ROMA, 27/07(BYE)--- Tirajı günde 676 bin olan Corriere della Sera gazetesinin 26 Temmuz 2010 tarihli sayısında, İtalya'nın eski Türkiye Büyükelçisi Carlo Marsili imzasıyla, yukarıdaki başlık altında yayımlanan makalenin çevirisi şöyledir:
Halk desteğine rağmen Türkiye'nin Avrupa Birliği'ne katılım sürecinin neden hâlâ şaşkınlık yaratmaya devam ettiği sorulmalıdır. Karşılaştığı zorlukların temelinde, Türk ve Avrupalı siyasi sınıfların karara bağladıkları bir tercihe esasen bağlı olduğu koşulu yer almaktadır. Tarihî bir görevin tamamlanma duygusunun son kararının önemli bir öğesini temsil eden AB'nin son genişleme dalgasına göre önemli bir farklılığın altını çizmek istiyorum. Bugün, Türkiye'nin AB'ye katılımı için simgesel boyut gücü eksiktir. Söz konusu güce hem 1950'li yıllarda Avrupa Ekonomik Topluluğunun (AET) doğuşuyla, hem de 2000'lerin ilk 10 yılında Doğu'ya doğru genişlemesiyle sahip olunmuştur. AET'in doğuşu, iki dünya savaşının yıkıcı sonuçları sonrasında Fransız-Alman barışının meyvesi olup, genişlemesi ise Berlin Duvarı'nın yıkılışının ürünüdür. Türkiye'nin katılımına da sembolik bir boyut vermek için ipucu bulunabilir. Sürecin Batı Balkan ülkelerini ilgilendiren boyutuyla paralel şekilde gerçekleştiğini göz önünde tutarsak, Osmanlı İmparatorluğu'nun Avrupalı uç eyaletlerinin dağılmasının kötü sonuçlarla kapandığını kanıt göstererek tartışabiliriz. Artık sorunlara "miyop", dolayısıyla hatalı cevaplar sunan kimlik meselelerinin egemen olduğu siyasi bir tartışma içinde Türk adaylığına destek veren mantıklı kanıtın doğrulanması doğuştan zordur. Avrupa kimliğinden bahsedildiğinde, hata yapmamaya dikkat etmek gerekir. Avrupa yapısı, ortak bir kimlikten değil (ki bu yüzyıllar boyunca birbirleriyle savaşanlar arasında olamaz), vazgeçmekten çok bir çekim gücü olabilecek, gelişim içinde bir "Birlik" yaratma zorunluluğu bilincinden doğmuştur. Şimdi bu anlayışı tersine döndürmek söz konusudur. Türkiye, reform yolundaki yürüyüşünü tamamlamak zorundadır ama bu yürüyüşü bitirdiğinde de AB'ye girme hakkına sahip olacaktır. Böylece, daha iyi bir Türkiye ve bilhassa daha iyi bir Avrupa ortaya çıkacaktır. Özellikle AB, kendi ilgi alanları içerisinde kullanmak üzere bir role sahip olmasına imkân sağlayan global güç alanlarını elde ederek kendi uluslararası profilini yükseltme hırsına daima sahip olmuştur. Bu rol Türkiye'yi kendi içine almasıyla daha da artacaktır. Türkiye laik, demokratik ve aynı zamanda Müslüman bir ülke olduğundan, Avrupa ülkelerinin mevcut İslami topluluklarının bütünleşme sürecini daha iyi yönetmesine katkıda bulunacaktır. Ekonomik avantajlara gelince, daha dinamik bir Avrupa ekonomisiyle ve olağanüstü bir enerjiyle zenginleşeceğiz. Bu çerçevede Türkiye'nin Avrupa maçını yenik olarak algılamaması ve Orta Doğu'ya doğru serüvene çıkması her zamankinden çok gereklidir. Onlarca yıl süren Avrupa bekleyişinden sonraki mevcut yorgunluk dönemi normal karşılanmalıdır. Bu, bazı Avrupalı liderlerin beslediği ret duygusunun ötesinde, diğerlerinden daha iyi bir şekilde krizi aşmakta olan Türk ülke sisteminin kendine saygısının arttığının ve Avrupa'nın kendi iç krizi yüzünden sunacak az şeyi olduğunda sahip olacağı duygunun ürünüdür. Dolayısıyla bu mevcut çıkmaz dönemden çıkmak özellikle AB'ye bağlıdır.