Bir diyar bu topraklar, ne yana düşer...
Karşıdan geçip giden trenleri masumane, halisane, bir hevesle, bir dalgınlıkla, umutlu güzel bir hayalle seyredenleri gemleyen acımasız sahipler diyarı bu topraklar şimdi...
İçine doğduğu yeşilliğe uzanmaya hasret, ezik, mahcup, titrek bineklere semer vuran fesli, fötrlü kovboylar kasabası şimdi uçsuz bucaksız bu ovalar...
Burun hizasından akan, kokusunu çektiği, serinliğini yüzüne çarptığı ama melenmeye korktuğu, dereye yakın ama uzak küçükbaşların, başı küçüklerin; kendilerini her fırsatta kırpmasına boyun eğdiği merhametsiz, değnekçi çobanlarının yaylası buralar şimdi...
Her avucuna nağme karılmış, her dalında şakımaktan bitap bülbüllerin; artık ufak bir peşrev için izin beklediği despot bestekar yamaçlar mahzun bu topraklar...
Meczup gevezelerin, özgür konuşmaları hapsettiği bir laller vadisi şimdi yaşadığım şehir...
Çorak toprakta oynanan çelik çomak sopalarının seslerinin; gürül, beyaz köpüklü şelale kalbi kuruttuğu havalar, bu tepemde kendince çalınan bulutlar...
Yalnızlığın, nahifliğin, kırılganlığın, tanımadan dostluğun, adını bilmeden paylaşmanın yari sahillere; haraç kulübeleri kurmuş, namert, bencil, aç insanların diyarı şimdi bu sadece dalga sesli, ıssız geceler...
...
Yaşamayı unutmuş, ömründen geçmiş, hayattansa memat’ı yeğlemiş, Azrail yandaşı, cehennem koru insanlar ormanı artık alabildiğine görünenler...
Ruhu alınmış zombilerin homurdandığı aciz topraklar şimdi buralar...
Karın toprağı kendi kökünüzden başlayarak ne olur...
Toprak kaldırmaz daha fazla hercailiği...
Ben, bana düşenle yapıyorum elimden geleni...
Çok konuşan, haykıran bir kekemeyim; vahlar içinde bir Cennet-i Vaha’da...
Bir diyar bu topraklar, ne yana düşer...
Sahipler ne yana, köleler ne yana...
Azrail ne yana, Cebrail ne yana...
İnsan ne yana, Yaradan ne yana...