Biraz konuşabilir miyiz?
Bir seçim çalışması yok. Sokaklarda bayraklar, ilanlar, afişler ve aday resimleri yok. Fakat Tayyip Erdoğan ev ev kapı kapı dolaşıyor. Bu yürüyüş, “Ben de varımcı” değil, “Beni başınızda taşır mısınız?” Diye de değil, “Ben aranızdayım” yürüyüşü. Ülkeyi tanklara top olacak sözlerle sarsmadan, mermileri belindeki kemere dizmeden, meclisin duvarına keçi kafası astırmadan, zengine don yağdırıp, fakire don biçmeden, köylüyü, kentliyi halay başı değiştirmeden aynı anda eğlendiren, inancın; annesinin, karısının, kızının örtüsünden, kliselerde ki çanlara kadar hür kalmasını isteyen, altını, gümüşsüz, gümüşü, bakırsız, dövizi kursuz bırakmayan bir para kuşağını damatlığının üstüne geçiren biri yaklaşıyor topluluğa karşı. “Adınla çok yaşa Tayyiben!” diye yükseliyor kalabalığın arasından bir ses. Çünkü az önce bağdaş kurup oturduğu yer sofrasından birlikte kalkmıştır onunla, çünkü az önce kirli çoraplarından ayak baş parmağı değmiştir onunkine. Çünkü az önce kaşığı karışmışsa da aldırmamıştır başkasının olmasına, çünkü az önce kravatına dökülen çorbayı kendi mendiliyle silmiştir, çünkü az önce yemek duasında “amin” derken yüzüne en çok onun eli kapanmıştır, çünkü az önce omzunu hafif düşürerek uzun boyuyla bile büyük görünmeme gayreti sarfetmiştir, çünkü az önce sağ elini kalbine götürüp, sağ olmasını dilemiştir. Çünkü az önce kulağını eğdiği ağız, ona ezan yerine hüzzam da söylese tüm müşfikliğiyle dinlemiştir. Ve çünkü çünkü çünkü….
Kaşının arasına karışmış bir çatıklık ve gözünün içine yerleşmiş bir yamaç yoktu aralarında. Ama bıyıklarının yanaklarına uzandığı gülümsemede, dişlerine kar yağdırmayan dudaklarında, Mevlevi misali hafif yana eğmiş başında, basma eteğine hiç uymayan blüzüne rağmen kolunu sıkan bileziklerin, altınca bir zekilik göstererek kendisine bakıtmasını bilen kadında, limoncunun sepetinin omuzundan hiç düşmeden duruşunda, yelkovanı takılan bir saate aldırmayan akrepte ve tüylerini temizleyen bir güvercinin sudaki çırpınışında, etine dolgun bir bebeğin bacağını kesen çorap lastiğinde, sicimi çözülen geminin kıyıdan uzaklaşamayışında, piyanoyu çalan parmaklar gibi birbirine değmeyen öfke ve sevincinde, toprağı kazdıkça diplerden çıkmaya hazırlanan suda, direksiyonun başına, otobüsün camına, meclisin koltuğuna uyuklarken düşen kafanın aniden kalkışında ve etrafına fark edildi mi diye bakışında ve bir çok şeyde o vardı çünkü.
Onu Allah’a ısmarlayıp gitmişti ama sonra Başbakanıydı artık. En sivri buz kütlesinin tepesine de çıkmak istemeyecekti, çünkü ne buz kesilecek soğukluğa düşebilirdi, nede sıcaklığına dayanılabilirdi. Ve Başbakanlığına hakim yaka çok yakışacaktı. Bir daha çıkartmak istemeyecekti. Halk da kim bilir ona bu soruyu bir daha hiç sormayacaktı.
Biraz konuşabilir miyiz?
hulyaokur06@gmail.com