ROMA, 30/06(BYE)--- Tirajı günde 676 bin olan Corriere della Sera gazetesinin 29 Haziran 2010 tarihli sayısında, Antonio Ferrari imzasıyla ve yukarıdaki başlık altında yayımlanan makalenin çevirisi şöyledir:
--Ankara, Etki Alanını Yeniden Oluşturmayı Hedefliyor--
Kanada'da, Türk Başbakan Recep Tayyip Erdoğan'ın İsrail karşıtı taşan öfkesini kontrol altına almaya çalışmak için, hem Ankara hem de Kudüs ile mükemmel ilişkiler içinde bulunan İtalyan Başbakan Silvio Berlusconi başta olmak üzere pek çok kişi uğraştı. Ancak Gazze açıklarında barışçı filoya karşı yapılan ve dokuz Türk vatandaşının hayatına mal olan saldırıdan sonra Erdoğan'ın öfkesi yatışmadı; hatta tam tersi...
Olayın üzerinden bir ay geçti ve Türk Başbakan Erdoğan, öfkeyle birleşik duygusal patlamanın oluşturduğu alışılagelmiş yolu izleyerek, dün, ülkesinin hava sahasının İsrail uçuşlarına kapatıldığını açıkladı. Tamam, söz konusu yasak, askerî uçakları kapsıyor, ticari uçakları kapsamıyor ama bu yeni vaka, her iki ülkenin askerî zirvelerinin kötüleşmeye engel olma çabalarına rağmen, kötüleşmeye eğilimli ve gittikçe büyüyen bir gerginliği ortaya çıkartıyor.
İsrail Dışişleri Bakanı Avigdor Lieberman'ın sıklıkla görülen diplomatik kabalıklarından sonra yaşanan her sarsıntı, Ankara'nın hükümdarını daha da tahammülsüz kılıyor. Çünkü onlarca yıl sonra ilk kez bir Türk lider, tüm Arap dünyasının en popüler Müslümanı, üstelik İran gibi Arap olmayan ülkelerde de durum böyle. Kitlelerin sirenlerine duyarlı Erdoğan, belki de bilinçli olarak, intikam alıcıların psikolojik kıyafetini üzerine giyiyor: İran'ın haklarının ve diplomatik bir çözüm ("Bir çıkış yolu bulunmasını benden isteyen Başkan Obama'ydı") gereğinin savunucusu; Brezilya'nın yanında, Tahran'a karşı yaptırımların sertleştirilmesine karşı oy kullanmaya hazır; İsrail ile ilişkiler krize girmeden önce, Suriye ile İsrail arasında ara buluculuk yapma meziyetine sahip. Avrupa Birliği'ne karşı daha soğuk ama ön yargılı tavır sergilemiyor; ayrıca Başbakan Erdoğan AB'den vazgeçmek niyetinde değil ve Brüksel'e doğru ilerleyişi, ülkesinin stratejisinde öncelikli olarak değerlendiriliyor. Osmanlıların imparatorluk zaferlerini yeniden sunmak hayali (belki de 1529'da Viyana kapılarında durdurulma ve 1571'de İnebahtı'daki yenilginin kötü kabusuyla birlikte) Başbakan Erdoğan'ın zihninden geçtiği muhtemel olarak değerlendirilebilir.
Ilımlı İslami Erdoğan kendi dev resmini, Türkiye için yazgının adamı olduğuna kendisini ve insanları ikna etmek için, Cumhuriyet'in kurucusu, büyük ve laik Kemal Atatürk'ünkine yanaştırmaya karar verdi. Atatürk'ün geçmişin demir parmaklıklarıyla ilişkiyi kesmek cesaretini gösterdiğini gayet iyi bilen Erdoğan, küresel iletişim ağıyla çağdaş hâle gelmiş bu parmaklıkları yeniden sunmak arzusunda. Ankara tarafından izlenen tüm strateji, Başbakanın, Türkiye'nin yeniden doğuşuna öncülük edebileceğine gerçekten inandığını gösteriyor. Sadece bölgedeki tüm Müslüman ülkelerle ilişki kurması nedeniyle değil, aynı zamanda Pakistan ile Afganistan arasında ara buluculuk yapmak için gösterdiği diplomatik çabaları ve Türkiye'yi Suriye, Lübnan ve Ürdün'ün yanında gören serbest ticaret bölgesi ve Balkanlardaki istikrarlı varlığı nedeniyle de. Tüm dünya iflasın eşiğine gelen Yunanistan hakkında ironi yaparken, düşman-Başbakan Atina'ya beraberinde 10 Bakan ve yüzlerce ekonomi operatörüyle birlikte elini uzatarak geliyordu. Belki de bu, geçmişin iki büyük ismi arasında yaşanan iyi ilişkinin anısını tazelemek içindi: Atatürk ile Yunan Başbakan Elefterios Venizelos.
Bugün Erdoğan gözle görülür şekilde iki eğilim arasında seyrediyor: Yeni-Osmanlıcılığın öncüsü olarak tanımlayabileceğimiz Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu tarafından temsil edilen eğilim ile Brüksel kulübüne girmek isteyen Türkiye'nin stratejik tercihinin kani destekçisi Avrupa Birliği ile ilişkilerden sorumlu Devlet Bakanı ve Başmüzakereci Egemen Bağış'ın eğilimi. Şimdi, bu iki eğilim ille de birbiriyle ihtilaf içerisinde olacak diye bir şey yok ancak şu an itibarıyla kabul etmek gerekir ki Bağış daha zayıf gibi görünüyor. Nitekim Avrupa'da çok az şey elde etti, hatta hemen hemen hiçbir şey denilebilir. Belli ki AB'nin kararsızlıkları ve üyelik şartları çıtasının sürekli yükselmesi, artık çoğunluğu temsil eden, Avrupa konusunda tereddütlü Türkler ordusunun genişlemesine katkıda bulundu.
O hâlde Türkiye yitirildi mi? Hayır, çünkü Ankara sürprizler sunmakta uzman. Erdoğan'ın dağınık hamlelerinin seçim kaygıları saklıyor olması da mümkün. Önümüzdeki yıl sandığa gidilecek ve Atatürk tarafından kurulmuş olan ve laikliğin politik kalesi olarak kabul edilen Cumhuriyet Halk Partisi uzun zamandan sonra ilk kez yükselişte. Etkisiz Deniz Baykal'ın sahneden çıkışından sonra yeniden ayağa kalkış, Kılıçdaroğlu rehberliğinde gerçekleşiyor. Başbakan Erdoğan'ın sinirini artıran da bu yenilik.