Ne kadar çirkin yüzler…Maskeli baloda ortalıkta dolanmıyorlar, ormanda aynı alana doluşan her çeşitten hayvanda değiller…Bir kıyamet tablosu içinde, dudaklarından çiviyle asılan yada kalpleri ve kulakları mühürlenmiş yaratıkların, yeyip de karınlarına doldurduklarının ateşten başka bir şey olmadığının görünmesi sadece.
Bir patron, bir iş adamı, efendi…Tüm servetini, himayesinde çalışan insanları, memlukları yönetmekten ve aslında tavandan sarkan altın makromelerin başına çarpmasından da rahatsız. Evin içinde onu göklere çıkaramayan merdivenin basamakları ise, her zamankinden daha yorucu. Mutfakta yatan cennet ağaçlarından birine elini uzatırsa, anadan üryan sarılacak kefene, korkuyor…Bu durumda yapılması gereken bir şey var; o da hizmetlisi, sekreteri, asistanı, müdürü, yardımcısı olan bütün kadınlarla cinsi münasebet yaşamak. Onlara kariyerlerini bırakma şansı tanımayan bütün yaklaşımlara ‘tamam’ dedirten, patronunun sahip olduğu karizmasını, parasının yumuşaklığından, banka hesaplarının doluluğundan, villalarından, arsalarından, jeep’inden aldığını bilirken, evde çocuk yapması için görevlendirdiği karısının haricinde, davetlerde, yemeklerde, toplantılarda yanında boy gösteren, askılık vazifesi gören bir mankenin fazla seçeneğinin olmaması. Kadınlar onun için, avuçlarının içine kıstırdıkları kağıtla, bir mağazadan baştan aşağı kuşandırılmakla kandırılacak, karın tokluğuna çalışan dolmuş şoförleri gibi yanık savda türkülerinde kendilerinden geçecek, eksik varlıklar.
Bir otel odasının kapısında başlayan sevgi sözcüklerinin, çıkışta asansörü beklerken üzerinden sirkelediği tozlar kadar hükmü olduğunu bilen kadın, gözyaşıyla sulanan makyajının, giymeye çalıştığı çizmelerine damladığını gören ve kendisine gelen uyarıyı da almayandır aynı zamanda.
Oradan sonra her şey biraz daha değişir… Kadın ertesi günü kaçamak bakışları bile hissedemez olur. Sorar. Ve aldığı cevap:”Fark edilirse ne olur halimiz?” Kadın, donmuş bir sebzenin yaprağı gibi çözülse, sudan geriye bir şey kalmayan bir zavallıkta bakar yüzüne, -“Ama bu geceye kadar öyle düşünmüyordun! koridorlarda köşe kaçmaca oynuyordun benimle, lavabonun bayan bölümünde bekliyordun beni hayasızca, personelle aynı ortamda yemek yediğimiz bile oldu, üstelik telefon bağlatmadın odana, benden rapor alacağını söyleyerek, beni evime bırakmak istedin herkesin içinde” Neredeydi o zaman onlar?
Hayır artık, lavantaların kokusu kaçmıştır, orta sehpada duran kumaş kaplı vazonun atılma zamanı gelmiştir. Kozalaklara, çama meyve değil, sobaya yakıt gözüyle bakılmaması aptallıktır.
Eğer razıysan, yumurta kokan beslenme çantasındaki yiyecekleri yemeye, eğer razıysan lastik şişirmeye yarayan küçük kompresör olmaya, eğer razıysan arabanın ön değil, her zaman arka koltuğundaki çift koltuğa layık görülmeye, eğer razıysan altı delik ayakkabıyla yağmurda yola çıkmaya, eğer razıysan bir lavabo çözücü gibi pimaşlarda dolaşmaya, eğer razıysan yatağının kararmış süngerine terini bırakmaya, eğer razıysan müstağni olana, gözünü doyurana kadar sürüp, sürüştürmeye, eğer razıysan damağındaki oyuğun altında saklanmaya o zaman hep onunsun unutma!
Ey zalim, münafıksın diye korkmuyorum, kafirsin diye de. Çünkü onun zaten affı yok. Ama namuslu, kötülüklerden habersiz mümin kadınlara zina isnadında bulunanların, laneti hem dünyada hem ahirettedir. Bu lanet ki, senin inkarlarından gelen bir incahtır sana bağışlanan. Bence cehenneme kadar az bile….
hulyaokur06@gmail.com