Bilkentli yedi
rahmetli...
Biliyorum, herkesin aklı ve yüreği biraz karışık o çocuklar
için...
Farkındayım, şeytanın gör dedikleri çok, zihin
bulamacınızda...
Tahmin edebiliyorum, ‘ölünün arkasından güzel konuşmak gerek’
diyor; sabah, ikindi değişen tepenizdeki hafazan melekleri...
Ama bir taraftan da iğdişliyor sizi işte; inancınızın,
hissiyatınızın, fikrinizin dişlek kemirgenleri...
O çocuklar, çoğunuzun gözünde biraz çıplak değil mi?!.
Neredeyse hepinizin aklında, alkolden bayılmış ve sızmışlar
kenar köşede berduşlar gibi...
Ahlaka mugayir hallerinin resmi bile oluştu tahayyül
ekranınızda belki...
O kadar içtiler, öyle zevkten, keyiften, alemden bitkin
düştüler ki, farkedemediler olan biteni...
Zaten erkek ve kadından arkadaş olmaz ki; onca kızın,
erkeğin, gecenin kör vakitleri aynı evde ne işi vardı ki...
Üstelik içki bütün kötülüklerin anası değil miydi...
Hem yılbaşı kutlamak, katmerli haram ve günahtı... Ayrıca
hutbelerde onca uyarmışlardı....
Şimdi bu isyanlar niye ki...
Ağlamayın anne babalar boşuboşuna, dövünmeyin sakın
kemiklerinizi kırarcasına, sahip çıkamadınız işte çoluğunuza çocuğunuza...
Çoğunuzun aklından bunlar geçiyor değil mi bir lahza da
olsa...
Üveysi sevginin piri Veysel Karani ile aynı gönülden olduğu
şüpheli olsa da, aynı isimden olduğu resmi, eski müdür de böyle düşünüyordu kanımca...
Rahatlığının nedeni, acıyı hakkıyla hissedememesinin sebebi,
verdiği talihsiz demeçlerin müsebbibi hep buydu...
Onlar ölmeyi haketmişlerdi...
Cuma’ya yetişme telaşı da, şirketin değeri düşüyor endişesi
de, ‘o manzarayı görmenizi istemezdim’ sözleri de, hep ondan olmadıkları
içindi... Onun için ötekiydiler çünkü...
Yılbaşında kutlama yapmışlardı, içmişlerdi, sızmışlardı, o
halde ölmeyi haketmişlerdi...
Umarım ben, acımasız bir adamımdır ve çiğ duygularımla
yazmışımdır bu satırları...
İnşallah, yazdıklarım arasında en ufak bir doğruluk, haklılık
yoktur...