Ne kadar garip!
İnsan insanı öldürürken bir an için kapar ya gözünü, insan insanı sömürürken alırda kaçar ya hemen, insan insanı ağlatırken bakmaz ya gözünün yaşına….Her şey insanoğlundanmış meğer.
Derdim ki önceden, neden kum dolar ki ayakkabılarım, neden gözüme toz kaçar ki, neden üzerime çamur sıçrar ki, neden toprağa karışır ki bedenlerimiz? Bunların hiçbiri varoluşu ve yaşamsal etkileşimleri anlatmıyormuş meğer. İnsan hepsine sebep olanmış, insan hepsine “gel, ol” diyenmiş.
Şu söyleşi kariyerim nerede başladıysa hala oradayım. Oradayım çünkü, orada kalmak istiyorum. Biraz aşağısının kanalizasyon çukuru, biraz yukarısının başımı döndüren, sırtımdan asılı kalacağım prizma tepesi olduğunu biliyorum. Kafamdaki fesi çıkartıp, saçlarımı bozmaya da, başıma uymayan tacı takmaya da, gövdeme yazar kuşağı asmaya da niyetim yok.
Büyümedim evet. Birilerinin makamında ağırlanacak, telefonundan arayacak kadar büyümedim ama bunu zaten ben istiyorum. 80 yaşına gelirsem de(Allah ömür verirse) hala başım, birilerinin ayağını öpmeye, ıbrıkla abdest sularını tutmaya, başımı”siz bilirsiniz!” diye yana eğmeye, keskin dişlerine takılan kolumu kurtarmamaya çalışırım. Çünkü Allah ne isterse o olur, ondan da büyük yoktur. Ateş gibi hep yukarıya doğru büyümek yerine, su gibi her şeyin önüne akmayı tercih ederim. Çünkü ateş şeytan, ben ise İNSANIM.
Bunu nasıl mı öğrendim?
Doğanın hayvanlara sunduğu koskoca barınağı, onların sonuna kadar kullanma, her milimin tadını çıkartma ve adil bir şekilde dağılma becerisine karşı, denizin üstündeki küçücük bir yer kabuğunda krallığının peşinde olan insanlığın bir parçası olma utancına büründüğümde öğrendim.
Bir lokma ekmeği bulmuş da, masasındaki örtüyü kapatacak miktardaki bolluktan, çöp torbalarını, Pazar çantalarını almayan nimetten, hayvanlara çıkan ziyafetten ve yumurta yanığı kazıyan gecekondu bebelerinden öğrendim.
Şimdi biliyorum ki, içimden çıkan insan neyse bende oyum. Çocuğum kadar küçüğüm. Anam, babam, Allahım kadar büyümedim.