CANIMIN BÜYÜYEN PARÇASI
Hayat akıp giden selin içinde geçmişimi sürüklüyor… Sanki kendi içime doğru boşalıyorum. Minik bebeğimin şişkinliğinde bu boşluğun dolan tarafı ve kendi kendime hayat veriyor olmam güzel aslında. Başkası gibi gözükse de canımın büyüyen parçası o.
Bekçi kulübemin ana binaya, şubelerimin ana merkeze, damarlarımın ana damara, duygularımın tek bir noktaya kilitlendiği an işte. Şu ana kadar fabrika atıklarıyla uğraşıyor, onların karıştığı topraklardan mahsul topluyormuşum. Tezekleri gübre kabul etsek de tecrübelerimden utanıyorum. Ne yazık ki şeytanın yanağıma kondurduğu aşk öpücüğünün izlerini temizlemeye çalışırken, meleğin kanat seslerini kaçırmışım. Ama artık kalbimin havalandırmasına kaçan tek bir toz zerreciği bile yok. Asfaltımın beyaz çizgileri hızlı yaşamadığımda da birleşik. Ve kalbimin kuzinesine el değebiliyor. Çünkü dökümü, bebeğimin plasentası.
Can korkusunun da üstünde bir yaşamı koruma altına almanın, bir kimseye diğerinin kendisinde olan hakkını haber vermenin yani ikrarın, ona kursaklarında tuttukları yiyecekleri taşımanın, her zaman kendinden hareketle dış dünyayla ulaşımını sağlamak için istasyon görevi görmenin tek nedeni sahip çıkmaktan ibaret değildir, sahip olamadıklarımızın yerine de koymak değildir… Neden, doğduğu andan itibaren her şeye sahip, hiç kimseye hiçbir cihetle ihtiyacı olmayan bir canlının gücünden faydalanmaktır. Yani aslında çocuklar için biz bir her şeyin üstesinden gelen büyükler olmaktan çok, onların bizim için bir yaşam, güç kaynağı olduğunu kabul etmeliyiz.
Küçük balıkları kolay yutabilmek için baş tarafından yani kılçıklarının yönünde yutan Yalıçapkını kuşları gibi bedenimizi yola koyan bir serüven ayrıca anne-babalık. Doğrusunu söylemek gerekirse, yutmadan karnımı dolduran bir yiyecekten böylesine şahane bir varlık dünyaya gelebildiğine göre çiğnediğim her besinin çıkış noktası aklımı donduruyor.