ANKARA, 28/07(BYE)--- İngiltere'de yayımlanan Daily Express gazetesinin 28 Temmuz 2010 tarihli sayısında, Ross Clark imzasıyla ve yukarıdaki başlık altında yer alan yorumun özet çevirisi şöyledir:
İlk olarak iyi haberler: 20 yıldan beri tarihte ilk defa bir İngiliz Başbakan onları "korumacı, kutuplaşmış ve önyargılı" olarak nitelendirerek tam anlamıyla Fransız ve Alman hükûmetlerine karşı durdu. Şimdi kötü haber: David Cameron onlara saldırmak için yanlış konuyu -Türkiye'nin AB'ye katılım başvurusuna karşı olmaları- seçti.
Başbakanın haklı olarak tespit ettiği gibi, Türkiye, Birleşik Krallık'ın ve genel olarak Batı'nın uzun süredir dostu. NATO'nun ilk üyelerinden biriydi ve içindeki rolüyle Sovyetler Birliği tehdidinin engellenmesine yardımcı oldu. Büyüyen bir ekonomik güç ve ticaret ortağı. Müslüman ülkeler arasında işleyen bir demokrasi olarak neredeyse tek başına. Laik devleti, çoğu geçen nesilde ortaçağ tarzı teokratik devlete gerileyen İslam dünyasına bir örnek oluşturuyor.
Türkiye ile ticari ilişkilerimizi artırmalıyız ve karşılıklı çıkarlarımız olan konularda iş birliği yapmalıyız. Bununla birlikte Türkiye'yi AB'ye almak çok uç bir adım olur. Türkiye için bir felaket olur ve Avrupa'nın geri kalanına baskı oluşturur. Kültürel ve ekonomik olarak şu anda Türkiye, Avrupa'ya çok uzak.
Fransızlar ve Almanlar, AB'yi bir kurum olarak David Cameron'dan daha iyi anlıyorlar. Sevsek de sevmesek de AB'nin en temel işlevlerinden biri zengin ve fakir bölgeler arasında eşitlik sağlanmasına katkıda bulunmaya çalışmaktır ve her zaman öyle olmuştur. Bunu AB'nin zengin bölgelerinden fakir bölgelerine çapraz sübvansiyon sağlamakla gerçekleştirmeye çalışıyor -uygulamada İngiliz vergi mükellefleri Yunanistan ve Portekiz gibi ülkelerin ekonomik gelişimine kaynak sağlanmasına katkıda bulunuyor.
AB'ye katılan fakir ülkeler, İrlanda, Portekiz ve Yunanistan gibi nispeten küçükken bu başka bir şey. Fakir ülkeler zengin olanlar kadar büyük olunca bambaşka bir şey. AB bütçesi eski Sovyet bloğu ülkelerinin katılımıyla çoktan ağır bir yük altına girdi. Oysa, Türkiye'nin katılımı bütçenin tamamen çökmesine yol açar. 80 milyonluk halkı ile Türkiye birdenbire AB'nin Almanya'dan sonra ikinci en çok nüfusa sahip ülkesi olur. Ancak, aynı zamanda kişi başına İngiltere'dekinin sadece üçte biri olan 2009 yılındaki 12.000 dolarlık GSMH'si ile en fakirlerinden biri olur. Batı Avrupalı vergi mükellefleri zaten büyük bütçe açığı yükü altındalar, açıkçası altyapısını güney Avrupa'ya yaptıkları gibi sübvanse etmeye güçleri yetmez.
Bir de göç sorunu var. AB her zaman insanların ve malların serbest dolaşımını teşvik etmeye çalıştı. Bu İngiltere ve Fransa arasında, bir tarafa giden sayının diğer tarafa giden sayıyı yaklaşık olarak karşıladığı zaman sorun değil. Ancak zengin ülkelerin kapısını çok daha fakir ülkelere açtığınız zaman bu çok farklı bir mesele olur. Bunu yaptığınız zaman ne olduğunu eski Sovyet bloğu ülkelerinin girişiyle çoktan görmüştük. Fransa, Almanya ve birçok diğer AB ülkesi, ekonomik göçmenler Batı'da zenginleşme fırsatını değerlendirmek istediklerinde ne olacağını gördüler ve yeni AB ülkelerinin vatandaşları Batı'da iş bulmaya gelme serbestisi kazanana kadar 7 yıllık bir nefes alma süresi koydular. Ancak, İngiltere'de İşçi Partisi hükûmeti yeni özgürlükten faydalanacak göçmen işçi sayısının yılda 13.000'den fazla olmayacağını ileri sürerek kapıları açtı. Geçen 4 yıl içerisinde neredeyse bir milyon kişi geldi. Acınacak bir planlama yoksunluğu okulları, hastaneleri ve sosyal konutları bununla baş edemeyecek durumda bıraktı.
Türkiye, AB'ye kabul edilecek olursa benzer bir akınla karşı karşıya kalırız. Şu anda bize gerekli olan Türkiye'nin AB'ye tam üyeliğinden ziyade mal alım satımını kolaylaştıracak bir serbest ticaret anlaşması.
Fakat Türkiye'nin AB'ye girişinden sadece Batı Avrupa ülkeleri olumsuz etkilenmeyecek. Eğer genç insanlar Polonya'da olduğu gibi kitleler halinde giderlerse Türkiye kendisi de beyin göçünden etkilenecek. Üstelik ülkenin hızla büyüyen endüstrisi AB mevzuatının kısıtlamalarından etkilenecek. Asıl tehdit, AB üyeliğinin doğal büyümeyi tehlikeye atması ve bunun yerine sürdürülemez kredi ve sübvansiyonlarla oluşan bir hızlı büyümeye yol açması.
Türkiye tartışmasız olarak İslam dünyasının en iyi ülkelerinden biri olsa da, hâlâ tam olarak Batı değerlerini benimsemiş değil. İnsan Hakları İzleme Örgütü rahatsız edici sayıda polis şiddeti olayı kaydetmeye devam ediyor, özellikle Kürt nüfusa karşı. Polis şiddetinden şikâyet edenler genellikle kendilerini mahkemede buluyorlar.
Türkiye'nin, Başbakan olmasından sonra David Cameron tarafından ziyaret edilen dördüncü ülke olması gerçeği, ona atfettiği önemin altını çiziyor.
Daha yakın ilişkiler kurmak istemekte haklı ancak Avrupa uygarlığının tam bir üyesi olmayı hak etmesi için Türkiye'nin ekonomik, siyasi ve sosyal olarak kat etmesi gereken daha çok yol var.