Haber saldı Temürlere MâhSultân; Birr’i bulun, huzûra getirin. Temürlerin dışı, demir; içi, melek kanadı tüylerden idi. Temürlerin kolları kanat idi, kol-kanat çırptılar sonsuzluk gölgeli coğrafyalara.
Birr’in ellerini, fâili mâlûm kelime kurşunlarında, harfin tuşunda buldular. Birr’in ellerini, el değmemişliğinden tanıdılar. İlk bulunan, Birr’in elleriydi.
Temürler, kadem kadem çıktılar, sırra kadem basmış mühürbâz bir semtin sütununda, Birr’in ayaklarını buldular. Birr’in ayaklarını, Temürler, hiçbir ayağın benzeri olamadığı güzelliğinde buldular.
Temürler, Birr’i parça parça toplarken, MâhSultân, yatak odasında dinlenmekteydi.
MâhSultân’ın yatak odasının kapısı, 77 kapı büyüklüğündeydi. Derler ki, kapısı 77 kapı büyüklüğünde olan yatak odası, aslında 77 kral mezârıydı.
Temürler, Birr’in kollarını, yarasevdâ yollarında buldular. Birr’in kollarını, kimseyi sarmamışlığından, kendine sarılı sarmaşıklığından tanıdılar. Yârasevdâdan yol olmuş, o yoldan bedenler akıtmış, pazusunda bir sözün kudretini taşımış, henüz dâire olmamış, içine cân bulaşmamış kollar…
MâhSultân, biraz kaygılıydı. Yâ doğru da, Birr, oksijen-hidrojen sularında sunak bir ördeği yüzdürüp de suyuna karbondioksit karıştırmışsa!?
Temürler, Birr’in gözlerini aradılar, aradıklarını, kör bir beldede buldular. Bu gözlerin, Birr’in gözleri olduğunu Temürler, kör bakmasından tanıdılar (müneccim, âşıklar kör bakar demişti.) Temürler, Birr’in gözlerinde, bir gözün izini buldular. Bu göz iziyle köreltmişti Birr, gözlerini. Temürler şaştılar; Birr’in gözündeki göz izi, MâhSultân’ın izinin gözüydü.
Temürler, Birr’in kulaklarını aradılar. Birr’in kulaklarını bütün sazlardan sordular. Derler ki, Temürler, Birr’in kulağını, 36 bin sazdan sordular da bulamadılar. Sazların sesinden rûhlarına aktılar, sazların iç kulağından, Birr’in kulağını sordular. Seslerin korosundan şunu duydular: Bir ses var ki, saz’lığımız, o sesin sesinde sazlık olur, nefesimiz teneke kalır. Birr’in kulakları, o sesin kılığındadır. O sesin bir parçası, yeni doğan bebeklerin ağlayışında; bir parçası, ölü çürümlerini durduran mumyada; bir parçası, haz u giz karanlığında; bir parçası, güneşlerin kışında; güneşi bir mi bildiniz? İşiniz zor, âşk günleri sayısınca güneşler vardır… Siz, közü sönmüş güneşlere bakın. O ses, güneşlerin kimini söndürmüş, sesinin soluğundan o eski güneş parçalarında fırtınalar koparmış, bulutlar yağdırmış, kışa çevirmiş güneşi ve mevsimlerini. O sesten yaratıldı şehvet, şehvetlerin toplamında o sesin bir parçası… Temürler dağıldılar… Kimi, güneşlere; kimi, bebeklere, kimi, mumyalara; kimi, haz u gizlere; kimi, şehvetlere gitti. O ses’in parçalarını topladılar. Sesin parçalarını topladıklarında şaşıp kaldılar; bu ses, MâhSultân’ın desibel izinde; rengi, kokusu da ondandı. O sesin sisini araladılar, ortasında Birr’in kulağını buldular.
Temürler Birr’i toplama işinden yoruldular, bir parça dinlenelim dediler, Birr’in kollarına uzandılar. Birr’in koları düştü, Temürler, biribirine tutundular. Neden o kudretli kollar düştü ki!? Diye sordular. Kimseyi sarmadığı için, birine âit olduğu için zâten o kollar kudretliydi, Temürler, bunu anlayamadılar.
Temürler, Birr’in dilini aramaya koyuldular. Dilin İline vardılar. Birr’in dilini, dilin İlinden sordular. İl, Birr’in dili her yerin içinde bir yerde, her şeyin içinde bir şeydedir, o yerden başka her yerde, o şeyden başka her şeyde lâldır Birr’in dili, dedi. O yer, o şey… Neresi? Nerede? İl, ben de bilmiyorum dedi. Fakat, o yerin bir bahçe, o şeyin başka bir dil olduğu, bahçenin kokularından bir kokuyla, o şeyden bir gölgeyle yanına varıldığında, Birr’in dilinin kendinden konuşmaya başladığı söylenir, ne kadar doğrudur bilmiyorum. Temürler dağıldılar. Dil dil, bahçe bahçe baktılar, ama bulamadılar. Temürler, umutsuz dolanırken, soyu kaleme dayanan bir Temür’e âyân oldu; buralarda 77 kapılı, kapılarından sâdece birinde dilli tokmak olan bir bahçe olacaktı. Âyân olduğu üzre beyân oldu; 77 kapılı, kapılarının tek birinde tokmak olan bir bahçe buldular. Derler ki, başkasına lâl kalan Birr’in dili hatrına, o ağız, 76 dilini lâl etmiş. Temürler dilli kapıya vardılar. Bahçeden sesler gelmeye başladı. Temürler, sırr sırr kalsın için, İl’in dediklerini unutmuş, bahçeden gelen sese bir anlam veremediler. Temürler bahçeye girdiler. Birr’in dili neredeydi? Bahçenin ortasında bir korkuluk, Temürler, korkuluk etrâfında çâresiz dolanırken, korkuluktan ses geldi: Birr’in dilini arıyorsanız, MâhSultânın sözlerinden sözler söyleyin. Temürler şaşırdılar, bir korkuluk konuşur mu!? Korkuluk: Benim dilim, Birr’in dilinden et aldı, konuşması için cân gerekti. Sizden bir koku, dilime cân verdi, koku gitse, ben yine susuveririm. Temürler, MâhSultân’ın en çok söylediğini söyledi:
“Son suyumu sen vereceksin… Son suyumu sen vereceksin… Son suyumu sen vereceksin!”
Bahçe hareketlendi, Birr’in dili, dilim dilim belirdi. Derler ki, Birr’in dili 18 bin dilim idi. Bahçenin meyvâsından, sebzesinden, dalından, tiyeklerinden toplandı Birr’in dil dilimleri. Dili, dilim dilim toplayan Temürler yine şaştılar; dil tamamlandığında, MâhSultân’ın dudağına benzedi.
Sıra, Birr’in burnuna geldi. O burun nerede bulunabilirdi? Burun, kokuyla bilinir, o hâlde kokular diyârına gidilmeliydi. Temürler, koklaya koklana kokular diyârına gitti. Hâşâ! Temürlerin koklaması, kelb cinsinden değil, arı hassâsiyetinde idi. Temürler, koku diyârında, kokunun dokusuna suâl etti: Birr’in burnu nerededir? Kokunun dokusu, el’cevâb etti:
Birr’in burnu, kaybetme korkusunun salgılandığı bir kokunun merkezindedir. Ben’zer gibisi yok, Birr’in kaybetmekten korkması, Birr’i kaybetme korkuları bundandır. Birr, kendisini o kokuyla tanıdı, bildi; o koku olmadan, Birr, Birr değildir. Birr, o korkuyla tanındı, bilindi; o koku olmadan, Birr bilinmez idi. Aradığınız; içinde korku, içinde ölüm olan bir koku; burnu yakan kok, delikleri, deşik eden ok. Şimdi nerede bulunacak o koku? Sır saklar mısınız? Aradığınız koku, 40.8, 37.5 enboyunun bir yerlerinde, suları çok yerdir. Bu sır ucu iyiydi, zîrâ Temürler artık tâkâtten kesilmişlerdi. Enboyun içinde bir yerlerde dışı, çatlatan bir haz; içi, ölüm ve korku kokan bir koku buldular. Burun neredeydi? Burun hazdan geçmiş, o kokunun kalbindeydi. Garip! Kokuda burun, burnun direğinde MâhSultân’ın kokusu… Temürler sevindiler; bereket! Burun da artık heybedeydi.
Pekiyi, Birr’in derisi neredeydi?
Bir “dilber”in papyekuşesinde, o kalemkârın elindeydi. Bu; soyu kaleme dayanan Temür’ün sezgisiydi. O dilber, Suna değil; çünki Suna, kalbin bir tahayyülü, lâkin dilber gerçekte var idi. O dilber, hem dilber, hem dilin üstünde dilser idi. İşte Birr’in derisi, o dilber’in dilinin pelesengindeydi. Birr’in derisi, sözü en büyük olanın kemiklerinin üstündeydi.
Birr’e, sözün en büyüğü neydi?
“Avuç içinden öpüyorum” denilmesiydi.
Bunların hepsi, soyu kaleme dayanan Temür’ün mârifetleriydi. Şöyle dedi Temür: Biz, sözün en büyüğünü söylersek, Birr’in avucunun içi de nihâyetinde deridir, umulur ki sesimizi duyduğunda, sesimize ışığından ses verir. Temürler hep bir ağızdan; “Avuç içinden öpüyorum!” terennüm etti. Terennüme tenezzül edildi; üzerinde dudak izi olmayan o avuç içleri, tertemiz bir şavk verdi. Temürler şavkın yanına vardılar. Avuç içi aydınlığı, Birr’in derisini aydınlatmıştı. Birr’in derisinde, MahSultân’ın lebâleb dersleri…
Temürler, Birr’in aklını aramaya koyuldular. Çok aradılar, lâkin bulamadılar. Çâreyi melek tâifesine sormakta buldular. Temürlerin içi, melek kanadı tüylerinden olduğu için, soyen bir parça akraba sayılırlar idi. Melek beldesine gittiler, Birr’in aklını meleklerden sordular. Melekler, Temürlere dediler; biz günahsızız, Birr geldi, aklını, günahsızlığımızda yıkadı; temizlendi, arındı. Lâkin hep bir adı andı. Ve hep andı. İki kir, birr cir oldu; kir, kire çarpınca cir oldu, cir, aklının derisi… Bir durunun lekesi, berrâk bir bardak kaldı kafasının tasında. Temürler, yine şaşırdılar; aklın ortasında, noktasında MâhSultân’ın tuğrası…
En zoru, en sona bırakılmıştı; Birr’in rûhu… Onun rûhu neredeydi?
Hani dudakları ağırlaştı da başını aşağı çekti Birr’in. Birr’in dudakları nerede ağırlaştı da başını aşağı çekti? Bu; rûh izinin mesken şifresiydi. Birr’in rûhu, periyeri idi; bu, bilinen bir şeydi. Temürler, perilere vardılar, rûhu sordular. Periler; ilk, ilhâmı biz ona verdik. Sonra onun rûhuna bir kuvve, bir tâkât geldi; biz onun perisiyken, o bize ilhâmlar verdi. Rûhu bulmak istiyorsanız, o kuvveyi, o tâkâti bulmanız gerektir. Temürler, perilere yine sordular; o tâkâtin, o enerjinin geldiğinin emâresi neydi? Emâresi dedi periler; ay parladı, parladı da güneşi bir gölgelik eyledi. Ay ışığı gönle şîfâ; o ışıkla gönüller derlendi, demlendi; fânîler için âşk o ışıktan îcâd edildi. O ay, suya resmini de çizdi, suya neşîdeler inşâ edildi.
Temürler bir soru daha sordular; rûhuna ay indiğinde, Birr’i gören oldu mu? Periler, şöyle cevâb etti; kendisine o ışık indiğinde, bizi görmek istemedi. Şâirler şiirsiz kalanda, ilhâmından bahşetti. Şâirler zannetti ki o ilhâmlar bizdendi, hâlbuki onlar, Birr’in arta kalanından idi. Aradan bir peri şöyle seslendi; ben Birr’i hep görürüm. Birden dikkâtler, bu periye kesildi. Ben dedi o peri, arıyla değil, sinekle çalıştım da ilhâmım kesildi. Birr, benim ilhâmsız olduğumu bilir, bana karışmaz idi. Pekiyi, en son ne âlemdeydi? Diye suâl etti Temürler o periden. Peri, şöyle cevâb verdi; Birr, fenâ fi’l-kalem oldu ilkin, sonra kâlden, kalemden geçti, kendini eleme verdi. Elemde pişti; kendisinin sözün yarısı olduğunu düşündü, tamamlamak, tamamlanmak için, kendisini, yarısını bulmaya verdi, en son ortadan kayboluverdi. Soyu kaleme dayanan Temür, hemen gidiyoruz diye seslendi. Ne oldu ki!? Periler de, temürler de şaşkın idi. Önde kalem soylu Temür, arkasında temürler, peşi sıra periler, sür’atle MâhSultân’ın makâmına girdi.
Birr’in rûhu, MâhSultân’ın rûhunda idi. Temürler tahttaki bedeni kaldırdılar; bir tarâfı Birr, bir tarâfı MâhSultan, Birr’in göğsünde;
“Ben senle bendim; sen, benle sendin. Biz, gerçeğin, varlığın iki parçasıydık.
Bize şiir verildi; ben şiirin yarısı, sen diğer yarısı. Şiir, ben ve senle tamamlandı,
tanımlandı; artık kıyâmet kopabilir!”
MâhSultân’ın avuç içinde;
“Beni, hep kendine benzetmeyi diledin. Oysa ben, sendim.
Hiç, bir fânî, kendini, kendine benzetebilir mi!”
yazılıydı.
MahSultân’ın ağzında bir parça su, Birr de ölmüştü.
Birr Periyeri Perdeleri
Avuçiçi Temiz Öpüşler
Sabâha bulaşmış Gece Nevmi
MâhSultan Hüzmeleri
Fenâ Fi’l-Kalem Sonrası
Fenâ Fi’l Mâh İçi
Amas Bağ Besteleri
06 Şerbet 2012
Saât: 05:36