“Elmacık kemikleri yüzünde gölgeleme yaparak yumuşak bir ifade verse de yanaklarındaki yumrucukların ona yüklediği daha başka bir misyon var aslında. O yer yer bana kalbinde korku olmayan bir ‘Amine’, yer yer neşesini ve acısını içinde tutan bir ‘Behice’, yer yer akıl ve bilgiden yoksun olanlara karşı, çekilerek yeniden hücum eden bir ‘Kernebe’olarak göründü…Medya mahallesinin sokaklarına çıkılır hale gelmesi, mahallenin çocuğu olmayana da geçit vermesi, hatta mahallenin namusunu koruması ondan başka kimin meziyeti olabilirdi ki? Bana göre yalnızlaşan insan türüne karşı mahallenin horozuna karşı bile ayrı bir tevazusu var, Ayşenur Arslan’ın..O yüzden ona yaklaşırken, üzerinize yürüyen doğruluklar kalabalığından korkmayın. Çünkü peşin bir yanlış, ‘Bir Ayşenur Arslan olabiliyor muyuz?’ sorusunda zaten var."
HÜLYA OKUR- HABERX/ hulyaokur@haberx.com
“HAYATIMIN NİRENGİ NOKTASINDA HEP ÖĞRENMEK VARDI”
Üç kız kardeş olarak çok güçlü yetiştirildiniz. Fakat sizin farkınız, 1958 yılında insanoğlu daha aya ayak basmadan 8 yaşında bir kız çocuğu olarak yatağınızda hayaller kurduğunuzda ortaya çıktı. Sizi küçüklüğünüze bırakmayan aklınız, o günlerde başka ne tür zorluklar yaşatıyordu? Memleket meseleleri için kafa yorar mıydınız mesela?
Ya o yaşlarda pek memleket meselelerinden haberdar olduğum söylenemez tabi. Ama 8 yaşım benim, artık okuyup yazabildiğim bir yaş doğal olarak. Ve kendimi bildim bileli de hep şöyle bir telaşla geçti, “Allah’ım ne çok şey var okunacak! Ne çok şey okumam lazım!” Ama bunu tabi olumsuz bir telaş anlamından söylemiyorum. Bilmek istedim; bilmek, öğrenmek istedim. Galiba hayatımın nirengi noktasında da hep öğrenmek oldu. Diyelim ki, Mars hakkında yeni çıkan bir şeyi öğrenmekte beni çok heyecanlandırıyor, illa gündelik hayatımıza dair olması gerekmiyor. Gündelik hayatta hiçbir işe yaramayacak bilgiler vardır ya, onlara özellikle bayılırım. Sonsuz bir okyanusta yüzmek gibi…Ve o okyanus sürprizlerle dolu. Öğrenmekte ihtiyaç haline gelince de alabildiğine yüzüyoruz.
Dünyayı anlamak yolunda belki yaptığınız yolculuklardandı evlilikleriniz. Madame Figaro dergisinde” Mor Yıllar” başlığı altında kısa süren evliliğinizden söz etmiştiniz. Erbil Tuşalp dahil pembe yıllarınızı yaratamamızın suçlusu kimdi sizce?
Hayattı muhtemelen. Yani böyle şeylerde suç ya da suçlu yoktur. Yanlış zaman yanlış yer olabilir. Yanlış insan zannettiğiniz bir başkası için doğru olabilir. Bu yaşa gelince hiçbir şeyin kesin doğru ya da yanlış olmadığını biliyorsunuz.
“BABANIZIN İŞİNİN SİZİ TARİF EDER HALE GELMESİ ÇOK YANLIŞTIR.”
Yanlışlıklar sizi başka hallerde karşımıza çıkarttı. Önce Soner Yalçın kitabında, sonra Oray Eğin köşesinde, "Babası MİT`te çalışan gazetecilerden" biri diye sizi tanımladı. Sonra sizden hem kişisel hayatınızın hem de Türkiye`nin en ilginç sayfalarından birini açma fırsatı tanıdıkları için bir teşekkür geldi. Üniversite yıllarında nereden geldiğinizin bilinmesinden hicap duyarken bugün bağrınızı geriyor olmanız neden?
Hicap değil. Hicap ayrı bir tanımdır, hicap duymak değil ama babanızın işinin sizi tarif eder hale gelmesi çok yanlıştır. Diyelim ki herhangi bir insan sırf para kazandığı ya da inandığı için her neyse Milli İstihbarat Teşkilatına, CIA’e girebilir ama bunun onun çocuğunu ya da çevresindekilerini tanımlayan bir kalıba dönüşmesi çok yanlış. Ben babamdan ya da yaptığı işten hicap duymadım, rahatsızlık duydum, beni tanımladığı için.

Bugün tanındığınız için o şekilde tanımlanmanızda bir mahsur görmüyorsunuz demek ki?
Hayır zaten saklamadım da sonrasında. Soran olsaydı söylerdim çünkü benim babam çok oldu emekliye ayrılalı. Çok yıllar önce yani 70’lerin başında emekliye ayrıldı, dolayısıyla zaten benim meslek hayatımın çok önemli bir yerinde bu sorun, eğer sorunsa sorun yoktu. Bunun çok konuşmaya ve tartışmaya değer olduğunu düşünmüyorum. İnsanlar yeri geldiğinde evlilikten babasına, iş hayatından özeline, kimi zaman bazı şeyleri paylaşabilirler, paylaşıyorlar. Benim de yeri geldiğinde paylaştığım ama daha ayrıntılı konuşmaktan çok hoşlanmadığım şeyler.
“SOLCULUKLA İNANÇ ARASINDA BİR ÇABAM OLMADI”
İnanç meselesi ayrıntılı konuşulabilecek meseleler arasına girer mi bilmiyorum…Ertuğrul Özkök’ün ‘Tuhaf’ isimli kitabını okuduğunuzda içimdeki inancı buldum gibi bir his var demiştiniz, kitap için. Solculuk ruhunuzda derinleşirken, içinizdeki inanca nasıl bir vazife yüklüyordunuz?Yani solculukla inanç beraber giden şeyler olabildi mi sizin için?
Yok hayır, hiç öyle bir şey demedim. İnsanın yer yer sorularına yanıt bulduğu bir kitap gibi dedim. Herkesin arayışı, serüveni çok farklıdır. Hiçbir kitapla, romanla o sorulara, o arayışa cevap verilebileceğini düşünmüyorum. Ama benzer soruları sormuş olmak ya da bazı sorulara benzer yanıtlar bulmuş olmak adına ilginç bulmuştum. Oysa ben kendi adıma çokta bir arayış içinde olduğumu zaten düşünmüyorum. Doğrusu solculukla inanç arasında bir çabam olmadı; bir anlam yüklemek ya da tersine bağ kesmek gibi bir çabam olmadı, kendimce yanıtlarım var. Bu yanıtlar bir inanca mı tekabül eder ya da sadece kişisel bir hayat serüveninden öte gitmez mi çok bilmiyorum. Kendimi kalıpların içinde hissetmiyorum ve doğrusu öyle bir arayışım da hakikaten yok.
“TÜRKİYE GİBİ BİR ÜLKEDE ANAYASA’YI VS DİN İLE TARTIŞMAMIZ SÖZ KONUSU OLMAMALI”
Kalıplardan duyduğunuz rahatsızlığı biliyorum….Mehmet Barlas’la dinin referans haline getirilmesine çanak tutan medyayı eleştirdiğiniz bir program yaptınız. Anayasa rejim ve Kürt meselesini bile ‘din’ üzerinden tartışıyor olmamız neden sizce?
Son zamanlarda sadece Türkiye’de değil, global olarak dünya genelinde dinin bir çıpa haline geldiğini gözlüyoruz zaten. Bu aslında küreselleşmenin bir sonucu. Küreselleşmede dünya ne kadar küçülürse ekonomi ne kadar iç içe girerse, insanın kendisine tutunabileceği alan o kadar azalıyor. İnanç gibi her insana göre değişen bir alanın bu dünyaya ait somut olayların açıklanmasında ya da tartışılmasında kullanılması kendi başına zaten bir paradoksu ifade ediyor. Daha soru baştan kendisini ‘Hayır’ diye yanıtlıyor. Anayasa, referandum, Kürt meselesi, etnik meselelerin tartışılması gibi konuları inançla birlikte konuşamaz, açıklayamaz, anlatamazsınız. Bu inanç alanına da saygısızlıktır, bana sorarsanız. Çünkü daha geçen gün İran’daki Aştiyani’den hareketle örneğin, İslam’da recm meselesi konuşulurken, CNN Türk ekranlarında, bir ilahiyat profesörü dedi ki:”İslam’da recm yoktur. Kuran’da recm yoktur” daha sonra İslam adına fetva verenlerin, akıl yürütenlerin, kurallar dizisi oluşturanların İslam öncesi geleneklerden kalkıp gelen parametrelerle böyle bir cezayı varmış gibi gösterenlerin olduğunu, oysa Kuran’da böyle bir şeyin olmadığını söyledi ama bakıyorsunuz tam da hayatı İslam’a göre yorumladıklarını ve yaşadıklarını iddia eden ülkelerde bu ceza var. Bu bile başlı başına çok sorunlu bir mesele iken bizim Türkiye gibi bir ülkede Anayasa’yı vs..yeterlilikleri ya da yetersizlikleri, makamları ya da unvanları din ile birlikte tartışıyor olmamızın ben söz konusu olmaması gerektiğini, olamayacağını düşünüyorum.

“SOSYALİZM BİR BİLİMSEL KILAVUZDUR. BİR ÇOK İNSANIN ZANNETTİĞİ GİBİ; İNSANIN KENDİNİ BİLİMSEL BİR ÇİLE YÖNTEMİ İLE VAKFETTİĞİ, BİR SAVAŞ BİÇİMİ DEĞİLDİR.”
Peki inandığı gibi yaşayan ilk kadın parti lideri idolünüzden söz edelim o halde…Siyasetçi ve bilim insanlığıyla etkisinde kaldığınız; devrimci, kadın ve anne Behice Boran. Kore’ye asker gönderilmesine karşı çıktığı için hapis yattığı halde yurtdışına kaçan bir çok aydından biri olmamış. Fakat her şeyin yarım kaldığını söyleyen de o. Bir sosyalist olmaya karar verdiğinde nelerden vazgeçer insan?
Çok zor bir soru. Neye inanıyorsanız aslında, onun uğruna bir çok şeyden vazgeçebilirsiniz. Buna hayatınız ve evladınız bile dahil olabilir. Kurtuluş Savaşı yıllarında bana bu soruyu sorsanız; Halide Edip gibi ben de evlatlarımı birilerine emanet edip, vazgeçip, at üstünde Ankara’ya geçebilir, onlardan, ailemden ve hayatımdan vazgeçebilirdim. Behice Boran’ın yıllarında iken, hapis yatıp, özgürlüğümden vazgeçebilirdim. Çocuğumu demir parmaklıklar ardından görmek yani ondan vazgeçebilirdim. Önemli olan burada buna mecbur kalınmak. Yani insanlar bağımsız bir ülke istedikleri için, özgür bir ülke istedikleri için, insan hakları talep ettikleri için, demokrasi ve hukuk talep ettikleri için bir şeyden vazgeçmek zorunda kalmamalılar aslında.
Ne yazık ki, sosyalizm bir bilimsel kılavuzdur. Bir çok insanın zannettiği gibi; insanın kendini bilimsel bir çile yöntemi ile vakfettiği, bir savaş biçimi değildir. Bilimsel sosyalizdir zaten, Behice Boran’ın söylediği şey. Bir kılavuzdur, yaşam kılavuzudur, dünyayı anlama kılavuzudur. Bunu savunuyorsunuz diye bir şeylerden vazgeçiyor olmak durumunda kalmak çok acıklı. Bunu sadece Türkiye’de değil, dünya’da da yaşadılar. Biz bugün farkına bile varmadığımız bazı ayrıcalıkları çok tabiiymiş, hep varmış gibi aslında, Amerika’daki, İngiltere’deki bazı kadınların özgürlüklerinden ya da hayatlarından vazgeçmesi pahasına elde ettik. Kadın Hakları dedik, ya da işçi hakları, ya da özgürlükler bütünü. Hiç tanımadığımız ya da adlarını unuttuğumuz birileri çıkıp yüksek sesle bağırdılar, konuştular ve bedelini ödediler diye sahibiz biz o haklara. Sendikalardan bahsediyoruz, o sendika meseleleri yüzünden Sakko ile Vanzetti diye iki İtalyan işçi Amerika’da idam edildiler. Ya da özgürlükten söz edildi diye gene Amerika’da idam cezasına çarptırılanlar oldu; Rus ajanı, Sovyet ajanı diye. Yıllar sonra Mahir Kaynak anlattı, dedi ki:”Türkiye’de hiç Sovyet ajanı yoktur, Sovyetler Birliği tarafından beslenen bir tek ajan yoktu” dedi. Biz niye böyle bir öcü yaşadık? Ha bir nedenle yaşadık. Bir şeyleri talep ediyorsunuz, kendiniz ya da toplumunuz adına talep ediyorsunuz diye başınıza bir şeyler geliyor. Bunları çağırmak ya da kahraman olmak değildir asıl olan ama başınıza geldiğinde de bu bedeli ödemektir. Yani Uğur Mumcu o kadar genç yaşında, hayattan çok vahşice kopartıldı, hangimizin hayatı Uğur Mumcu’dan daha değerli bilmiyorum ki! O kadar çok insanı heba etti ki bu ülke, kimin hayatları onlardan daha değerliydi, hiç bilmiyorum. Böyle baktığınızda siz talep etmezsiniz, öne çıkmazsınız ama sadece ve sadece düşündüğünüzü söylemek bile bir bedel ödemeyi gerektiriyorsa, yapacak bir şey yoktur.
“EN ÖNEMLİSİ DE GALİBA, PERDEYİ NASIL KAPATTIĞINIZ.”
Peki Uğur Mumcu’dan daha değerli olmayan hayatları nasıl seçiyorsunuz? Behice Boran’ın bir sözüyle devam edelim:” Eğer bir şey yapılacaksa onu iyi yapmak gerekir, kişiler hakkında nasıl mı karar vereceksin, hayatlarına bakarak…”Bütün iş yaşamınız, hayatlarına bakıp karar verdiğiniz insanlarla mı geçti?
Ben tabi ki hayatların, insanların nerede durduğunu çok iyi anlattığını düşünüyorum. En önemlisi de galiba, perdeyi nasıl kapattığınız. Hayat bir sahne çünkü. O son sahneyi nasıl oynayıp, perdeyi kapattığınız çok önemli. Gelip gelip gelipte böyle bir unvan adına, para ya da seyahat adına, son sahneyi çok kötü oynayıp da perdeyi çok tatsız kapatmak çok acı geliyor açıkçası.
“BEN KENDİMİ HİÇ GÖLGEDE HİSSETMEDİM”, “BEN, ‘BİLİYORSAM VARIM’ DİYEN ESKİ KUŞAKTANIM”
Sizinle yapılan bir röportajı okuduktan sonra köşesinde, ‘Bir gölge kadın daha’ diye yazmıştı Yonca Tokbaş. “Esprili ve umursamaz anlatımıyla, işin çoğunu yapsa da, adı sadece “alt bantta” geçen bir kadın”diyordu sizin için. Gölgeyi güneşin önüne çıkaran şey neydi?
Öyle mi ben okumamıştım, teşekkür ederim. Nerede durduğunuza bağlı olarak gölge ya da güneşte olduğunuzu söyleyebilirsiniz. Ben hiç kendimi doğrusu, gölgede hissetmedim. Ben bir yerdeydim ve orada yaptığım şeyi çok iyi yapmaya çalışıyordum. Herkes önde, güneşte olamaz. Daha doğrusu önde duranların yerini ‘güneşte’ diye tabir edemezsiniz, onların üzerinde bazen öyle gölgeler vardır ki, Allah Allah!
Benim esas olarak hayata bakışımı belki özetleyecek bir şey söyleyebilirim bu konuda. Biliyorsunuz, ‘Düşünüyorum öyleyse varım’ dedi, insanoğlu, düşüncenin ilk farkına vardığında. Sonra toplumlar geliştikçe, ‘Biliyorum öyleyse varım’ oldu. Bilgi değerli bir şey oldu; sanayi toplumunda, bilgi toplumunda vs. Şimdi medya çağı ile ‘Görünüyorum öyleyse varım’a dönüştü olay. Görünmüyorsanız yok olduğunuzu zannediyor birileri. O nedenle herkes, şurada ya da burada, o ya da bu şekilde görünmeye çalışıyor, görünürse var olduğunu düşünüyor çünkü. O kadar saça ve fena bir şey ki! Ben, ‘Biliyorsam varım’ diyen eski kuşaktanım. Ekranda olmakta benim talebim değildi, hala kendimi görünen bir varlık olarak hissedemiyorum, birileri beni tanıdığında çok şaşırıyorum, ne diyeceğimi, ne yapacağımı bilemiyorum. Çünkü yaptığınız şeyle o çalıştığınız alandaki insanlar tarafından bilinmek, tanınmak, takdir edilmek her neyse önemlidir ama sadece göründükleri için birilerinin benden daha önemli ve üstün olduğunu zaten hiç düşünmedim, asla düşünmedim, bugün de düşünmüyorum. Var olmanın tek yolunun da neredeyse görünür olmasına indirgenmesini çok acıklı buluyorum.
“BU MAHALLENİN EN CAZİP YANI, TARİHİN BİR PARÇASI OLMAK”
Hepimizin üstüne doğan güneş acaba sizin için nereden doğdu?Siz Medya Mahallesi’ne 1974’te taşındınız. İlk adresiniz TRT Haber Merkezi, son adresiniz CNN Türk oldu. “Televizyon haberi, günlük haber programı, haftalık haber ya da kadın programı, gazete, dergi, sinema, radyo, adresleri değişse de mahallesi değişmedi.” şeklinde yorumlar aldınız. Sizin mahallenin değiştirilemez tarafı nedir?
Galiba bir, paylaşmak. İkincisi bilmek. Benim bu meslekte en çok ilgilendiğim şey, tarihin bir parçası gibi hissetmek kendimi. Yer darlığı, zaman darlığı nedeniyle siz bir bütünün sadece bir parçasını paylaşabiliyorsunuz, okuyucunuzla, seyircinizle ya da dinleyicinizle. Ama o fotoğrafın bütününe bakabiliyorsunuz siz. Satır aralarını görecek zamanınız oluyor ya da önceden görecek kadar bazen şanslı bazen şanssız olabiliyorsunuz. Tarihin bir parçası olmak, yine bilmekle ilgili belki, bu işin bu mahallenin en cazip yanı o, nerede olursanız olun.

“BEN KENDİMİ BURALI DA HİSSETMİYORUM, ORALI DA HİSSETMİYORUM, ÖTEKİ DE HİSSETMİYORUM”
Bu mahallenin bir de öteki tarafı var…Ali Atıf Bir, ‘Burgaz rakı’yı konu alan programda medya eleştirisi adına iftira haber yapanı tartıştırmadığınızı iddia ederek, programın adını "Öteki Mahallenin Medyası" değiştirmeniz gerektiğini yazmıştı. İsteseniz de ancak ne kadar ‘öteki’ olabilirsiniz?
Bunu herkes herkese söylüyor ve herkes herkese söyleyebilir. Öteki olmak!. Ben kendimi buralı da hissetmiyorum, oralı da hissetmiyorum, öteki de hissetmiyorum. İnanç meselesinde demin konuştuk bir parça. İnanç dogmadır, değiştirilemez. Ha tek bir dogma vardır ve herkes ona inanır da demiyorum, herkesin kendi dogması vardır. Ama asıl olan özelliği dogmanın; değiştirilemez ve kutsal olmasıdır. Halbuki bilimsel sosyalizmin kılavuz olarak alan ya da almaya çalışan(ben kendimi sosyalist olmaya çalışan diye nitelerim, sosyalist olmak çok zordur, kolay bir şey değil) biri yani bileni, bilgiyi kılavuz almaya çalışan bir insan olarak benim dogmalarım yok. Ben burada şununla paylaşıp, ortaklaşıp, şurada ayrılabilirim. Bilgi ve bilimdir yoldaşlık. Ve o bilgi ve bilim de değişebilir şeylerdir. Yeni parametrelerle, yeni ufuklarla değişebilir. Bugün Einstein aşılıyor ya da bilimdeki şeyler aşılabiliyor ama örneğin hukuk. Hukuk da dogma değildir, aşılabilirdir. 17’nci yüzyılda 10 yaşında çocuklar idam ediliyordu, o zaman bu saçma bir durum değildi. Ama sonra insanoğlu bilgi ve düşünceyle bunu değiştirdi ve bir format getirdi, format da değişecek, her şey değişecek. Demokrasinin tanımı değişti, klasik demokrasi değişti. Parlamenter demokrasiye saplanıp kalanların anlamakta zorluk çektiği bir biçimde; hukuk, insan hakları, sivil toplum örgütlenmeleri gibi katmanları var artık demokrasinin. Şimdi bütün bunlara baktığınızda kendinizi bir yere demir atıp orada tutamazsınız. Ali Atıf Bir ile burada ortaklaşırım, şurada ayrılırım, kendisi ile çok yerde birlikte olduğumu düşünmüyorum ama en azından kendimi ‘öteki mahalle’ diye de düşünmem. Onu ‘öteki mahalle’ diye de düşünmem. Burası bir mahalle, sokaklarımız var. Bazen yolumuz kesişir, bazen aynı meydanda buluşuruz. Ama buluşsak da selamlaşmayabilirsiniz, o da ayrı bir his.
“GENEL OLARAK EVET YALNIZIM”
Peki o mahallede yalnızlaştırıldığınız konusunda ne diyeceksiniz? Oda Tv’nin bir tespiti, sizin CNNTÜRK ekranında tek başına harikalar yaratmanız; meslektaşlarınıza gazetecilik dersi vermeniz yanında ekran arkası desteği alamamanız ve aşağı çekilmek için özellikle yalnızlaştırılmanız.
Sağ olsunlar iltifat etmişler. Bunu neye dayanarak söylediklerini gerçekten bilmiyorum. Benim yaptığım iş, aslında biraz tek başına yapılacak bir şey çünkü bir medya özeti ya da yorumunu bin kişi, bin ayrı şekilde yapar. Hele bunu belirli bir saat dilimine sıkışmış bir şekilde yapabilmek çok sübjektif bir şeydir, bütününü anlatamazsınız zaten, seçersiniz. Dolayısıyla çok kişisel bir meseledir. Onun dışında teknik olarak, üretim olarak yalnız değilim elbette, yanımda başkaları da var. Ama genel olarak evet yalnızım ama bunu da biraz kurumsal zorunluluklardan biraz da işin gereği olduğunu düşünüyorum.

“BÜTÜN YAPTIĞIM, KIZ KARDEŞLERİME İMKAN TANIMAK”
Gereklilikler üzerinde gerçekten çok duruyorsunuz. Örneğin Ercan Arıklı’nın ‘Haftalık Dergi’sinde yazmaya başladığınızda, Arıklı size ne yazacağınızı sorduğunuzda, "Medya daki kız kardeşlerimi Ercan Bey." demişsiniz. Kız kardeşleriniz için mücadele vermenin başını ne çekiyor?
Bir annemin güçlü bir kadın oluşu. İki, babamın asla üç kız evlat sahibi olmaktan üzüntü duymaması ve bizle iftihar etmesi ve bize asla “Sen kadınsın, sen kız çocuğusun, bunu yapamazsın” dememesi. Ben yurt dışına ilk kez gittiğimde 21 yaşındaydım. Yurt dışına gittiğimde valizimi aldım, Allah ısmarladık dedim, havaalanına gittim. Arkamdan Uçak kapısına götürüp ağlamadı kimse. Bir kere böyle bir bilinçte büyüyorsunuz. Fakat sonra ailenizde görmedikleriniz size, çevreniz tarafından dayatılmaya başlıyor yani toplumda bazıları size farklı bir yer biçmeye çalışıyor. İş hayatında, okulda, mahallenizde. Bu alışık olduğunuz bir şey olmadığı için tepki duyuyorsunuz. Zaten akıl ve bilim size diyor ki, “Ne demek kadın-erkek eşitliliğine inanmamak?bunun artık günümüzde sorusunun bile sorulması ne kadar ayıp!” diyor. Farklılık başka bir şey, eşitlik başka bir şey. Bu ayrımların bile hala konuşuluyor, farkına varılmamış olması bana son derece acı geliyor. Kadın-erkek farklıdır ama biri diğerinden üstün olabilir mi? Artık 21’nci yüzyıldayız ve bana gerçekten çok ayıp geliyor. Böyle bakınca da bir yandan çalıştığınız yerde kız kardeşlerinize imkan tanımak ama bir yandan da sizden çok daha genç hatta iki kuşak sonra bile olsalar da meseleye böyle bakmıyorlarsa, onlara bir şeyler anlatmaya çalışmak, bütün yaptığım bu aslında. Daha fazla değil.
Daha fazlası da oldu ki, takdirlere mazhar oldunuz. KanalD Haber’e döndüğünüzde Birand” İnanılmaz dinamizmi, kimsede bulunmayan haberi ilginçleştirme, farklı açılarını düşünüp, anlaşılır hale sokma gücünüzle” sizden “efsanenin geri dönüşü” diye bahsetmişti. Sizin içinde bulunduğunuz efsaneler neler yazdı Türk medya tarihine?
Ben çok şanslı bir insandım. İsmail Cem döneminde TRT’de, Ercan Arıklı döneminde Nokta’da, Ali Kırca’nın Siyaset Meydanı’nda, ATV’de olmak gibi bir şansım oldu benim. Efsane mi bilmiyorum ama çok şanslı dönemlerdi, beni çok geliştiren dönemlerdi, içinde bulunmaktan çok mutlu olduğum dönemlerdi. Umarım medya tarihine ne kadar iz bıraktıysa o izlerde bir payım olur umarım.

“BENİM GAZETECİLİĞE BAKIŞIM, KİMSEYİ MEMNUN ETMEK ÜZERİNE OLMADI”
Oldurduğunuz şeyler de var ama onlardan bizim söz etmemiz gerekecek sanırım…Sonra Birand ile bitter çikolata gibi geldiğinizi ifade ettiniz bir yol ayrımına gittiniz. Gazeteciliğin başkalarını memnun etmekten geçmediğini anladığınızda iş işten geçmiş miydi?
Yok canım, iş işten geçer mi? katiyen! Ben zaten onu baştan beri biliyordum, sonradan anlamadım. Benim gazeteciliğe bakışım, kimseyi memnun etmek üzerine olmadı. Mesela bedel ödemek illa ceza evine girmek, canından olmak, işsiz kalmak değildir. Herkes kendi payına, küçüklü büyüklü bir bedel öder. Bazen yalnız kalmak, farklı yerlere sürüklenmekle bu bedeller olabilir, değer….
“KENDİMİ ÇALIŞANLARIN ANNESİ, ABLASI ZANNETTİM”
Tarık Demirkan engelli bir çalışanınız olarak sizinle çalışma hayatında yaşadığı sorunlardan söz etmiş, yazılarınızda sürekli kendini değil de ekibini, arkadaşlarını düşünen bir yönetici imajını yaratmaya çalıştığınızı yazmıştı…Bu imaj sizin için neden gerekli olabilirdi ki?
Aslında bu benim cevap vermekten kaçındığım bir konu. Sonunda tekrar Tarık’ı konuşmakla onu incitmek istemiyorum. Onun beni incitmesini de unutmak istiyorum. Bu çok konuşmak istediğim bir konu değil. Ama biraz yapı meselesi, biraz üç kız kardeşin en büyüğü olma meselesi…Başka nedenlerden hakikaten çalıştığım yerlerde kendimi çalışanların annesi, ablası zannettim. Bunu bir çok insan anlamayabilir. Bunu herhangi bir çıkar amacıyla da yapmadım. Çünkü benim görünür olmam, meslek hayatımın çok sınırlı bir bölümüdür. Görünmeyen ayın karanlık yüzünde 25 yılım varsa, 25 yıl böyle bir şeyi niye yapar ki bir insan? bunun doğru olduğunu düşündüğü için yapar, başka türlü davranamadığı için yapar. Sonunda kimi anlamaz, kimisi bazı şeyleri hakkı zanneder, bunlar olabilen şeyler, insanın çok farklı yüzü var. Bunları zaman içinde görüyorsunuz. Kırılıyorsunuz, inciniyorsunuz, ama napalım bu da böyle.

“HAYATA BİR YERDEN BAKIYORUM AMA BAKTIĞIM YER BENİM KÖRLEŞMEMİ GEREKTİRMİYOR.”
Bazı durumlar karşısında öyle detaylar yakalıyorsunuz ki bizim gözümüzden kaçan direk sizin projeksiyonunuza takılıyor.. Başbakan’ın Demokratik açılım görüşmelerinde, CHP’nin Genel Kurul toplantısını terk etmesinin ardından “Siz olmadan daha rahat konuşuruz”cümlesine bir haber ajansının siz olmadan daha rahat konuşurum(sözüm kesilmeyeceği için) diye bir parantez açmış olmasını dile getirmiştiniz. Size göre gazetecilikte duyguları içine alan parantezler nasıl kapanmalı?
Yanıt galiba sorunun içinde. Şu nedenle. Ben bir tarafım elbette. Hayata bir yerden bakıyorum ama baktığım yer benim körleşmemi gerektirmiyor. Siyasette de aynı şey geçerli ama en çok bizim yaptığımız işte körleşmenin önüne geçmeniz gerekiyor. Duygusal olmak başka bir şey galiba fakat neticede galip gelenin akıl ve bilgi olması gerekiyor ve bunu hep aklınızın bir tarafında tutarsanız o zaman o parantezi açmaya da gerek yok. Bakıyorsunuz ve görüyorsunuz. Gene o anılarda da söz etmiştim. MHP’nin 1999 yılında büyük bir oy patlaması yapacağını görmek ve söylemek için MHP’li olmak gerekiyor mu? gerekmiyor, bakmak ve görmek gerekiyor. Bugün diyelim ki, Kürtlerin çıtasını çok yükselttiğini, taleplerin artık kültürel kimlikle açıklanamayacak boyuta geldiğinizi söylediğiniz zaman bu ne sizin PKK’lı olduğunuz, ne de PKK karşıtı olduğunuz anlamına geliyor, baktığınız ve gördüğünüz anlamına geliyor. Ben bazen programda zorlanıyorum, bir şey söylüyorum, beni PKK’lı ilan eden birileri mesajlar yağdırıyor, ya da tam tersi. Hâlbuki ikisi de değil, benim görevim zaten; bakmak, görmek, göstermek ve söylemek. Bunu söylediğiniz zaman sizi bir yere oturtabilirler, parantez açıp kapatabilirler, birilerinin duygusuna hitap edebilir ya da incitebilirsiniz ama aslında o değildir hiçbir zaman ve olmamalıdır.
“BAZI ŞEYLERİ ERKEN GÖRÜP, CESUR DAVRANDIĞINIZ İÇİN ERGENEKONCU ZANNEDİLMEK, KOMİK!”
Size yönelik yaftalardan biri daha…Ergenekon’a açık destek verdiğiniz şeklinde. Siz bunu, yargısız infaza karşıyım şeklinde yanıtlamıştınız. Bugün geldiğiniz noktada Ergenekon davasının gerginliği, gerekliliğini tam karşılıyor mu?
Ergenekon davası denilen şeyin içinde ben kendi adıma mesleki tecrübeme dayanarak, okuduklarıma dayanarak, bir nüve olduğunu düşünüyorum. Tabi ki bu konuda karar, sonunda mahkeme tarafından verilecek olsa da böyle bir şey olduğunu düşünüyorum fakat bunun yanı sıra pek çok insanın da gerçekten suçunun ne olduğunu bilmeden ceza evinde tutuklu olarak kalmasının yanlışlığını dile getiriyorum. Tuhaftır ki ben bunu bir yıl önce dile getirdiğimde bir takım yaftalamalarla karşılaşmışken, şimdi hemen hemen herkes aynı noktaya geldi. Bazen erken görmek, erken söylemek bir dezavantajdır, bizim mesleğimizde bile bu böyledir. Bazen KanalD Haber’de espri yapardık, ‘Hay Allah gene çok erken söyledik” derdik. Çünkü gerçekleştiğinde sizin söylemenizin üzerinden bir süre geçmiş oluyor.
Sedat Ergin günlerdir Hürriyet’teki köşesinde; çok çalışkan bir insandır zaten, benim de paylaştığım ekolden gelir, araştıran, öğrenmeye çalışan, Ankara kökenli gazetecilerdendir, beraber başladık gazeteciliğe, müthiş çalışkan, bu yaz sıcağında, okuyor, karşılaştırıyor ve yazıyor, budur önemli olan. Benim yaptığımda bundan öte bir şey değildi, geçmişte de değildi, bugün de değil. Bakın, Mehmet Haberal’ın kitabı, ekranda da gösterdim, “Ertuğrul Mavioğlu ve Ahmet Işık”. Ben bunu altlarını çize çize çalıştım, hepsini değil tabi, merak ettiklerimi. Hepsini okuduğumu söylersem yalan olur, ona ne zamanım ne sabrım kalmaz. Fakat merak ettiklerim isimler vardı, okudum, çalıştım. Ertuğrul Mavioğlu ve Ahmet Işık bu kitabı, Ergenekon’a yakın, Ergenekon’a sempatiyle bakan, iki gazeteci olarak yazmadılar. Tam tersine karşısında durarak yazdılar. Dolayısıyla bundan çıkan sonuç benim için daha önemlidir. Çünkü ben konuyu araştırmak istediğimde onun sempatizanını okumuyorum, daha doğrusu sadece onun sempatizanını okumam, karşıt görüşleri de okumaya özen gösteririm ki bana bilmediğim, ihmal ettiğim bir açı göstersinler, bir pencere açsınlar. Burada baktığınız zaman da Mehmet Haberal’ın mahkemedeki savunması kitaplaştırıldı, onu okuduğum zaman da gördüğünüz bir tek şey var:”Bu adam niye içeride?”sorusu. O da bilmiyorsunuz onun niye içeride olduğunu. Bu ülkede siyaset yapmak, iktidarın karşısına bir siyasi oluşum çıkartmak suç mu? Hani nitelenmeye baktığınızda öyle gibi geliyor.
Ya da Ecevit’in sağlık durumu ile ilgili spekülasyonlar. Hani neredeyse ölümüne sebebiyet vermiş gibi. Ecevit sağlığında bunu kendisi ifade etmemişken hiçbir tek bulgu yokken, bir tek eski koruma müdürünün iddiasıyla bunun dile getirilmesi ve içeride tutuklu kalmasının gerekçelerinden biri haline gelmesi, eğer dile getirilmeyecekse ben zaten bu mahalleden toptan gideyim. Bunu dile getirdiğiniz için Ergenekoncu diyecekseniz de hakikaten iki kere düşüneyim, bu mahallede kalıp kalmamayı. Bizler özgür olmalıyız, özgür konuşabilmeliyiz, bu herkes için söz konusu olmayabilir ama düşündüğünü söylemek cesaret olarak gösteriliyorsa bu ülkede, ki öyle, o hale geldi, o zaman başka bir sorun var demektir ve o sorun sizin Ergenekoncu olmanız da değildir. Çünkü ben kendi adıma böyle olmadığımı biliyorum. Hakikaten biliyorum. Ben Mustafa Balbay’la hayatımda bir defa karşılaştım. İlk içeriye girip çıktığında cezaevinden, telefon ettim ve ulaşamadım yani öyle bir bağım bile yok. Ama Balbay’ın neden içeride olduğunu soruyor isem eğer, bu soruyu sormam gerektiği içindir. Çünkü ben gazeteciyim, haberciyim ve demokrasiye gerçekten inanan bir insanım. Daha önemlisi hukuka, hakka inanan bir insanım. Haklar bütününe. Demokrasiden de öte çünkü klasik demokrasi anlayışı artık çok geride kaldı. Artık hukuk ve haklar bütünü diye bir şey var dünya da. O bile nerdeyse eskidi. O yaftalamalar, göz korkutmak için. Ya da kişisel intikamlar için, ya da kendilerini haklı çıkartmak için diye düşünüyorum. Bir ara çok ciddiye alıyordum şimdi çok ciddiye alamıyorum. Çünkü Cumhurbaşkanı Gül, Haberal’a selam gönderiyor, sağlık durumunu soruyor ve rahatsız olduğunu ima ediyor. Bir çok insan bu durumda. Yani bunu biraz daha erken görüp, biraz daha cesur davranıp söylediğiniz için Ergenekoncu zannedilmek, olsa olsa komik!
“BENİ DOĞRUSU BALBAY İLGİLENDİRİYOR, GAZETECİ OLDUĞU İÇİN”
Gazetecilerin dönüşümlü olarak Balbay’ın kitaplarını imzalaması etkinliğini programınızda yayınladınız. Ve kuyrukta bekleyenler, "Mustafa çıkacak, yine yazacak" sloganı atmışlardı. Bu davada Gazeteciler için durduğunuz duyarlılık noktasında başka hangi tutuklular var?
Ben oradaki herkesin durumunu ayrı ayrı bilip, kendi terazimden geçirebilecek imkana sahip değilim en azından. Ben bilirsem ancak ve kendi bilgilerim çerçevesinde ikna olmuşsam adım atarım. Bir de herkesin kendi durduğu yerden bir şey yapması gerektiğini düşünüyorum. Beni doğrusu Balbay ilgilendiriyor, gazeteci olduğu için. Haberal meselesini de merak edip okuduğum ve bilgilendiğim için söyleyebiliyorum ama onun dışında herkese sahip çıkacak bir durumum yok. Diyelim ki, İrfan Aktan. Onu da çok dile getirdim mesela. PKK’ya yardım yataklık ya da örgüt propagandası gibi bir şeylerden yargılandı. Onu da biliyorum ve dolayısıyla gazeteci olduğum için sahip çıkıyorum yoksa Ergenekon’dan içeride olan herkesi bir an önce dışarı çıkartmak gibi bir misyonum, bir derdim yok.

“BİRİNE DESTEK VERMEK YAPABİLECEKKEN YAPMIYORSANIZ, ÇOK AYIP.”
Hikmet Çetinkaya’nın İlhan Selçuk’la ilgili olarak “Yoğun bakımda olduğu için gündemi takip edemiyor, Turhan Abi’nin ölümünü de bildiğim kadarıyla bilmiyor” demesi üzerine “Programı bir kez de orada (Silivri’de) yapalım” şeklinde bir öneriniz olmuştu. Silivri ile gazeteciliğinizin bağlantı noktasında sadece vicdan mı var, akıl ve bilgi dışında?
Yani ne olabilir ki başka? Gerçi onu yapmadım ama Balbay’a programımda yer verdim bir şekilde ama benim gazetecilikte de, insan olarak da; yapabiliyorsan yapmıyorsan, biliyorsan söylemiyorsan bu çok yanlış. Birine bir katkıda bulunmak, yardımda bulunmak, bunu yapabilecek durumdaysanız ve yapmıyorsanız çok ayıp. Birine destek vermek yapabilecekken yapmıyorsanız, çok ayıp. Ya da bir şey söylemek, bildiğiniz ve inandığınız halde söylemiyorsanız yine çok ayıp. Kendinize karşı çok ayıp. Benim de buradaki duruşum galiba biraz öyle. Biliyorsam, söylerim. Bağırmam, amigoluk yapmam vs ama böyle söylerim. Vicdan denilen şey de öyle bir şey zannediyorum.
Balbay’ın cezaevinden size yazıp gönderdiği mektupta,”Bundan 60 yıl önce, cezaevindeki Nazım Hikmet'e daktilo vermişler. Bize daktilo dahi verilmiyor. İletişim çağında nerede olduğumuzu düşünün.”demiş. Onun tutukluğu konusunda en çok içinizi acıtan şey yazma özgürlüğünün elinden alınması mı?
Mektup değil o. Ben avukat aracılığı ile sorularımı gönderdim o da avukat aracılığıyla yazdı. Biz avukat aracılığı ve yazılı soru-cevap ile medya Mahallesi’nin yaz tatilinden önceki son programını bitirdim. Orada söyledi evet, Nazım Hikmet'e daktilo verildi diye. Gerçi o da var da başka birine bir mektup yazmıştı. Küçük çocuğunun. Eğer burun direğinin sızlamasına bir tarif daha istenirse telefondan gelen sesimi öpmeye çalışması yeni bir örnek olsun”demiş. Çocuğunuza sarılamamak, çocuğunuzun telefondaki sesinizi öpmeye çalışması gibi bir ağrı herhalde yok. O başka bir şey çünkü.
“OĞLUMUN HAYAT FELSEFESİDİR BU:”SINIRSIZ SAMİMİYET, SINIRLI CESARET”
Sayım Çınar, ‘Sayım’ın Konuşan Bavulu” kitabında yer alan “Sizce gazetecilerin en büyük zaafı ne?” sorusuna sizden aldığı cevap:”- Cesaret ve samimiyet eksikliği. Ama kendi adıma bunların sık sık size çevrilen bir silah olduğunu da söylemeliyim.”idi. Gazeteciliği size ya da başkalarına dönen silah olarak kullanmaktan başka bir yol yok mu?
Gazetecilikte öyle ya da böyle ne savunma ne saldırı amaçlı kullanılmamalı. Benim söylediklerimle bağlantılı, samimiyet ve cesaret eksikliği. Bu hayatın geneli için geçerli olan bir şey ve bu benim oğlumdan öğrendiğim bir şey. Oğlumun hayat felsefesidir bu:”Sınırsız samimiyet, sınırlı cesaret” Hem hayatında, hem müziğinde. Müzisyen oğlum. Ondan öğrendiğim bir şeydir, ve çok doğru olduğuna inandığım için kendime kılavuz olarak gördüğüm bir şeydir. Çok az insanın samimi olduğunu düşünüyorum ama sadece bizim meslekte değil. Siyaset ve sanatta da bu böyledir. Samimiyetten kasıtta, içinizden gelen her şeyi anlatmak değildir. Anlattığız şeyin samimi ve sahici olmasıdır. Samimiyet derken, ah ben aşkımı anlatırım, aşkımın her karesini de paylaşırım, aya da korkularımın dibine kadar inerim, onu da gösteririm değil. Anlattığınız şeyin, söylediğiniz şeyin, samimi ve sahici olmasıdır. Yoksa tersi değildir. Böyle baktığınızda samimi olduğunuz zaman kalkanlarınızı kaldırıyor ve saldırıya açık hala geliyorsunuz. Ama bunu da göze alacaksınız yani atalarımız ne kadar güzel söylemiş, “Hamama giren terler”diye. Hamama girdiğinizde mecbur terleyeceksiniz, hem gireyim hem terlemeyeyim olmuyor. Kalkanınızı indirdiğiniz zaman sizi yaralıyorlar ama yine güzel bir deyiş, “Sizi öldürmeyen her yara sizi güçlendiriyor”
“O BALIKÇI KENDİSİ BALIK YEMEYEN BALIKÇIDIR”,” SİZE GELEN BİLGİNİN YANINDA MASALI DA YEMEK ZORUNDA MIYIM?”
Yine saldırıya açık olduğunuzda sizi yaralayan bir yazı…Taraf Yazarı Yıldıray Oğur, “Ramazan Ateşkesi’ni ilan edilmeden bir ay önce yazdığım balıkçı haberiyle televizyonda dalga geçen bir Ayşenur Arslan vardı, sahi ne oldu ona?” diye sordu köşesinde. Sizi yanıltmak, size katılmaktan daha mı zor?
Öyle mi, ben bunu bir arayım nerede olduğumu bilsin. Aslında iyi oldu bunu sorduğunuz. Çünkü ben orada zannedildiği gibi söyledikleriyle dalga geçmedim. Bizi çocuk yerine koyarmış gibi. Bir balıkçı varmış da, oraya gidilirmiş de, o her şeyi bilirmiş de…masal gibi. Söyledikleri doğru olabilir ama der ki, “Bir kaynağım bunu söyledi” Zaten Taraf Gazetesinde kaynaktan bol bir şey de yok. Bir başka Taraf yazarı, “AKP hakkında bu Cuma, kapatma davası açılacak” dedi ama o Cuma’nın üstüne belki elli tane Cuma geçti. Bir takım kaynaklar size bir şey söyleyebilir, sizi yanıltabilir de, ama önemli olan bunu samimiyetle anlatıp, anlatamayacağınız zaman da yine samimiyetle anlatamayacağım kaynağım dersiniz ama şimdi, “Köprü altında bir balıkçı varmış ta!”Orada biriyle buluşmuş da olabilirsiniz, o balıkçı kendisi balık yemeyen balıkçıdır ama yani Türkiye’nin bütün dengelerini bozacak haberlerine imza atan bir gazetenin sanki bütün bunlar oraya gitmeyi akıl edenlerin ulaşabildiği, sıradan bilgilermiş gibi neredeyse masal gibi anlatması biraz aklıma hakaretmiş geliyor benim.
Benim en hoşlanmadığım şey, sersem yerine konmaktır, salak yerine konmaktır. Kimse beni salak yerine koymasın, ben de kimseyi salak yerine koymayayım. Yani bana –Efendim, gayet iyi bir kaynaktan gelen bir şeyi, ben sanki müthiş bir gazetecilik marifetiymiş gibi ve bir çaba sonucu elde etmişim ve o çabayı göstermediği için de diğer gazetecileri de eleştiriyormuşum gibi yapmayayım yani. Ha tamam, kaç yaşındayım, 36-37 senedir bu meslekteyim, kusura bakmasınlar ama bazı şeyleri de komik bulayım ve güleyim. Dediğim gibi kimse kimseyi salak yerine koymasın. Yoksa söyledikleri değil. “Söylemiştim ben ateşkes geliyor diye ve bak işte demek ki bu masal da doğru” Hayır efendim, ateşkesin geleceğini size, ateşkes gelme ihtimali üzerine görüşmeler yapan birileri söylemişse, ben niye bu bilginin yanında bu masalı da yemek zorunda olayım ki? Ben bunu demek ki hakikaten bir şey var, Türkiye böyle bir sürece gidiyor, gazeteci olarak hem de bu ülkenin yurttaşı olarak, ‘hazırlıklı olmalıyım’ mesajını, bilgisini alırım zaten. Yanı sıra uykudan önce masallar gibi aslında öyle değilmiş de böyleymiş. Sanki referanduma gidilirken, nasıl olduysa birden bire dengeleri çok değiştirecek BDP’nin boykot kararını yeniden gözden geçirmesini sağlayacak bir süreç, çok karmaşık ve çok hassas bir süreç elbette yaratılmamışta, bir balıkçıdan bir masal dinlemişiz gibi olmasın.
“REFRANDUMLA İLGİLİ TEK ŞEY SÖYLEYEBİLİRİM”KİMSENİN BENİ SALAK YERİNE KOYMASINI İSTEMEM.”
Buna mukabil bir soru. Anayasa Paketi gibi bir hediye paketinin yanında bize satılmaya çalışılan bir şey mi var?
Ben onu çok söylemek istemiyorum. Neden söylemek istemiyorum biliyor musunuz, sandığa gideceğim ve bir oy vereceğim. 12 Eylül Anayasasında da sandığa gittim ve ‘Hayır’ oyu verdim. 12 Eylül Anayasasına ‘Hayır’ oyu veren bu ülkedeki azınlıktan biri olarak gene bir fikrim var. Bir tek şey söyleyebilirim bu konuda gene:”Kimsenin beni salak yerine koymasını istemem.”
hulyaokur@haberx.com
