...
Bir derdi, dermansıza yakın...
Belki gamından yorgun düştüğü, anlatılmaz bilinmezler...
Yoksa niye...
Helecanlı bir sıkıntıyla yalınayak düştüğüm sokaklarda, deniz kıyısına kadar hatırını sordum şehrime...
Arada neyin var diye sırdaş oldum, filizimin toprağına...
Can dost bil beni, dök içindekileri, kuvvetlidir omuzlarım diye candaş oldum...
Yaradan dışında yalnız havlamayan, boynu bükük takatsiz köpekler şahitti, soğuktan yaşaran gözlerime...
Oysa hep kovalarlardı beni, o saatlerin az sonrasında...
Vardığımda kıyıya, her zaman uzun uzun oturduğum çizikli, soğuk, dökülen banka...
Saklayamadığım sıkıntım, tutamadığım gözyaşlarım ve derinden bir haykırışla...
Şimdi anladım...
Ve yeşil rengin, önemini yitirmesinden koca Boğaz’da...
Ve siyah, düşmesinden mavi huzurumun üzerine...
Ve martıların bakmasından acıyarak ağlar çığlıklarla bana, balıkları avlamak yerine...
Ve balıkların su üstüne, kıyıya bu kadar yaklaşmasından...
Şimdi anladım...
Dün gece ben uyurken bir şeyler oldu sanırım...
Anladım Ey şehrim...
Gitti değil mi?..
Gitti, öyle mi?..
Aklıma gelmeyen, geldi başıma Yarab!..
Aklıma gelmeyen...
Üzgünüm şehrim, yaşattığım için sana bu acıyı...
Bana bu haberi verirken ki fedakarlığını hiç unutmayacağım...
Bundan böyle yok ayrı gayrı...
İstanbul ben...
Ben İstanbul...