"Va'dinde mi sadık, sözünde mi sadık, dostluğunda mı sadık, yolunda mı sadık, ahdine mi sadık bilemedim, hepsi diyebilmem için onu insanüstü bir yaradılışta tasavvur etmeliydim, ihvan kardeşi edasında bahsettiği Muhsin Yazıcıoğlu'na, davasına, milletine yakışmayan tek bir noktasını bulamadan...Onun makamda, yükseklikte, heva ve heveste neden bu kadar tok olduğunu anlamaya çalıştım. Siyasilerle çarpışmamasını, dinini politika yapmayışını, yıllarca ekip sürdüğü ülkülerini tarla farelerine bırakmayışını...hepsinin nedenlerini bilmeliydim... Kafamı modern görünen dünyaya çevirsem, sesindeki Anadolu ağladı, kafamı ona çevirsem içimdeki yarım kalmış insan ağladı. Sonunda çareyi onu sizinle paylaşmakta buldum. Onu tanıdıkça siyasetsiz bir yönetim anlayışında, evinizi idare edeceğiniz gibi ülkenize de hakim olabileceğinizi göreceksiniz....İşte toprağımızın güzel insanlarından Yalçın Topçu sizlerle...."

“NATUREL ANADOLU ÇOCUĞUYUM”
Bir Ahıska Türkü olarak, 1958’de Ardahan’da doğdunuz. Sağ sol çatışmalarının yaşandığı Abidinpaşa’daki çocukluk yıllarının yanı sıra, liderlik vasfına erişmenizdeki ailevi katkılar nelerdi?
Ben öyle profesyonel işlerde rol kesecek bir insan değilim. Biz, dupduru, naturel, Anadolu çocuğuyuz. Ailemiz, aristokrat bir aile değil, benim babam, bizim oranın tabiriyle kaba yünden dokunan kıl şalı yani pantolonu varmış. Babam, Ankara’ya gelirken, nenem demiş ki: “Şehre gideceksin oğul, dedenin de bir tane kıl şalı kalmış öyle git” demiş. Öyle bir Anadolu çocuğuyuz, bize mahsusen bir şeyler olmadı. 57 doğumluyum aslında, yazın doğduğumuz için kışı beklemişler, tuhaf tarafı, annemin benim hepimizin doğum tarihi 13.02. Bizi kimse bu ileride lider olur diye düşünmedi zaten kimin aklına gelir böyle olacağını. Babam bir işçiydi.
“MANEVİ KİMLİĞİMİN OLUŞMASINDA NENEMİN ETKİSİ BÜYÜKTÜ”
Kimliğinizin oluşması…Abdullah Öcalan'larla gecekonduda tanışmışsınız. Öcalan'ın Siyasal'da okuduğu dönemler. Onlar sizi devrimci, siz onları ülkücü yapmaya zorlamış. Bu kimlik mücadelesini kim kazandı, sizin kimliğiniz nasıl oluştu?
Benim manevi kimliğim…bir kere rahmetli nenem, çok alim bir babanın kızıydı, oralarda Molla Yusuf’un kızı derlerdi. O manevi kimliğimin oluşmasında çok önemli bir etkisi olmuştur, tabi babamın da…Bir arkadaş gibi, aramızdaki yaş farkı çok azdı. Sonradan okul yıllarında, oturduğumuz yerler itibariyle, ben ilkokul birinci sınıfa, rahmetli Başkan’ın kabrinin bulunduğu yerde Dumlupınar’da başladım. Büyüdüğüm yerler, manevi değerlerin, törenin, kültürün yaşatıldığı yerlerdi. Lise yıllarında da net bir şekilde yer aldık. O zaman solcularda bir moda vardı: Allah vardır, yoktur diye. Onun yakasında orak, çekiç, Marks’ın rozetleri olurdu, bizim yakamızda; Atatürk, Fatih ve Bozkurt rozetleri…O ortam içerisinde 74’lü yıllarda böyle bir tercih kendi kendine oldu. O zaman Yıldırım Beyazıt’ta oturuyoruz. Ülkücüler geliyor okulun bahçesine, düzgün, takım elbise giyen, düzgün taranmış saçlar, hilal bıyıklar…Öbür tarafta sırtında parka, ayağında postal, saçları uzun, peşmude adamlar…zaten böyle bir temel var ya, otomatikman onların yakınında olmayı istiyorsun. Orada yapılan bir saldırı sonucunda biz de nasibimize düşeni aldık.

“YAZICIOĞLU İLE DIŞKAPI HASTANESİNİN ACİL SERVİSİNDE TANIŞTIK”
Rahmetli Yazıcıoğlu ile Dışkapı Hastanesinin acil servisinde tanıştık o zaman. O zaman yurt başkanı idi herhalde. Sonra o birlikteliğimiz ağabey-kardeş ilişkisine dönüştü. Bizim kick boks şampiyonu vardı, Selahattin Bıyıklı. Yurda giderdik, rahmetli Başkanı görür görmez heyecanlanırdık, o bize yemek ısmarlardı, Selahattin Başkanı görür görmez, hemen ellerinin üzerinde kalkardı, bir gün rahmetli dedi ki:”Ya yavrum, kıracaksın bir tarafını, ben zaten ısmarlayacağım, gerek yok bunlara” Biz böyle ağabey- kardeş gibiyiz. Sonra ülkücü hareket için lokal sorumluluklar aldıkça, Başkanın ne demek olduğunu, Başkana nasıl davranılacağını gördük. Sayın Başkan deyişimize, bıyık altından gülerdi. Üniversite yıllarımızda da Ocak Başkanı olmuştu, yine ilişkimiz devam etti, 80 ihtilalinden sonra da çok uzun süre tutuklu kaldı. Çıkar çıkmaz vakıf sürecinde, MÇP’den aday olduğu süreçte, ayrılma sürecinde hep beraber olduk.
“BİZ ARKADAŞLARIMIZLA OKULU, KAMPÜSÜ DEĞİL, CEZAEVLERİNİ PAYLAŞMAK ZORUNDA KALDIK”
Lise yıllarına tekrar dönüp, bu Öcalan meselesine bakarsak, o zaman Tuzluçayır hem illegal sol örgütleri hem bu Kawa, Rizgari diye adlandırılan bölücü örgütlerin yeşerdiği yerler. Bizim okul arkadaşlarımızdan; Yalçın Doğanay, Yıldırım Ak gibi Kartaltepe’den bir sürü arkadaşımız var, onun altında da Sivas kökenli bir aile var. O ailenin büyük oğlu, Deniz Gezmiş’in mezarına çiçek koyuyor, yakalanmış, o zamanlar yasaktı, şimdiki gibi değildi, ortancaları Abidinpaşa Lisesinde bizim karşıtımız, sabahtan öğlene kadar yumruk kavgası yapıyoruz, öğleden sonra o çocuk, “Akşama ağabeylerim gelecek, gelin onları ikna edin ben de ülkücü olacağım” diyor, ‘Olur’ diyoruz. Yalçınlarla yan yana oturuyorlar. Yalçın’ın ağabeyi hukukta okuyor, bu Sivaslı ailenin büyük oğluyla okul arkadaşı. Zaten Yalçın’ın ağabeyine de gıcık kapıyoruz, bazen hakkında planlar da yapıyoruz. Çünkü akıl hocası olarak görüyoruz, şimdi Emin ağabey de çok başarılı. Yalçın da, ‘Ya bunu yapmayalım’ demiyor da, ‘Anam çok üzülür’ diyor. Bu arada o çocuk, ağabeylerim geldi, gelin tanışalım diyor, o zaman Sivaslı ailenin evinde, gözünü bize dike dike, biz liseliyiz, yaş farklarımız çok belirgin, 8 yaş farka rağmen biz ülkücülüğün verdiği vakarla dik duruyoruz, rahmetli Yalçın, Beypazarlıydı, gözünü dike dike Mustafa Kemal’den başlayıp, Yavuz’a doğru giderek, onlara bu ülkenin neler yaptığını anlatıyor, bana da dönüp, “O bölge aslında Kürtlerin bölgesidir, sen de asimile edilmişsin” diyor, biz bütün var gücümüzle karşı çıkıyoruz, dışarı çıkınca da Yalçın bana ben Yalçın’a, bu hangimizi kandıracak, diye de tartışıyoruz. Sonra Kartaltepe’deki ülkücü kesim de, aşağıdaki devrimci kesim de, 12 Eylül olunca, önce emniyet sarayında, sonra askeri tutuk noktalarında bir araya geldik. O ailenin babasına da Pala dayı derlerdi, o günkü şartlarda Apo’nun onlarla ilişkisi bilen bariz Kürtçülük noktasında değildi, şu anda o ailenin çocukları da daha Kemalist, daha ulusalcı bir çizgide. Onlardan çok zarar görenler oldu, o aileden de yurt dışında kaçak kalan oldu, hapiste yatan oldu ama Tuzluçayır’dan PKK terör örgütünün Ali İhsan’lar gibi çok üst noktada görev alan adamlar çıktı. Yani Tuzluçayır’ın o günkü şartlarda, bugüne nasıl bir zemin hazırladığı noktasında söylüyorum. Çok ciddi yöneticiler çıktı, o yöneticilerle okulda kavgalar içindeydik. Evimizdeki silahları parkamızın altına saklar, bize yaklaşmamalarını sağlardık. O günler çok acıydı, rahmetli genel başkan da derdi:”Biz okul, üniversite amfilerini paylaşamadık ama birileri bir düdük çaldı, sağcısıyla, solcusuyla tutuklu evlerini, nezaretleri, cezaevlerini paylaşmak zorunda kaldık”

“MUHSİN BAŞKAN TÜRKEŞ BU YAŞTA HALA HAREKETİN ÖNÜNDE KOŞUYOR DİYE BİZİ TEŞVİK ETTİ”, “SİYASET YAPAYIM İŞTAHI HİÇ OLMADI BENDE”
O kötü kader sizi yine siyaset noktasına çekmeyi başardı…Matematik Öğretmenliğinden, Muhasebeciliğe, müteahhitlikten, kırk yaşında memuriyete…Siyaset gibi pahalı, zahmetli ve bazen karşılıksız bir işe girişmenize en çok ne neden oldu?
Şu anda durduğumuz noktada görüyoruz ki, çok iyi şeyler düşünmüşüz ülkemiz için. Bu inanç, yaş büyüdükçe tekâmül ediyor, tecrübeleriniz artıyor, kendinizden sonra gelen nesillere örnek oluyorsunuz, mesela ülkücü hareket bugün sokakta değil ise, bir kişinin itidali ile değil, 12 Eylül’ü yaşamış binlerce insanın tecrübesinin getirdiği iradeyi ortaya koymasıyla oluyor. O günkü tezgahların, hayatıyla farkında olmuş, şimdiki nesillere örnek duruyor. Bizim o şansımız yoktu, babalarımız karışmayın diyordu ama nasıl karışmayacaksın, adam bunu diyor, şunu diyor…tabi ki siyasetten kopamıyorsunuz. Mesela ben, 12 Eylül sonrası öğretmenlikten alındım, memuriyet haklarından men edildim, rahmetli Genel Başkan içerideydi, muhafazakar partiye katkıda bulunmak için giderdim. Orada siyaset yapayım iştahı hiç olmadı bende. Anavatan Partisindeki ülkücülerle, bizim cezaevinden çıkan çocuklara iş bulunması için görüşürdük ama rahmetli Genel Başkan çıkınca çok farklı oldu, o toparlanmalıyız derdi, ‘Türkeş şu yaşta hala koşuyor”…Cezaevine gömlek lazımdı, sen ne yaptın ilçe ile alakalı, dedi, ben Başkan dışarıda duralım, işimiz, gücümüz var dedim, gerçekten o zaman yeni yeni ayaklarımın üzerinde dikiliyordum, müteahhitlik yapıyordum. “Ya olur mu bak Türkeş şu yaşta hala hareketin önünde koşuyor, bize düşecek iş yok mu?” dedi.
“BU SİYASET ÖYLE BİR İŞ Kİ, BABAYI OĞULDAN, KARIYI KOCADAN AYIRIYOR”
Bu böyle olunca Milliyetçi Çalışma Partisine girdik. O günkü şartlarda ortada bir hükümet var, bizim kesintiye uğrayan ideallerimiz var, siyaseten istiyoruz ki o kesintiye uğrayan ülküler bir yere gelsin. Neticede rahmetli Genel Başkanı listenin son taraflarına yazmışlardı, bu siyaset bizim ülkü ocaklarında yaptığımız gibi değil, siyasete girdin mi şekli değişiyor, sen diyorsun ki, “Muhsin Yazıcıoğlu’nu listenin ta şurasına nasıl koyarlar?”Seçim Kurulundan biri, tekerlekli sandalyedeki Muharrem ağabeye, Şu adamdan da mı sıkılmıyor bu insanlar, şu şuraya yazılır mı?” dedi. Biz hura güre delegeyle görüşe görüşe listenin sonlarından aldık, MKYK’ya soktuk. Rahmetli Başbuğ’un yanında olanlar da bu işten huzursuz oluyor. Muhsin ile Başbuğ’un arasındaki sıkıntı konuşuluyor. Bu siyaset öyle tuhaf bir iş ki, babayı oğuldan, karıyı kocadan ayırıyor, öyle bir noktaya getiriyor ki, insanların gözü kararıyor, rahmetli o zaman bu hareketi hoş bulmadı, salonda ülkü ocaklı kökenlilerin öyle bir dayanışma içinde olmasını, oralardan oralara gelmesini hoş bulmadı. Bir de tabi o zaman, Erdal İnönü ile Demirel’in hükümeti var ortada, biz de seçimlerde ittifakta bunlara vereceğiniz oy, PKK’ya kurşun olarak gidecek diyoruz, PKK’nın sözcüleri o zaman Erdal İnönü’nün yani bugünkü CHP’de aday, zaten dediğimiz de oldu, mecliste güya Kürtçe konuşmayı bahane ederek, milleti gerdiler, biz onu diyoruz, o zaman Muhsin Başkan da diyor ki: “Parti karar aldı, destekleyecek bu hükümeti” Çekiç güç var ve bu hükümete destek veriyor, dağlarda PKK’nın eşkiyalarına lojistik destek yapıyor, taban da karşı. Türkeş de diyor ki:”Bunlar 12 Eylül Anayasasını değiştirecekler, bizim kadrolarımız zarar gördü, kadrolarımıza imkan verilecek “ gibi bir takım gerekçeler koyarak hükümete destek veriyor. Bu destek verme noktası, çekiç güç oylamalarında netice, artık iyice gergin hale geldi, tabandan da rahmetli başkana çok şiddetli bir baskı var. O zaman bir televizyon Türkeş’e soruyor, bu Nizam-ı Alem İ'lâ-yı Kelimetullah nedir, sizin İslam’ı yaymak ve yüceltmek gibi bir davanız var mı? rahmetli Türkeş diyor ki, “Yok” Bu tarafta Muhsin Beye soruyorlar:”Benim var, ben İslam’ın yayılmasını, yücelmesini bir Müslüman olarak niye istemeyim” diyor. Türkeş Bey de, biz kendimiz yaşarız ama böyle bir hedef ortaya koymayız diyor, herhalde orada siyasal İslam çağrışımı yapar kaygısıyla öyle söyledi, yoksa Türkeş Bey, her toplantısında şunu derdi”Ülkücü; imanlı ve ahlaklı olmalıdır”

“BİRİLERİ MUHSİN YAZICIOĞLU- TÜRKEŞ AYRILIĞINI HAZIRLAMIŞLAR”
Birileri Muhsin Yazıcıoğlu- Türkeş ayrılığını hazırlamışlar. Bir hazırlık da var ortada tabi, çünkü Muhsin Yazıcıoğlu’na veliaht gözüyle bakılıyor. Rahmetli Başbuğ, genel başkana, ‘Evladım Muhsin’ diye bakıyor, birileri de hazırlıyor bir şeyler. Muhsin Beyin söylemedikleri, Başbuğa gidiyor, ve onun altındakiler durumdan vazife çıkartıyor, Muhsin Başkanın gittiği yerlerde güya Başbuğun emriyle yasaklar konuluyor. Mamak ilçede başımıza geldi mesela, gecemizi Başbuğun emri diye fesih ettiler. Halbuki 5 gün önce yönetim olarak tek tek rahmetliye brifing vermişiz, bileti kaç paraya sattığımıza kadar sorardı, ne yaptınız, ne yapacaksınız, gündeminiz ne? Ben dosya hazırladım, tertibi severdi, izah ettim, dedim ki, “Efendim Yaşar Erbaz bey gelecek, eski genel müdür, eski bürokrat, Yozgat milletvekilimiz, Muharrem Şemsek bey var, şu yaş kuşağına hitap ediyor, Muhsin Bey de şu yaş gurubuna ve bölgede Sivas ağırlığı var” dedim. Bunların üçü de; Yozgat, Çorum, Sivas…Mamak bölgesinde ağırlığı var. O kadar sevindi ki, mutlu oldu. “Evet yavrum, siz bakmayın, bu anketlere biz hızla büyüyoruz, önümüzdeki ilk seçimde tek başımıza mecliste olacağız” dedi. Ve iki gün sonra gelmişler önümüze, geceyi iptal edeceğiz!
“MAMAK GECESİNİN İPTAL EDİLMESİ İPLERİ KOPARDI”
Bizim MÇP’den ayrılmadan bir gün evvel bunlar oluyor. Mamak gecesini yapmayacaksınız, Başbuğ yasakladı deniyor, e tabi senin ona ulaşma imkanın da yok. Muharrem ağabey, Yaşar ağabey, Başkan geldi, rahmetli Muhsin Başkan, arkada durdu, “Abartmaya gerek yok bu kadar, iptalse iptal ne yapalım?” dedi. Ama insanlar her taraftan gelmiş, Muharrem ağabey, olmaz böyle şey dedi, zincirlenen toplantı kapısını açtırdı, Muharrem ağabey girince millet de girdi, ben yukarıdan çıkıp konuşma yapmalarını, böyle bir emir olduğunu siz söyleyin dedim. Yaşar ağabey, genel merkezin yok dediği bir şeyde ne konuşacağım, benim konuşmam uygun olmaz, dedi. Muharrem ağabey öyle konuştu ki, yüzündeki sıkıntı ruh hali o resimlerde hala görmek mümkündür, ışıklar da söndü, ertesi gün Muhsin Başkan ve bizler ayrıldık zaten. Rahmetli Başkan yine yumuşatarak, birlik, beraberlikten söz etti. Ertesi günü Başbuğ bizi çağırdı, bantla birlikte. Bu ne kepazelik diye gürledi. “Sen nesin orada?”dedi. “İlçeyiz, ilçe başkanıyız..Efendim”, “Orada teşkilat, lider, doktrini eleştiriyor, siz ne halt ediyorsunuz?” dedi. Bağırdı, çağırdı. Biz orada edeple bir dinledik, orada çekilen video kasetlerini izleme imkanı bulmasını istedik. Muharrem bey de parti yönetimini eleştirdi, yoksa rahmetli ile alakalı eleştiri yok. “Başbuğun etrafını sardılar vs” dedi. Ama o öyle bir anlatılıyor ki, Başbuğ, sanki kendilerini eleştirmişiz, partiyi, davayı konuşmuşsuz diye biliyor.

“HİÇ KİMSE BENİM KADAR SAĞLAM, SAMİMİ ATATÜRKÇÜ OLAMAZ”
Muhsin Başkanı biliyoruz ama sizin siyaset anlayışınızın üzerinde biraz daha durmak istiyorum. Sizin için siyaset, millete hizmet etme, Allah’ın rızasını kazanma vasıtası. Ve Muhsin Yazıcıoğlu zamanından bu yana pozitif muhalefet, ilkeli ve ahlaklı siyaset yaptığınızı savunuyorsunuz. “Bu millet, ilk seçimde Atatürkçü, Milliyetçi, İslamcı geçinenleri bir araya toplayıp başından atacak” demiştiniz. Siz bu çizgilerin ne kadar ötesindesiniz, yada bunlarla geçinmiyor olmanızın karşılığını alıyor musunuz siyasette?
Siyasetin neticesi tabi ki oy ama inanın ki illaki oy da değil. Muhsin Yazıcıoğlu oy alamadı ama milyonlarca insanla uğrulandı. Muhsin Yazıcıoğlu, bu memlekette Bakan olmadı, Başbakan olmadı ama milyonlar onu uğurladı ve herkesin gönlüne taht kurdu. Atatürk üzerinden geçinenler var, bunu görmek mümkün. Hiç kimse benim kadar sağlam, samimi Atatürkçü olamaz. Birileri değerlerimizin üzerinden siyaset yapıyor, neticesine bakıyorsunuz ki ondan geçinmiş. Biz Anadolu insanının duruluğu ve saflığı ile bu işleri yapıyoruz. Mustafa Kemal denildiği zaman, evimde hangi hatıralarla, okulda hangi yazılarla büyümüşsem, şu anda 54 yaşındayım, o heyecanı, o tadı alıyorum Atatürk’ten. Zaten bu memlekette herkesin farklı bir Atatürk’ü var, tuhaf! Benim Atatürk’üm Kocatepe’de derin derin memleketin ahvaline bakıp sigara çeken, başında kalpağıyla zeybek oynayan, Çanakkale’de siperler içerisinde düşmanı izleyen, Fransız’a Çanakkale’yi anlatırken, “İşte bu ruh ve iradedir Çanakkale’yi geçilmez yapan” diye millet değerlerine atıfta bulunan ve onu yücelten….Öbürünün Atatürk’ü de kendine göre söylemek istemiyorum onları ama
Dinsiz falan mı?
“SOSYAL DEMOKRATLAR İKTİDAR OLMUŞ AMA DEVLET SOSYAL BİLE OLAMAMIŞ”
Öyle bir Atatürk portresi çiziyorlar ki Kuvay-i Milliyeyi harekete geçirmiş olan, Anadolu’nun ruh kökünden hareketle, Sivas’ı, Erzurum’u, Samsun’u yapan Mustafa Kemal, aslında bu milletin bütün değerlerine düşmanmış da bizim haberimiz yokmuş, Anadolu çocukları uyumuşuz biz. Bunu kabul etmek mümkün mü? Onun için ben, güya Atatürkçülük diyorum. Müslümanlık. Anadolu Müslümanlığı, çok saftır, durudur, çok insanidir, İslam’dan beslenerek insanileşmiştir. Emevi anlayışının hiçbir desenini bulamazsınız, tıpkı adını bulamadığınız gibi. Bizim ülkemizde Süfyan adına rastlamış mısınızdır, Muaviye adına, Yezid adına? Lanet edilir çünkü emevi anlayışı Anadolu’da asla tasvip görmemiştir, sunilik, farklı bir boyutta, Ehli beyt sevgisiyle bezenerek oluşmuştur. Onun için bakıyoruz, din adına hareket edenler de BBP’den farklı. BBP’nin inançlarımızla bakış açısıyla örtüşmüyor. Öbür taraftan demokrasi veya sosyal demokratlıktan bahsedenlerin iktidarlarına bakıyorsunuz, sosyal demokratlar iktidar olmuş ama devlet sosyal bile olamamış. Seneler sonra akılları başlarına gelmiş. Millete 600 Lira maaş vereceklermiş. Bunların hepsi iktidar oldu. Rahmetli Hasan Gemici, o zaman devlet bakanıydı, ben sosyal riski azaltma projesinde mali analist olarak çalışırken. Bizim o zamanki 5 arkadaş, ayni yardımları ortadan kaldıralım, alım-satımı engelleyelim, nakde çevirelim, ailede kadına verelim bu parayı diye…Bunların hepsi yazıldı, çizildi.

“ŞİMDİ 600 MİLYON MAAŞTAN SÖZ EDENLER, 8 YIL SSK GENEL MÜDÜRLÜĞÜ YAPTIĞI ZAMAN NEDEN MAAŞ FARKLARIYLA İLGİLİ BİR ÇALIŞMA YAPMADI?”
Şimdi akılları başlarına gelmiş, emeklilerin hakkını aramak. 8 yıl SSK Genel Müdürlüğü yaptın, rahmetli Ecevit’in önüne götürüp koysaydın, deseydin ki, “Efendim bu intibak yasasını yapalım, şu emeklilerin arasında maaş farklarını düzeltelim” veya deseydin ki, “Biz Avrupa Birliği diyorsak, şu 9 milyon 250 bin emekliye sendika ve toplu sözleşme hakkı verelim, bunların kaynağından 1 lira kesilsin, 9 milyon 250 bin lira IMF kapılarında iki büklüm olmadan alacağın para, bu emekliler hiçbir şey yapmasın, 81 ile Avrupa standartlarında emekli kompleksleri yapsın, istihdama faydası olacak, iç piyasayı hızlandıracak, parktaki bankta ömrünü geçirmeyecek, cami şadırvanında kalmayacak, ağaç fidanı dikecek, gül yetiştirecek…her ilde 1000 hektar arazi üzerine kuracağınız bu komplekslerde 300-500 kişi çalışacak…zaten bizim 4 lira kalıyor bankada 5 liranın altında para vermiyorlar. Neyse olabilecek çok şeyler var…
“YETİM MUAMELESİ GÖRÜYORUZ”
Evet projeleriniz saymakla bitmez. Ona da değineceğim ama delegelerin gözyaşları içinde genel başkanlığa seçildiniz. Helikopter kazası sırasında ne kadar basiretli davrandığınızı, parti örgütünü nasıl teskin ettiğinizi biliyoruz. Bu sağlam karakterlilik BBP’yi hak ettiği yere taşıyacak mı sizce?
İnşallah. Rahmetli Genel Başkan’ın 16 yıllık genel başkan duruşunda, milletin gönlünde öylesine katmerleşmiş bir sevgi oluşmuş ki, evet bu oya dönüşmedi ama ciddi bir sevgi. Ve şu an biz adeta yetim muamelesi görüyoruz.
“ŞÜPHELİ ÖLÜMLER KONUSUNDA MUHSİN YAZICIOĞLU İÇİN YAPTIKLARIMIZ BİR ÖRNEKTİR”
Kutsal Yetim
Evet, kutsal yetim muamelesi görüyoruz. Tabi biz şimdi proje üretiyoruz, bu kadar sevgi var, denenmemiş. Ve ifade ettiğimiz gibi biz imtihan veriyoruz. Ülkeyi yönetenlere bakıyorsunuz, iki kuruşluk işlerde elleri ayaklarına dolaşıyor. Güzel ifade ettiniz. Rahmetli Genel Başkanın meselesi çok önemli bir mesele idi. Aksiyoner bir gençlik yapımız var, birileri içeriden kaşıyor, birileri dışarıdan kaşıyor, devlet ile milleti karşı karşıya getirmek istiyor, çok şükür yüzümüzün akıyla, hem millete hem devlete olan görevimizi yerine getirdik hem de Genel Başkana yapacağımız işleri de yaptık. Hukuk içinde kalarak meseleyi çözmeye çalıştık. Bir tek bizimkisi şüpheli değil ki; Özal, Ecevit, Eşref Bitlis, Uğur Mumcu, Ahmet Taner Kışlalı, Bahriye Üçok, Hrant Dink…bunların hepsi milletin vicdanında şüpheli ama bunlara örnek teşkil eden, Muhsin Yazıcıoğlu’nun arkadaşlarının getirdiği nokta. Herkes şimdi diyor ki, Muhsin Bey’e yapılan metot bize de yapılsın. Hepsinin arkasında kalanlar bunu dedi. Onlara nasıl ki devlet denetlemeyi yaptınız, bize de yapın. Onlar zannediyorlar ki, fukaralar durup dururken yaptı. Durup dururken yapmıyor kimse size. Devlet denetlemeyi biz harekete geçirdik. Ve meclisi. Ve bu kamuoyunda bu hadiseyle ilgili ne konuşuluyorsa, kitaplar yazılıyor, gazeteler haber yapılıyor, hepsi Muhsin Yazıcıoğlu’nun ailesi ve arkadaşları tarafından verilmiş işlerdir.

“BBP, KENDİ KENDİNİ YENİLEYECEK BİR PARTİ”
Sizi ‘Kutsal yetim’ olarak gören halk tarafından rahmetlinin emaneti olarak karşılanıyorsunuz. Ve siz de kendilerine: "Dik duracağız, doğru söyleyeceğiz, düz yürüyeceğiz." diyorsunuz. Sizi emanetler arasında bırakan bu durum, yeniliğe ve değişime karşı ihtiyacınızı azaltıyor mu?
Hayır. Zaten bu bizim hareket, bilgisayarda anti virüs programı olur ya, kendi kendini yenilir, aynen öyle. Mesela bizim; güvenlik, özgürlük, refah projemiz…Rahmetli dedi ki, “Ya köprünün boyu 15….eni şu kadar, yarın bu aynı kalır mı?” Dedim ki, “Efendim bu antivirüs programı gibi, şartlara göre kendini yenileyecek ve zorlayacak” Evet, BBP, milletin meseleleri konusunda aynen bunu yapacak. BBP, kendi kendini yenileyecek ve proje noktasında üreterek gidecek bir parti ve bunu da gösteriyor. Şu anda meclisteki partiler kavgadan fırsat buldukları zaman bizim gör projesinde ittifak ediyorlar. İnternete: BBP+Gör diye yazdığınız zaman, bugün söylenenleri BBP, ne zaman söylemiş orada görmeleri mümkün. Yazacaklar görecekler, ben mi doğruyu söylüyorum, Kemal Bey mi, Devlet Bey mi görecekler.
“MUHSİN BAŞKANLA EL AYAK HAREKETLERİMİZ BİLE BENZETİLİYOR”
BBP’in 4. Olağan Kongresi’ne hüzün damgasını vurmuştu. Öyle ki partililer bu kurultaya,’ Hasret Kurultayı’ adını vermişti. Siz, Muhsin Yazıcıoğlu’nun hangi misyonunu daha iyi temsil ettiğinizi düşünüyorsunuz? Arı kovanında, karınca yuvasındaki hareketlilik azalmamış görünüyor. BBP’nin enerjisini Muhsin Başkan’a rağmen yüksek tutan ne?
Bizim onunla yaşadığımız, paylaştığımız hayat çok etkili herhalde, aynileşiyorsun, ruh ikizi haline geliyorsun, fiziken rahmetliye benzediğim çok söylenemez, saçlarımızı arkaya tarıyoruz ama tek bir tane beyazı yoktu, son günlerde bıyıklara düşmüştü, bir de kafasının önü seyrekleşmişti, annem rahmetliye dedi ki, “Ey oğul, tüyün de kalmamış” Asansöre bindik mi bakardı, annenin dediği gibi, derdi. Ben Başkanım üzülme bakarız bir çaresine, derdim. Hareketlerimi, tavırlarımı, söylemlerimi benzetiyorlar. Ben programa çıkıyorum, gelen telefonların gayri ekseriyetinde, sanki Muhsin Başkan gibisin diyorlar. Bunu herkes söylüyor. El ayak hareketlerimiz bile benzetiliyor halbuki öyle bir şey yok, benim söylediklerim, onun söylediklerine çok mu benzediğim için bu kadar özdeşleştiriliyorum, bilmiyorum. Ama bundan çok memnunum. Fatih Bey, bana ‘Muhsin Bey’ dedi, o mahcup oldu ama benim için şeref, çok güzel söylediniz, dedim. Biz aynı fikri müdürlükten beslenmişiz, pratik olarak da kilometrelerce gece-gündüz yol gitmişiz, çok ciddi bir hayat paylaşmışız, hadi 12 Eylül evvelisini geç, MÇP’den vefatına 18 yıl siyaset yapmışım, hemen hemen her gün görmüşüm veya konuşmuşum. Bir hayat paylaştık, BBP’yi beraber kurduk, kurucular kurulu üyesi olduk, Ankara il başkanlığını verdi, rahmetli Türkeş var ortada, öbür taraf en doğru lafı, ‘hainler’ kader birliği ettiğin arkadaşların ‘hain’ diyor sana….Bu gibi şeylerin arasında her şeyi beraber paylaştık ondandır.

“MUHSİN YAZICIOĞLU’NUN EMANETİNE SAĞLIĞINDAN DAHA ÇOK SAHİP ÇIKILIYOR”, “RAHMETLİYE YAPILAN ZULÜM, BANA YAPILMADI”
Tabi ki o var ama teşkilatın gücünü de unutmamak lazım. Barajı aşamadığınız, hazineden yardım alamadığınız halde 81 ilde örgütleniyorsunuz. 1600 parti tabelanız oluyor, 158 bin sandıkta Hilal ve Gül parti amblemi bulunuyor. Bu güç alt yapının sağlamlılığından, kemikleşmiş, fedakar ve kendi zenginliğini kendinden alan bir tabanın varlığından mı geliyor?
Aynen öyle. Gerçekten BBP, tez konusu olabilecek bir partidir. Nasıl ayakta duruyor? Halit Amca(Muhsin Yazıcıoğlu’nun babası) bir duvar ustası, Yusuf okumadı, Muhsin okusun diye Avrupa’ya gidip, çalışan ve Başkan okulu bitirdiği zaman da dönüp gelen bir adam. Adlarını vermem doğru olur mu bilmiyorum da, iş adamları, TOB Başkanları vs’ler olmadı ama Muhsin Yazıcıoğlu yaptı ve oldu. Dediğiniz gibi, emanetine sağlığından daha çok sahip çıkılıyor. Rahmetliyi çok üzdü arkadaşlar, yakınındakiler, etrafındakiler çok üzdü. Ama şu anda mesela 2 sene kusur ay oldu, rahmetliye yapılan zulümü, bu sefer arkadaşlar bana yapmadı. Zulüm neydi? Kira ödenecek bu, niye Başkan sıkıntıya düşsün. Çok edepli, hayalı bir insandı rahmetli Başkan. Ev sahibi Başkanı üzmedi ama Muhsin Yazıcıoğlu’nun, kira bir ay geçti mi beti benzi solardı. Toplayıp versenize şunu, zaten vereceksin, bir an evvel topla da ver, Başkan bir de onu düşünmesin. Ama bak, şu an bana bu olmuyor. Bizim faaliyetlerimiz devam ediyor. Siyaset trilyonlarla oluyor ama bizim de 1 liramız bize göre 1 lira. Bizim kira borcumuz yok, personelimizin maaşı aksamıyor ki, personelimiz gönüllülük esasına göre çalışıyor, kendi çocuklarımız, kendi evlatlarımız. Ama netice kimseye bir kuruş borcu olmayan bir partiyiz. Çok reytingli ulusal televizyonlar olmuyorsa da, Sivas 52 oluyor….faaliyetlerimizi her halükarda duyuruyoruz.
“BİZDE HATA YOK, HATA AKP’DE, CHP’DE, MHP’DE”
Peki bu Ar-Ge, bu kadro, BBP’yi neden hedeflediği noktanın gerisinde bırakıyor, her şeye rağmen bir yerde geçmişten gelen bir hata yaptığınızı düşünüyor musunuz?
Hayır yok. Hata demokrasimizde, hata partiler kanunumuzda, hata seçim sitemimizde, hata ve eksik, 12 Eylül’den bu tarafa bu memleketi yönetenlerde. Yani 46,16 oy dışarıda kalıyorsa, 21 dışarıda kalıyorsa, şimdi 28’inin dışarıda kalacağı tahmin ediliyorsa, bunun hatası; 9 yıldır Sayın Başbakan’da, AKP’de, CHP’de, MHP’de. Bu üç partide hata.

“ATATÜRK’TEN BU YANA MEMLEKET İYİ YÖNETİLMİYOR”
Atatürk’ten bu yana ülkenin iyi yönetilmediğini de söylüyorsunuz. “Böbreğini satan insanlar oldukça, işsizliğe, emekli ve engelliye çareler artmadıkça ekonominin düzeldiğinden söz edemeyiz” diyorsunuz. Peki halk neden iyi yönetilmediğini fark edemiyor? Kötü yöneticilerinin olması halka ne sağlıyor?
Şöyle. Halk neticede gördüğüne göre karar veriyor. Bu propaganda ve tanıtım meselesi. Halkın önüne konulan, bu oyum boşa gidecek korkusu. Söylediğiniz çok doğru. Atatürk’ten bu yana bu memleket iyi yönetilmiyor. Menderes döneminde yapılan işleri, bir parça dışarıda tutabiliriz. Rahmetli Özal ile alakalı belki iyi şeyler oldu ama ona da iyi yönetildi diyemiyoruz. Menderes de bu işi dört dörtlük yaptı demiyorum. TİP bile TBMM’de kendini temsil etme imkanı buluyordu. Şimdi binlerce insan fikri ifade edebilmek imkanı bulamıyor ve bu saydığım 3 partinin hepsi iktidar oldu, güya demokrasinin önünü açacaklardı…güya milletvekili liderin iki dudağı arasında olmaktan çıkacaktı…bunu yapmadılar. Budur milleti mecbur bırakan. Bizi kutsuyorlar. Hepsi mi yalan söylüyor bunların? Bir oy diyorsun, vereceğiz ama şu baraj için ittifak yapsaydın diyorlar, daha kafa orada. Ben de rahmetli Ecevit’i örnek veriyorum, 2’den nasıl 21’e çıkarttıysanız, madem bu kadar seviyorsanız bana da onu yapın, diyorum. Bu insanlar için çok caydırıcı oluyor. Çok anti demokratik bir seçim kanunu ve seçim sistemi var.
“BUNLAR KENDİLERİNİ SULTAN SÜLEYMAN SANMASINLAR”
Bu baraj sorunu AK Parti'nin başını yiyecek, diyorsunuz zaten.
Aynen öyle olacak, göreceksiniz. Anavatan Partisinin, Özal’ın yerinde birileri oturdu bir zaman. Özal’ın sağlığında, ona etmediği düşmanlığı bırakmayan adam, gitti Özal’ın koltuğuna oturdu. Onun için bunlar kendilerini Sultan Süleyman sanmasınlar, onun yolları altınlandı, dünya ona bile kanmadı. Gereğini yapmaları lazım. Yarın bu millet tarafından kendileri de tasfiye edilir ama Muhsin Yazıcıoğlu, onun düşüncesi, onun düşüncesiyle şekillenmiş olan siyasiler sanıyorum ki memleket, durdukça durur, biz unutulmayız.

“BU SEFER MİLLET BİZİ DENEYECEK”
Başbakan, çılgın projeden bahsederken siz, Fırat ve Kızılırmak'ı Kırıkkale'de buluşturacağınız akıllı projenizden söz ettiniz. Bu kadar somut karşılıkları olan bir muhalefete neden kulak asılmıyor sizce?
Millet görmek, güçlü hissetmek, olabilirliğine inanmak gibi bir derdi var. Seçim barajı var, bu bir. Ya hiç görmüyoruz sizi, diyor. Ama bu sefer tahmin ediyorum ki, rahmetli Genel Başkanın şehadeti, millet şuurundaki bu işi kırmış. Yani her evden bir oy meselesi, herkes görür görmez, -Aman konuşma, bir oy vereceğim, diyor. Ben çok inanıyorum Hülya Hanım, bu sefer millet bizi deneyecek, öyle görünüyor.
Evdeki oy bütünlüğünü bozacak kadar alternatif görülen bir parti, sandık başında da tanınmalı
Evet, inşallah
Kalkınan Anadolu projenize, her aileye bir avukat ve askerlere asgari ücret gibi çalışmaları da eklediniz. Bu projeleri iktidarla paylaşmaya hazırsınız
Tabi ben yapmak isterim ama yapamazsam da yaparlarsa memnun olurum.
“BAŞBAKAN’IN ONE MİNUTE ÇIKIŞINA İHTİYAÇ YOKTU”
Başbakan’ın ‘One Minute’ çıkışının İsrail’e yaradığını öne sürmüş, bunun ya İsrail’in tarlasına yada Fransa’nın bahçesine rahmet olarak yağdığını dile getirmiştiniz. Dış politikada ürkeklik, fevrilikten daha mı fazla getiri sağlar bize?
Başbakan tribünlere oynadı, neticesine baktığımız zaman bu görünüyor. Belki biz bunu anında tespit ettik. Belki ben o çıkışı moral değerini asla inkar etmedim, güzel dedik, alkışladık, şimdi git bunun gereğini de yap, bir başkasına rahmet olarak dönmesin. Ne yapması gerekirdi? Bu Mavi Marmara ile ilgili tazminat vs…İsrail diyor ki, “Ben anlıyorum Türkiye Cumhuriyeti Başbakanı’nı. Tabi ki böyle diyecek ama esas olan, bizim onunla aramızdaki ticari ve askeri anlaşmalardır, orada bir şey olmadıktan sonra sen istediğin kadar one minute, de. Hatta gözüme de bir tane de vur ne olacak yani, hiçbir şey olmaz” Burada Sayın Başbakan çok net siyaset yaptı, tribüne oynadı, milletin duygularını okşadı, buna ihtiyaç var mıydı? Valla ihtiyaç olmadığı görülüyor. Ortadoğu, bizde karşılar gibi karşıladı, Ortadoğu’da şu anda saniyede 10 kişi ölüyor. Başbakan’ın one minute demesi hiçbir işe yaramadı. Başbakan one minute dedi, İsrail OESD’nin kapısında senelerdir bekliyordu, Başbakan’ın veto yetkisi vardı, gidip veto etmedi, İsrail 16 yıllık bekleyiş sonunda OESD’ye girdi. Rahmet olarak yağdı mı, yağdı, 16 yıl sonra. Gelelim Fransa’ya, “Sen vuramazsın çekil oradan, Libya’ya dokunursan yakarım, yıkarım” O da dedi ki, “Konuşma, aha vuruyorum, ne yapacaksan yap” dedi. “Bu NATO varya bu NATO ne işi var orada?” dedi, sonra dedi ki, “NATO oraya barışçı amaçlarla gidiyor” NATO, oraya barışçıl amaçla mı gitti, 3 ay önce bahçesinde çadır kurdurtturanlar, 3 ay sonra adamın torunlarını öldürdü. Türkiye’nin bununla ilgili yaptırımı yok mudur, var ama bizim siyasetçilerimizde Batı’ya, Avrupa Birliğine karşı peşin bir kabul var. Halbuki bizim de kuvvetli argümanlarımız var.
“MHP, VARLIK NEDENİ OLAN İDAMI BAŞARSAYDI, BUGÜN AKP DİYE BİR ŞEY OLMAZDI”
Avrupa Birliğinin dayatmalarıyla hazırlanan kanunlara karşı çıkıyorsunuz. Özellikle idamın geri dönmesi konusundaki çağrılarınız dikkat çekici. Terör konusunda en sert muhalefeti sizin yaptığınız söylenebilir aslında. Neden kandil sönmüyor, İmralı susmuyor?
Beceremediler işte. Bunlar Avrupa Birliği uyum yasalarıyla terörün adeta zemin bulmasını, siyasallaşmasını, zemin bulmasını, bu ülkeyi yönetenler yaptı. Bunun üzerinden feryat eden MHP, şimdi konuşuyor ya, ya idamla alakalı çıksaydı diğer ortaklarının karşısına ki, baştan başbakanlığı alması lazımdı, götürdü Ecevit’e teslim etti, ‘Katillerle bir arada mı olacağım?” dediği halde ‘Ya olsun, sen beni affet’ der gibi zoraki, ikinci adamlığı kabul etti. Onu geçtim, idam, senin varlık nedenin. Çık Başbakanlığın kapısına de ki:”Ben gereğini yapacaktım ama bu ortaklarım bunu yaptırmıyor, ben de ey milletim seni sineme dönüyorum” de, bugün AKP diye bir şey olmazdı. Şimdi konuşuyor ama tuhaf tuhaf. Onun için bizim dostlarımıza şunu dememiz gerekmez miydi, “On binlerce kilometre öteden gelip, New York’un güvenliğini arıyorsun burada, ben Ankara’nın güvenliğini arıyorum” diyemez miydi, bu nasıl dostluk, diyemez miydi? Demediler, yapmadılar…O kadar mayın patladı, seri numarası şu, icat edilen ülke şu deyip, uluslar arası hak ve hukuk aranan yerlerde bunu söke söke arayıp, icat edilen ülkenin başına bir şey getiremediler. Elalem bizi bir söz için insan hakları mahkemesinde cezaya çarptırıyor, adamın ürettiği mayınlar, Mehmetçiği parça parça etti, biz bir şey yapamadık.

“DEMOKRASİ, BÖLÜCÜ TERÖR ÖRGÜTÜ VE YANDAŞLARININ İŞİNE YARADI”
Siz terörle mücadele raporu hazırladınız ama bunun için Avrupa Birliği sürecinin dondurulması gerekliliğini vurguluyorsunuz. Avrupa Birliği için verilen ödünlere değmeyeceğini düşünüyorsunuz galiba?
Cemil Bey, o gün diyor ki, “250 insan istedik, Avrupa Birliğinden, vermedi” dondurma dediğim o, dondur ya, de ki, donduruyorum seninle ilişkilerimi. Zaten bize bir faydası yok. Zaten Avrupa Birliği uyum yasaları ile bizim çıkarttığımız yasalar bin yıllık terkipte beraber yaşadığımız, kız alıp kız verdiğimiz bir milleti kırk parça millet haline getirdi, körükledi. Avrupa Birliği uyum yasaları, bizim fukaralığımızı düşürtmedi, yani biz daha zengin değiliz. Hem biz daha zengin değiliz, biz daha çok demokrasiye kavuşmadık, demokrasi, bölücü terör örgütü ve yandaşlarının işine yaradı, devlete tokat atıyor. Geliyor, Ilgaz yolunda Başbakan’a suikast düzenliyor. Bize bir şey yansımadı, bizim 5 yaşındaki çocuklarımız yine tecavüz edilerek öldürülüyor, genç kızlarımız testere ile kesiliyor, 20 yaşındaki Mehmet’i gönderiyoruz, bayrağa sarılıp elimize veriliyor, sokaklarımızda sen Hakkari’den mi bahsediyorsun, al sana Etiler, diyor. Böyle bir durumda, biz o zaman şunu demeliyiz:”Sen bu 10 bin PKK diasporasını bana teslim ediyor musun, etmiyor musun? etmiyorsan ben de seninle kestim ilişkileri” Avrupa Birliği olmadan biz neden yaşamayalım? Telefon mu satmayacaklar bize, Çin şurada duruyor, merak etmeyin, bu jeopolitiği bu pazarı kimse kaybetmeyi göze almaz.Irak değiliz, İran değiliz. Bizim petrolden bin kat kıymetli argümanlarımız var. Enerji koridoruyuz, insan potansiyeliyiz, tarihi backroundumuz, biz oralar değiliz ki, oralar daha dün bizimdi, 95 yıldır onlar.
Yazıcıoğlu’nun Adriyatik'ten Çin Seddi'ne bu coğrafyada birleşme, kaynaşma olması, Müslümanlarla Türk milletini bir araya getirmesi hayali de vardı ama bu hayale kimse sahip çıkmamış görünüyor.
Biz çıkıyoruz. Pakistan’a gittiğimiz zaman o hayalin ne kadar doğru olduğunu gördük. Oradaki açtığımız köylerde onu gördük.
“YAZICIOĞLU, CUMHURBAŞKANI OLAMADI AMA CUMHURBAŞKANLIĞI YAPMIŞ OLANLARDAN DAHA FAZLA İSMİ YAŞATILIYOR”
Pakistan’da Muhsin Yazıcıoğlu adına 24 hanelik köy kurma projesi vardı, Sivas'ta, Muhsin Yazıcıoğlu Bulvarı açıldı, Antalya'da ‘Muhsin Yazıcıoğlu Parkı’ açıldı. Ardından beyaz geceler tertiplendi. Sizce onun izinden gitmenin somut göstergelerine sahip miyiz?
Tabi. Millet kendi çocuğunu yaşatma gayreti içinde. Muhsin Başkan Cumhurbaşkanı olmadı ama Cumhurbaşkanlığı yapmış olanlardan daha fazla Anadolu coğrafyasında her belediyede, parklarda ismi yaşatılıyor. Biz de çok şükür, yurt dışında da bu imkanı sağlamış olduk. Şimdi Muhsin İkballer var, Muhsin Abadlar var…orada köyü var, Muhsin Abad köyü var.

“DEVLETİN İTİBARINI KURTARACAĞIZ, MİLLET VİCDANINDAKİ EZBERİ BOZACAĞIZ”
Devletin Keş Dağlarında kalan itibarını temizleyeceğine inandınız. Özel yetkili savcı talebiniz gerçekleşti. Anneniz 35 yıllık arkadaşınız öldüğünde size:”Ula oğul bu çocuğu dağa çektiler, başını yediler” demişti. Peki size devletin dediği gibi ‘Kazadır’ demediniz, vatandaşın dediği gibi ‘Suikasttır’ da demediniz, şu an ‘Şahadet süreci’ olarak adlandırdığınız bu sürecin neresindeyiz?
Ciddi hata var, ciddi ihmal var, ciddi kusur var. Özel yetkili savcıya meseleyi taşıdık, Başbakanlık Teftiş Kurulunun önünde bu mesele. Devlet denetleme ve meclis araştırmadan bu kararı aldık. Özel yetkili savcıyı da, Başbakanlık Teftiş Kurulu adli ve idari noktada bakıyor. Benim istediğim, aradığım bu hata, ihmal, kusur bir yerlerde tezgahlandı mı yoksa bu sistem çürümüş, çürüyen sistem kurumlarımızı çürütmüş, o kurumlar içini çürütmüş, sevk ve idare yok, yönetim beceriksizliği ve eksikliğinden bütün bunlar oldu, bunların milletin önüne hukuk ve idari boyutuyla koymalıyız. Milletin vicdanındaki ezberi bozmalıyız. Bunu yaparken de biz kendi hukukumuzu teslim almış olacağız. Hata, ihmal ve kusurla ilgili sistemi sorgulayıp, yapılması gerekenleri ortaya koyup, bu hataya sebep verenler de neyse karşılığı onu görmeliler. Ama eğer bunlar bir yerden tezgahlandıysa, devlet itibarını kurtarmış olur. Bu karanlıkta kalan işlerden milletin devlete olan güveni sarsılıyor, bize diyor ki, “Amerika, Avrupa…bizim her şeyimizi bunlar halleder” Memlekette ne olduysa vatandaşın gayriekseriyeti, Amerika yapmıştır, diyor. Ya ülkeyi yönetenler insanı bu hale getirir mi? Şimdi yapılan her yanlışta CIA’den adam geliyor, bizim evleri tespit ediyor, bu yanlış iş yapan adamları takip ediyor, ne kadar bir paranoya yaşatıyor bu insanlar bize? Bu ortadan kalkmalı. Onun için ben diyorum ki:”Devletin itibarını kurtaracağız, millet vicdanındaki ezberi bozacağız”
“TÜRKİYE’DEKİ HİÇBİR MESELEYE MHP İLE AYNI NOKTADAN BAKMIYORUZ”
Birleşme gündeminizde iken Saadet Partisi için, kardeş partiyiz ifadesini kullanmıştınız. İttifaktan özellikle kaçınıyorsunuz çünkü iktidar partisi olmak birinci amacınız. En kardeş olmanız beklenen MHP ile aranızı açan politika farklılıkları nedir?
Türkiye’deki hiçbir meseleye MHP ile aynı noktadan bakmıyoruz. Refah Yol döneminde, Saadet’in bize hayatta yapmayacağı şeyi, biz onlara yaptık. Rahmetli Genel Başkan, 7 milletvekili ile onları iktidar yaptı. Erbakan’a herkes karşı iken yanında durdu. Oradan gelen bir şey var. Mana noktasındaki ifadelerimiz de belki millet tarafından bütünleştiriliyor. Erbakan benim kalbi akrabam gibiydi. Ama aynı çatı altında siyaset yapmadım, üslubumuz da birbirine hiç benzemez. MHP ile ise, bizim şerefli bir mazimiz var, insanlar ister istemez bizi orayla özdeşleştiriyorlar, halbuki duruşumuzun hiçbir benzerliği yok. Türkiye’deki meselelere bakışta, teröre bakışta beraber değiliz, güneydoğu meselesine bakışımızda farklılıklarımız çok, referandumda biz, kesintisiz demokrasi istedik, onlar Kemal Bey ile devam ettiler. Farkımız çok. Ama tabanda bir fark yok.

“ALPEREN GENÇLERE SÖYLÜYORUM: ALLAHIN ASKERİ OLUN, KİMSENİN ASKERİ OLMAYIN”
Siz konuşmacı olarak kürsüye çıkacağınız zaman, partili gençlerin ’Muhsin başkanın askerleriyiz’, ’Şehidim hakkını helal et bize’ tezahüratlarıyla karşılaşıyorsunuz. Bu askerleri nizama sokmakta sıkıntı yaşıyor musunuz? Ülkücü gençler ile alperenleri birbirinden ayıran nedir?
Ülkücü gençler ile alperenler arasında belki inandıklarını tatbik etme noktasında böyle ufak tefek farklılıklar olabilir. Ama ben her iki tarafı da gördüğüm zaman rahmetli Türkeş gibi, Muhsin Başkan gibi ‘İmanlı ve ahlaklı olun, inandıklarınızı hayatınıza geçirin, okuyun, öğrenin, kavgadan, dövüşten uzak durun’ diye onların yaptığı nasihatlerin aynısını yapıyorum. Biz Muhsin Başkan’ın askerliyiz lafları, bu gençlik farklı heyecanları, farklı şekilde ifade ediyorlar ama ben her noktada rahmetlinin söylediklerini de hatırlatarak, kendim de söyleyerek, “Asker olacaksanız milletin askeri olun, Allahın askeri olun, kimsenin askeri olmayın, insanları putlaştırmayın, biz neticede insanız, bugün varız, yarın yokuz” diyoruz, söylüyoruz. Ama bunlarda düşüş var tabi. İnşallah ülkü ocakları da, alperen ocakları da daha çok okuyan, daha çok irdeleyen, millet meselelerine vakıf, söylediklerini hayata geçiren, hayatına önce nizam vermiş olan, kendi hayatında alp, kendi hayatında eren olmayı bir ülkü haline getirmiş gençlik olursa iyi olur.
"KASET OLAYINDAN SONRA ÜLKÜCÜ VİCDANIM ZEDELENDİ"
Deniz Baykal gibi bir kimliğin bir komplo sonrası Türk siyasetinden tasfiye edilmesini içinize sindiremediğinizi söylemiştiniz. Şimdi bu kaset furyası, MHP’nin başında. Ülkücü camia bundan nasıl bir zarar görür? Ülkücü tarihinin en yüz kızartıcı olayıyla mı karşı karşıyadır?
Tıpkı Baykal’ın zamanında olduğu gibi MHP’ndeki bu meseleyi belden aşağı bir siyasi ahlakla bağdaşmayan bir durum olarak görüyor, bunun üzerinden siyaset yapılmasını asla tasvip etmiyorum. Siyaset, kendi doğal seyri içerisinde dizayn edilmeli. Nasıl ki Baykal’ın tasfiyesinde şiddetle karşı çıkmışsam, bu olayda da karşı çıkıyorum. Burada sadece ülkücü vicdanım sarsılıyor. Çünkü ülkücü gelenekten gelmiş bir insanım. O zedelendi, o acı veriyor. Bize silahlı saldırılar, idam edilenler oldu. Rahmetli Fikri Arıkan, ilkokul mezunu bir insandı ve bu dava için idam edildi. Esat Bütün hayatta şimdi biliyor musunuz? Havalandırmada diyor ki, Esat Bütün’e:”Ya başkanım bu savcı bana, şurayı imzalarsan idamını düşürteceğim diyor, ne dersin?. Esat Ağabey, şaşırdım kaldım, ne diyeyim diyor, bir tarafta canı, bir tarafta imzalayacağı şeyde rahmetli Türkeş’ten başta herkese kadar bir sürü şey..”Fikri sen bilirsin” dedim, diyor. Rahmetli demiş ki:”Ben bileceğimi bildim, şehit olmaya karar verdim” Böyle bir iş bile bize bu kadar acı vermedi inanın. Çok acıyor yüreğim. Yapanlar adına acıyor, hareket adına acıyor. Ülkücülük, bir partiyle sıkıştırılamaz. Ben MHP’lilerin o tavrına da çok alınıyorum. Yok, bölünmenin teminatı biziz!....Ayıp ya. Siyasete işi döktüğün zaman, bölen adamın hali ortada, “Sen de o zaman iktidardın” derim ben sana. Ülkücü bir partinin meselesi değil, ülkücülük dünya görüşü. Ülkücü, MHP’de var,ülkücü BBP’de var, ülkücü bir başka partide var ve ülkücü, asiyaset mesela. Siyasetin hiçbir tarafında yok. Dışarıda adam duruyor. Ben bu camia adına üzülüyorum. Birileri de eğer bu memleketin, bu tip hareketlerle milli, manevi reflekslerini dumura uğratacaklarını sanıyorlarsa, işte orada yüksek sesle haykırıyorum:”Aldanırsınız” diyorum. Siyaseten birilerine zarar vermek için bunu yapmış olabilseniz, bu fikri müdürlükle alakalı, milli-manevi refleksleri törpüledik, yaktık, yıktık gibi bir kanaate kapılmayın, çok şaşkınlığa uğrarsınız, çok perişan olursunuz. Ona çok üzülüyorum.

"KASET MESELESİNİ KAMU MESELESİ GİBİ ALGILAMALIYIZ"
Bahçeli okyanus ötesini suçlarken, yine kızmıştınız. Bahçeli bazen devleti muhatap alıyor, hükümetin bu meselede bir dahili olduğunu söylüyor..Yada Başbakan, MHP’yi yeniden dizayn etmek isteyen güçlerin olduğundan söz ediyor. CHP’nin yönetimi de derin bir yapılanma tarafından şekillendi, böyle kabul edersek birilerinin ülke siyasetine yön vermenin başka bir yolunu bulduğunu söyleyebilir miyiz? Ergenekon’un başka bir versiyonu mu devrede?
Partilerde bir iç hesaplaşma neticesinde, birileri tarafından manüple edildiğini, kullanıldığını söyleyebiliriz. Ben netice bir partinin genel başkanıyım. Siyasette komplo üretecek, bunu çoğaltacak, spekülasyonların önünü açacak laflardan ziyade mesela Bahçeli çok zor günler yaşıyor. Allah yardımcısı oldum. Ben ülkücü kimlikle bu kadar etkilendim ve acıdım. Bahçeli netice ülkücü kimliğin bir kısmının da siyaseti temsilcisi ve kendi partisinde bir şeyler oluyor. Ama daha itidalli olmak lazım. Zan ile hareket etmemesi lazım. 15 yıldır Bahçeli’ye bakıyoruz, her meselede yüksek sesle bağırıp çağırıyor. Belki de yaşadığı olumsuzlar onu maksadı aşan laflar söyletmek zorunda bırakıyor. Aslında daha sakin olması lazım. Hükümeti şu noktada hep birlikte suçlayabiliriz yada isteyebiliriz. Bunun faillerini bir an evvel bul ki, millet vicdanındaki şüpheler katmerleşiyor. Bir de şu noktaya gelirse ne olacak? bizim siyasetimiz dışarıdan dizayn ediliyorsa, bürokrasimizle de ilgili de bir tehdit var mıdır, ülkeyi idare edenlerle ilgili de bir tehdit var mıdır? acaba dış politikada milletinin gayri ekseriyetinin tasvip etmediği işler, bizim bürosimizin, bizim askerimizin, her komutan yazıyordu ya hatıralarında, “Kandilde PKK’lı gurubu çevirdik, yukarıdan emir geldi, bıraktık gittiler” şimdi millet diyecek ki, siyaset böyle yapılıyorsa, acaba o işler de böyle mi yapılıyor? Ülkeyi yönetenlerinin kasetleri birilerinin elinde, bizimkiler millet ülke menfaatine bir şey yaptıkları zaman, hemen basıyorlar düğmeye, kasetin var ha, diyorlar mı? Hükümet bu noktada çok sorumlu. Onun için hem Baykal’ın hem bu kasetin arkasını önünü hemen çıkartmalı. İddia benim tahminim gibi. Bunlar büyük partiler, hazineden trilyonlar alıyorlar, kitleleleri idare ediyorlar, meclise çok kuvvetli guruplar sokabiliyorlar, onun için oralarda çıkar çatışmalarının olabilmesi çok daha mümkün. Buysa, bunu çıkart ortaya. Sen devletsin. Öbürüyse de deki:”Evet bu uluslar arası bir planın dahili. Şimdi ele aldık her şeyi” birileri de bunu çok hafif görüyor; teknolojinin bu kadar ilerlediği bir çağda ne alakası var deniyor. Bu doğru değil, teknoloji ilerlediyse bizim elimizde armut toplamayacak, bizim teknolojimiz de ilerleyecek. Efendim, bu işin failleri avukata, mahkemeye başvurmadılar, bulunmasınlar, bizim istihbaratımız var, biz devletiz, bunu kamu meselesi olarak algılamayız, bu işin arkasını söküp çıkartmalıyız. Devlet olarak kendi üzerine düşeceni yapması lazım, millet vicdanındaki şüpheyi yok etmek, bu işin faillerini açığa çıkartmakla mümkün. Devlet Bahçeli’nin iki de bir de hükümeti suçlaması, hükümeti bu işten sorumlu tutması da anlaşılır gibi değil. Serin kanlı bakmak lazım bu işlere.
"ESKİDEN SAĞDAN DİZAYN YAPILIRDI, ŞİMDİ SOLDAN BAŞLADILAR, SAĞA DOĞRU GELİYORLAR"
Sizin iddianız tam olarak ne?
Benim söylediğim şu: Bir siyasi genel başkanı bu işin üzerindeki spekülasyonları arttıracak yorumlarda bulunmamalı, akademisyenler gibi öngörüler de kesmemeli. Çünkü bu iş çok nazik bir konu. Evet bu işte bir iç hesaplaşma olabilir, bu iç hesaplaşmadan fırsat çıkartıp, bu partileri dizayn etmek isteyen mahfiller de olabilir. Ama bu iç saiklerle olmuş olabilir yani ülke içi saiklerle olmuş olabilir ama ülke dışı saiklerle, uluslar arası güçlerin parmağı ile olabilir. Ama bir şeyi görüyoruz, Türkiye’de eskiden sağdan dizayn yapılırdı, bu sefer soldan başladılar, sağa doğru geliyorlar. Bunun arkasında Amerika, İsrail var…diyorlar ya, biz o kadar aciz bir ülke değiliz, işte ben hükümeti o noktada göreve çağırıyorum. Mesela Bakan’ın maili bulundu, çok güzel bir şeydi. Bunu da bulup çıkartsınlar. Deniz Baykal’ın meselesi unutuldu, unutmamak lazım. CHP’liler istemese bile hükümetin onu ortaya bulup çıkartması lazım.
“ÜLKÜCÜLER YENİ BİR GÖVDE VE YENİ BİR BAŞLA YENİDEN YAPILANMALIDIR”
Ülkücülük dünya görüşü dediniz, ülkücülük asiyaset yapıyor dediniz, 12 Eylül dönemini yaşamış Ülkücülerin bir genel başkan kadar konuşma hakkına sahip olduğunu da söylemiştiniz. Bugün de ülkücülerin Mecliste daha fazla yer bulması gerektiğini ifade ediyorsunuz. Ülkücülerin argümanları, solculuk gibi kaybolmaya yüz mü tuttu sizce? Ülkücülerin halkı coşturması için ne gerekiyor?
Ülkücü dünya görüşünün, ülkemiz için, dünya için ne kadar büyük bir ihtiyaç olduğunu, dünya görüşlerine baktığımız zaman görebiliriz onun için böyle bir kaybolma söz konusu değil. Ülkücüler kendilerini, fikri müdürlüklerini daha net ifade edebilecek siyasi bir yapıya kavuşmaları lazım. Birlik ve beraberlik içinde, hem ülkeyi zilletten, hem dünyayı zilletten kurtarmanın yolu da, ülkücülerin tekrar yeni bir gövde ve yeni bir başla yapılanmalarıdır. İnşallah onun da olabilme imkanı için ben elimden geleni yapacağım. İnşallah olur.

hulyaokur@haberx.com