Benim toplu maillerim için gelen bir uyarı mesajı:”Sizi aşağılayan bir şey söz konusu değil. Ayrıca tavrınız ve kararlılığınızda çok güzel. Ancak medya farelerini bilirsiniz?????Sadece dostça akıl vermek değil uyarmak istedim(26.08.2007)” “Ben hem istihbarata bakıyorum hem de her gün muhabirlik yapıyorum”diye kendini tanıtan sözüm ona bir gazeteci. Sonra bakın dialog nasıl gelişiyor:”
-selam
-günaydın
-ya hafta sonu ne işin var, uyusana az daha...
ben: :)senin ne işin varsa benimde o işim vardır
benim olmamdan rahatsız mısın yoksa
-:aaa deli mi ne be?seni görünce mutlu oluyorum
sataşacak yer arıyor yine? ne güzel hadi vur vur
-sen varya süpersin
19 dakika
-:pes etmedim gündem toplantısı başlıyor. ….Bu şekilde birbirini kovalayan yalan kokulu sohbetler. Ve ilk itiraf geliyor 18 Nisan 2008’de.” içimden geçeni bilgisayar kendisi yazıyor, bazı şeyleri sadece düşünüyorum ama o an ekranda görülüyor, seni çok sevdim, amanın yine öyle oldu, düşünmek tehlikeli olmaya başladı ama düşünmeden olmuyo, çıkmıyorsun bir yerlere işlemeye başladın, aslında korkuyorum, işte sana haftanın itirafı”
Ve evet aşkın insanı götürebileceği son nokta ile ilgili verdiği cevap, “Kendisinden deli olanı şunu yaparmış: "Ben tam olarak aşkın en doruğuna ulaşırsam ve bu doruk seni beni kitlerse bazı göze alınmayacak ama alınması gerekenleri yaparım... Bu na destek senden gelirse ise daha mücadeleci olur ve sana kavuşmak için her yolu denerim" ŞİMDİ Kİ olanı: "Ben gerçekten seni çok seviyorum. Uzun uzun geceleri uykum kaçıyor... Dürüstçe tedirgin oluyorum bazen... Ama tedirginliğim senden değil. Kaygılarımdan değil. Sadece ulaşılmaz biri olmandan. Ben sana dokunmak hiç istemedim değil Ama o iğrenç anlamda değil... Sadece elini tutmayı arzuladığım anlar oldu. Her tuttuğumda 10 sn yesinde itilmiş gördüm.” İşte hain planların karargahtan çıkıp uygulanmaya başladığı an. İstediği tam olarak da bu aslında. Bir böceğin insan teninin üzerindeki hissettirerek ve ne almak istediğini bilerek yürüyüşü kadar bile olamamış alçaklıkta. ‘Hülyam, cansuyum, mavim’ diye yapılan namelerin beş çizginin altında kalması da cabası. Ben kendime annemin sütüyle, ilkokul önlüğümün silgi kokusu arasında bir koku esansı bulmuşken, üzerindeki sineklerin tüketemediği, hiçbir küreğin kazıyamadığı bir pisliğin üstüne mum nasıl dikerim? Benden istenen bu. Bir örgüte bağlı çalıştığını söyleyerek kendinde giz yaratan, güyaaa üreme sistemindeki soruna ajitasyon gereği derman arayan, kendine sevdiğiyle yeni bir hayat kuracağı yalanını utanmadan, Allahtan korkmadan söyleyen, doğurduktan sonra avlu önüne de değil, çöp kutuna atılan bir bebeğin feryadına aldırmadan, canı sağ insanların hakkını korumaya çalışan lüzumsuz bir insan işte. Ama Allahım büyük. Ben kendi göçüğüm altında kalırken onun bu kaçak inşaattan dolayı mahkum edilmesi için elimden geleni yaparım. Benden aldığı söze ve bir karar almış olmasına rağmen sorduğu iki soru, “Benimle olsan ne yaparsın, bensiz olsan ne yaparsın?”da da benim kafamdan irin çıkana kadar taşla ez demek istemiyor mu?