Neron felsefesi...
Bir felsefesi olmalı kundakçılığın; ateşin, yok edici kudretine tapan...
Uhrevi inanışları sıyırmış, dünyeviyette hesaplaşma canlısı, hırslanmış materyalist vecizelerle örülü bir felsefesi olmalı...
Mevsimi olmalı, bilinenlerin ötesinde...
Her dönümü, büyük hıdırellezlerle kutlanan mevsimlerin bayramları sanki kundak üstüne kundak kurulan geceler...
Belki de aleni bir ayin, içinde olmayanların fark edemediği...
Boyları uzadıkça alevlerin; kendi etrafında dönen insanların aynı nidayı çekip, el ele tutuşup gözleri semaya diktikleri...
Ya da bir orkestranın mayastrosu; kundakçı diye adileştirdiğimiz, sırtı dönük, yüzü kapalı adam...
Orkestra üyeleri, her tondan alevler...
İnsanı kendinden geçiren, anlaşılmaz zevki olmalı; elinde kudretli bir bidon, cebinde tanrı çakmakla dolaşmanın...
Kıvılcımlarla dostluğun bir sırrı olmalı...
Küçüklüğün, önemsizliğin, değersizliğin getirdiği ezikliğe, yok sayılmaya artık tahammülsüzlüğü simgeleyen belki...
Yok etmenin gizli bir bilinci olmalı...
Yahut sadece hastalık belki de...
Yaktıktan sonra elinde sigara, yüksek bir karşıdan, oturup seyrettiren, başka ne olabilir ki... İcrasız hastalık, hastalık sayılmaz ki...
Lakin felsefelidir ruh hastalıkları, unutmamalı...
Tıpkı Neron’nun ki gibi...
O değiştirmemiş miydi Oripides’in sözünü;
‘Ben ölünce isterse yeryüzünü alevler yalasın...’ (Oripides)
‘Ben yaşarken yeryüzünü alevler yalasın...’ (Nero)
Bir felsefesi olmalı kundakçılığın...
Ateşi ve yeryüzünü dans ederken seyretmenin, her şeyi ateşler içinde görmek istemenin...
Adi suçtan çok öte, belki örgütsel belki münferit...
Tarih böyledir çünkü...
Neron felsefesi...
Bir felsefesi olmalı kundakçılığın; ateşin, yok edici kudretine tapan...
Uhrevi inanışları sıyırmış, dünyeviyette hesaplaşma canlısı, hırslanmış materyalist vecizelerle örülü bir felsefesi olmalı...
Mevsimi olmalı, bilinenlerin ötesinde...
Her dönümü, büyük hıdırellezlerle kutlanan mevsimlerin bayramları sanki, kundak üstüne kundak kurulan geceler...
Belki de aleni bir ayin, içinde olmayanların fark edemediği...
Boyları uzadıkça alevlerin; kendi etrafında dönen insanların aynı nidayı çekip, el ele tutuşup gözleri semaya diktikleri...
Ya da bir orkestranın mayastrosu; kundakçı diye adileştirdiğimiz, sırtı dönük, yüzü kapalı adam...
Orkestra üyeleri, her tondan alevler...
İnsanı kendinden geçiren, anlaşılmaz zevki olmalı; elinde kudretli bir bidon, cebinde tanrı çakmakla dolaşmanın...
Kıvılcımlarla dostluğun bir sırrı olmalı...
Küçüklüğün, önemsizliğin, değersizliğin getirdiği ezikliğe, yok sayılmaya artık tahammülsüzlüğü simgeleyen belki...
Yok etmenin gizli bir bilinci olmalı...
Yahut sadece hastalık kimbilir...
Yaktıktan sonra elinde sigara, yüksek bir karşıdan oturup seyrettiren, başka ne olabilir ki... Üstelik, icrasız hastalık, hastalık sayılmaz ki...
Lakin felsefelidir ruh hastalıkları, unutmamalı zinhar...
Tıpkı Neron’nun ki gibi...
O değiştirmemiş miydi Oripides’in sözünü;
‘Ben ölünce isterse yeryüzünü alevler yalasın...’ (Oripides)
‘Ben yaşarken yeryüzünü alevler yalasın...’ (Neron)
Bir felsefesi olmalı kundakçılığın...
Ateşi ve yeryüzünü dans ederken seyretmenin, her şeyi ateşler içinde görmek istemenin...
Adi suçtan çok öte, belki örgütsel belki münferit...
Tarih böyledir çünkü...
Not: Kıymetli okurlarım bana ’facebook.com’dan ulaşabilirsiniz...