Ankara’m beni karla karşıladı, karla uğurladı….Hacıbabamların yokuşunu çıkarken ne kadar ağır adımlar attıysam(düşmemek için)arkadaşlarımla buluşmaya da o kadar koşar adımlarla gittim. Bir Tayfun Talipoğlu röportajı yaptım ki üzerinize afiyet…
İlk günü liseden arkadaşım Ebru, arkadaşlığının ardından ev sahipliğini görmemi sağladı. Aynı zamanda Murat, iki araya bir dereye küçük bir kulübe yapabilmişti bizim için. Ebru’nun pizza marifeti kendini gösterdi ama annesinin hac dönüşüne karşı duyduğu heyecan benimkini çoktan geride bırakmış gibi duruyordu. Ona beğenip aldığım hediyeye burun kıvırırken, uykuya da gerilim müziği eşliğinde dalabilmenin ne mümkün olduğunu bizzat yaşatmış oldu. Günün sonunda herkes evlerine ve işlerine dağılırken, arkasında kocaman bir içi boş karpuz bıraktı. Ebru’ya sevgim eksildi mi, hayır. Çünkü o tost plakalarının içine gömülü kısımlarında kendisine bir yaşam alanı arıyor. Kendisini yerinden kalkmamaya kadar vardıran hareketsizlik eylemini yaşadığımız birkaç kireçlenmeden ibaret sayıyorum. Umarım öcünü almıştır:)
Murat’a gelince, iri gözlerinde benim için küçük küçük adalar yapabileceğini kanıtlayan ve beni içinde bulunduğum uçağın oraya düşmesini bile isteyecek hale getiren bir can….Onu gördüğüme de çok seviniyorum. Soğuktan mı, heyecandan mı bilmiyorum ama titreyişi bana doğru insan olduğunu bir kez daha gösterdi.
Başka? Engin Noyan’ın tavsiyesine uydum ve dedemlerden kısa bir hayat hikayesini teybe almalarını istedim. Artık benim de resmi olduğu kadar hakiki bir tarihim var….
Birgül, hayatıma sonradan eklenen dostlardan, onun bana aldığı gümüş takı setini görseniz, sultanlara layık! insan olana insanüstü değer yükleyen, yaprakların bile tüylerini ürperten nüktelikte bir kız. Ona da sonsuz teşekkürler…..
Tayfun Talipoğlu, o Ankara’ya karda kışta gitmeme değecek, onu daha iyi anlayabilmek için yollarda kalma korkumu bertaraf ettirecek ve bunu sonuna kadar hak ettiğini gördüğüm sevgili gazetecimiz…Bu röportajı yayına almadan birkaç gün daha kendime saklamayı düşündürtecek kadar güzel bir tatta.
Her şey, herkes bir tarafa Ankara’m bana çok zorluk çıkarttı yollarda. Artık ihanetimi içten içe hissetmiş gibi. Onu aldattığını düşünen bir kocanın karısını, gözünün yaşına, ayağının terliğine bakmaksızın kapının önüne koyması gibi acımasızlığı üstündeydi. Düşmedim ama İstanbul’da bir yerden bir yere gitmek için ne kadar erken yola çıkıyorsam, orada da yavaş ve dikkatli adımlarla yolumu uzatan bir zemin kayması altındaydım. Ama olsun, karlar altındaki kuğulu parkta resim çekilmek gibi güzel bir görüntüye sahip olmak için bu kadar eziyeti yaşatması da zoruma gitmedi. Çocuğunu okula hazırlayan bir anne gibi hem telaş, hem de bir okula gitse de kendi işlerime baksam gibi bir sabırsızlık içindeydim. Bu kısa ziyareti AŞTİ’de Murat’la tamamladım, onu vedalaşma anında orada bırakıyor gibi değil de benimle geliyor gibi hissedişimin nedenini anlamak için arkama dönüp bakmam gerekiyordu sanırım….
Bir yıl daha bitti, son bir Ankara seyahati bu yılın son muhasebe kaydıydı. Ve evet, Cari açık, 1.500, cari fazla 15.000…..