Son Haberler
09.02.2012 Perşembe 09:08
USD 1,7470 EUR 2,3130 EUR/USD 1,3240 IMKB100   61178/%0,00
ISTANBUL Perşembe: -2°C/1°CCuma: -2°C/1°CCumartesi: -3°C/2°C

Havadurumu ayarlari

Lutfen havadurumunu goruntulemek istediginiz sehri listeden seciniz.

"Bize düşen taraf olmaktır"
Akademisyen-Yazar--Gazeteci Önder Aytaç, HaberX okurları için Hülya Okur’un sorularını yanıtladı: Bazıları sürekli sorun üretir, mırıldanır durur. Bazıları da iş yapar ve durmadan yola devam eder. Bize düşen de mazeretler bularak, kenara çekilmek ve saf saf oturmak değil, taraf olmak... Biz asla TSK’yı yıpratan yazılar kaleme almadık. Amacımız da bu değil... Geçmişle kıyasladığınızda, şu anki genç yargının daha çok Anadolu insanı olduğu, daha çok Anadolu gerçekleri ile uyum sağladığını ve adaletli kararlar verdiklerini düşünüyorum. 02.11.2009 10:17

“Güneş, resmini çizen herkes için güler çünkü bize ısı ve ışık kaynağı olurken hiç bir karşılık beklemediği düşünülür.  …Ondan mıdır ki; güneş ile ona tâbi olan ve etrafında devreden seyyarelerin teşkil ettiği dâireye emniyet dairesi denmiştir? Ondan mıdır ki; üflemekle söndürülmez, göz yummakla gece olunmaz, gözünü kapayan yalnız kendine gece yapar onu? Ondan mıdır ki polisi simgeleyen sekiz köşeli yıldızın her şua’sı, ayrı bir değer taşırken aynı zamanda "güneş kursu" anlamına gelir? O zaman şarttır ki, bu kursu vereni daha yakından tanıtmak, sizi güneşe yaklaştırmak bana düşüyor, Sevgili Önder Aytaç, noksaniyet bırakılmadan dünyaya getirilmiş bir Kıymet. Bunun için tavsiyem o dur ki, kimse dünya ile güneş arasına girerek güneşin ışığına perde olmasın”
 

“ANNEM İLKOKUL’DA ÖĞRETMENİMDİ”

Uzun yıllar izmir’de Milli Eğitim Müdürlüğü yapan babanız Aysal Aytaç ve annenizin İzmir’de dünyaya getirdiği çocuğusunuz. Ailenize çocukları olmanın dışında hangi konularda önderlik ettiniz, polislik oyunlarını gerçeğe çeviren şey ne idi?

Aslında düşünce dünyamın şekillenmesinde de, hayatı bir insan olarak algılamamda da annem ve babamın çok katkısı oldu. Babam edebiyat öğretmeni, annem de ilkokul öğretmeniydi. Her eğitimci anne baba gibi, onlarda benim ve kardeşlerimin üzerinde titrediler ve iyi bir eğitim almamız için ellerinde gelen her şeyi yaptılar. Annem ilkokul 5. sınıfta öğretmenimdi de. Eğer evde ders çalışmazsam, sınıfta soru sorar, çalışmadığım ortaya çıkınca da çok rahat kulağımı çekerdi. İzmir Bornova Dokuz Eylül İlkokulu, sonra Karşıyaka Ortaokulu, sonra da İzmir Atatürk Lisesinde okumak ki, geriye dönüm baktığımda çok şıkır şıkır geçen yıllardı diyebilirim.

Ailem ne hukuk okumamda ne de polislik mesleğini seçmem de beni yönlendiren olmadı. Uşak Ulubey de 3-4dönem Belediye Başkanlığı yapan dedem Kamil Kutluay dava vekilliği de yapardı ve oldukça da sevilen bir insandı. O zaman zaman hukuk okumamı önerirdi ki sanıyorum onun katkısı olmuştur Ankara Hukuk da okumuş olmamda.

Babam ve annem iyi bir yurttaş olmamı, kimsenin hakkını yemememi, hangi işi yapıyorsam yapayım hakkını vermemi istediler hep. Şu sıralar özellikle Taraf’taki yazılarımdan dolayı; ‘oğlum bu kadar da sert yazmasan’ dedikleri oluyor. Ama babam bana söylemese bile anneme ‘afferin ne güzel yazmış’ diye söylüyormuş.

“BEN KAYMAKAM YA DA HAKİM OLMAYI ÇOK İSTİYORDUM”

Öğretmen bir ailenin çocuğu olarak polis akademisine gidişinizin şaşkınlık uyandırması, duygularınızı özgürce anlatabilmek için gazeteciliği istediğinizi belirtmiş olmanızın bu meslekle ilgili hangi konulardaki tedirginliklerinizi ortaya koyuyordu? 

Polislik mesleğinin içine adım atmam 1988 yılında oldu. Ankara Üniversite Hukuk Fakültesini bitirdikten sonra, Emekli Hakim Albay Olcay Mis’in yanında avukatlık stajımı yaptım. Aslında avukatlık yapmayı da istediğim oldu. Oldukça geniş bir çevremde var diyebilirim. Ancak anne ve babanın devlet memuru olması, beni de Hukuk bitirmiş bir devlet görevlisi olmaya doğru yönlendirirdi. Ben kaymakam ya da hakim olmayı çok isterken, ilk sınav açan yer Polis Akademisi araştırma görevliliği sınavı idi. Ben de yazılı ve sözlüyü kazanarak burada araştırma görevlisi oldum. Hiç unutmam sözlüde Prof. Dr. İsmet Toprak ki o dönemde Başkan Yardımcısıydı. ‘Oğlum buraya gelip ne yapacaksın, git hakim ya da kaymakam ol. Buranın ne olacağı daha belli değil, siz de ilkler olacağınız için bir sürü sıkıntı çekeceksiniz’ dedi. Ama ben kaldım ve daha sonradan Mehmet Özcan, Bülent Olcay, Fatih Karaosmanoğlu gibi hakimlik mesleğini bırakıp gelenler, Ayhan T. Beydoğan gibi Başbakanlık uzmanlığını görevini bırakıp gelenler oldu. Çünkü biz İngiltere’ye master ve doktora için gönderiliyorduk.

Gazetecilik ise çok sonradan başladı. Aslında İngiltere de olduğumuz dönemlerde de bazı gazetelere ve dergileri ama röportajlar ama değerlendirmeler yazıyor ve gönderiyordum. Doğrusunu söylemek gerekirse yayınlandığında da çok hoşuma gidiyordu. Bilimsel anlamdaki yazılarımda ilk kez Hasan Celal Güzel’in çıkardığı Yeni Türkiye Dergisinde ‘Medya ve Terörizm’ başlı ile bir makalem yayınlandı ki, doğruyu söylemek gerekirse, dünyalar benim olmuştu.

“POLİS AMİRİ OLARAK –POSTU DELDİRMEDEN- MESLEĞİNİ NASIL YAPARSIN SORUSUNUN YANITINI ARIYORUZ”

Polis Akademisinde 1989’dan bu yana öğretim görevlisisiniz. Verdiğiniz eğitimlerde en çok bilgi yüklemesi mi, etik ahlaki duyuşsal mı, vatandaşlık bilinci üzerinde mi yoğunlaşıyorsunuz?

Ben Polis Akademisinde Polis-Halkla İlişkiler dersi ile Davranış Bilimleri ve Yaratıcı Drama derslerine giriyorum. Güvenlik Bilimleri Enstitüsünde de master derslerinde Medya ve Kolluk İlişkileri dersine giriyorum. Bu derslerin hepsi de, her gün kendisine malzeme çıkan ve pratik hayatta birebir yaşanılan konular. Bir diğer anlatımla elbette sizin anlatımınızla derslerde etik duruştan da söz ediyoruz. Ancak pratik hayatın içinde bir polis amiri olarak –postu deldirmeden- mesleğini en başarılı bir şekilde nasıl yaparsın? Bu sorunun da yanıtını arıyoruz. Teorik bağlamda bilgi yüklemesi de temel kavramların oluşturulması açısından ilk 3-4 haftada oluyor ama sonrasında bire bir somut olaylar ve yaşanan Türkiye ve Dünya gerçekleri üzerinden ders işlemesi yapılmış oluyor. Polis öncelikle polis değil, yalnızca ‘üniformalı yurttaştır’ anlatımını da şiar edinerekten yola devam ediyoruz. 

“BİZE DÜŞEN TARAF OLMAK, ADIM ATMAKTIR”

Eğitim stratejilerinizi sormak istiyorum ama Referans Gazetesi’ne verdiğiniz bir röportajda, “Emniyette ya Alevisinizdir ya da Fethullahçı” diye bir açıklamanız olmuştu. Kendi özgünlüğünüzü, kuramlarınızı uygulamakta karşılaştığınız en büyük engel neydi?

Eğitim stratejisi derseniz bence özellikle üniformalı kurumlardaki eğitim bağlamında ‘Ey Yüce tanrım, değiştirebileceklerimi değiştirme konusunda gayret, değiştiremeyeceklerime katlanma konusunda sabır ve ikisi arasındaki farkı kavramam konusunda da basiret ver’ demekte yarar var. O zaman oyunu kuralına göre oynayarak, öldüğünüzde ‘merhumu nasıl bilirdiniz?’ sorusunun yanıtını da orada olanların ‘çok iyi bilirdik’ diyeceği bir şekilde hayat yaşayabilmek ve böylesi yaşanılacak bir hayatın paylaşımlarını hocalık yaptığınız her yere taşıyabilmek.

İnsan kendi özgürlüğünü yaşamak isterse her zaman bu alanı bulabiliyor. Kuramınızı uygulamak demişsiniz bence bunda da sorun çok yok. Çünkü bazıları sürekli sorun üretir, mırıldanır durur. Bazıları da iş yapar ve durmadan yola devam eder. Bize düşen de mazeretler bularak, kenara çekilmek ve saf saf oturmak değil, taraf olmak, adım atmak ve her konuda yılmadan, bıkmadan, usanmadan yola devam etmek. Ama Alevi ama Fethullahçı desinler. Çok da önemli değil.

“KİTABIN REKLAMINI YAŞAR PAŞA YAPINCA, ARANAN BİR ESER HALİNE GELDİ”

TESEV’in “Sivilleşme ve Demokratikleşme Yolunda Bir İlk olma iddiasıyla” 6 Haziran 2006 da yayınladığı kitapta yer alıyordunuz. Yazdıklarınızın bilimselliğini; TSK karşıtlığı yada yıpratma politikası olarak yansıtan şey neydi?

Sizinde söylediğiniz gibi bu çalışma alanında bir ilkti. Bana da benim uzmanı olduğum bölümü yazmayı Prof. İbrahim Cerrah önerdi. Ben de kabul ettim. İlk olduğu için tepkiler çekebileceğini evet biliyordum tahmin ediyordum. Ama ben polemiğe girmiyor ve işim her ne ise onu yerine bir uzman titizliğinde getirmeye çalışıyordum. Çalışmanın editörlüğünü yapan Prof. Dr. Ümit Zileli de inanılmaz bir özveri ile çalışan, yazdıklarımızı belki 4-5kez satır satır kontrol eden bir uzmandı. Eser Türkçe olarak basıldıktan sonra, ben de her gazetede ve tv de olan arkadaşlarıma bu eseri dağıttım ve incelemelerini önerdim. Ama kimse okumadı ki ilgi çekmedi. Daha sonra ne zaman ki aynı eser İngilizce olarak yayınlandı ve TSK’nın dikkatini çekti ve Yaşar Büyükanıt Harp Akademilerinde bu eserden ve bizlerde söz etti.Kitap yok satmaya başladı ve hatta TESEV’in web sitesinden bile yüz binlerce kez pdf formatında da indirildi. Kitabın reklamını bile Yaşar Paşa yapınca, aranan bir eser haline geldi. Bu sene, 2009 da aynı çalışmanın 2.yapıldı ve ilki kadar gürültüye neden olmadı. Bir, toplum alıştı. İki, toplum eskiye göre biraz daha demokratikleşti ve yurttaş merkezli olmaya başladı. Üç, TSK da bu olayın hiç de bu kadar büyütülecek bir konu olmadığını gördü ve alıştı. Son olarak da bu çalışma kesinlikle TSK’yı yıpratmadı. Aksine, daha da güçlendirdi ve kendi kendisini bir boy aynasında görmesini sağladı. Hataları ve sevapları ile bir kere daha bağımsız gözlemcilerce kendisinin nasıl görüldüğünü algılayarak, kendisine çeki düzen verdi ki bunu tek TSK değil, EGM, MİT, Jandarma ve Koruculuk sistemleri de yapmış oldu.

Ayrıca hem TSK’nın içindeki pek çok subay arkadaş, hem de MİT’te çalışan dostlar, çalışmanın çok yararlı olduğunu ve gecikmiş bir çalışma olduğunu ifade ederek, bizi yüreklendirdiler.

“SAVCI ALİ ÇAKIR, KADİRİ TARİKATINDAN OLMA KOMPLEKSİ VE BİRİLERİNE YARANMAK İÇİN ŞAMİL TAYYAR, RASİM KÜTAHYALI VE ADEM ASLAN’A DAVA AÇIYOR”

Emniyet Genel Müdürlüğü Taraf Gazetesi’ndeki köşelerinizde Türk Ordusu’nu yıpratan yazılar kaleme aldığınız iddiasıyla suç duyurusunda bulunmuştu. Size göre Türk ordusuyla Emniyet teşkilatını aynı uygun adımlarla yürümekten alı koyan bir şey var mıdır? varsa nelerdir?

Öncelikle biz asla TSK’yı yıpratan yazılar kaleme almadık. Amacımız da bu değil. Çünkü yapılan eleştirilerde ve değerlendirmelerde arzuladığımız, bu eksik ve hataların bir an önce görülmesi ve bu hataların düzetilerek TSK’nın halkın göz bebeği olma statüsünün korunmasına devam edilmesidir. Ayrıca bazen hani derler ya; ‘Stalin hayatında 1000 kişinin asılması için emir vermemiştir. Ancak Stalin bunun asılmasını arzular diye, ona bile sormaya gerek duymadan yüz binlerce kişi öldürülmüştür.’ Sanırım TSK ile ya da üstün otoriterler ile kurulan ilişkilerde de durum aynı. TSK bunu istemese bile, ona yaranmak isteyen bazı aklı kıtlar, ‘durumdan vazife çıkararak’ hem de böylesine demokratik açılımların yapılmaya çalışıldığı dönemlerde, sırf yalakalıkta sınır tanımaz olduklarını ispatlamak için. Ya da kendisi kadiri tarikatının törenlerine katılan ve katıldığı devlet raporlarıyla da belgelenen Savcı Ali Çakır’ın, (ki bu beni hiç ilgilendirmez) sırf bu kompleksini tatmin ve bir yerlere yaranmak amacıyla, Star’dan Şamil Tayyar’a, Taraf’dan Rasim Ozan Kütahyalıya, Bugün’den Adem Yavuz Aslan’a ve daha yüzlerce medya mensubuna kök söktürür bir şekilde demokrasinin önünü tıkarcasına davalar açmasındaki gibi bir durum söz konusu. Emniyette de birileri, sırf kendilerinin ‘hacı müdür’ olduklarının üzerini örtmek, sırt ‘AK parti ile 5 vakit namaz kılar hale geldiklerini saklamak’, sırf kendilerinin özel güvenlik de yasal boşlukları bırakarak organize suç yapılarının bu kurumlar üzerinden at koşturmasını pekiştirmeye devam etmek, sırf özel güvenlikten milyarları kazanmayı sağlamak, sırf Ergenekoncu ulusalcılarla kol kola olduklarını saklamak için bizi pey akçesi olarak ileriye sürüp 301 den suç duyurusunda bulundular ki, o yazıyı kalem alanlar bile bire bir kaldığımızda bize söylediklerini duysanız, kolaylıkla ‘yufffffff beeee’ diyebilirsiniz. Emniyetin içinden binlerce kişinin de takdir sözlerini ifade ettiklerini de belirtmeliyim. Ayrıca Türkiye de hukukun olduğuna da inanıyorum. Hakimlerin de cüzdanları ile değil vicdanları ile dava dosyalarına baktığını bilmem, 301 den bizim de aklanmamız sonucunu getireceğine inanıyorum.

TSK ile EGM güvenlik hizmetini sunan, TSK’nın yurt savunmasını yaparken dışarıda, ya da uluslararası güvenlik ve barış konsepti çerçevesinde Afganistan, Raunda, Balkanlar gibi Türkiye dışında ve Türkiye’nin sınırlarının korunmasında görevi söz konusu. EGM yani Polisise yurt içinde güvenliği tesis eden bir birim. O zaman herkes kendi işini çok iyi yapacak. Ötekisinin işine direk müdahale etmeyecek. Güvenlik konseptinde de elbette MGK gibi yerlerde ortak istişareleri yapacak.

“EĞER CEVİZİ KIRIP İÇİNE BAKMAZSANIZ, İÇİNİ DE DIŞI GİBİ KABUK SANIRSINIZ”

Bu suç duyurusundan sonra Mehmet Ali Birand ‘Bu kadarına da inanmam’diye bir yazı yazmıştı. “Acaba kendi bindiği dalı böylesine kesen ve bulduğu nadir bir savunucusunu böylesine harcayan başka bir kurum var mıdır?”diye de sormuştu. Bu olaydan sonra kabuğunuzun size çatı olmadığı hissine kapıldınız mı?

Hayır kapılmadım. Çünkü hem medyadaki Mehmet Ali Birand, Rıdvan Akar gibi arkadaşlar hem de emniyetin içindeki çok üst düzeydeki dostlar, yapılanın ne kadar garip ve anlaşılmaz bir şey olduğunu ifade ettiler. Siz ‘kabuk’ ve ‘çatı’ bağlamında söylediğiniz için, ben de öyle yanıt vereyim. Eğer cevizi kırıp içine bakmazsanız, içini de dışı gibi kabuk sanırsınız diyorlar ya aynen öyle. O kabuğun içinde, onlarca farklı kabuklar, labirentler, ceviz içi gibi beyne akla, kalbe yararlı besinler, belgeler, fotokopiler var. Biliyorsunuz, yaşıyorsunuz, biriktiriyorsunuz. Yani Başbakan’ın söylemiyle; ‘durmak yok, yola devam.’

“İLERİDE CUMHURBAŞKANI YADA BAŞBAKAN’A GÜVENLİK DANIŞMANLIĞI YAPACAĞIM”

Taraf Gazetesi’ndeki köşenizde "Demokrasinin kazanımı: Anayasa Mahkemesi’nin kararı" başlıklı yazınız ile Müsteşar Yardımcısı vekilliği görevinizden alındığınız iddia edildi. Devlet ile kolektif çalışmanızın ve ayrılışınızın temel dayanağı ne idi?

Eğer üst düzey bürokratsanız, söz 10 boğumsa siz 9’unu yutup yalnızca 1’ini söyleyeceksiniz ve hatta onu bile köşeli söylemeyeceksiniz. Hani müsteşar genel müdürü çağırır ve der ki bana şu konu ile ilgili istatistikleri getirir misiniz? Genel müdür 5 dakika sonra yeniden müsteşarın yanına gelir ve der ki:” Efendim konuyu savunacak mısınız yoksa yerecek misiniz? Ben de ona göre verileri size getireyim. “Devlet bürokrasisinde durum biraz böyle. Bu arada Sn. Bakan Ertuğrul Günay’ın çok iyi bir dost, arkadaş ve abi olması da söz konusu. Bu kabine içinde bulunması da gerçekten de büyük bir kazanç. Gecesini gündüzüne katarak kültür ve turizm merkezli de çalışmalar yapıyor. Bizimki de yalnızca danışmanlık. Aynı danışman fıkrasında da olduğu gibi J Gazeteci ise gördüğü her şeyi yazması gereken, hatta yarım olan bir bilgiyi bile evirip çevirip bütün haline getiren, kartopu gibi bir adımdan çığ oluşturabilecek yapıda olması gereken bir meslek. Bende az biraz da akademisyenlik olunca, orada da lafı evirip, çevirecek, çok farklı yerlerden alıntılar yapacak ve uzun uzun bilimsel rakamlar bulacak ve makaleler yazacaksın. Onları da tebliğlerle sunacaksın. O zaman hem güvenlik konularında uzman ol, hem bakan danışmanlığı yap, hem de gazetecilik olsun dediğimizde sanırım en iyisi Cumhurbaşkanına ya da Başbakana güvenlik danışmanı olmak. İleride ben de bunu yapacağım.

“TÜRKİYE’DE YAŞANANLAR, ‘SON ISLAK İMZALI’ BELGE TARTIŞMASI DA DAHİL OLMAK ÜZERE, HEP AMA HEP BİZİM YAZDIĞIMIZ BİÇİMDE ŞEKİLLENDİ.”

AKP’ye yönelik tavsiye paketinizi, Yeni Şafak Gazetesi Yazarı Kürşat Bumin köşesinde, "Ürkütücüden de öte korkutucu" diye nitelendirmişti. Sizce Türkiye’de AKP gerçeği sona erdiğinde bizi neler bekler?

Kürşat Bumin yıllardır kitaplarını ve yazdıklarını takip ettiğim, televizyon programlarını izlediğim birisi. Bize yazdıklarında haksızlık etti. O kadar büyük bir haksızlık ki, daha sonradan ben kendi köşesinden özür dilemesini beklerdim. Bu beklentimi de kendisine mesaj atarak da ifade ettim. İfade ettim çünkü, bizim yazdıklarımızdan sonra Türkiye de yaşananlar ve ‘son ıslak imzalı’ belge tartışması da dahil olmak üzere, hep ama hep bizim yazdığımız biçimde şekillendi. Evet o gün ne yazmışsak, bugün de aynısını söylüyor ve savunuyoruz. O nedenle de Kürşat Bumin’in eleştirdiği o makalenin ilgili paragrafını aynen buraya alıyor ve okuyucuların vicdanına bırakıyoruz.

‘..Ha, bir tavsiye de Ergenekon için oraya buraya baskın yapanlara / yaptırtanlara: Kendi menfaatlerinizin dışında % 1’lik bile olsa Türkiyem’i düşünüyorsanız bu sevdadan vazgeçin. Bu ülkeye demokrasiden başka bir sistem ge-ti-re-me-ye-cek-si-niz. Siz süngüyle darbe yapıp, sonra da üzerine oturarak iktidar olunabileceğini mi sanıyorsunuz? Bu mümkün değil… Mümkün değil çünkü; Türkiye artık 1944’lerin, 1960’ların, 1971’lerin, 1980’lerin, 1997’lerin ve hatta 2000’lerin Türkiye’si değil… Anadolu insanı olan Kürt, Türk, Çerkez, Ermeni, Rum, Laz ve göçmen, artık size karşı hep birlikte tek vücut gibi omuz omuzalar. Artık bu insanlar kendi çocuklarını bu ülkenin hâkimi, savcısı, doktoru, öğretmeni, polisi, subayı, gazetecisi, iş adamı ve mühendisi yaptılar / yapıyorlar. Bir diğer anlatımla, Türkiye’deki ‘sizin gibi başını kuma sokup’ aptal aptal duranlar dışında, her bir birey –ki bunlar neredeyse ülkenin % 95’den fazla- Susurluk gibi, Ergenekon gibi pisliklere karşı, ortak tavır alıyor ve ‘artık yeterrrrrrrrrrr’ diyor. Bu yüzden ey ‘korku cumhuriyetinin’ ortalıkta kaos türküleri söyleyen zavallı borazancıları ve hezeyan soluyan garabetleri, aklınızı başınıza alın, adam ol(a)madınız ama hiç olmazsa insan olun!...’

“MEDYANIN GÖREVİ OLANI GÖSTERMEK VE POLİSİN ‘COOL’ OL(A)MAMASINDAN KAYNAKLANAN GÖRÜNTÜLERİ KAMUOYU İLE PAYLAŞMAKTIR.”

300 akademi öğrencisinden istediğiniz toplam 1200 röportajdan çıkan rapora göre halkın polise güveniyor olmasının yanında rüşvetçi ve kaba da bulduğu sonucuna varılmıştı. Bu sonuçta kendi payınıza düşen şeyi ne olarak görüyorsunuz?

Çok ilginç değil mi? 1200 kişiye soruyorsunuz polis dediğimizde aklınıza ne gelir diye. Verilen yanıtlar oldukça ilginç.

‘Polis’ kelimesine yüklenilen anlama göre yurttaşlarımız, her türlü karşılaşılan sıkıntıyı çözecek ilk devlet kapısı olarak polisi görmekte. Bu kesinlikle bütün kamu kurumları içinde ve hatta MİT ve askeriyeden bile öncelikli olarak, polisin problem çözücü olarak düşünmektedir. Bu nedenle, bütün olumsuzluklarına karşın, polisin halkla ilişkisinin, diğer devlet kurumlarından çok daha fazla ve candan olduğunun göstergesi olarak 155’i her konu için insanların araması örneği verilebilir.

‘Polis’ kelimesinin kendilerine ne çağrıştırıldığı sorulan yurttaşlar; ‘emniyet’ ve ‘güvenlik’, derlerken, hemen arkasından da, ‘rüşvet’, ‘sertlik’, ‘kabalık’, ‘devletin copu’, ‘korku’, ‘ürperti’, ‘silah’, ‘kelepçe’, ‘beleş yaşam’ gibi anlatımları da beraberinde düşündüklerini ifade etmektedirler. Ayni kelime olan ‘polis’in, bu kadar farklı uçlardaki anlatımları akla getirmesinin üzerinde de özellikle düşünülmesinde yarar vardır. Bunun nedenini ‘…beş parmağın beşi de bir değil ki…’ yada ‘…içlerinden çürük yumurtalar da çıkabiliyor…’ şeklinde yumuşatarak ifade eden kişiler, aslında olayı bütün netliği ile okumakta ve gördüklerini ifade etmektedirler.

Polisle ilgili pek çok kişinin başından mutluluğa neden olabilecek herhangi bir anı / bir olay geçmemiş olmasına karşın, yurttaşların büyük bir kesimin başından, polis ve karakol ile ilgili mutlaka olumsuz bir örnekleme gerçekleşmiştir ve bu kötü örnek hala hafızalarda yer almaktadır ve kolay kolay silinmesi de söz konusu olmamaktadır. Prof. Üstün Dökmen’in de ifade ettiği şekliyle; ‘…bizler olumlu bir şeyi / bir güzelliği / takdir duygularımızı kolay kolay başkaları ile paylaşmazken, olumsuz ve kötü olan bir şeyi sanki karakteristik özelliğimizmiş gibi en az on kişiyle paylaşırız ve anlatırız…’ değerlendirmesi, sanki doğaçlama bir biçimde ortaya çıkmaktadır.

Polisin neden olduğu herhangi bir olumsuzluk kolay kolay unutulmamakta ve başkalarına da sürekli anlatılmaktadır… Bu çerçeveden konuya baktığımızda, bize düşen görev, yurttaşlarımızla nasıl yaparsak yapalım, ama kesinlikle akıllarında iyi birer örnek olmak şeklinde yapılabilecek etkinliklere imza atmak şeklinde çalışılmalıdır. Bütün yurttaşlarla, polisi olumlayıcı çalışmalar yapmak kaydıyla birebir ilişkiye girmek, yapılması gereken zor ama en anlamlı ve kalıcı bir aksiyondur… 

Polis ile halkın karşı karşıya geldiği / kesiştiği noktalar aslında çok sınırlı sayıdadır. Yurttaşlar ilk olarak trafik polisi ile karşı karşıya kalmaktadır. Trafik polisinin rüşvet yediğine dair ankete katılanların % 100’e yakını ortak görüş beyan etmektedir. Yine mizah dergilerindeki anlatımla, trafik polisleri; ‘…ehliyet, ruhsat ve rüşvet lütfen…’ değerlendirmesi içinde ifade edilmektedir. Taksicilik yapanlar, minibüsçüler ve kamyon şoförleri, trafik polisleri ile ilgili yaptıkları değerlendirmelerde; ‘…sen onları YTL olarak görürsen, onlar da senin evraklarındaki eksikleri görmezler…’ diyerek somut örneklemeli anlatımlar da bulunmaktadırlar.

Bu bağlamda bazı lokantacılar ve kahvehane sahipleri açısından polisler, ‘beleşçi’ ve ‘çorba parası’ anlatımları ile değerlendirilmektedirler. Yine eski polisler ile ilgili yapılan değerlendirmelerde; ‘…trafik polisleri içinde eskiden rüşvet yemeyenler kendini saklarlardı, şimdi ise yiyenler kendini saklar duruma geldiler. Demek ki iyi kefe artık ağır ağır da olsa ağır basmaya başlıyor…’ anlatımında bulunulmaktadır. Yurttaşlar; ‘…trafik de, kanunun yazdığı gerçek ve hakkı olan cezayı yemektense, onun on kat altındaki bir cezayı rüşvet vermek gibi başka bir yöntemi kullanarak yerine getirmeyi istemektedirler … Arabanın kalitesine göre trafik polislerinin farklı uygulamalar yaptığını söyleyen bir kısım yurttaşlar; ‘…Mercedes, BMW, Jaguar gibi arabaların kolaylıkla ve durdurulmaksızın yollarda ilerlemesine karşın, Murat 131 ve benzeri orta direk arabalarının ise, sıklıkla durdurularak trafik kontrolü için evraklarına bakıldığı…’üzülerek söylemektedirler.

İkincil olarak da, çevik kuvvet polisinin toplumsal olaylar ile ilgili fiziki kuvvet kullanmalarından kaynaklanan durumlardır. Ancak çevik kuvvetin uygulamalarından yurttaşlarımızın büyük bir çoğunluğu, doğrudan doğruya etkilenmemektedir. Bununla birlikte, kitle iletişim araçları sayesinde çevik kuvvet polisi, vatandaşlarımızla sanki bire bir muhatap oluyor gibi bir durum sergilemektedir. Hürriyet gazetesinden Fatih Altaylı’nın; ‘…helal olsun çevik kuvvet polislerine, adamlar bir dakika içinde tam dokuz kez copu göstericilerin kafasına indirip kaldırdı…’ değerlendirmesinde bulunarak, bizim söylediklerimizi destekler bir anlatım yapmaktadır. Kısacası polisin ve özellikle de çevik kuvvet polisinin imajında, medya çok ama çok önemli bir görevi üstlenmektedir. Medyanın görevi olanı göstermek ve polisin ‘cool’ ol(a)mamasından kaynaklanan görüntüleri kamuoyu ile paylaşmaktır. Çevik kuvvet polisinin görevi de bir tek kare bile olsa, normal olmayan görüntüye aracılık etmemek / böylesi görüntüyü vermemektir…

Üçüncü ve son olarak da karakollar, yurttaşların devletle ve polisle karşılaştığı / yollarının kesiştiği bir diğer yerdir. Yapılan röportajlarda yurttaşların büyük bir çoğunluğu; ‘…karakollarda, genellikle ortaya gitmiş olan vatandaşlarla yeterince ilgilenilmediğini, işlerin baştan savma takip edildiğini, gelenlerin asık suratlı karşılandığını…’ söylemektedirler. Kanımızca, karakollarda görev yapmak çoğu zaman, genel müdürlük ve illerdeki şube müdürlüklerinden sonra tercih edilen yerler olması açısından da düşünülmeli ve bu konu ile ilgili olumlu adımların atılmasına, polis halkla ilişkiler bağlamında önem verilmesi sağlanılmalıdır. Çünkü karakol adalete açılan ilk kapıdır ve toplum destekli polislik açısından da karakollar olmazsa olmaz temel unsurlardandır.

Eski polis ve eski karakollardan herkes dert yanmakta ve şimdikilerle karşlılaştırdıklarında inanılmaz olumlu değişimin olduğunu söylemektedirler. Eski karakollarda falakanın olduğu, polisi gören herkesin korkudan titrediği gerçek bilinen bir olgu olarak durmaktadır. Ayrıca eski polis memurlarına göre yeni genç polis memurları, şimdiki amirler de polis memurlarına göre daha iyi, daha cana yakın ve daha iletişime açık oldukları gözlemlenmektedir. Eski polis denildiğinde, Türk filmlerindeki Hulusi Kentmen’in canlandırdığı ‘babacan polis’ yada ‘bekçi amca’ imajının önemine ve gerekliliğine de vurgulama yapılmaktadır. Bu bağlamda; siyah beyaz TV’lerin olduğu dönemlerde oynayan ‘Susam Sokağı’ adlı çocuk programında yer alan ve mahalledeki herkesin sorunları ile ilgilenen ‘bekçi amca’ gibi polislere de yeniden gereksinim duyulduğu da bilinen bir diğer gerçektir

Sanıyorum sizin sorunuzdan sonra çenem açıldı ve de burada da susmaya başlıyorum.

‘Polis Gözüyle Polis’ kitabınızda geçen bir cümleyi aktarmak istiyorum:” Bir kişiye yapılan haksızlık, bütün topluma karşı işlenmiş bir suçtur. Bu bilinci paylaşmak ve bu sorumluluğu yerleştirmek zorundayız”..Ergenekon da örgüt kurucuları da, hedef gösterilenler de haksızlığa uğradıklarını iddia ediyor, sizce biz hangisini bize yapılmış bir hareket gibi görmeliyiz?

”Bir kişiye yapılan haksızlık, bütün topluma karşı işlenmiş bir suçtur. Bu bilinci paylaşmak ve bu sorumluluğu yerleştirmek zorundayız” cümlesi benim değil Basın şehidi Uğur Mumcu’ya ait olan bir söylem. Evet ben de bunu yaşamımda rehber ettiğim anlatımlardan bir tanesidir demeliyim. İddianamede ifade edilen ETÖ’cüler de bu anlamda kendilerine haksızlık yapıldığını iddia ediyorlarsa, o zaman ben de öncelikle 3 iddianamedeki 5500 sayfanın okunmasını ve hatta eklerine göz gezdirilmesini, sonra da bunu söyleyen kişiler bağlamında google’da isim aramasının yapılmasını ve ilk 10 sayfaya gelen bilgilere bakılmasını öneriyorum. Sonrasında da bu okumaları ve araştırmaları yapanlar kendi vicdanları ile karar versinler. Elbette yargı da bu konuda kararını verecek. Ancak 65 trebaytkık bilginin, daha yalnızca 1-2 terebaytı kullanılmış ve daha işlenmemiş inanılmaz bir bilgi varsa, bekleyip görmekte yarar var sanıyorum.

“TAYYİP ERDOĞAN’IN HALKLA İLİŞKİSİ İYİ VE CANDAN”

Dr. İhsan Bal ile  ‘‘Etkili İletişim’’ konusu için, Demirel’i seçtiğiniz bir dönem vardı. Demirel’in 2 bin fotoğrafını tarayarak beden dilini çözmüştünüz…Tayyip Erdoğan’ın halkla ve medya ile etkili iletişim içinde olduğunu düşünüyor musunuz?

Demirel’i o dönemde iletişim konusunda örnek olarak seçmemiz, onun herkes tarafında bilinmiş ve tanınmış birisi olmasından kaynaklanıyordu. Bu yazımızdan sonra da Demirel, bu makalemin yayınlandığı dergiden 200 tane satın aldırdı. Evet onun beden dilinden bazı değerlendirmeler yaparak, genellemeler ve çarpıcı örneklemeler yapmıştık. Tayip Bey’i de siyaset okulu aracılığı ile neredeyse 30 farklı yerde kendi tabanına ben anlattım. Az biraz Kasımpaşalılığından, Davos’taki ‘one minute’ kadar, oradan da gecekondu ziyareti yapan Başbakan’a, toplantılarda konuşan Erdoğan’a kadar farklı farklı kişi gibi gözüken bu kişiyi anlattım, anlatıyorum. Halkla ilişkisi iyi ve candan. Medya ile ilişkisinde zaman zaman sorunlar yaşanıyor. Akif Beki de bu süreci çok iyi yönetemedi sanki.

“ŞU ANKİ YARGI ADALETLİ KARARLAR VERİYOR”

Polis akademisi öğrencilerine sık sık Demirel’in “‘‘Hukuk herkese gereklidir.’’ sözünü hatırlattığınızı söylemiştiniz. Dağdan inenler için muhalefetin dile getirdiği hukukun siyasallaştığı ifadelerini bu gereklilik kapsamına alıyor musunuz? 
 
Yargı bir ülkede son sözü söylemesi gereken bir olgu. Ancak hakimlerin de vicdanları ile cüzdanları arasına sıkışmamış olması lazım. Yeri geldiği için söyleyeyim 4-5 yıl kadar da ben Adalet Akademisinde hakim ve savcı adaylarına da dersler verdim. Yine bütün Adalet Bakanlığı Teftiş Kurulunda da, AB Projesi şeklindeki Yargı-Medya İlişkilerin de de dersler verdim. Yargı sön sözü söylemesi lazım. Yargının da ‘adli diktatörlüğe’ de dönüşmemiş olması da lazım. Ne Yassı ada’dan Salim Başol gibi yargı sistemi, ne de askeri darbeler sonrasındaki özgürlüğünü yitiren yargı sistemi, ne de 28. Şubat’ta koştura koştura TSK Karargah’a giden hakım ve savcılar olmaması lazım. Geçmişle kıyasladığınızda, şu anki genç yargının daha çok Anadolu insanı olduğu, daha çok Anadolu gerçekleri ile uyum sağladığını ve adaletli kararlar verdiklerini düşünüyorum. Aynen böylesi bir adalet bakanının Türkiye için bir şans olduğunu düşündüğüm gibi.

“SUÇLULUĞU İSPATLANANA KADAR TERÖRİSTLER DE SUÇSUZDUR”

‘‘Suçsuz Teröristler’’ başlıklı bir makaleniz vardı. Burada ‘‘Suçluluğu hükmen sabit oluncaya kadar, kimse suçlu sayılamaz’’ ilkesinin teröristler için de geçerli olduğu anlamını mı çıkartmalıyız?

Kesinlikle evet bu sonucu çıkarmamız lazım. Polis gözaltına aldığı herkesi sanki suçu kesinleşmiş gibi medya da haber yaptırtırsa ve 1997 yılı verilerine göre, göz altına alınanların %  85’ e yakını mahkemeler tarafından serbest bırakılıyorsa, bu kişiler artık ‘mim’lendikleri için bir daha en temel haklarından bile yararlanırken zorluklar yaşıyorlar örneğin pasaport alırken sıkıntılarla karşılaşıyorlarsa, o zaman suçluluğu mahkemece kesinleşmiş oluncaya kadar ‘masumiyet karinesi’nden kişilerin yararlanmasını sağlamak lazım. Bu bağlamda yargının da hızlı ve ucuz da olması gerekli. Aksi halde, bireyler yargıya gitmektense organize suç örgütlerine adalet arayışı için yönelebilirler. 

“MEDYA GİBİ BİR GÜÇ VE ORGANİZE SUÇ ÖRGÜTÜ KURUYORSANIZ, ÖYLE YADA BÖYLE MEDYADAN DA BİR ŞEYLERİ ARKANIZDA / YANINIZDA HİSSETMENİZ GEREKLİ”

‘‘Medyanın Gözüyle Çeteler ve Susurluk’’ isimli bir kitap çıkartmıştınız. Susurluk ve uzantısı çetelerin kapılarının medya ile açılabileceğini savunuyordunuz. Medya ile çözülemeyen çete olaylarının sorumlusu yine medya mı?

Hanefi Avcı, Susurluk Komisyonuna verdiği ifadesinde, ‘TSK’da, MİT’te, Emniyet’te, iş dünyasında, medyada, STK’larda, organize suç örgütlerinde, siyasette olan bir grup ile yine onların karşısında olan ve aynı yapılardaki insanlardan oluşmuş bir karşı grup rant bağlamında kavga etmektedirler’ diyordu. Susurluk’u açıklarken. Sanırım bu tanımlamayı her zaman kullanmak gerekebilir. Medya gibi bir güç ve organize suç örgütü kuruyorsanız, öyle yada böyle medyadan da bir şeyleri arkanızda / yanınızda hissetmeniz gerekli. Önceden olduğu gibi tek tip bir medya olsaydı, alternatif medya mecraları gelişmemiş olsaydı, o zaman sorunuzun yanıtı evet medya olayların üzerine gitmediği için suç örgütü ortaya çıkarılamıyor denilebilirdi. Şimdi herkesin elindeki cep telefonları ile resim çekmesi, video kaydı yapabilmesi, internetteki bu inanılmaz gelişim, tiwitter, face book, msn, web sayfaları, internet gazeteciliği ile hiçbir şey çok uzun süreli gizli ve kapaklı kalamıyor ve mutlaka ortaya çıkıyor ki bu da şahane bir dönüşüm değil mi? Yine emniyet bağlamında da arkadaşlar kendilerini son 10-15yılda çok ama çok ama çok çok çok iyi yetiştirdiler / geliştirdiler.

Türkiye gazetelerinde yayımlanan Susurluk ve Çetelerle ilgili yazıları derleyerek oluşturduğunuz bu kitabın bir de ‘‘Poliste Olanlar’’ bölümü var. Sizin anlayışınıza göre polis sorgucu tavrını tehdit ve şiddetten ziyade deliller üzerinden giderek bilimsellikle neden çözemiyor, İngiltere’de de çalışma imkânı bulduğunuz için Amerikan filmlerindeki ders rahatlığını yaşadığınızı belirtmiştiniz, polisin daha sakin ve rahat olması imajını destekliyor musunuz?

Hayır hayır,son 10 yılda artarak ve hızla gelişerek polis artık bütünüyle delilden suçluya gidiyor. Ve hatta Mersin Emniyet Müdür Yardımcısı Anadolu Atayün’ünde dediği gibi; ‘göz altı süresinin değil uzatılması, bu 3-4 günlük sürenin bile verilmesini istemiyor.’ İstemiyor çünkü, bu süre ne kadar artarsa insan hakları ihlallerinin yapılması söz konusunu olabilir. O zaman polis iyi bir hazırlık aşaması çalışması yaparsa, iyice delilleri toplarsa, teknik takibi tam yerine getirirse, fiziki takipte ve eleman kullanmada da profesyonelce hareket ederse ki ediyorlar ve bilişim suçlarını da suçtan önce kontrol edebilirse, gelecek çok daha aydınlık demektir. TADOC’da da, SASEM’de de,İstihbarat da da, Asayiş Daire Başkanlığında da, AFİS’de de arkadaşlar bu konularda çağı yakalayıp hatta çağın ötesine geçtiler diyebilirim. İstanbul da, İzmir de, Konya da, Mersin de, Ankara da artık bu şekilde çalışmakta….

“ABDULLAH ÖCALAN, TEK BAŞINA BİR ADADA TUTULMASI GEREKEN BİRİSİ DEĞİLDİR”

Loughborough’da ‘‘Hapishaneler, Hapishanelerin Problemleri ve Alternatif Cezalandırma Sistemleri’’ gibi bir tez çalışmanız vardı. Öcalan’ın cezaevi koşullarını iyileştirmeye dönük girişimlerin sistematik olarak yanlış bir tarafı var mı sizce?

Abdullah Öcalan, tek başına bir adada tutulması gereken birisi değildir. Apo bir terörist ve de terör lideridir. Hal böyle olunca çok çok ekstra bir hapishane de bu şekliyle tek başına kalmasındansa, benzeri suçlardan hüküm yemiş insanlarla birlikte, örneğin bir orta Anadolu ilindeki bir hapishane de kalmasında daha çok yarar olabilir. Şu anda örgütü oradan en ince ayrıntısına kadar takip de ediyorsa, üzerinde çok iyi düşünmekte yarar vardır.

Öcalan neredeyse on yıldır adada tutuluyor. Orada hapiste olmasına rağmen, örgütü hala çok rahat idare edebiliyor bu bir çelişki değil mi? Yalnızca dağlara ve militanlarına sahip kalmakla yetinmeyen Öcalan, devletle bile pazarlık yapabilen bir konuma taşınılıyor. Bu durum ise onu, ülkede gerilimler çıkarabilen, ülkedeki politikaları etkileyebilen, hükümetleri zor durumda bırakabilen bir yapıya büründürüyor.

Eğer bazı devletliler ona bir şeyleri bildirmeseler, destek olmasalar, acaba hücredeki bir insan bu kadar aktif bir rolü nasıl oynayabilir. Ama Ergenekoncular da, Öcalan da ‘derin hapishane’ kuralları gereği her türlü olanağa sahip yaşamlarını sürdürüyorlar. Kanımca sorulması gereken soru şu; Öcalan, hücresinden, bir örgütü hala nasıl yönetiyor? Tek adamlığını güçlendirerek ve örgütünü de metropollerde eyleme yönlendirerek nasıl sürdürebiliyor? Öcalan’ı kısacası kim kullanıyor? Onun yaşamasını ve örgüt üzerindeki etkinliğinin devamını kimler arzuluyor?

Öcalan, devletin içindeki derinlerce, ucu yurt dışında, Türk ve Kürt olmayan kontrol ediliyor. Onun geçmişte istihbaratı bir kurumunda çalışması ve PKK’yı oradan kurması söz konusu değil mi? Onu yerli derinler ve onların yabancı işverenleri beraberce kontrol altında tutuyorlar ve yönlendiriyorlar. Bir diğer anlatımla PKK’lı Öcalan, Ergenekon ile kan kardeşi. Zira her ikisi de, Anadolu insanın kanını dökmek üzere ve bu kanla beslenmek suretiyle kan kardeşliği yapıyorlar.

“EMİN ASLAN, “KORKAK VE PUSUCU” DEĞİL, RİSK ALABİLEN CESUR BİRİSİDİR.”

Emniyette geçtiğimiz günlerde çok önemli iki operasyon yaşandı. Emniyet Genel Müdür Yardımcısı Emin Arslan uyuşturucu baronuyla ilişkili olduğu iddiasıyla tutuklandı. İstihbarat Dair Başkanı Ramazan Akyürek görevden alındı. Bu ne anlama geliyor? Emniyet içinde bir hesaplaşma mı var?

Emniyetteki bu gelişmelerle ilgili haberler medya da yalnızca haber olarak verildi ve olayla ilgili Taraf’dan Emre Uslu, Oda TV’den Tutkun Akbaş ve Star’dan Şamil Tayyar dışında bir yazar derinlemesine gelişimi değerlendiren yazılar yazmadı.

Öncelikle Emin Aslan’ın Emniyet Genel Müdür Yardımcılığından alınması ve tutuklanması ile ilgili sürece bakalım; Öncelikle emniyet ile ilgili genel bir değerlendirme yapalım. İl emniyet müdürlüğü, daire başkanlığı ve genel müdür yardımcılığı gibi aktif görevler sınırlı sayıda olduğu için, hem 1. sınıf emniyet müdürleri arasında, hem de istihbarat, kaçakçılık, organize suçlar, asayiş, terörle mücadele ve mali şube gibi aktif şube müdür adayları arasında, inceden inceye inanılmaz bir çekişme / rekabet vardır. Her bir il emniyet müdürlüğü ve o ildeki aktif şube müdürlükleri, kendi çapında bir(er) imparatorluk olduğu için, hiç kimse bu görevleri bırakmak istemez. Pasif görevde bulunduğu anda, makam arabası, makam odası, korumaları ve hatta içecek çayının bile olmadığı bir kişi, gerçekten de polis koleji ve akademiden sonra, ilk kez sudan çıkmış balık gibi olmakta ve Türkiye gerçekleri ile yüzleşmektedir.

2. sınıf emniyet müdürlüğü bir çeşit kızak görevdir. Eğer 2. sınıf emniyet müdürünün, il emniyet müdürü ile arası iyi değilse, il emniyet müdürleri direk şube müdürleri ile çalıştıkları için, il emniyet müdür yardımcılığında geçen süre, yalnızca 1. sınıf emniyet müdürü olmak için geçirilen çileli, zorunlu ve zorsuntulu yıllardır. Aktif görevler oldukça sınırlıyken, bu görevlere talip olan insanlar da, aktif görevdekilerin 20 katı (3000 kişi) kadardır. Pasif görev(ler)de duran bu insanlar, her bir aktif görevdekinin hakkındaki dedikodulardan ve medyada yer alan olumsuz haberlerden sonra, onun yerine kendisinin gelmesi için kulis faaliyetlerinde bulunur.
İsmet Sezgin içişleri bakanı iken ‘akşam şu barda, gece kulübünde viskimizi içelim, kadehlerimizi tokuştururken toplantıyı yapalım’ diyen müdürler, Abdulkadir Aksu bakan olduğunda da ‘ikindi namazından sonra görüşelim’, ‘Cuma namazından sonra Muharrem ağabeyin yanında toplanalım’ jargonunu kullanırlar. Kişilikli ve sağlam karakterli olanlar dışında, azımsanmayacak bir çoğunluk, ayni Faruk Sükan’ın kitabında da belirttiği gibi; ‘iktidardaki partiye göre raporlar hazırlayıp, aktif görevde kalmaya devam ederler. Çok iyi bir PR’cı olduğu için, 21 yıl hiç aktif görevi bırakmayan Hasan Yücesan da bir örneklem olarak burada ifade edilebilir.

Son yıllarda Polis Koleji ve Akademisi mezunu gerçekten de yüz akı ara rütbelerdeki amirlerin sayısında bir hayli artış olsa da, yukarılara doğru çıkıldıkça, önceden ‘kardeş’, ‘cankuş’ olan bu insanlar, birbirlerinin doğal rakibi ve -bir anlamda da- kuyu kazıcısı durumuna gelmektedir. Maalesef ki, ‘müdürün gazetecisi’ ve ‘gazetecinin müdürü’ gerçekleri de aktif görevlere gelinmesinde önemli bir rol oynamaktadır.

Emin Aslan’ın devrimci kişiliği ve özellikle de onun hakkında medyada yer alan iddiaların sunuluşu, benim bu söylenenlere “inanmama” hakkımı kullanmama neden oluyor. Aslan; tabu kıran, kendisi ile çalışanları satmayan, yeniliklere açık, monşer ve dürüst birisidir. O “korkak ve pusucu” değil, risk alabilen cesur birisidir. Yıllar önce Hürriyet’ten Kadir Ercan’ın 1. sayfadan sürmanşet olan ‘işte 5. kat çetesi’ haberinden sonra; hakkında açılan soruşturmalarda bile; “Ben, siz istiyorsunuz diye insanları harcayamam, dediklerinizi ispatlayın, hukuk tartsın ve değerlendirsin” deme yürekliliğini göstermiştir. Aynı direnci ‘emniyette alevi yapılanma var’ diyenlere karşı da ifade etmiştir. 28 Şubat sürecindeki Polis Yüksek Şurasında, Hanefi Avcı’nın 1. sınıf emniyet müdür olmasına karşı çıkan ‘tatlı su demokratlarına’ karşı da, onu savunup hakkını koruyan birisidir.

Aslan, Başbakan Erdoğan’ın da, bakan Atalay’ın da adamıymış gibi davranan sonradan olma çakma AKP’li emniyet müdürlerinin aksine, kişilikli ve karakterli bir duruş sergileyen birisidir. Milliyet’ten Tolga Şardan, Akşam’dan Ufuk Türkyılmaz ve Hürriyet’ten Saygı Öztürk haberlerinde gözlemlediğimiz şekliyle, muhabirler, haber olacak emniyetçi ile ilgili bilgileri önceden alıyorsa, burada bilin ki -bu dönemin- ‘Semiz Kuş’u sayesinde medya üzerinden operasyon yapılıyordur. Emin Aslan’a karşı yapılan bu operasyonu, onun bu görevde kalması ile serbestçe at koşturamayan ‘Semiz Kuş(lar)’ da ve uzantısı menfaat çetesinde aramakta yarar vardır. Elbette yargının söyleyeceği son söz ile bu konuda net sonuç ve son anlatım yapılmış olacaktır. Yeniden söylemek gerekirse, ben Emin Aslan’ın suçlu ya da suçsuz olmasına değil, emniyet içinde yaptığı başarılı çalışmaları ile beraberinde çalışanların önünü açtığına inanıyorum diyorum.

İstihbarat Daire Başkanı Ramazan Akyürek ile ilgili bir değerlendirme yapacak olursak;
Savlanan ETÖ ile mücadele, yargı reformu ve demokratik açılım, AK Parti içindeki Turan Çömezlere rağmen, Başbakan’ın söylemiyle ‘olmazsa olmaz’ olgular. Diplomaside, ekonomide, sanayide, ulaştırmada, enerji ve tabi kaynaklarda, kültür ve turizmde atılan başarılı adımlara rağmen, güvenlik bağlamındaki zaaflar, hem iktidarı hem de Başbakan’ı yerinden edecek ve hatta sanık sandalyesine oturtabilecektir ki; bunun için bekleyen etkili ve yetkili bir sürü ‘serseri’ de söz konusu. Kahrolası darbelerin de her zaman ki meşum gerekçesi ise yurt içindeki güvenlik zaaflarıdır.

MİT ve askeriyenin istihbarat birimlerindeki tayinler, yerleşik teamüller ve bir sistematik içinde yapılmakta iken Emniyette ise, tam bir kuralsızlık söz konusudur. EGM’nin statüsünün hala yalnızca bir ‘genel müdürlük’ olması da ayrı bir garabettir. Adil Serdar Saçan’ın, bir başbakanın kardeşine yakınlığı ile EGM’nün kaçakçılık, istihbarat, terör ve asayiş birimlerinde daire başkanı ve büyük illerin müdürleri seviyesinde değişikliklere gittiğini ve kurumun hafızası olan arşivleri komple yok etmeye çalıştığını, emniyetin koridorlarında konuşulduğunu, Akşam’dan Ufuk Türkyılmaz –bile- söylemektedir.

Emniyetçiler; Polis Kolejinde birlikte okurlar. Polis Akademisinde ve okullarında beraber ders çalışırlar. Didim de eğitim kampına katılırlar. Birlikte operasyonlara gidip, ölümün nefesini enselerinde duyarlar. Ailecek görüşürler ve birbirinin çocuklarının adeta ikinci babaları gibi de amcalık yaparlar. Bu nedenle de, et ve tırnak gibi birbirlerini bütünlerler. Savlanan ETÖ verilerin toplanması, yargı (ile) safralarının temizlenmesi, Kürt açılımının engelleyicileri ve derin PKK eylemlerinin durdurulması; şu anda bütün illerde aktif görev yapan birimlerin ve kişilerin, birbiriyle tam senkronize olması ve inanılmaz bir özverisi ile çalışmasının sonucudur.

Eğer, demokratik açılımdan, yargı reformundan ve savlanan ETÖ gerçeğinden, Başbakan Erdoğan -2005’deki Kürt realitesini tanımakta olduğu gibi- geri adım atmıyorsa, bütün Anadolu’nun, umutlarını / ümitlerini kıracak tayinlerden kaçınmasında yarar var. Cumhurbaşkanı, Başbakan ve İçişleri Bakanının; Akyürek’in görevden alınması ile ‘zil takıp oynayanların’ kimler olduğuna bakmaları bile, nasıl bir yanlışa imza attıklarını görmelerine katkı sağlar.

Ramazan Akyürek, terör kökenli bir istihbaratçı. Alanında da çok iyi yetişmiş birisi. Teknik donanıma, insiyatif kullanmaya, ekip çalışmasına önem veren ve altında çalışanları da -kendi koltuğunu korumak için- asla satmayan bir insan. Cumhurbaşkanı ve Başbakan ile uyum içinde çalışan, iktidarın muktedir olması için ilk el(den) bilgileri her zaman Bakanıyla paylaşan bir Adanalı. Başbakana yapılacak onlarca suikastın akim kalmasını sağlayan, Rahip Santaro olayında da, Hrant Dink’in basın şehidi olmasında da, Mutafyan’ın yaşamının korunmasında da, -devletin bilgi ve belgelerine göre- elinden gelen her şeyi fazlasıyla yapmış bir emniyetçi. Celalettin Cerrah’ın vali yapılıp ödüllendirildiği, yanında çalışanların önemli görevlere terfi ettirildiği bir yerde; Ramazan Akyürek’in görevden alınması, inanılmaz bir çelişkidir. Eğer Akyürek’in suçu ‘Cumhurbaşkanına ve Başbakanına güvenmek’ ve ‘canını dişine takarak ülkesinin daha demokrat(ik) olmasına hizmet etmek ise’, sanırım kendisine ‘müebbet hapis’ ve hatta ‘idam’ cezası bile kolaylıkla verilebilir.

Yıllar öncesinden tanıdığımız, mütevazı ve ‘içimizden birisi’ olan Konya Emniyet Md. Hüseyin Namal; kendisini çok iyi yetiştirmiş, gelişmelere açık ve yanında çalışanlarla bütünleşmiş bir emniyetçi olmasına rağmen, dengeleri, -Başbakan’ın değil, çamur siyasetçilerin baskılarını, ‘Hacı Müdür’ün –kontrolsüz ve zıvanadan çıkmış- gücünü iyi bilen ve o nedenle de oyunu kuralına göre oynayan birisidir. Eğer istihbarat daire başkanlığına getirilirken kendisine sorulacak olsaydı, eminim; ‘Akyürek’in bu görevi çok iyi yaptığını’ açık ve seçik ifade edecek ve ‘bu göreve değil ama olası ise genel müdür yardımcılığına gelmeyi istediğini’ söyleyecekti. Bu arada Konya bağlamında Salih Tuzcu döneminde yapılan Okyanus ve savlanan ETÖ ile irtibatlı ‘Milli Çözüm’ operasyonlarının da, başbakandan bile saklanarak, çamur siyasetçilerin baskılarıyla, üzerinin örtülmediğine, halaaaaaa inanmayı çok arzuluyorum.

Kanımca kısa bir zaman içinde, bu işi çok iyi yapacak, emniyet yapısını da iyi bilen Anadolu da bir ilin valisi emniyet genel müdürü olacak. Hüseyin Namal da Emin Aslan’dan boşalan yere emniyet genel müdür yardımcısı olarak getirilecek. ‘Hacı Müdür’ durumu ve statüsü açısından, -çok arzulamasına rağmen- istihbarat daire başkanı ol(a)madığına göre, öncelikle oraya da, ona kayıtsız şartsız bağlı birisi ge(tiri)lecek. Sonra Kaçakçılık ve Organize Suçlarla Mücadele Dairesi de, gene onun bir yandaşına teslim edilecek ki; son dönemlerde çetelelerle irtibatlı olduğu ile ilgili haberleri medyada sıklıkla yer alan bir ilin emniyet müdürü; ‘KOM’un başına geliyorum’ diye brifingler almakta. Ya da Hanefi Avcı bu göreve getirilerek Emin Aslan, Sabri Uzun çizgisi onure edilecek. Ya da çok küçük bir ihtimal bile olsa; Cumhurbaşkanı ve Başbakan olaya müdahale ederek Akyürek bağlamında hatadan geri dönülerek ya Ramazan Akyürek yeniden istihbarat Daire Başkanlığına ya da Emniyet genel Müdür yardımcılığına getirilecek.

Emniyette bir hesaplaşma mı vardı sorunuz sanırım. Hayır yok. Olması da söz konusu değil. Ancak emniyeti kullanmak isteyenler, illerdeki istihbarat, terör, kaçakçılık ve organize şube müdürlerini ve KOM Başkanı’nı da görevden alırlarsa, işte o zaman Başbakan hakkında rapor tutan kendisinin askeriye ve güvenlik danışman Org. Taşdeler örneklemesinin benzerini emniyet içinde de yaşamış olurlar.

EGM Kaçakçılık ve Organize Suçlarla Mücadele Daire Başkanlığı bünyesindeki Uluslararası Organize Suçlar ve Uyuşturucu İle Mücadele Akademisinde (TADOC) Uyuşturucu Kullanımı ve Talep Azaltılması Merkezi Başkanlığı görevini yapıyorsunuz. Emin Arslan’ın tutuklanması uyuşturucu tüccarlarının her yere sirayet ettiği sonucunu mu, yoksa her yerde çürük yumurtaların çıkabileceği sonucunu mu verir bize?

Yargı son sözü söyleyene kadar kişilerin masumluk karinesi söz konusu. Emin Aslan ile ilgili değerlendirmemi de az önce teferruatlı olarak yaptım sanıyorum. Hata yapmış olduğu şeylerle ilgili –eğer varsa- emniyet içinde çalışanlar onunla ilgili bilgileri, dokümanları, verileri, kasetleri, çekimleri, tapeleri topladılar ve yargıya havale ettiler. İnşallah masumdur. Ama değilse de sizin sorunuzda da olduğu gibi çürük yumurtalar her yerde olabilir. Önemli olan da onları yakalayıp, o görevlerde olmasına son vermek.

“PKK`YI DAĞDAN İNDİRMEK İSTEYEN BİR TÜRKİYE`NİN ÖNCELİKLE MAHMUR KAMPI SORUNUNU ÇÖZMESİ GEREK.”

Dağdan inen 34 PKK’lı nasıl rehabilite edilmeli? Dağda kaçakçılık, uyuşturucu ticareti gibi yasa dışı yollardan geçimlerini sağlıyorlardı ama şimdi bu imkanları kullanamayacaklar. Peki nasıl ‘yasal’ kalarak yaşayacaklar?


Mahmur’dan, Kandilden ve Avrupa’dan gelenleri bence ayrı ayrı değerlendirmekte yarar var. Mahmur Kampı Irak’ta Musul’a bağlı Erbil’e yaklaşık 100 kilometrede ulunan bir BM mülteci kampı. Mahmur kampı BM tarafından 1998 yılında oluşturuldu. Kamp, 1994 yılında Türkiye’nin Irak sınır köylerinde yaşayanların güvenlik gerekçesiyle tahliyesinden sonra buraya sığınan Kürtler’den oluşmakta. Kampta yaklaşık 12.000 kişi yaşıyor. Türkiye bu kampta yaşayanların PKK tarafından kullanıldığını, kampta örgüt üyelerinin barındırıldığını ve silahların saklandığını iddia ediyor ve bu nedenle kapatılmasını istiyordu. Buradaki büyük bir çoğunluk buraya terörden kaçarak gelmişler ve sığınmışlar. Bir diğer anlatımla da buradakiler terörist değil büyük bir kısım itibarıyla. Türkiyeli yetkililer kampın PKK tarafından kullanıldığı gerekçesiyle bir an önce kapatılmasını istiyor olsalar da, Mahmur Kampı, çoğunluğunu kadın ve çocukların oluşan, Kampta yaşayanların yüzde 65’inin kadın ve çocuk olduğu bir yapıda.. Dolayısıyla, kampın kapatılmasından sonra, ‘mülteci’ statüsündeki bu insanların nereye gideceği meselesi ortaya çıkıyor.

Konu üzerinde çalışılması gereken çok ayrıntı var. Örneğin mülteciler arasında şimdi askerlik çağına gelmiş evli, çocuk sahibi insanlar ne yapacak? Kampta doğmuş ve vatandaş olarak kaydı bulunmayan bin kadar çocuk var. Onların hukuki durumu ne olacak? BMMYK’nin koruması altında bulunan Mahmur Kampı’nın kapatılması, güvenlikten lojistiğe kadar pek çok ayrıntıyı kapsayan çalışmaların tamamlanmasıyla olası. 2003 yılına kadar BM’nin desteği ile yaşama tutunan Mahmurlular, şimdilerde Irak yönetiminin kaderine terk edilmiş durumda.
Erbil’e 100 kilometre mesafede bulunan BM denetimindeki Mahmur Kampı, Irak’ın Musul kentine bağlı. Irak Merkezi Hükümetine bağlı bölgede yer almasına rağmen Mahmur kampında görev yapan bütün merkezi hükümete bağlı güvenlik güçleri ise Kürtlerden oluşuyor. Kamp siyasi olarak Bağdat’a bağlı olmasına rağmen Mahmur’un kaymakamını Kürt yönetimi atıyor. Ama kaymakam kampın içişlerine pekte müdahale etmiyor. Kamp sakinleri senede bir kez 60 kişilik halk meclisini ve belediye başkanını seçiyor. Mahmur kampında oluşturulan ve 60 kişiden oluşan yönetim kadrosunun aldığı bütün kararlara 12 bin kişilik nüfus harfiyen uyuyor. Mahmur kampında ihtiyaçları 2003 yılına kadar BM tarafından karşılanan mültecilerden bir çoğu ise geçen yıllarla birlikte Erbil, Süleymaniye, Musul ve Duhok’ta çeşitli alanlarda iş yapmaya / çalışmaya başladılar Kamp’ta kendi belediyelerini oluşturan, yönetim kadrosu oluşturan Türkiyeli Kürt mülteciler, kampta kurdukları okullarla çocuklara Kürtçe eğitim verilirken, Mahmurlu 350 öğrencinin ise Erbil ve Süleymaniye Üniversitelerine gittikleri, 300’ünün ise bu yıl üniversiteden mezun olduğu biliniyor. Mahmurlu kadınlar, dikiş nakış kursları ile kadınları yetiştirmeye çalışıyor. Bunun için kadınlar kendi aralarında birde kurs binası yapmışlar.


Türkiye’nin Kuzey Irak sınırında bulunan Hakkari ve Şırnak illerinin özellikle sınır şeridi üzerinde bulunan onlarca köyü 1994’lü yıllarda güvenlik gerekçesiyle boşaltılınca, binlerce kişi sınırı kaçak geçerek Kuzey Irak’ta ilk olarak dağlık alanlarda oluşturdukları, Bihere, Seraniş, Besive, Geliye Kıymete ve BM gözetiminde oluşturulan Duhok yakınlarındaki Etruş, Ninova, Nehdare ve son olarak 2003 yılında kadar 36 paralelin üzerinde bulunan Saddam Hüseyin denetimindeki Mahmur kampına yerleştiler. Kamp sakinleri “Türkiye’de Kürt sorununun çözümüne yönelik bazı adımlar atılıyor. Görüşmeler yapılıyor. Bizde BM’ye başvurduk Türkiye ile diyalog kurmak istiyoruz dedik. Türkiye-Irak ve ABD, PKK’nın dağdan indirilmesinden önce Mahmur’u tasfiye etmeye çalışıyorlar. Türkiye direkt bu işe giremediği için bu işte önce Kürt yönetimini kullanmak istedi. Ancak, Kürt yönetimi bu işe yanaşmayınca oluşturulan bu üçlü ittifak bu kez Mahmur’u BM denetiminden çıkarıp Irak Merkezi Hükümetin kontrolüne vermeyi planlıyor. Irak Merkezi hükümeti ise, yavaş yavaş zor da kullanarak Mahmur’daki Türkiyeli Kürt mültecileri bir şekilde tasfiye etmeye başlayacak. Bu işin en makul çözüm yolu ise, bu kamptakilerin tekrar ülkelerine dönebilmeleri için uygun koşulların yaratılması ile doğru orantılı.

Bir anlamda Kandil`in yolu da Mahmur`dan geçiyor. Mahmur çok önemli çünkü Türkiye için ayrı bir önem taşıyor 1992`de kurulan bu kamp, Hakkari ve Şırnak`tan 1984 yılı ve sonrasında Kuzey Irak`a giden, Türkiye vatandaşı Kürtleri barındırıyor. PKK buraya bu insanları göndererek bir nevi mağduriyet durumu oluşturmak istedi. Evlerinin yakıldığını savunan köylüler mülteci sıfatıyla da buraya geçtiler. Yıllardır burası propaganda, eğitim ve militan devşirme merkezi olarak kullanılıyor. Mahmur Kampı, bunun yanında istihbarat karargâhı niteliği de taşıyor örgüt için. Çünkü burada yaşayanlar Kuzey Irak`ta rahatça dolaşıp bilgi topluyor ve örgüte iletiyorlar. Aynı şekilde dağdan inen PKK`lılar bir süre burada kaçak olarak barınabiliyor. Bu nedenle Türkiye, yıllardır hem BM`yi hem Amerika Birleşik Devletleri`ni (ABD) hem de bölgeyi yöneten Mesud Barzani`yi sıkıştırıyor. Türkiye`nin baskılarına dayanamayan Kuzey Irak yönetimi, kampın giriş ve çıkışlarını sıkı kontrol altına aldı; bu amaçla kamp çevresine hendekler dahi kazıldı. Bugün gelinen noktada Mahmur Kampı, Irak ve Kuzey Irak bölgesel yönetimiyle işbirliği yaparak PKK`yı tamamen temizleme projeleri hazırlayan Türkiye`nin çözüm bulunması gerekenler listesinin baş maddelerinden. BM`nin de yardımıyla kampta yaşayan Türkiye vatandaşlarının geri dönüşünü sağlayarak PKK`ya darbe vurmak isteniyor. Peki bu ne kadar mümkün?

Birleşmiş Milletler Mülteciler Yüksek Komiserliği (BMMYK), Dış İlişkiler Sorumlusu Metin Çorabatır, geri dönüşlerde mülteci ve menşei ülke açısından gönüllülüğün esas olduğunu belirtiyor. Türkiye`nin temelde böyle bir isteğinin olduğuna dikkat çeken Metin Çorabatır, 2003`ten bu yana Türk hükümeti ve Irak yönetimiyle yapılan müzakereleri ve özellikle 2004 yılında üzerinde anlaşmaya varılsa da yürürlüğe girmeyen `Geri Dönüş Mutabakatı`nı örnek gösteriyor. Çorabatır, tarafların gönüllü olması durumunda dönüş için uygun ortamın hazırlanması gerektiğine dikkat çekiyor. İnsanların döndüğü ülkede hukuk düzeninin içine girmesi, ekonomik olarak tekrar kendi kendine yeterli hale gelebilmeleri, kısaca ülkeye yeniden entegre olmaları gibi şartların sağlanması gibi... Bu tür durumlarda ortaya çıkacak yasal sorunları çözmek üzere menşei ülke, mültecinin yaşadığı ülke ve BMMYK arasında üçlü bir anlaşmanın yapıldığını ifade ediyor Çorabatır. Karşılaşılan yasal problemler hakkında şu bilgiyi veriyor: `Başta vatandaşlık sorunları. Mesela adam dönmek istiyor, orda üç tane çocuğu doğmuş. O adam mülteci statüsünde ama çocukları Türk nüfusuna kayıtlı değil. Geldiği zaman neyle karşılaşacak? Irak vatandaşı biriyle evli. Geldiği zaman eşini de yanında getirebilecek mi? Adam, küçük yaşta gitmiş, orda büyümüş. Silah altına alınmadığı için asker kaçağı durumunda. Aile kurmuş. Gelir gelmez adam askere alınırsa ailesi ortada kalacak. Tüm bunlar için yasal düzenlemelerin hazırlanması gerekiyor.` Metin Çorabatır, insanların Mahmur`dakiyle dönüşte karşılaşacağı hayatı mukayese edeceğini belirterek daha iyi şartlar sunulması halinde dönüş için gönüllü olacağını dile getiriyor. `Bütün yasal prosedürlerin yerine getirildiğini varsayarsak, böyle bir geri dönüş ne büyüklükte olur ve ne kadar zaman alır diye düşündüğümüzde de;`Bunu belirleyecek olan insanların güveni. Bu tür geri dönüşlerde bazen birden bire bütün nüfus dönüyor. Bazen öncüler dönüyor ve onlar haber veriyorlar kalanlara. `Geldik güzel karşılandık.` gibi. Bazen aile reisi geliyor, görüyor gidiyor. Tehlike olarak gördüğü şeye birdenbire atmak istemiyor ailesini. Burada ev sahibi ülkenin sağlayacağı güven duygusu birinci faktör. İkincisi fiziksel yardımlar.`

Mahmur Kampı`nda yaşayanlar, büyük ölçüde bu hayattan bıkmış kişiler. Çünkü mültecilik bir ara çözüm. Bu insanlar PKK`nın etkisinde kaldılar. Hâlâ PKK sempatisi güçlü. Ama küçük bir darbeyle daha iyi bir yaşam, daha güvenli bir vatana kavuşma arzusu o insanları geri döndürür. Şu var ki bütün dünyada insanlar genelde evlerine dönmek istiyorlar. Irak`ta yaşamak da güzel bir şey değil bu insanlar için. Kosova savaşını hatırlarsanız silahlar daha durduğu anda bizce daha insanların geri dönmesi için uygun ortam yoktu, mayınlar vardı ama insanlar evlerine mülklerine kavuşmak için kimseyi beklemeden döndüler.`


Kanımca PKK`yı dağdan indirmek isteyen bir Türkiye`nin öncelikle Mahmur Kampı sorununu çözmesi gerek. Örgütün silah bırakıp dağdan inmesi için siyasi ve sosyal anlamda ciddi hamlelere gereksinim var. Türkiye öteden beri PKK`nın Kuzey Irak`ı üs olarak kullanmasından rahatsız. Bu nedenle de buradaki örgüt mensuplarını şehre indirmenin yolları aranıyor. Devlet yetkilileri, Kandil`deki teröristlerin Kuzey Irak ya da Türkiye`ye gelmeleriyle sorunun çözüleceğini düşünüyor. Diğer bir şık ise yetkililerin gözden kaçırdığı örgütün yan alanları. Mahmur Kampı da bu alanların en önemlisi. Bu nedenle Türkiye Kandil`deki teröristleri `ovaya` indirmeden önce Mahmur Kampının sorunlarını halletmesi gerekir. Bir diğer anlatımla Mahmur sorunsalının hallolması gerekli ki; PKK`nın Kandil`den inmesi gerçekleştirilebilsin. PKK, Kandil`den inmesinin ilk basamağı Kuzey Irak toprakları. Bu nedenle Irak Federe Kürt Bölgesi`nin ikna edilmesi gerek. Ancak yerel yönetim topraklarındaki zaten Mahmur Kampında olanların sorunsalları var. O zaman dağdan inecek beşbin kişi asla kabul edilemez. Zaten çeşitli zamanlarda örgütten kaçıp Kürt bölgesinde yaşayın 3 bin 500’e yakın da örgüt mensubu söz konusu. Bu nedenle Türkiye PKK`yı dağdan indirmek istiyorsa öncelikle Mahmur Kampının sorunsallarını çözmesi gerek. Mahmur Kampı terör örgütü açısından da insan kaynağı olma özelliği taşıyor. Dünyanın neresinde olursa olsun mülteci kamplarının zamanla kötü niyetli askeri silahlı unsurlar için siyasi bir propaganda alanı haline geliyor. Ne kadar kontrol edilirse edilsin burada da aynı sorun yaşanıyor. Kamp, genç asker kaynağı halinde bu silahlı unsurlar için. Yani dolaylı yollardan böyle bir potansiyeli var kampların. Bir kere o açıdan da önemli Mahmur Kampı. PKK için Türkiye aleyhine tam bir propaganda aracıdır durumunda bu kamp. O zaman öncelikle bunun sorunları çözülmeli ki daha sonra Kandil ile ilgili adımlar atılabilsin. Ayrıca Mahmur ve Kandil’in dışında o bölgede, Dole-Koge Kampı, Şehit Harun Kampı, Kalaturka Kampı, Batı Cephesi Kampı, Hakurk Kampı, Lolan Kampı, Zap Kampı, Metina Kampı, Avaşin Kampı, Haftanin Kampı ve Kelereş Kampı gibi yerlerde var ve bunların da bir plan çerçevesinde gündeme getirilmesi lazım.

“GERİ GELECEK OLANLARA; ‘BARIŞ ORTAMINA KATKI SAĞLAMAK İÇİN Mİ GERİ DÖNDÜNÜZ?’DİYE SORULMALI”

Silah bırakma ile ilgili belki de en sıcak ve en iyi örnek İRA. Sizce PKK, İRA gibi tamamen silah bırakıp mücadelesini legal zeminlerden ne kadar sürdürebilir?

25 yılda kangren haline gelmiş bir sorunun, kısa bir süreç içinde çözüme kavuşacağını beklemek hayal olur. Bu sorunun çözümü uzun soluklu bir takvime gereksinim duyuyor. Yıllardır legal sınırlar içinde yaşamamış bir yapının da hemen legal statüde çözüme dönüşmesini de beklemek hayalcilik olur. Elbette terör örgütünün silahı bırakması önemli. Ancak Türkiye açısından da, geri gelecek olanlara; ‘ne pişman mısınız?’ diye sormak yerine ‘barış ortamına katkı sağlamak için mi geri döndünüz?’ gibi dil kalıplarıyla yaklaşmak gerekli. Uzun soluklu bir takvim ile de PKK da DTP gibi legal bir zemine çekilmeli. Ancak hala DTP’nin bile legal zeminde olmasını hazmedemeyen ve onu da illegaliteye göndermek isteyen, onları milli ve dini bayramlarda kale almayan bir anlayış da söz konusu ki, bu durumda barış süreci için bence önemli bir tehlike.

“‘ANDIMIZ’IN OKUNMASINA SON VERİLMELİDİR”

Yaşanan gösteriler eve dönüşün şova çevrilmesi hem iktidarı hem muhalefeti hem de şehit ve gazileri kızdırdı. Başbakan’ın yaptığı son açıklamalar eve dönüşlerin bir süreliğine de olsa duracağını gösteriyor. Eve dönen için, eve alanın riski nedir?

İsterseniz şova dönüştürülen 34 kişinin geri gelmesi ile ilgili sürecin oluşturduklarına beraberce bakalım. AKP’nin kendi tabanında da bu durum ciddi infiallere neden oldu. Son yapılan kamuoyu yoklamalarında da AKP’nin oyunda ciddi anlamda kayıpların olduğunu görebiliyoruz. Şehit ailelerinin tavırları da önemli. Aslında büyük bir çoğunluğu itibarıyla görevli muvazzaflarca yönlendirilen bu şehit aileleri ve yakınları ile ilgili dernekler de, yaptıkları eylemlerle ‘açılımı’ protesto ettiler. Aslında şehit aileleri ve yakınları ile ilgili yapılması gereken en önemli iki adım; maddi durumlarının bir yasayla iyileştirilmesi ve askeri hastane ve sosyal tesislerinden gazi olan Anadolu insanlarının da yararlandırılması. İlk bölümü AKP Hükümeti, ikinci kısmı da TSK yapacak.

Gelinen nokta açısından 2005 deki Başbakan’ın ‘Kürt realitesini tanıyoruz’ deyip sonrada geri adım atması gibi bir noktada olmadığımızı arzulamak istiyorum. Ne bu konudaki hükümetin mehter yürüyüşü, ne de bir plan ve programlarının olmadan ortaya çıkılması, durumu kolaylaştırmaz aksine daha da zorlaştırır. Eğer bazı somut adımlar söylenmesi gerekirse; 1. Bakanı Çubukçu; ilköğretim okullarında ‘Andımız’ın okunmasına, yeni eğitim döneminde son vermelidir. Böylelikle, Kürt çocukları her sabah “Türküm” yalanı ile güne başlamaz. Yine “ne mutlu Türküm diyene” sözleri ile kendilerini aşağılamaz. Türk çocukları da “varlığım, Türk varlığına armağan olsun” diyerek, küçük yaşlarında “faşizan” söyleme alışmaz. Bu küçük adım ile yalnızca Kürtlerin değil, Türk olmayan ‘öteki’ yurttaşlarımızın da aşağılanması bitirilir. 2. Mahmur Kampı hemen boşaltılmalıdır. Yıllardır vatanlarından ve medeniyetten uzak kalmış bu insanlara, yeni yerleşim ve geçinme olanakları sağlanırsa, Kürtlerin devlete yeniden güven duymasının adımları atılır ve PKK’nin kullandığı; lojistik, insan ve propaganda kaynakları kendiliğinden azalır. 3. Güvenlik güçlerinin bölgede sürdürdüğü operasyonlar durdurulmalıdır. Kürt açılımının başarısızlığını arzulayan derin güç odaklarının ellerindeki bir koz alınır. Devam eden her operasyon da askeri kayıplar arttıkça, Anadolu insanının barış açılımına tepkisi artacaktır. Devletteki aklı-selimin ön plana çıkması için, kesinlikle silahların susması gereklidir. Kanımızca, “Kürt sorununu barışçıl yöntemlerle çözeceğiz’ söylemi ile ‘dağda tek terörist kalıncaya dek sürek avına devam edeceğiz” anlatımı arasında da tam bir çelişki söz konusudur. 4. Medyada Kürtçe yayın için yapılan yeni yasal düzenlemeler, tam demokratik ve özgürlükçü olmalıdır. Kürtler kendilerinin; ‘süre, zaman, alt yazı, program içeriği gibi detaylarla’ sınırlan(dırıl)madığını görmelidir. 5. Hükümet yetkilileri, konuşmalarına ‘kırmızı çizgileri’ hatırlatmakla başlamamalıdır. 6. Diyarbakır Cezaevini bir eğitim kampüsüne dönüştürmek yerine, burası yaşayan bir müze haline getirilmelidir. 7. MEB’in verileri, bölgede eğitimin çok geri durumdadır. Derslik ihtiyacı ve daha nitelikli bir eğitim için, gerekli donatım bir an önce sağlanmalıdır. Öncelikle bölgede yeni yapılacak 200 ilköğretim okuluna gereksinim vardır. 8. Yasal / Anayasal değişik gerekmeksizin, MEB, Kürtçeyi de; takviyeli İngilizce, Drama, Futbol, Medya Okuması ve Bilişim dersleri gibi, seçmeli ders olarak müfredata yerleştirmelidir. 9. AB Müktesebatı çerçevesinde yapılacak yasal değişikliklerle, yerel yönetimler güçlendirilmelidir. 10. Apo’nun İmralı’daki yaşam koşulları; Uluslararası Af Örgütü ve Avrupa İnsan Hakları Komisyonunun standartlarına göre belirlenmeli / ayarlanmalıdır. AB üyesi herhangi bir ülkenin, sıradan bir cezaevinin koşulları ile Apo’nun hücresi kıyaslandığında, ne bir eksiklik ne de abartılmış bir fazlalığı olmamalıdır. 11. Dağdakilerin onurları korunarak, bir teslim olma yasası değil, barış yasası çıkarılmalıdır. Dağdan inmek, birilerinin insafına ve merhametine göre değil, yasal güvenceye dayanmalıdır. 12. Hükümet yetkilileri ve bürokratlar, her platformda “Kürt” sözcüğünü rahatça kullanmalıdır. AK Parti hükümeti yaptığı bu açılımdan dolayı, kuşkulu ve tedirgin davranan yeni gelin rolünü bırakmalı ve kendinden emin olmalıdır. 13. Hem İlk ve ortaöğretimde, hem de üniversitelerde okutulan tarih derslerinin müfredatı değiştirilmelidir. Tarih dersleri, resmi ideolojinin dayatıldığı bir araç olmaktan çıkarılmalı ve bütün dünyada genel kabul gören tarih otoritelerinin doktrinlerine göre okutulmalıdır. Örneğin; internette Selahaddin Eyyubi’yle ilgili, İngilzce Vikipedia da Kürt olduğu yazılırken, bunun Türkçe çevirisinde Türkmen ya da Arap olduğu yazılmamalıdır. 14. Bürokrasi, yerel yönetimler ile barışmalı ve yerel düzeyde kentlerin alt yapı, ulaşım ve eğitim sorunlarının çözümünde, valiler ve kaymakamlar, belediyeler ile tam bir işbirliği sağlamalıdır. 15. Sorunun çözümü için tek Başbakan Erdoğan ve hükümet değil, Kürtlerin azımsanmayacak çoğunlukta oyunu alan DTP de, çalışmalara katılmalı, ret edilmeyi göze alarak MHP, CHP ve BBP’den açılım için randevu almalıdır.


Öcalan bağlamında konuyu irdelediğimizde; Öcalan’ın, Kürt sorununa ilişkin çözümleri içeren 160 sayfalık yol haritasından ve son hafta içinde avukatları aracılığıyla söylediklerinden de söz etmekte yarar vardır. Muhtemelen bu 160 sayfa ve yaptığı açıklamaları, sonradan tamamlanacak 12 ciltlik bir çalışmanın başlangıç fasikülü. Sonrasında da, her zaman yaptığı gibi, ortaya atacağı kavram ve yöntemler, DTP’yi bile şaşkınlıktan yerlerine mıhlarken, Türk kamuoyunu da alabildiğine gevezeleştirecek. Ama endişeye mahal yok. Merak edenler için 12 cildin tamamının özetini ben şimdiden burada yazayım; Önce ben, sonra gene ben, en sonunda da kesinlikle tek ben. Evet, evet, ben, ben, ben. Yalnızca ben, tekrar ben, yine ben. İşte bu sorunun çözümünün önündeki en büyük engellerin birisi de Öcalan’ın “ben” merkezli yaklaşımlarıdır. Apo’nun, “devletin içinde yapılanmış”, “ucu dışarıda”, “gayrı milli” derin yapılarca kontrol edildiğini söyleyebiliriz. Öcalan, yerli devşirmelerin ve onların dış patronlarının; sisteme millete rağmen hükmeden “gayrı Türk”, “gayrı Müslim” ve “gayrı mili” yapılarının bir ürünüdür. Bu anlamda da PKK’lı Öcalan, Ergenekoncuların da kan kardeşidir. Zira PKK da, Ergenekon da birer taşerondur ve Anadolu insanının kanını dökmek ve birbiriyle vuruşturmak için farklı cepheler tarafından aynı davaya hizmet etmek amacıyla kurulmuşlardır.
Sorunuzda yer alan eve dönen için eve alanın riskine baktığımızda, ülkedeki gerilimin son bulması için Kürt vatandaşlarımıza yukarıda saydığımız bazı temel haklarının verilmesi konusunda Anadolu insanı tam bir mutabakat içindedir. Başbakan ve AK Hükümetin yapmaya çalıştığı açılımlar da temelde doğru, gerekli ve isabetlidir; ancak sanki bu açılımın zamanlaması, usulü ve şekli konusunda endişelerimizin varlığı söz konusudur. Bu açılım, Kapatma Davasına da konu olan, hükümetin “başörtüsü açılımına” mı benzemektedir? Açılımı ve özgürlüğü yalnızca başörtüsüne vermek yerine çok daha fazla kapsayıcı ve geniş bir paket hazırlanması gerekliyken, yalnızca başörtüsüne indirgemek ile nasıl hükümetin başına büyük belalar açılmışsa, son açılım süreci de aynen başörtüsü konusunda olduğu gibi bir başlangıç yapmıştır.

Hükümet TRT Şeş’le iddiasız bir açılım yaparak, gerçekten de büyük bir sempati toplamış ve çözüm konusunda Kürtlere epeyce umut vermesine rağmen, İbrahim Şahin’in TRT’si hala TRT Şeş’in içini dolduramamış, hala her yerden seyredilebilen bir kanal olamamış, hala iç çekişmeler bitirilememiş bir kanal olarak yola devam etmektedir. Kanaatimce, cumhurbaşkanını, başbakanı ve hükümeti, başörtüsü açmazında da yaşanıldığı gibi dolduruşa getirdiler. Hükümet kendi belirlediği bir çizgide, emin, kararlı, istikrarlı, dengeli ve planlı adımlar atmak yerine, heyecanlanıp bir çözüm adımı attı. İçinin doldurulması hiç de kolay olmayan büyük vaatlerde bulundu. Kürtleri umutlandırırken, Türkleri de tereddüde ve endişeye sürükledi. Ayrıca DTP ve PKK’nın bilinçli provakatif kutlamaları nedeniyle de batı da yaşayan Anadolu insanlarını da tedirgin etti. Bu oyunu kurgulayanların asıl arzuladıkları durum da bu şekilde bir sonucun ortaya çıkmasıydı. Erdoğan Hükümeti Kürtlere vereceği vaatlerin altında kalacak, bu durum da Kürt seçmenlerin AKP’den soğumasını sağlayacaktı. Kısacası hem DTP’nin tahrik edici tavırları nedeniyle çözüm sabote edilecek, hem de batıdaki AKP oyları düşürülerek, AKP tek başına iktidar olmasın adımı gerçekleştirilecek.

Beklentiler yükseltildikten, taahhütler verildikten sonra, her iki kesimin hissiyatını yönlendirebilen derin odaklar nasıl olsa bu süreci sabote etme, provokasyonlar tertip etme olanağına sahiptirler. Öncelikle avuçlarının içindeki Öcalan, sanki çözümün olmazsa olmaz bir unsuru olarak sunuldu. Sonra da şehit ve gazi aileleri bakın teröristlere gösterilen toleransa diye şeklinde tahrik edildiler, ortamın hararetini yükselttiler. Şimdi de, yeni şehit cenazelerinin patlak vermesi ile süreci bitirmek ve Gül, Erdoğan ve AK Hükümeti, 2005 deki şekliyle geri adım attırmak istemektedirler. Bu durum da AKP’yi en yakın bir seçimde açık ve seçik hezimete götürecektir, eğer soğukkanlı ve istikrarlı adımlar atılmayacak olursa.

“KÜRTLERİN BÜYÜK BİR ÇOĞUNLUĞU TÜRKİYE’DEN AYRILMAK İSTEMEYEN YA DA AYRIL(A)MAYANLARDAN OLUŞMAKTA.  “

“CHP’nin inkâr, MHP’nin imha planı ile profesyonel terörist Kürtler arasında düşünsel anlamda hiçbir fark yok.” diyerek inadına demokratik açılıma destek verdiniz. Bu açılımın kapanma sürecine girmesi hangi durumda kaçınılmazdır sizce?

Kürt yurttaşlarımıza en temel insani hakları bile vermeyi gereksiz gören CHP ve MHP; “onlara ne kadar çok özgürlük tanırsak o kadar çabuk bizden ayrılırlar” anlayışını sokaktaki sıradan Türklere pompalayarak, temel politikayı insanların sürekli korkuları ve gerilimleri üzerinden gerçekleştiriyor. Bu dayatmacı yaklaşımlar ise, bilinçli bir şekilde, Kürtleri ayrılmaya teşvik amacına hizmet ediyor. Türkiye’nin bir kısım ‘sözde’ aydınları da, ne yazık ki yüksek sesle; “ne yapsak ta bu Kürtlerden kurtulsak ve hatta nasıl davransak da bu süreci kısaltsak” aymazlığındalar. Aslında CHP’nin inkâr, MHP’nin imha planı ile tek sermayesi terörden beslenmek ve terör üretmek olan 45-55 yaş grubu arasındaki az sayıdaki profesyonel terörist Kürtler arasında düşünsel anlamda hiçbir fark yok.

Bütün bu kaos üreticilerine karşın, bu sürecin gerçek belirleyicileri, Türklerin çoğunluğunu temsil eden siyasi irade. Çünkü Kürtlerin büyük bir çoğunluğu Türkiye’den ayrılmak istemeyen ya da ayrıl(a)mayanlardan oluşmakta. Ayrılamazlar çünkü; artık Türklerle evlenip, bir çift; ela, yeşil, mavi ya da kara göz hatırına her türlü sıkıntıya katlanmaktalar. Ayrılamazlar çünkü; Türkiye’nin büyük kentlerine yatırımlara yönlenip, Amerikan yeşilinden oluşan destelerinin sevdasına kapılmaktalar. Ayrılamazlar çünkü; azınlık topluluklarda görülen kompleksler ve hâkim kitleye duyulan hayranlık fazlasıyla söz konusu. Ayrılamazlar çünkü; dünyanın realitesine bakıp, Kürt ve Türklerin ancak birlikte yaşaması ile maksimum mutluluğu yakalayacaklarına inanan aklıselimleri var. Ayrılamazlar çünkü; binlerce yıldır birlikte yaşadıkları insanlara kardeş, toprağa da vatan diyorlar.

Eğer siyasi irade kararlı davranırsa, eğer AK Parti iktidarı, Kürtleri ayırmak / ayrıştırmak isteyenlere karşı Anadolu Mozaiği gerçeğini, her ürünün kendi rengini ve tadını koruyarak ayrı bir lezzet veren Aşure tadını, mermer kafaların toplumu baskılamayla ‘sözde’ bir arada tutma dayatmalarına açılımcı çözümler üretirse, ‘kapılar açar, köprüler kurarlarsa, Başbakan Erdoğan’ın söylemiyle; ‘bütün renklerin gönüllü bir araya geldiği muhteşem bir gönül bahçesini’ yeniden yeşillendirilebilir. Bozkurtlara ‘dumanlı’ dağ yolunu gösterenler ile genç apaçileri şehir merkezlerinde yürütenler, ‘biz ayrılamayız’ diyenlerin Anadolu gerçeğinden ne kadar da uzaktalar ve bihaberler. Örneğin Oktay Vural; Asuri’nin, Süryani’nin, Keldani’nin, Ermeni’nin Arap’ın, Hıristiyan’ın, Yezidi’nin ve Müslüman’ın, en az bin yıldır birlikte yaşadığı özel bir Anadolu Pınarı olan Siirt’te neşet etmiş. ‘Aklın ziyası fünun-u müsbete ile ruhun ziyasi ulum-u diniyenin izdivaç ettiği’, İbrahim Hakkı Hazretlerinin medreselerinin bulunduğu, Said-i Nursi’ye (Kürdi’ye) ev sahipliği yapan Tillo’dan. Prof. Türköne’nin, “Türkçülüğü Türkler yapmıyor” tezine neden Oktay Vural da bu kadar uyar ki? Oysa Oktay Vural’ın kendisi de çok iyi bilmektedir ki; bu kadar farklı dil, din, kültür ve ırk, binlerce yıldır birlikte ve barış içinde yaşar. Ve Siirt’i de bu anlamda özel kılan yalnızca ‘büryan kebabı’ değil, bu birlikteliğin özelliği ve güzelliğidir. Evet, bütün Anadolu kentlerinde görülen tavuk ya da çocuk yüzünden çıkan, kafa göz patlatmalara neden olan kavgalar dışında, Siirt’te bir ırka veya dine yönelik katliamlar tarihte hiç yaşanmamıştır. Hatta Siirt, 12 Eylül 1980’i hazırlayan nedenlerden ve ideolojik çatışmalardan en az etkilenen kentlerin de başında gelmektedir. O zamanlar ilçesi olan ve PKK’nın da, Hizbullah’ın da oldukça etkili olduğu Batman’daki olayları bir kenara bırakırsak, doğuda sıkıyönetimin ilan edilmediği nadir illerden birisidir. Böylesi bir pınarın kültüründen, biliminden, yaşam ve anlayışından beslenip, bu hiddeti, şiddeti, hırsı bünyesinde barındırabilmek insana Ahmet Kaya’nın ‘bu ne yaman çelişki anne’ şarkısını söylettirir.

Kısacası, bu açılım her ne pahasına olursa olsun geri adım atılmadan devam etmeli, ancak bu yapılırken de başkalarının etkisi altında kalarak değil, kendi inisiyatifi ve istikrarlı adımlar ile yola devam edilmelidir.

“POLİS AKADEMİSİ, İÇİNDE GÖKKUŞAĞININ HER RENGİNİN EĞİTİM AMACIYLA OLDUĞU BİR EĞİTİM MABEDİ.”

“Kürt Meselesinin Çözümü: Türkiye Modeline Doğru" çalıştayı ile dikkatleri üstüne toplayan Polis Akademisi, şimdi de eğitime ilişkin önemli demokratik atılımlar gerçekleştiriyor. Akademide askeri koşulları hatırlatan koğuş, ranza, nizamiye gibi şeylerin isimleri değiştirilirken, yabancı öğrenciler içinde ibadet yeri oluşturulması görüşülüyor..Bu değişimlerin geri dönüşünde yaşanabilecek arızalar nelerdir?

Polis Akademisi tarihinde ilk kez bir sivil akademisyen akademinin Başkanı olmuştur. Prof. Zühtü Aslan Hoca, kendi alanında çok uzman olan ve yaptığı çalışmalarla da liberal demokraside önemli adımlar atan birisidir. Yine daha sivil bir anayasanın hazırlanması konusunda da önemli başarılara imza atmıştır. Bu bağlamda hem yeni yapılan binaların düzenlenmesi, hem de üniversite olan Polis Akademisinin daha çok, resmi bir kurum eğitim merkezi olmasındansa, sivil görüntülerin, yaşamın ve adımların olduğu bir kampus şekline getirilmesi arzulanmış ve bununla da ilgili adımlar atılmıştır. Bu çerçevede, daha çok eğitim ve öğrenci merkezli düşünce sistemi ile yılların kalıpları kırılmaya çalışılmış ve bu çalışmalar da her geçen gün daha da arttırılmıştır.

Polis Akademisinde 18 farklı ülkeden yüzlerce yabancı misafir öğrenci vardır. Bu öğrenciler çok farklı dinlerden ve düşüncelerden gelmektedir. Çok kültürlülüğün doğal bir sonucu olarak,aynen Osmanlıda da olduğu şekliyle, kilise, mescit ve havranın aynı mekan içinde ve hatta yan yana olması, zenginliğin önemli bir göstergesi olacaktır. 1200’lü yıllardaki Londra borsasını anlatan tarihçiler; ‘sabah, bir Yahudi ile Müslüman’ın birlikte kahvaltı yaptığını, öğlen bir Yahudi ile Hıristiyan’ın yemek yediğini, akşam bir Hıristiyan ile Müslüman’ın çay içtiklerini’ söylerler ve; ‘borsada tek günahkarın iflas eden müflis tüccar olduğunu’ eklerler. Sanırım bunu çağımıza ve Polis Akademisine de uyarlarsak, içinde gökkuşağının her renginin eğitim amacıyla olduğu bir eğitim mabedi. Yani Polis Akademisi…

YORUMLARINIZ
elif yelken - 25.02.2011 17:05
gerçekten anlatılanlar gercekçi ve dogru önder aytaçın bu yazısı tarih olmalı
sosyal demokrat - 04.12.2009 14:49
bu adamın her yazdığını seviyorum hak veriyorum diyemem ama büyük bir çoğunluk yazdıklarında ve tv kanallarındaki tartışma programlarında konuştuklarında, yüreğinden konuşuyor ve net olarak duygu ve düşüncelerini ifade ediyor.
D E M O K R A T - 18.11.2009 11:24
hala "x" in basın sözcüsü
demokrat & sivil - 15.11.2009 21:17
Önder Aytaç Taraf da yazdığı için taraftır. O nednele de taraf olduğu için ’x’in basın sözcüsüdür’ denilemez. Yazdıklarıile ve söleşileri ile evet o bsasın sözcüsüdür demokrasinin ve çok sesliliğin...
D E M O K R A T - 11.11.2009 23:48
"Gazeteci Önder Aytaç" tanımı sanırım dizgi hatası. gazeteci taraf olmaz. basında taraf olan için dogru tanım "x in basın sözcüsü" olur. burada şahıs tarafından tellaffuz edilen bilgiye dayanılarak dogru dizgi "x in basın sözcüsü önder aytaç" olur. bu tip dizgi hataları turk gazetecisini zor duruma sokuyor.
mustafa külcü - 11.11.2009 11:01
göreceğiz neler olduğunu ya Aytaç’ın söyledikleri ya da söylemedikleri olacak. bakalım n olacak. her şeye rağmen Aytaç iyi bir kafa. net konuşuor ve yazıyor
ulus - 10.11.2009 23:19
ÖNDER AYTAÇ, ŞAMİL TAYYAR, RAUF ATİLLA POLAT GİBİ POLİS DOSTLARI SON GÜNLERDE EMNİYETTEKİ ATAMALARI ŞİKAYET EDİP DURUYORLAR. AKP NİN BAZI POLİTİKALARINA SAHİP ÇIKARKEN İYİDEDE, ŞİMDİMİ AKLINIZ BAŞINIZA GELDİ.
Vay be - 09.11.2009 22:01
Rolünü iyi ezberletmişler...
Beyefendi - 08.11.2009 11:16
Güle güle emniyet içindeki yapılanma. Üzülme Aytaç üzülme.....
Cem Kaya - 07.11.2009 01:23
Kimliği meçul şahıs benim yazıma atfen 27 mayıs 12 mart 28 şubat 27 nisana bakarak kötülük sıralamasında 12 eylül en aşağıdadır buyurmuş 28 şubat ve 27 nisanda kaç kişi asıldı kaç kişi sakat kaldı acaba
Cem Kaya - 07.11.2009 01:12
Andımız battı heralde Engin Aytaça
adnan kaya - 05.11.2009 15:19
Sayın Aytaç,güzel bir yazı,teşekkür ederim.Evet bize düşen taraf olmaktır. <br>Taraf olmayanlar mezarlıklarda yatıyor <br>lar.Onlar gibi olmamak istiyorsak;demok <br>rasiden yana olanlardan,insan haklarını <br>savunanlardan,cuntacılara karşı duran <br>lardan,evrensel yargıdan,üreten hukuk <br>tan,AB tarafında olanlardan,millete say <br>gı duyanlardan,milleti dışlayanlardan olmayanlardan,hukuka saygı duyanlardan, <br>milli gelirin eşit bölünmesini isteyen <br>lerden,haksızlığa karşı duranlardan,ge <br>lişmiş bir ülke yolunda çaba sarf edenlerden taraf olmalıyız.
kemal - 04.11.2009 23:25
Yurtdisinda yasayan turklerin cogunlugunun siyasi fikirleri sag partilerdir, ama yasadiklari ulkelerde genelde sol partilere oy verirler. Cunku o ulkelerde demokrasi vardir. Bizler ne sagcilik ne solculuk ne de sosyal demokratligi iyi yapamiyoruz. (domuz gribini siyasallastirmak gibi carsaf carsaf mansetler,tv de dakikalarca ayni haberler, baska ulkede göremezsiniz.) Bizi biz yapan degerlerimize sahip cikip ergenekonun kökunu kaziyin.
kenan - 04.11.2009 17:16
söylediklerinin çoğuna katılıyorum, bazılarına katılmasamda. önder aytaç kaliteli bir insan. bilgi birikimi yüksek. söyledikleriyle bu da ortaya çıkıyor. keşke daha çok yazsa.
cem kaya’ya - 04.11.2009 08:16
Bu adam yazdığı makalelerde de, kitaplarda da hep askeri söylemlere karşı duran birisi. Kenan Evren’e de karşılaştırmalı çallışma yaparak, bir diğer anlatımla 12 Eylül darbesini, 27 mayıs, 12 Mart, 28 subat, 27 Nisan ve diğer post-modern darbelerle kıyaslayınca, kötülük sıralamasında en yukarılarda değil, en aşağılarda kalacağını ifade etmiş. Ve de bu adam 5,5 saat süren ART’deki programda, sanki başka hiç bir şey söylememiş gibi, bir kısım insanlar söyledi dedikleri bu tek cümleye takılarak, geri kalan sürede söylediklerini hep es geçmiş. Ama olsun, bu adamı biz de biliyoruz, yazdıklarını okuyoruz, tv lerde seyrediyoruz, siz de :)
Bu sayfaya yorum yazarak tarihe not düşün.
1 2

Share on Facebook